3D Hologram Artık Hayatımızda
Hologram, eşevreli lazer ışınlarının kullanılmasıyla elde edilen resime verilen ad. Hologram elde etmek için uygulanan yöntemse holografi olarak adlandırılır. Holografi normal fotoğraf tekniğinden bazı farklılıklarla ayrılır. Her ışık dalgasının üç özelliği vardır: Dalga yüksekliğiyle tanımlanan şiddeti, dalgaboyu uzunluğuyla tanımlanan rengi ve doğrultusu. Gümüşlü levha üzerine çekilen ve siyah beyaz fotoğraflarda, ışıktaki şiddet değişiklikleri kaydedilirken, renkli fotoğraflarda dalgaboyu değişiklikleri de kaydedilir.

Hologramdaysa, ışığın şiddetiyle birlikte, ışık dalgalarının doğrultusu da kaydedilerek bir cismi üç boyutlu görmemiz sağlanır. Bu, tek renk hologramlar için geçerli olsa da renkli hologramlar için ışığın her üç özelliği de kaydedilir. Üç boyutlu bir görüntü elde edebilmek için, kaynaktan yayılan ışığın fotoğrafını çekmek gerekiyor. Işığın hareket eden ve bu sırada çeşitli tepe ve çukur noktaları oluşturan dalgaları bir an için dondurulup fotoğraflanabilirse, ışığı yansıtan cismin üç boyutlu özelliklerini taşıyan dalga örneği yeniden oluşturulabilir. Bu noktadan hareket edilerek, cisimden yansıyan lazer dalgalarının genlikleri ve fazları kaydedilip hologram elde edilebilir.
Elle Kontrol Edilen İnteraktif Hologram
Gerçek boyutta bir insanı gösteren hologramdaki görüntü el hareketiyle kontrol edilebiliyor. Henüz gelişmiş özellikleri olmayan erken bir prototip olsa da uygulama alanlarını hayal etmek geleceğe ışık tutuyor. Örneğin oturma odanızda yer alacak böyle bir sistemle el hareketlerinizle TV kanalları arasında dolaşmak, internete bağlanmak ve oyun oynamayı hayal etmek hiç fena gelmiyor.
Hologram Teorisi ve Eşzamanlılık
Bir önceki yazı da Bohm’dan oldukça fazla bahsetmiÅŸtik ve biraz daha araÅŸtırma gereÄŸi hissettim ama konuya önce Pribram’ın Holografik Modeli ile giriÅŸ yapalım. Bakın neler buldum, umarım bu yazıların sonunda bir ekonomist olarak, ünlü ekonomist fıkrasında olduÄŸu gibi size karşıdaki tepeyi göstermem. Bilmeyenler için önce bu fıkrayı anlatarak baÅŸlayayım:
Bilim adamları kaybolurlar, ellerinde bir harita vardır. Ekonomist ‘durun! Ben ÅŸimdi nerede olduÄŸumuzu bulurum, merak etmeyin’ der, biraz hesap yapar, inceler ve şöyle devam eder. ‘Tamam buldum. Åžu karşıdaki tepeyi görüyormusunuz? İşte hesaplarıma göre ÅŸuan tam o tepenin üzerinde bulunuyoruz.’ Pribram’ı holografik modeli biçimlendirmeye yönelten ilk çıkış noktası, anıların beyinde nasıl ve nerede depolanmakta olduÄŸu sorusuydu. Bu gizemle ilgilenmeye baÅŸladığı 1940′ların ilk yıllarında anıların beyinde belirli bir yerde yerleÅŸmiÅŸ olduÄŸu kanısı egemendi. KiÅŸinin sahip olduÄŸu her anı, örneÄŸin büyük annesini en son gördüğün anın, beyin hücrelerinin belirli bir yerinde bulunduÄŸuna inanılırdı. Bu gibi anı izlerine engramlar deniliyordu, bir engramın hangi maddeden yapıldığını-bir nöron mu, yoksa özel bir tür molekül mü olduÄŸunu – hiç kimse bilmiyordu.
Genç bir nöroÅŸirurji öğrencisi olan Pribram’ın, Penfield’ın enegram kuramından kuÅŸkulanmak için bir nedeni yoktu. Ancak daha sonra düşüncesini tümüyle deÄŸiÅŸtirmesine neden olan bir ÅŸey oldu. Büyük Nöropsikolog Karl Lashley’le çalışmaya baÅŸlamıştı. Lashley hafızadan sorumlu o bir tür bilinmeyen mekanizma üzerinde otuz yıldır kiÅŸisel inceleme yapıp, duruyordu ve orada Pribram, Lashley’in çalışmalarının meyvelerine ilk elden tanık oldu. Åžaşırtıcı olan, Lashley’in engramın varlığı konusunda hiç bir ipucu elde edememiÅŸ olmasınında ötesinde, yaptığı incelemenin, Penfiled’ın tüm bulgularının dayandığı zemini yerle bir etmiÅŸ olamasıydı. Lashley’in yaptığı ÅŸey, fareleri, örneÄŸin bir labirent içinde koÅŸturmak gibi çeÅŸitli görevleri yerine getirmek üzere eÄŸitmekti. Farelerin beyinlerinin çeÅŸitli bölümlerini ameliyatla çıkarttıktan sonra yine bu deneyleri uyguladı. Amacı, farelerin beyinlerinden labirent içinde koÅŸma yeteneklerinin anılarını kapsayan bölümleri devreden çıkartmaktı.
Anılarını ortadan kaldıramadığını görerek ÅŸaşırmıştı. Genellikle farelerin motor yetenekleri zayıflıyor ve labirentin koridorlarında beceriksizce topallıyorlardı ama beyinlerinin büyük bir bölümü çıkarılmış olsa bile hafızaları inatla tam kalıyordu. Pribram için bunlar olaÄŸanüstü bulgulardı. EÄŸer hatırlara beynin içinde kütüphane raflarında belirli yerlerde bulunan kitaplar gibi özel yerlere sahipse, Lashley’in cerrahi müdaheleleri onlar üzerinde niçin etkisiz kalıyordu? Pirbram’a göre bunun tek nedeni, hatıraların beynin belirli bir bölümünde yerleÅŸmiÅŸ olmayıp, tüm beynin içinde bir biçimde yayılmış ya da dağıtılmış durumda oluÅŸuydu. Sorun, bu durumun oluÅŸmasını hangi mekanizma ya da sürecin saÄŸladığı konusunda bir düşünce üretilememesiydi. 1960′ın ortalarında, Scientific American dergisinde okuduÄŸu bir makale onu ÅŸimÅŸek gibi çarptı. Bu makale, bir hologram düzeninin nasıl kurulduÄŸunu anlatıyordu. Åžaşırtıcı olan yalnızca holografi kavramının kendisi deÄŸildi, aynı zamanda Pribram’ın çözmeye çalıştığı bilmeceye bir çözüm saÄŸlıyordu.

Holografinin ortaya çıkamasına neden olan şey girişim diye tanımlanan olgudur. İki ya da daha çok dalga-tıpkı su dalgaları gibi – birbiri içine geçtiğinde oluşan çapraz çizgili desenlere girişim denir. Örneğin bir havuza bir çakıl taşı attığınıza suda bir dizi eş merkezli dalgalar oluşur. Ve bunlar kendi dışlarına doğru yayılır. Eğer havuza iki taş atacak olursanız, iki dizi dalganın yayılıp, birbirinin içinden geçtiğini görebilirsiniz. Böyle çarpışmanın neden olduğu dalga sırtları ve çukurlarından oluşan karmaşık düzenleme, bir girişim desenidir. Dalga benzeri her fenomen ışık ve radyo dalgaları da dahil bir girişim deseni yaratabilir. Lazer ışını son derece saf, birbiriyle uyumlu bir ışık türü olduğu için, girişim desenleri yaratma konusunda özellikle başarılıdır.Deyim yerideyse lazer, kusursuz bir çakıl ve kusursuz bir havuz oluşturur. Sonuçta, bugün bildiğimiz hologramlar ancak lazerin bulunuşundan sonra oluşturulabilmişleridir.
Bir hologram, tek bir lazer ışınının iki ayrı ışına ayrılması ile oluşur. İlk ışın, fotografı çekilecek nesneden sektirilir. Sonra ikinci ışın, ilkinin yansıyan ışığıyla çarpıştırılır. Bu durumda ortaya çıkan girişim deseni daha sonra bir film parçalayıcısına kaydedilir. Çıplak gözle bakıldığında film üzerineki imgenin, fotoğrafı çekilen nesneyle uzaktan yakından hiç bir benzerliği yoktur. Daha çok, havuza atılmış bir avuç çakıl taşının oluşturuğu eş merkezli halkalara benzemektedir. Ancak başka bir lazer ışını (ya da bazan benzer bir parlak ışık kaynağı) filmin içinden geçip, onu aydınlatacak olursa orjinal nesnenin üç boyutlu bir imgesi yeniden ortaya çıkar. Böylece imgelerin üç boyutluluğu genellikle insanı ürkütecek derecede inandırıcıdır. Bir holografik projeksiyonun çevresinde dolaşabilir ve sanki gerçek bir nesneymiş gibi ona değişik açılardan bakabilirsiniz. Bununla birlikte uzanıp, ona dokunmak isterseniz eliniz görüntünün içinden geçip gider, ancak o zaman orada gerçekte hiç bir şey olmadığını anlarsınız.
Hologramın tek ÅŸaşırtıcı özelliÄŸi üç boyutlu oluÅŸu deÄŸildir. Üzerine bir elma imgesi kaydedilmiÅŸ bir holografik film parçasını ikiye böler ve ve sonra parçaları lazerle aydınlatacak olursak, her iki yarının da elma imgesinin bütününü kapsamakta olduÄŸunu görürüz! Bu yarım filmleri tekrar tekrar bölerek yine aynı iÅŸlemi yineleyecek olursak, bütün elma imgesinin en küçük parçanın üzerinde bile (parçalar ufaldıkça imgeler biraz flulaÅŸmakla birlikte) yer aldığını görerek yeniden ÅŸaşırabiliriz. Normal fotoÄŸrafların tersine, holografik bir film parçasının en ufak parçası, bütün üzerinde kaydedilmiÅŸ tüm bilgileri kapsamaktadır. Pribram’ı böylesine heyecanlandıran ÅŸey de iÅŸte hologramın bu özelliÄŸiydi; çünki, hatıraların beyinde belirli bir yerde olmayıp da tüm beynin içine nasıl olup da dağılmış bulunduÄŸuna bir yanıt getiriyordu sonunda. EÄŸer bir holografik filmin her bir parçası, bütün bir imge yaratabilmek için gereken tüm bilgiyi kapsıyorsa, beynin her parçasının da yine aynı biçimde tüm hafızayı hatırlayabilemek için gerekli tüm enformasyonu içermesi mümkündür.
Pribram 1970′lere dek kuramanı doÄŸrulayacak yeterince kanıt birikimin saÄŸlandığı düşüncesindedir. O’nu rahasız etmeye baÅŸlayan soru ise ÅŸuydu: EÄŸer beyinlermizdeki gerçeklik görüntüsü aslında bir görüntü deÄŸilde, bir hologramsa, bu neyin hologramıydı? Bu sorunun yarattığı açmaz, bir masa başında oturan bir grup insan yerine bir leke halindeki giriÅŸim deseniyle karşılaÅŸmaya benzer. Her iki durumda da kiÅŸi ÅŸu soruyu sormakta haklıdır: Hakiki gerçeklik nedir? Gözlemci tarafından gözlenen ve görünüşe göre olan nesnel dünya mı, yoksa kamera/beyin tarafından kayıtlanan giriÅŸim desenlerinden oluÅŸan leke mi? Buradaki örnek bana rüyalarımı hatırlattı. Rüyalarınızda kendiniz nasıl hissediyorsunuz? Ben kendimi bir kameraya benzetiyorum. Oradayım ama kendimi görmem, gördüklerim bir kameranın gördükleri gibidir. BaÅŸka ÅŸeyleri gören, rüyaların içinde olan ama asla neye benzediÄŸini bilmediÄŸim ben…Aslında bunu rüya da iken fark da etmem. BaÅŸrolde olan ben; izler, görür, korkar, sevinir, duygular çalışır. BaÅŸka oyuncular da vardır, bir kısmı tanınan, bir kısımı tanınmayan. Hiç tanımadığımız birini rüyamızda gördüğümüzde onu tanımadığımız biliriz. Peki ya rüyayı gören..? O neden kendisini görmüyor, diÄŸer oyuncuları görürken..?
Pribram, holografik beyin modelinden çıkartılacak mantıksal önermenin, nesnel gerçekliÄŸin – kahve fincanları, daÄŸ manzaraları, karaaÄŸaçlar ve masa lambaları dünyasının- belki gerçekte var olmadığı ya da bizim inandığımız anlamda var olmadığı sonucunu doÄŸuracağını algıladı. Mistiklerin yüzyıllar boyu söyleyip durdukları ÅŸey doÄŸru olabilirmiydi? Gerçeklik bir maya, bir hayal miydi? Oralarda var olan ÅŸey gerçekte, tınlayan, engin bir dalga boyları senfonisi, ancak bizim duyumlarımıza ulaÅŸtıktan sonra bildiÄŸimiz dünyaya dönüşen bir ‘ frekanslar ülkesi’miydi? Aradığı çözümümün kendi alanı dışındaki bölgelerde olabileceÄŸi düşüncesiyle fizikçi oÄŸluna gidip onun görüşünü almak istedi. OÄŸlu kendisine David Bohm adındaki fizikçinin çalışmalarına bakmasını öğütledi. Pribram bunu yapınca elektrik çarpmışa döndü. Yalnızca sorusunun yanıtını bulmakla kalmadı, aynı zamanda Bohm’un görüşüne göre tüm evrenin bir hologram olduÄŸunu keÅŸfetti.

Evren bir Hologramdır
Bohm 1930′da Pennsylvania Devlet Kolejine baÅŸladığında kendisine meydan okuyan en yüksek zirveyi buldu, çünki burada kuantum fiziÄŸiyle ilk kez karşılaÅŸmış ve büyülenmiÅŸti. Kuantum gerçekliÄŸinin Bohm’un özellikle ilgisini çeken yönü, birbirleriyle hiçbir iliÅŸkisi olmayan atomaltı olguların arasındaki garip karşılıklı baÄŸlantı olduÄŸunu gösteren durumlardır. Bu görüş, kuantum fiziÄŸinin kurucu babalarından biri olan Danimarkalı fizikçi Niels Bohr’a aitti. Bohr’a göre, eÄŸer bir atom altı parçacığı yalnızca bir gözlemcinin önünde var oluyorsa, o zaman bir parçacığın gözlemlenmediÄŸi zamanki niteliklerinden ve belirleyici özelliklerinden söz etmenin anlamı yoktu. Bu görüş, bir çok fizikçiyi rahatsız etmiÅŸti, çünki bilim büyük ölçüde, fenomenlerin niteliklerinin anlaşılmasını temel alan bir disiplindi. Ancak gözlemleme eylemi gerçekte bu gibi niteliklerin yaratılmasına yardım ediyorsa, o zaman bu durum, bilimin geleceÄŸi konusunda neyi ima etmekteydi? Bohr’un görüşünden rahatsız olan fizikçilerden biri de Einstein’dı. Einstein, kendisinin kuantum kuramının oluÅŸmasında oynadığı rol ne olursa olsun, bu acemi bilimin tuttuÄŸu yoldan hiç memnun deÄŸildi. Bohr’un, gözlemlediÄŸi zaman bir parçacığın özelliklerinden söz edilemeyeceÄŸi yolundaki görüşüne özellikle karşı çıkıyordu, çünki bu görüş, kuantum fiziÄŸinin diÄŸer bulguları ile birleÅŸtirildiÄŸinde, atomaltı parçacıklar arasında, bir biçimde, karşılıklı bir baÄŸlantı olduÄŸuna iÅŸaret ediyordu ki, Einstein böyle bir olasılığa kesinlikle inanmıyordu.
Bu bulgu, bazı atomaltı süreçler sonucunda birbirine benzer ya da yakından iliÅŸkili özellikleri olan parçacık çiftlerinin yaratılmakta olduÄŸunu ortaya koyuyordu. ÖrneÄŸin, fizikçilerin pozitronyum adını verdiÄŸi son derece deÄŸiÅŸken atomu düşünelim. Pozitronyum atomu bir elektron ve pozitrondan (pozitron, pozitif elektrik yükü taşıyan bir elektrondur) oluÅŸur. Bir pozitron elektronun antiparçacık karşıtıdır, bu ikisi sonunda birbirini yok ederek iki ışık ya da iki ‘foton’ kuantasına ayrışır ve birbirlerine ters yönlere doÄŸru uzaklaşır (bir parçacık biçimine girmek bir kuantumun yeteneklerinden yalnızca birisidir.) Kuantum fiziÄŸine göre fotonlar birbirlerinden ne kadar uzaklaÅŸmış olurlarsa olsunlar, herzaman aynı polarizasyon açısına sahiptirler. (Polarizasyon, fotonun doÄŸduÄŸu kaynaktan uzaklaşırken büründüğü dalga benzeri görünümün uzamsal yönelimidir.)
Einstein ve arkadaÅŸları, hiçbir matıksal gerçeklik tanımının böyle ışıktan hızlı bir baÄŸlantının varlığına izin vermeyeceÄŸini düşünüyorlardı, bu yüzden Bohr yanılıyor olmalıydı. Bu tartışma günümüzde Einstein-Podolsky-Rosen paradoksu ya ad kısaca, ERP paradoksu olarak bilinir. Bohr, Einstein’in tersine bir tür ışıktan hızlı iletiÅŸimin söz konusu olması yerine, baÅŸka bir açıklama önerdi. Atomaltı parçacıklar gözlemlenmedikleri zaman var olmuyorsa, ‘bağımsız nesneler ‘ olarak düşünülemezlerdi. Böylece Einstein, ikiz parçacıkları birbirinden ayrı ‘nesneler ‘ olarak görmekle bir yanılgıya düşüyor ve açtığı tarışmanın temelini bu yanılgı üzerine oturtmuÅŸ bulunuyordu. Oysa bunlar, bölünmez bir sistemin parçalarıydı ve bunları baÅŸka türlü düşünmek anlamsızdı.
Genç bir fizikçi olduÄŸu yıllarda Bohm’da Bohr’un önermesini kabul etmiÅŸ ama Bohr’un ve takipçilerinin karşılıklı baÄŸlantı konusuna fazla önem vermemiÅŸ olmaları onu ÅŸaşırtmıştı. 1947′de Pricteton Üniversitesinde, metallerdeki elektronların incelenmesi konusunda Berkeley’de yaptığı araÅŸtırmayı geniÅŸletti. Elektronların rastlantısalmış gibi görünen bireysel eylemlerle son derece örgütlü etkiler üretebildiklerini bir kez daha gördü. Berkeley’de incelediÄŸi plazma gibi, bunlar da artık birbirlerinin ne yapacağını bilen parçacığa iliÅŸkin durumlar deÄŸildi, ama tüm bu parçacık okyanusu içindeki parçalardan her biri sanki sayısız trilyonlarca diÄŸer parçacığın ne yapacağını biliyormuÅŸ gibi davranıyordu. Bohm, elektronların bu tür kollektif davranış biçimlerine plazmonlar adını verdi ve bu buluÅŸ onun dünya çapında bir fizikçi olarak tanınmasını saÄŸladı.
İlginç bir anektot ise, Bohm’un kafası Bohr’un kuantum kuramını yorumlayış tarzına daha çok takılmaya baÅŸlamıştı. Kendi anlayışını geliÅŸtirebilmek için bir ders kitabı yazdı ve kitabının birer kopyasını Bohr ve Einstein’e göndererek onların görüşünü almayı istedi. Bohr’dan hiç bir yanıt almadı, ama Einstein onunla ilÅŸkiye geçti hatta ikiside Princeton’da bulunması sebiyle altı ay kadar süren esin verici görüşmelerin sonunda Einstein büyük coÅŸku ile Bohm’a, kuantum fiziÄŸi kuramının bu denli açık seçik anlatımıyla ilk kez karşılaÅŸtığını söylemiÅŸti.
Einstein’le yaptığı konuÅŸmalardan sonra Bohm, Bohr’un yorumuna alternatif olacak iÅŸe yarar bir yol aramaya baÅŸladı. Elektron türünden parçacıkların, bir gözlemci olmadığında da var olduklarını varsayarak iÅŸe baÅŸladı. Ayrıca Bohr’un dokunulmaz duvarlarını altında daha derin bir gerçeklik, bilim tarafından keÅŸfedilmeyi bekleyen bir kuantum-alt düzeyi bulunduÄŸunu da varsaydı. Bu önermelere dayanarak ve sadece, bu kuantum-altı düzeyde yeni bir alan bulunduÄŸunu varsaymak suretiyle, kuantum fiziÄŸinin bulgularını en az Bohr kadar açıklayabildiÄŸini fark etti. Bohm bu öngörülen yeni alana kuantum potansiyeli alanı adını verdi ve bu alanın da tıpkı yer çekimi gibi uzayın tümüne egemen olduÄŸunu tasarladı. Bu yeni yaklaşıma karşı aldığı tepkiler genelde olumsuzdu. Bu saldırıların sertliÄŸine karşı Bohm’un, Bohr’un görüşünün izin verdiÄŸinden daha fazla gerçek lik olabileceÄŸine olan inancı hiç sarsılmadı.
Kunatum potansiyelinin anlamını dikkatle inceledikçe, bu alanın, klasik görüşlerden daha köktenci bir biçimde ayırmakta olduÄŸunu ima eden baÅŸka özellikleri olduÄŸunu da fark etti. Bunlardan biri de bütünselliÄŸin önemiydi. Klasik bilim, tüm bu sistemin durumunu, yalnızca parçaları arasındaki iliÅŸkilerin sonucu olarak görüyordu. Oysa, kuantum potansiyeli bu görüşü tersine döndürüyor ve parçaların davranışlarının gerçekte bütün tarafından örgütlenmekte olduÄŸuna iÅŸaret ediyordu. Ve bu durumda, Bohr’un atomaltı parçacıkların bağımsız “ÅŸeyler” olmayıp, bölünmez bir sistemin parçaları olduÄŸu yolundaki görüşünü yalnızca bir adım ileriye götürmekle kalmıyor, giderek en önemli gerçekliÄŸin bütünsellik olduÄŸunu öne sürüyordu. Kuantum potansiyelinin daha da ÅŸaşırtıcı baÅŸka bir özelliÄŸi, bir yer kaplama kavramı konusunda düşündürdükleridir. Günlük yaÅŸam düzeyimizde neslelerin belirgin yerleri vardır, ancak Bohm’un kuantum fiziÄŸine getirdiÄŸi yoruma göre, kuantum-altı düzeyde, kuantum potansiyelinin gereçerli olduÄŸu düzeyde, bir yer kaplama olgusu ortadan kalkmaktadır. Uzaydaki herhangi bir nokta, diÄŸer noktaların tümüyle eÅŸitlenmektedir, bu yüzden de herhangi bir ÅŸeyin diÄŸer herhangi bir ÅŸeyden ayrı olduÄŸunu söylemenin bir anlamı yoktur. Fizikçiler bu özelliÄŸe “mekansızlık” adını veriyorlar.
Ve Bohm ve Pribram Birlikte
İki bilim adamının kuramları, yeni bir dünya tasarımı yaratmaktadır: Beyinlerimiz, temelde baÅŸka boyutlardan, uzay ve zamanın ötesindeki daha derin varoluÅŸ düzeninden yansıyan frekansları yorumlamak suretiyle nesnel gerçekliÄŸi matematiksel olarak oluÅŸturmaktadır: Beyin, holografik evrenin içerdiÄŸi bir hologramdır. Pribram açısından, “Bizim ötemizde” yalnızca engin bir dalgalar ve frekanslar okyanusu vardır ve gerçekliÄŸin bize böyle somut görünmesinin nedeni yalnızca, beyinlerimiz bu holografik karmaÅŸayı alıp onu taÅŸlara, sopalara ve dünyamızı oluÅŸturan diÄŸer tanıdık objelere dönüştürme yeteneÄŸine sahip olmasıdır. BaÅŸka bir deyiÅŸle, bir porselenin pürüsüz yüzeyi ve ayaklarımızın altındaki plaj kumu, gerçekte yalnızca fantom organ sendromunun süslü bir çeÅŸitlemesidir. Burada Advaita Vedanta’yı araÅŸtırırken öğrendiÄŸim 7. Yüzyıl felsefecisi Shankara’da porselen-plaj kumu örneÄŸi yerine bakın şöyle demiÅŸ;
Sahankara, dünyanın sadece varlığı bizim idrakimize dayandığından dolayı gerçek olmadığını söylemiyor. O’na göre dünya hem vardır, hem yoktur. O’nun gerçek olmadığı, aydınlanmış bir ruh, en yüksek mistiki tecrübeye ulaÅŸtığı zaman anlaşılabilir. Aydınlanmış bir ruh, deneyüstü (transcendental) ÅŸuurluluÄŸa ulaÅŸtığı zaman, BenliÄŸi (Atman), saf mutluluk, saf akıl ve ikincisi olmayan Bir olarak idrak eder. Bu ÅŸuurluluk durumunda her çokluk anlayışı her çokluk anlayışı kaybolur, artık benim ve senin duyguları yoktur. O zaman benlik, bu dünya görüntüsünün temeli, Bir, Gerçek, Brahman olarak mümtaz olur. Advaita Vedanta, düşünce ve madde dünyasının en yüksek gerçeÄŸini red eder. Zihin ve madde, sonlu objeler ve benzerleri, Brahman’ın yanlış bir tefsiridirler, Shankara’nın öğrettiÄŸi ÅŸey budur. Tıpkı bir çamur çanağın veya vazonun, çamurdan baÅŸka, bir ÅŸey olmadığının anlaşılması gibi , esasen Brahman olan, Brahman’dan doÄŸmuÅŸ olan bu kainatın sadece Brahman olduÄŸunu anla, Brahman’dan baÅŸka hiçbir ÅŸey yoktur.
Eşzamanlılık; gerçeklik kumaşındaki defo…
Jung çarpıcı doÄŸalarından ötürü, böyle eÅŸzamanlılıkların rastlantısal oluÅŸumlar olmadığı kanısına vardı, bunlar aslında kendini deneyimleyen bireylerin psikolojik süreçleri ile baÄŸlantılıydı. Ruhun derinliklerindeki bir oluÅŸumun fiziksel dünyadaki bir olay yada olay dizisine nasıl neden olabildiÄŸini kavrayamadığı için, yeni bir ilkenin bu güne dek bilimin henüz tanımadığı nedensellik dışı bir baÄŸlantı ilkesinin söz konusu olduÄŸunu düşündü. Jung bu fikrini öne sürdüğünde fizikçilerin çoÄŸu onu ciddiye almadı. (Walfrang Pauli hariç) Ancak ÅŸimdi, mekansızlık baÄŸlantılarının varlığı saptandıktan sonra, bazı fizikçiler Jung’ın görüşünü yeniden gözden geçirmektedir. Fizikçi Paul Davies, “Mekansızlık olgusuna sahip bu kuantum etkileri gerçekten bir anlamda, bir tür eÅŸzamanlılık biçimidir; şöyle ki, bunlar olaylar arasında herhangi bir nedensel bağıntı bulunması yasaklanmış bir baÄŸlantı- daha doÄŸrusu karşılıklı bir iliÅŸki-kuruluyorlar” diyor.
EÅŸzamanlılığı ciddiye alan baÅŸka bir fizikçi de F.David Peat’dır. Peat, Jung tipi eÅŸzamanlılıkların yalnızca gerçek olmakla kalmayıp, bunların saklı düzenle ilgili baÅŸka bir kanıtı daha sunmakta olduÄŸunu söylemektedir. Bohm’a göre ÅŸuur ve madde arasındaki görünür farklılık bir yanılsamadır, ancak her ikisi de nesnelerin ve lineer zamanın belirgin dünyasında ortaya çıktıktan sonra oluÅŸan yapay bir olgudur. EÄŸer, her ÅŸeyin kaynağı olan temelde ya da saklı düzende zihin ve madde arasında bir bölünme yoksa, ortaya çıkan gerçekliÄŸin bu derin baÄŸlantının izlerini taşımakta olmasında ÅŸaşıracak bir ÅŸey yoktur. Peat bu yüzden eÅŸzamanlılık fenomeninin, gerçekliÄŸin kumaşındaki defolar, tüm doÄŸanın altında yatan bu engin ve tekil düzene kısa bir göz atmamıza izin veren anlık çatlaklar olduÄŸuna inanıyor. BaÅŸka türlü söyleyecek olursak, Peat eÅŸzamanlılığın, fiziksel dünyayla içsel psikolojik gerçekliÄŸimiz arasında hiçbir ayrılık bulunmadığını açıklamakta olduÄŸu düşüncesindedir. Peat’a göre, bir eÅŸzamanlılığı deneyimlediÄŸimiz zaman, aslında deneyimlemekte olduÄŸumuz ÅŸey, “insan zihninin bir an için gerçek düzeninde çalışması, toplumun ve doÄŸanın içine yayılarak, giderek incelen düzeyler boyunca ilerleyerek, zihnin ve maddenin kaynağından geçip yaratıcılığın içine dalmasıdır.
Sonuç olarak biraz da diÄŸer öğretilere baktığımız da; Tibet’in tantrik mistikleri düşüncelerin ‘maddesine’ tsal adını vermekte ve her zihinsel eylemin bir gizemli enerjinin dalgalarını üretmekte olduÄŸunu ileri sürmektedirler. Onlar, tüm evrenin zihnin bir ürünü olduÄŸuna ve tüm varlıkların kollektif tsal’ları tarafından yaratılıp, canlandırıldığına inanmaktadırlar. İnsanların çoÄŸu bu güce sahip olduÄŸunu bilmemektedir, diyor Tantristler, çünki sıradan insan zihni, “büyük okyanus tan ayrılmış ufak bir gölcük gibidir.” Yalnızca büyük yogilerin zihnin daha derin düzeyleriyle iliÅŸki kurabildiÄŸi ve böylesi güçleri ÅŸuurlu olarak kullanabildiÄŸi söylenir, bu amaca eriÅŸmek için yaptıkları ÅŸeylerden biri de diledikleri yaratıyı sürekli olarak imgeleme çalışmaları yapmaktır. Tibet’in tantrik metinleri, bu gibi amaçlar için oluÅŸturulmuÅŸ imgeleme çalışmaları ya da “sadhana”lar ile doludur. On ikinci yüzyıl İran Sufileri, imgelemenin kiÅŸinin kaderini deÄŸiÅŸtirip, yeniden biçimlendirme açısından taşıdığı önem üzerinde ısrarla durmuÅŸlar ve düşüncenin süptil yapısına alam almithal adını vermiÅŸleridir. Durugörü medyomlarının çoÄŸu gibi onlar da insanın, çakra benzeri enerji merkezlerince kontrol edilen süptil bir bedene sahip olduÄŸuna inanmaktadırlar. Bunlar aynı zamanda, gerçekliÄŸin Hadarat adını verdikleri daha süptil varlık planlarına dağılmış olduklarını öne sürmektedirler; varlığın Hadarat’a en yakın planı ise, içinde kiÅŸinin düşüncelerinin süptil yapısının (alam almithal’in)düşünce imgeleri olarak biçimlendirdiÄŸi bir tür gerçeklik kalıbıydı ve bu kalıp sonuçta kiÅŸinin yaÅŸamının akışını kararlaÅŸtırıyordu. Sufiler konuya ayrıca kendilerine özgü bir anlam da getirmiÅŸler ve bu süreçten kalp çakrasının ya da himma’nın sorumlu olduÄŸunu ve kalp çakrasının denetiminin kiÅŸinin kendi kaderini etkileyebileceÄŸini öne sürmüşlerdi.
Edgar Cayce’de düşüncelerden somut nesneler ya da maddenin daha ince bir biçimi olarak söz ediyordu, transa girdiÄŸi zamanlarda, hastalarına sürekli olarak kendi düşüncelerini yaratmakta olduÄŸunu anlatıyor, onlara “düşüncenin yaratıcı, inÅŸa edici özelliÄŸi’n den söz ediyordu. O’na göre, düşünme süreci bir örümcek ağı gibi sürekli örmekte ve ağına sürekli eklemeler yapmaktaydı. YaÅŸamlarımızın her anında gelecekti enerjilerimizi ve biçimlerimizi veren imgeler ve kalıplar yaratıyoruz, diyordu Cayce. Paramahansa Yogananda insanlara, kendileri için diledikleri geleceÄŸi gözlerinde canlandırmalarını ve onu “yoÄŸunlaÅŸmış enerji” ile yüklemelerini öğütlüyordu. O’nu söylediÄŸi gibi, “Konsantrasyon egzersizleri ve irade gücüyle uygulanan bir vizüalizasyon düşüncelerimizi materyalize edebilmemizi saÄŸlar ve bunlar karşımıza yalnızca zihinsel alanlar daki rüyalar ya da vizyonlar deÄŸil, maddesel alemdeki deneyimler olarak da ortaya çıkar.
Gerçekten de bu gibi düşünceler geniş yelpaze içinde dağılmış bir dizi farklı kaynakta yer almaktadır:
Buda, “Biz ne düşünüyorsak, oyuz” demiÅŸtir.” “Düşüncelerimizle yarattığımız her ÅŸeyiz. Biz, düşüncelerimizle yarattığımız her ÅŸeyiz. Biz, düşüncelerimizle dünyayı oluÅŸturuyoruz.” Hindular’ın , Hristiyanlık öncesi Brihadaranyaka UpaniÅŸadlar’ın da, “İnsan eylemleriyle kendisini yaratır. İnsanın arzuları ne ise, kaderi de odur” diye yazar. Ve Dördüncü yüzyıl Yunan Filozoflarından Iamblichus da şöyle demiÅŸtir: “DoÄŸadaki her ÅŸey Kader tarafından kontrol edilmez, çünki ruhun kendine özgü bir ilkesi vardır.” “İsteyin size verilecektir….EÄŸer imanınız varsa sizin için hiç bir ÅŸey olanaksız deÄŸildir.” der İncil. Ve Kabalistik kitap olan On Üç Yapraklı Gül’de Rabbi Steinsaltz, “KiÅŸinin kaderi, kendisinin yarattığı ve yaptığı ÅŸeylerle iliÅŸkilidir.” diye yazar.
Sözün kısası, hologramın icadın edilmesinden çok önce sayısız düşünür evrenin mekansızlık özelliÄŸini taşıyan düzenini algılamış ve bu görünümü kendine özgü yollardan açıklama çabası göstermiÅŸ bulunuyordu. Åžunu da eklemek gerekir ki, bu çabalar karmaşık teknolojilere sahip günümüz insanlarına göre farklı gelebilirse de aslında algılayabileceÄŸimizden çok ileri bir öneme sahip olabilirler. ÖrneÄŸin, on yedinci yüzyıl Alman matematikçisi ve filozof Leibniz’in Budizm’in Hua-Yen okulundan haberli olduÄŸu anlaşılmaktadır. Bazılarına göre Leibniz’in evrenin her biri tüm evrenin yansıması içeren “monad”adını verdiÄŸi temel birimlerden oluÅŸmuÅŸ olduÄŸu yolundaki savı bu tanışıklıktan sonra ortaya çıkmıştır. Burada önemli olan, Leibniz’in dünyaya integral hesabını armaÄŸan etmiÅŸ ve bu integral hesabı sayesinde Dennis Gabor’un hologramı keÅŸfetmiÅŸ olmasıdır.

Holografi
Holografi, lazer ışınlarına dayanılarak gerçekleÅŸtirilen üç boyutlu görüntü iÅŸlemine verilen addır. Uzayda bir cismin varlığına ait enformasyon bize genellikle ses veya ışık dalgaları halinde ulaşır. Holografi, cisimlerden gelen dal galardaki enformasyonu belirli bir ÅŸekilde depo edip bu enformas yonda hiçbir kayıp olmadan tekrar ortaya çıkartmayı saÄŸlayan bir tekniktir. TekniÄŸe ‘Holografi’ adını bu konuda ilk çalışmaları yapan Dennis Gabor vermiÅŸtir. Yunancada ‘holos’ bütün anlamına gel mektedir. Hologram bir cisimden gelen dalgaya ait toplam enfor masyonu yani hem genlik hem faz deÄŸerlerini kaydeder. İstendiÄŸinde bu kayıt ortamından orijinal dalga yeniden elde edilir.
Gabor 1948 de yayınlanan ilk makalesinde holografik kayıt esas larını ortaya koymuştur. Normal fiziksel detektörler ve kayıt ortam ları sadece dalga şiddeti U2 ye hassas olduklarından tp fazı kaydedi lemez. Cisimden gelen ışık dalgası kendisi ile frekans ve faz bakı mından uyumlu (coherent) bir referans dalga ile girişim yaptığında meydana getirilebilen dalganın şiddeti sadece bu dalgaların teker teker şiddetlerine tabi olmayıp aralarındaki faz farkına da tabidir. Bu ise holografinin esasını teşkil etmektedir.
Optik mercekler birkaç asır önce keÅŸfedilmiÅŸ ve optik görüntüle rin mercekler yardımı ile nasıl meydana getirilebileceÄŸi 1900 senele rinden önce tamamen çözümlenmiÅŸti. Bundan sonra fotoÄŸraf tekniÄŸi büyük bir ilerleme kaydetmiÅŸtir. FotoÄŸraf ve holografi teknikleri arasında prensip bakımından çok büyük bir fark bulunmaktadır. Fo toÄŸraf tekniÄŸinde, görüntü iki boyutlu bir dağılım olarak kaydedilir. Her sahnede ışığın yansıtıldığı çok sayıda nokta mevcuttur. Bu nok talardan çıkan çeÅŸitli dalgaların meydana getirdiÄŸi tek kompleks dalgaya ‘cisim dalgası’ denir. Bu kompleks dalga, fotoÄŸraf tekni ÄŸinde optik bir mercek yardımı ile dönüştürülerek radyasyon yapan cismin görüntüsü elde edilir. Hologram tekniÄŸinde ise cismin optik olarak meydana getirilmiÅŸ görüntüsü deÄŸil, cisim dalgasının kendisi kaydedilir. Bu kayıt uygun ÅŸekilde yeniden aydınlatıldığı zaman ori jinal cisim dalgasını tekrar meydana getirmek mümkündür.
KAYNAK: http://www.xxanadu.org, http://tr.wikipedia.org, http://www.youtube.com


