Film Setinden Fırlamış Bir Yaratık Gibi

Bu Film Setinden Fırlamış Bir Yaratık Gibi hayvanı ilk görüşte tanıyan var mıdır acaba? Sanırım pek az kişi tahmin edebilir bu hayvanın ne olduğunu… Aslında yazının devamına göz atacak olursanız bu yaratık diye tabir ettiğimiz canlı size hiç de yabancı gelmeyecektir.

Ayı

Ayı

Ayı

Leipzig hayvanat bahçesi içinde yaşayan bu ayının başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. Veterinerler ayı üstünde birçok başarısız hayvan deneyleri yapmış ve genetik deneyler sonucu hayvan saçlarını (kıllarını) kaybetmiş.

Ayı

Ayılar ve Özellikleri

Ayılar genellikle iri yapılı kısa bacaklı hayvanlardır. Ağırlıkları Malaya ayısında yaklaşık 27-46 kg’dan başlayarak Alaska iri boz ayısında 780 kg’a kadar ulaşır. Erkek ayılar daima dişilerden daha iri olurlar. Bu iri gövdelerine karşın çoğu iyi bir tırmanıcı ve usta bir yüzücüdür.

Ayı

İnsanlar gibi topukları da yere değmek üzere bütün ayak tabanını basarak yürüyebilirler. Her ayağında beş parmak, parmaklarının ucunda da içeri çekilmeyen tırnakları vardır. Tembel ayı gibi bazı türlerde pençeleri kazmaya çok elverişlidir. Kuyrukları çok kısadır. Tüyleri uzun ve çoğu türlerde kahverengi ya da siyah olmak üzere tek renklidir. Sadece büyük pandanın beyazlı siyahlı bir rengi ve kutup ayısının beyaz renkli tüyleri vardır. Bazı türlerin göğüslerinde ya da yüzlerinde farklı Ayılar genel olarak hem et hem de otla beslenen hepçil hayvanlardır. Bu hayvanların beslenmesinde et, balık ve meyve önemli yer tutar. Ama familya üyelerinin beslenme tercihleri türden türe değişiklik gösterebilir. Örneğin tümüyle etobur olan kutup ayısı en çok fokları yeğlerken büyük ölçüde otçul olan gözlüklü ayı bitkilerle beslenmeyi seçer. Bu arada hemen hepsi baldan hoşlanır.

Yaşam Şekli

Genellikle kuytu orman köşelerindeki ağaç oyuklarında ya da büyük kayaların arasında oluşan çukurlarda, mağaralarda, inlerde, yaşarlar. Kış gelmeden önce bol bol beslenerek semiren ayılar kışın büyük bir bölümünü inlerinde, düzensiz biçimde uyuyarak geçirirler. Ama bu uzun uyuklama gerçek bir kış uykusu sayılmaz. İnsanlar tarafından, postu eti ve yağı için olduğu kadar anı değeri için de avlanan ayılar doğada yabani olarak 15-30 yıl kadar, yakalanıp insanlarca bakıldıklarında ise çok daha uzun yaşarlar.

Ayı Türleri

Bu familyanın günümüze kadar varlığını sürdürmeyi başarmış 8 türü kalmıştır:

  • Boz ayı (Ursus arctos)
  • Amerika siyah ayısı (Ursus americanus)
  • Asya siyah ayısı (Ursus thibetanus)
  • Kutup ayısı (Ursus maritimus)
  • Malaya ayısı (Helarctos malayanus)
  • Tembel ayı (Melursus ursinus)
  • Büyük panda (Ailuropoda melanoleuca)
  • Gözlüklü ayı (Tremarctos ornatus)

Etçil hayvanların en irilerinden bir olan ayılar, küçük akrabaları kurt ile tilkiden daha az et yemesi, tabiatın garip olaylarından biridir. Burnundan kuyruğuna kadar 270 santim uzunluğunda olan ve 800 kilodan ağır çeken Kodiak ayısı gibi bir dev bile inek gibi otlar. Ayılar fırsat buldukça et yerlerse de, yaratılıştan avcı değillerdir. Kutup ayısından başka bütün ayılar önlerine ne çıkarsa onu yerler, bu arada ot, kök, böcek, karınca, yumurta, sıçan, ceviz, meyva, balık ve av etiyle beslenirler. Bu dev etçiller tamamiyle ete dayanan bir yiyecek rejiminden uzaklaşmışlardır. Cüsseleri bakımından en kuvvetli hayvanların arasında yer aldıklarına göre, isteseler yine avcı olabilirlerdi. Ayılar, her hangi bir tabiî düşmana kolayca karşı koyabilecek kadar güçlüdürler. Kaçmak suretiyle kendilerini korumak ihtiyacını duydukları enderdir.

Hz. Hızır

İbrâhim aleyhisselâmdan sonra yaşamış bir peygamber veya veli. Avrupa ve Asya kıtalarına hâkim olan Zülkarneyn aleyhisselâmın askerinin kumandanı ve teyzesinin oğludur. İsminin, Belkâ bin Melkan, künyesinin Ebü’l-Abbâs olduğu ve soyunun Nûh aleyhisselâmın Sam isimli oğluna dayandığı bildirilmiştir. Bâzıları da Hızır aleyhisselâmın İsrâiloğullarından olduğunu söylemiştir. Hızır lakabıyla meşhur olmasının sebebi, kuru bir yere oturup kalktığı zaman, oranın yeşerip yemyeşil olmasından dolayıdır. Sahih-i Buhâri’de bildirilen bir hadis-i şerifte peygamber efendimiz; “Hızır (aleyhisselâm), otsuz kuru bir yerde oturduğunda, o yer birdenbire yemyeşil olur, peşi sıra dalgalanırdı.” buyurdu. Mûsâ aleyhisselâmla görüşüp yolculuk yaptı. Fakat vefâtından sonra rûhu insan şeklinde gözüküp, gariplere yardım etmektedir.

Aleyhisselâm

Hızır aleyhisselâm, Allahü teâlânın sevgili kullarındandı. Doğdu, büyüdü ve vefât etti. Ancak Allahü teâlâ onun rûhuna insan şeklinde görünmek ve kıyâmete kadar yardım isteyen Müslümanların imdâdına yetişmek, yardım etmek, konuşmak, ilim öğrenmek ve öğretmek özellikleri verdi. Bâzı âlimler “nebi” (peygamber), bâzı âlimler de”veli” dir dediler. Hızır aleyhisselâmda, yaşayan insanlarda görülen hâller bulunduğu için yaşıyor zannedilmektedir.

Hızır aleyhisselâm, güzel ahlâk sahibi, cömert ve insanlara karşı çok şefkatliydi. Allahü teâlânın izni ile kerâmet ehli olup, kimyâ ilmini bildirdi. Hak teâlânın bildirmesiyle ledünni ilme sâhipti. Hızır aleyhisselâm Mûsâ aleyhisselâm ile buluşması, görüşmesi ve yolculuk yapması Kur’ân-ı Kerim’de Kehf sûresi 60 ve 80. âyetlerinde ve hadis-i şeriflerde bildirilmiştir.

Peygamber efendimiz Eshâb-ı kirâm ile Tebük Harbindeyken ikindi namazını kıldıktan sonra iki beyit işittiler. Fakat şiiri söyleyeni göremediler. Resûlullah efendimiz; “Bu iki beytin söyleyicisi kardeşim Hızır’dır. Sizi övüyor.” buyurdu. Hızır aleyhisselâm bir çok zâtın tasavvufta yetişmesinde rehberlik etmiş, feyz vermiştir. Hızır aleyhisselâmın tasavvufta yetiştirdiği en meşhûr âlim ve velilerden biri Abdülhâlık Goncdüvâni hazretleridir.

Hızır aleyhisselâm, İlyâs aleyhisselâmla birlikte peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) vefâtında hâne-i saâdetlerine gelip Ehl-i beyt için sabır ve tavsiyesinde bulundu. Onların geldiklerini ve sabır tavsiye ettiklerini Hazret-i Ebû Bekr, Ehl-i beyte bildirdi.

Hz. Şuayp

Medyen ve Eyke ahâlisine gönderilen peygamber. İbrâhim aleyhisselâm veya Sâlih aleyhisselâmın neslindedir. Soyu anne tarafından Lût aleyhisselâmın kızına ulaştığı ve Eyyûb aleyhisselâmla teyze oğulları oldukları rivâyet edilmiştir. Mûsâ aleyhisselâmın kayınpederidir. Kavmine güzel söz söylemesi, tatlı ve tesirli hitâb etmesi sebebiyle kendisine Hatib-ül-enbiyâ (peygamberlerin hatibi) denildi. İnsanlara İbrâhim aleyhisselâma bildirilen dinin emir ve yasaklarını tebliğ etti. Arabistan Yarımadasının kuzeybatısında Hicâz’la Filistin arasında Kızıldeniz sâhilinde yer alan Akabe körfezinden Humus Vâdisine kadar uzanan Medyen bölgesinde doğup büyüyen Şuayb aleyhisselâm, o kavmin asil bir âilesine mensuptu. Gençliği, dedelerinden Medyen adlı bir şahsın etrâfında toplandıkları için bu adla anılan Medyen halkı arasında geçen Şuayb aleyhisselâm, azgın ve sapık kavmin kötülüklerinden yzak yaşar, babasından kalan koyunlarıyla meşgul olur ve namaz kılardı.

Aleyhisselâm

Medyenliler atalarının doğru yolunda ayrılmışlar ve kötü yollara sapmışlardı. Allahü teâlâya imân ve ibâdet etmeyi bırakmışlar, kendi elleriyle yaptıkları putlara ve heykellere tapıyorlardı. Medyen, ticâret kervanlarının gelip geçtiği yollar üzerinde olduğundan ticâretle uğraşıyorlardı. Yaptıkları alış-verişte muhakkak hile yapıyorlardı. Yiyecek maddelerini alıp, stok yapıyorlar, pahalanınca fâhiş fiyatla satıyorlardı. Ölçü ve tartı için iki değişik ölçek kullanıyorlar, alırken büyük ölçekle alıyorlar, satarken küçük ölçekle veriyorlardı. İnsanların yollarını kesiyorlar, onların mallarına zorla el koyuyorlardı. Yol üstünde durup, bilhassa yabancı ve gariplerin mallarını çeşitli hilelere başvurarak ellerinden alıyorlardı. Ayrıca sâhip oldukları pek çok nimetin şükrünü yapmayıp, nankörlük ediyorlardı. Allahü teâlâ onlara, doğru yola dâvet etmek için Şuayb aleyhisselâmı peygamber olarak gönderdi.

Şeayb aleyhisselâm onlara nasihatlerde bulunup, Allahü teâlâya şirk koşmamalarını ve yalnızca o’na ibâdet etmelerini, alış-verişte, ölçü ve tartıda haksızlık ve hile yapmamalarını, yeryüzünde bozgunculuk yapmamalarını söyledi. Kötülüklere devâm ettikleri takdirde azâba uğrayacaklarını, vazgeçtikleri takdirde mükâfâta kavuşacaklarını söyledi. Fakat azgın Medyen kavmi, Şuayb aleyhisselâmın sözlerini dinlemeyip, ona karşı çıktılar. Ona inananları tehdit ettiler. Şuayb aleyhisselâm, bütün sıkıntı, eziyet ve horlamalara rağmen, Medyenlileri doğru yola dâvete devâm etti. İbret olarak isyânları sebebiyle helâk edilen Nûh aleyhisselâmın gönderildiği kavmin, Hûd kavminin, Lût kavminin başına gelen azapları ve helâk olmalarını anlattı. İnkârdan vazgeçip imân etmelerini, mağfiret dilemelerini, aksi hâlde kendilerinin de isyân edip, helâk olan kavimler gibi azâba düşeceklerini ve helâk olacaklarını aöık bir lisanla anlattı. Onun peygamberliği Şam’a kadar duyulmuştu. Pekçok kimse gelerek Şuayb aleyhisselâma imân etmekle şereflendiler. Fakat Medyenliler yolda durup, Şuayb aleyhisselâma gelenlere mâni olmaya çalıştılar. Şuayb aleyhisselâmı ve ona inananları kendi sapık dinlerine dönmedikleri takdirde yurtlarından çıkaracaklarını söyleyip, tehdit ettiler. Şuayb aleyhisselâm azgın Medyen halkının, bütün nasihatlerine rağmen imâna gelmelerinden ümit kesince, onları Allahü teâlâya havâle etti. Şuayb aleyhisselâm Allahü teâlâya; “Yâ Rabbi! Bizimle kavmimiz arasında hak ile hüküm ver. Sen hükmedicilerin hayırlısısın.” diye duâ etti.

Azgınlıklarına ve inananlara karşı düşmanlıklarına devâm eden Medyen halkı üzerine, Allahü teâlâ azâp gönderdi. Cebrâil aleyhisselâmın bir sayhası ve bir zelzeleyle onların hepsini helâk etti. Hepsi yok oldular. Sanki onlar o beldede yaşamışlardı. Şuayb aleyhisselâm ve ona inananlar kurtulup Medyen’e yakın bir yerde, yeşillik, ağaçlık ve bolluk içinde bir şehir olan Eyke’ye giderek, oradaki insanlara doğru yolu göstermekle vazifelendirildi. Medyen halkının bütün husûsiyetlerini taşıyan Eyke halkı, parayı tartı ile alırlar, kenarlarından kırptıktan sonra, tâne ile verirlerdi. Alış-verişlerinde karşı taraftakine muhakkak zarar verirler ve onu aldatırlardı. Alırken ucuz ve fazla fazla alırlar, satarken pahalı ve eksik verirlerdi. Yolcuları soyarlar, putlara taparlardı. Şuayb aleyhisselâma inanmak için gelenleri vazgeçirmek için çalışırlar, Şuayb aleyhisselâma yalancı derlerdi. İstekleri olmazsa, tehditte bulunup, eziyet ederlerdi. Şuayb aleyhisselâm Eyke halkını Allahü teâlâya imân ve ibâdet etmeye dâvet etti.

Eyke halkı Şuayb aleyhisselâmdan mûcize istediler. Şuayb aleyhisselâm çevredeki putlara hitâp edip; “Rabbiniz kimdir? Ben kimim? Söyleyin!” dedi. Taş ve ağaçtan yapılmış cansız birer varlık olan putlar dile gelip; “Rabbimiz ve yaratıcımız Allahü teâladır. Yâ Şuayb! sen ise Allahü teâlânın peygamberisin!” dediler ve kâidelerinden yere düşüp paramparça oldular. Bir mûcize karşısında bâzı kimseler imâna geldi. İnanmayanlar da azgınlıklarını daha da arttırdılar. Şuayb aleyhisselâm son defâ ikâz edip, puta tapmaktan vazgeçmelerini, Allah’a imân etmelerini ölçü ve tartıda adâletli olmalarını ve her türlü zulümden vazgeçip, kurtulmalarını söylediyse de inkâr edip inanmadılar. Alay ettiler, yalancısın, sihirbazsın, büyülenmişsin dediler. İmân etmeyeceklerini açıkca söyleyip; “Eğer sen doğru sözlüysen, bize gökten azap indir.” dediler.

Şuayb aleyhisselâm bu azgın kavmi Allahü teâlâya havâle etti. Allahü teâla onlara isyanları sebebiyle şiddetli bir azap göndererek hepsini helâk ettiler. Önce ortalığı kasıp kavuran şiddetli bir sıcaklığa tutuldular. sular fokur fokur kaynadı. Susuzluktan kıvranıyorlar sıcak suları içtikçe içleri yanıyordu. Çâresizlikten gölge ve içecek su arıyorlar, bir taraftan bir tarafa koşuyorlardı. Bu hâl yedi gün devâm etti. Sekizinci gün ufukta koyu gölgeli siyah bir bulut çıkıp yükseldi. Bunu gören Eykeliler serinlemek için koşup hepsi bulutun altında toplandılar. Onlar bulutun altına toplanır toplanmaz buluttan üzerlerine şiddetli bir ateş yağmaya başladı ve hepsi ateş altında helâk olup, gittiler. Eykelilerin helâl edildiği bugün, Kur’ân-ı Kerim’de (gölge günü) olarak bildirilmekte ve meâlen şöyle buyrulmaktadır: “O gölge (zılle) gününün azâbı onları yakalayıverdi. Gerçekten o azap büyük bir günah azâbı idi.” (Şuarâ sûresi:189) Şuayb aleyhisselâm, Eyke ahâlisinin helâk olmasından sonra, inananlarla birlikte Medyen’e gidip yerleşti. İnananlardan birinin kızıyla evlendi. İki kızı oldu. Kızlar büyüdü. Kendisi iyice yaşlandı. Allah korkusundan çok göz yaşı döktü. Gözleri zayıfladı, vücudu kuvvetten düştü. bu sırada Mısır’dan çıkıp Medyen’e gelen Mûsâ aleyhisselâm, kuyu başında koyunlarını sulamak için bekleyen Şuayb aleyhisselâmın kızlarına yardım ederek, koyunlarını suladı. Şuayb aleyhisselâm ücret vermek için onu evine dâvet etti. Onu emin güvenilir bir kimse olarak görüp, koyunlarına çoban tuttu. Sekiz sene koyunlarını gütmesi şartıyla kızlarından birini ona nikâhladı. Mûsâ aleyhisselâm orada on sene kaldı. Çocukları oldu. Daha sonra Mısır’a göç etti. Sıhhati düzelip gözleri açılan Şuayb aleyhisselâm, her sene Medyen’den Mısır’a giderek kızı va damâdını ziyâret etti. Bir müddet sonra da orada vefât etti. Vefâtından 300 yaşında olduğu rivâyet edilmiştir.

Şuayb aleyhisselâm çok namaz kılardı. Tevrât’ta ismi Mikâil olarak bildirilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de A’râf, Şuarâ, Hûd ve Ankebût sûrelerinde Şuayb aleyhisselâm, Medyen ve Eyke kavimleri hakkında âyet-i kerimeler mevcuttur. Şuayb aleyhisselâmın altı çeşit mûcizesi vardır.

Mûcizeleri:

  1. Hazret-i Şuayb’ın duâsı bereketiyle, koyunlardan doğmuş siyah kuzuların hepsi beyaz olmuştur.
  2. Hazret-i Şuayb’ın duâsı bereketiyle taşlar toprak olmuştu. Şöyle ki: Medyen kasabası dağlık, taşlık bir yer olduğundan: “Hak peygamber iseniz, duâ ediniz, şu dağlar kalkıp, yerimiz geniş olsun.” diye teklif etmişlerdi. Şuayb aleyhisselâm duâ edince, cenâb-ı hak duâsını kabul edip, elini o dağ ve taşlar üzerine koy, diye emreyledi. Elini koyunca hepsi toprak oluverdi.
  3. Şuayb aleyhisselâmın duâsı bereketiyle Medyen’de bâzı taşlar koyun olmuştur. Şöyle ki, kendilerinin hiç koyunu olmadığı için kavmi, bizim koyunlarımızı elimizden almak için Şuayb buraya gelmiştir diye söz etmişlerdi. Hazret-i Şuayb bunu işitince, çok üzülüp, kendinin de koyunu olması için cenâb-ı hakka duâ eyledi. Cenâb-ı Hak duâsını kabul edip, orada bulunan taşlara eliyle işâret etmesini emreyledi. Hazret-i Şuayb işâret ettiği anda o taşlar koyun oluverdi. Bu sûretle koyunları kavminin koyunundan birkaç misli fazla oldu. O koyunları sekiz, yâhut on sene Hazret-i Mûsâ’ya güttürüp, kızını da ona verdiği meşhurdur.
  4. Hazret-i Şuayb, bir yerin taşları etrâfında dönünce, o taşlar hemen bakır olup, ahâli bununla pek zengin olmuştur.
  5. Hazret-i Şuayb’ın duâsı bereketiyle kum tepeleri yerinden kalkmıştır.
  6. Hazret-i Şuayb, bir dağa çıkmak istediği zaman, dağ âdeta devenin oturup kalktığı gibi, Şuayb aleyhisselâm çıkıncaya kadar küçülür, çıktıktan sonra evvelki hâli gibi büyük bir dağ olurdu.

Gerçek Aşk

Bundan evvelki bir zamanda bir padişah vardı. O hem dünya, hem din saltanatına malikti. Padişah, bir gün hususi adamları ile av için hayvana binmiş, giderken ana caddede bir halayık gördü. O halayığın kölesi oldu. Can kuşu kafeste çırpınmaya başladı. Mal verdi o halayığı satın aldı. Onu alıp arzusuna nail oldu. Fakat kazara o halayık hastalandı.

Birisinin eşeği varmış, fakat palanı yokmuş. Palanı ele geçirmiş, bu sefer eşeği kurt kapmış. Birisinin ibriği varmış, fakat suyu elde edememiş. Suyu bulunca da ibrik kırılmış!

Padişah sağdan, soldan hekimler topladı. Dedi ki: “İkimizin hayatı da sizin elinizdedir. Benim hayatım bir şey değil, asıl canımın canı odur. Ben dertliyim, hastayım, dermanım o. Kim benim canıma derman ederse benim hazinemi, incimi ve mercanımı ( atiye ve ihsanımı) o aldı (demektir)”.

Hepsi birden dediler ki: “Canımız feda edelim. Beraberce düşünüp beraberce tedavi edelim. Bizim her birimiz bir âlem Mesih’idir, elimizde her hastalığa bir ilaç vardır.”

Kibirlerinden Allah isterse (inşallah ) demediler. Allah da onlara insanların acizliğini gösterdi.”İnşallah” sözünü terk ettiklerini söylemeden maksadım, insanların yürek katılığını ve mağrurluğunu söylemektir. Yoksa arızi bir halet olan inşaallah’ı söylemeyi unuttuklarını anlatmak değildir. Hey gidi nice inşaallahı diliyle söylemeyen vardır ki canı “inşallah” la eş olmuştur.

İlaç ve tedavi nevinden her ne yapıldı ise hastalık arttı maksat da hasıl olmadı.O halayıkcağız, hastalıktan kıl gibi olunca padişahın kanlı göz yaşı ırmağa döndü. Kazara sirkengübin safrayı arttırdı. Badem yağı da kuruluk tesirini göstermeye başladı. Karahelileyle kabız oldu, ferahlığı gitti; su, neft gibi ateşe yardım etti.

Padişah, hekimlerin aciz kaldıklarını görünce yalınayak mescide koştu. Mescide gidip mihrap tarafına yöneldi. Secde yeri gözyaşından sırsıklam oldu. Yokluk istiğrakından kendisine gelince ağzını açtı, hoş bir tarzda medhü senaya başladı: “En az bahşişi dünya mülkü olan Tanrım! Ben ne söyleyeyim? Zaten sen gizlileri bilirsin. Ey daima dileğimize penah olan Tanrı! Biz bu sefer de yolu yanıldık. Ama sen “Ben gerçi senin gizlediğin şeyleri bilirim. Fakat sen, yine onları meydana dök” dedin.

Padişah, ta can evinden coşunca bağışlama denizi de coşmaya başladı. Ağlama esnasında uykuya daldı. Rüyasında bir pir göründü. Dedi ki: “Ey padişah, müjde; dileklerin kabul oldu. Yarın bir yabancı gelirse o, bizdendir. O gelen hazık hekimdir. Onu doğru bil, çünkü o emin ve gerçek erenlerdendir. İlacında kati sihri gör, mizacında da Hak kudretini müşahede et.”

Vade zamanı gelip gündüz olunca… Güneş doğudan görünüp yıldızları yakınca: Rüyada kendine gösterdikleri zatı görmek için pencerede bekliyordu. Bir de gördü ki, faziletli, fevkalade hünerli, bilgili bir kimse, gölge ortasında bir güneş;Uzaktan hilal gibi erişmekte, yok olduğu halde hayal şeklinde var gibi görünmekte.

Ruhumuzda da hayal, yok gibidir. Sen bütün bir cihanı hayal üzere yürür gör! Onların başları da, savaşları da hayale müstenittir. Öğünmeleri de, utanmaları da bir hayalden ötürüdür. Evliyanın tuzağı olan o hayaller, Tanrı bahçelerindeki ay çehrelilerin akisleridir.

Padişahın rüyada gördüğü hayal de o misafir pirin çehresinde görünüp duruyordu. Padişah bizzat abeyincilerin yerine koştu, o gaipten gelen konuğun huzuruna vardı. Her ikisi de aşinalık (yüzgeçlik) öğrenmiş bir tek denizdi, her ikisi de dikilmeksizin birbirine dikilmiş, bağlanmışlardı. Padişah: “Benim asıl sevgilim sensin, o değil. Fakat dünyada iş işten çıkar. Ey aziz, sen bana Mustafa’sın. Ben de sana Ömer gibiyim. Senin hizmetin uğrunda belime gayret kemerini bağladım” dedi.

Tanrı’dan edebe muvaffak olmayı dileyelim. Edebi olmayan kimse Tanrı’nın lütfundan mahrumdur. Edebi olmayan yalnız kendine kötülük etmiş olmaz. Belki bütün dünyayı ateşe vermiş olur.

Alışverişsiz, dedikodusuz Tanrı sofrası gökten iniyordu. Musa kavmi içinde birkaç kimse terbiyesizce “hanı sarımsak, mercimek” dediler. Ondan sonra gökyüzünün sofrası, ekmeği kesildi; ekme, bel belleme, orak sallama kaldı.Sonra İsa şefaat edince Hak, yemek sofrası ve tabaklarla ganimetler gönderdi.Yine küstahlar edebi terk ederek sofradan yemek artığını aşırdılar.

İsa bunlara yalvardı. “Bu devamlıdır, yeryüzünden kalkmaz. Bir ulu kişinin sofrası başında kötü zanna düşmek ve harislik etmek küfürdür” dedi. O rahmet kapısı, hırslarından dolayı bu görmedik dilencilerin yüzlerine kapandı. Zekat verilmeyince yağmur bulutu gelmez zinadan dolayı da etrafa veba yayılır. İçine kasavetten, gussadan ne gelirse korkusuzluktan ve küstahlıktan gelir.

Kim dost yolunda pervasızlık ederse erlerin yolunu vurucudur, namert odur. Edepten dolayı bu felek nura gark olmuştur: Yine edepten dolayı melekler masum ve tertemiz olmuşlardır. Güneşin tutulması, küstahlık yüzündendir. Bir melek olan Azazil de yine küstahlık yüzünden kapıdan sürülmüştür.

Kollarını açıp onu kucakladı, aşk gibi gönlüne aldı, canının için çekti. Elini, alnını öpmeğe, oturdu yeri, geldiği yolu sormaya başladı. Sora sora odanın başköşesine kadar çekti ve dedi ki: “Nihayet sabırla bir define buldum.

Ey vuslatı, her sualin cevabı! Senin yüzünden nişliğin anahtarıdır” sözünün manası, Ey vuslatı, her sualin cevabı! Senin yüzünden müşkül, konuşmaksızın, dedikodusuz hallolur gider. Sen, gönlümüzde, onların tercümanısın, her ayağı çamura batanın elini tutan sensin.

Ey seçilmiş, ey Tanrı’dan razı olmuş ve Tanrı rızasını kazanmış kişi, merhaba! Sen kaybolursan hemen kaza gelir, feza daralır. Sen, kavmin ulususun, sana müştak olmayan, seni arzulamayan bayağılaşmıştır. Bundan vazgeçmezse…”O ağırlama, o hal hatır sorma meclisi geçince o zatın elini tutup hareme götürdü.

Padişah, hastayı ve hastalığını anlatıp sonra onu hastanın yanına götürdü. Hekim, hastanın yüzünü görüp, nabzını sayıp, idrarını muayene etti. Hastalığının arazını ve sebeplerini de dinledi. Dedi ki: “Öbür hekimlerin çeşitli tedavileri, tamir değil; büsbütün harap etmişler. Onlar, iç ahvalinden haberdar değildirler. Körlüklerinden hepsinin aklı dışarıda.” Hekim, hastalığı gördü, gizli şey ona açıldı. Fakat onu gizledi ve sultana söylemedi. Hastalığı safra ve sevdadan değildi.

Her odunun kokusu dumanından meydana çıkar. İnlemesinden gördü ki, o gönül hastasıdır. Vücudu afiyettedir ama o, gönüle tutulmuştur. Âşıklık gönül iniltisinden belli olur, hiçbir hastalık gönül hastalığı gibi değildir.

Aşığın hastalığı bütün hastalıklardan ayrıdır. Aşk, tanrı sırlarının usturlabıdır. Âşıklık ister cihetten olsun, ister bu cihetten… Akıbet bizim için o tarafa kılavuzdur. Aşkı şerh etmek ve anlatmak için ne söylersem söyleyeyim… Asıl aşka gelince o sözlerden mahcup olurum. Dilin tefsiri gerçi pek aydınlatıcıdır, fakat dile düşmeyen aşk daha aydındır. Çünkü kalem, yazmada koşup durmaktadır, ama aşk bahsine gelince; çatlar, aciz kalır. Aşkın şerhinde akıl, çamura saplanmış eşek gibi yattı kaldı. Aşkı, âşıklığı yine aşk şerh etti.

Güneşin vücuduna delil, yine güneştir. Sana delil lazım ise güneşten yüz çevirme. Gerçi gölgede güneşin varlığından bir nişan verir, fakat asıl güneş her an can nuru bahşeyler. Gölge sana gece misali gibi uyku getirir. Ama güneş doğuverince ay yarılır (nuru görünmez olur). Zaten cihanda güneş gibi misli bulunmaz bir şey yoktur. Baki olan can güneşi öyle bir güneştir ki, asla gurub etmez.

Güneş gerçi tektir, fakat onun mislini tasvir etmek mümkündür. Ama kendisinden esir olan güneş, öyle bir güneştir ki, ona zihinde de, dışarıda da benzer olamaz. Nerede tasavvurda onun sığacağı bir yer ki misli tasvir edilebilsin!

Şemseddin’in sözü gelince dördüncü kat göğün güneşi başını çekti, gizlendi. Onun adı anılınca ihsanlarından bir remzi anlatmak vacip oldu.Can şu anda eteğimi çekiyor. Yusuf’un gömleğinden koku almış! “Yıllarca süren sohbet hakkı için o güzel hallerden tekrar bir hali söyle, anlat. Ki yer, gök gülsün, sevinsin. Akıl, ruh ve göz de yüz derece daha fazla sevince, neşeye dalsın” (diyor). “Beni külfete sokma, çünkü ben şimdi yokluktayım. Zihnim durakladı onu görmekten acizim. Ayık olmayan kişinin her söylediği söz… dilerse tefekküre düşsün, dilerse haddinden fazla zarafet satmaya kalkışsın… yaraşır söz değildir.

Eşi bulunmayan o sevgilinin vasfına dair ne söyleyeyim ki bir damarım bile ayık değil! Bu ayrılığın, bu ciğer kanının şerhini şimdi geç, başka bir zamana kadar bunu bırak!”

(Can) dedi ki: “Beni doyur, çünkü ben açım. Çabuk ol çünkü vakit keskin bir kılıçtır. Ey yoldaş, ey arkadaş! Sufi, vakit oğludur (bulunduğu vaktin iktizasına göre iş görür). “Yarın” demek yol şartlarından değildir. Sen yoksa sufi bir er değil misin? Vara veresiyeden yokluk gelir”.

Ona dedim ki: “Sevgilinin sırlarını gizli kapaklı geçmek daha hoştur. Sen, artık hikâyelere kulak ver, işi onlardan anla! Dilbere ait sırların, başkalarına ait sözler içinde söylenmesi daha hoştur.” O, “Bunu apaçık söyle ki dini açık olarak anmak, gizli anmaktan iyidir. Perdeyi kaldır ve açıkça söyle ki ben, güzelle gömlekli olarak yatmam” dedi. Dedim ki: “O apaçık soyunur, çırılçıplak bir hale gelirse ne sen kalırsın, ne kucağın kalır, ne belin! İste ama derecesine göre iste; bir otun bir dağı çekmeye kudreti yoktur.

Bu âlemi aydınlatan güneş, bir parçacık yaklaştı mı, her şey yandı gitti! Fitneyi, kargaşalığı ve kan dökücülüğü araştırma, Şems-ı Tebrizi’den bundan fazla bahsetme. Bunun sonu yoktur; sen yine hikâyeye başla, onu tamamlamana bak.

(Hekim) dedi ki: “Ey padişah, evi halvet et, yakını da uzaklaştır.Köşeden , bucaktan kimse kulak vermesinde ben bu cariyecikten bir şeyler sorayım.”

Oda boşaltıldı, Hekim ile hastadan başka kimsecikler kalmadı. Hekim tatlılıkla yumuşak yumuşak dedi ki: “Memleketin neresi? Çünkü her memleket halkının ilacı başka başkadır. O memlekette akrabandan kimler var? Kime yakınsınız; neye bağlısınız? Elini kızın nabzına koyup birer birer felekten çektiği cevir ve meşakkati soruyordu.

Bir adamın ayağına diken batınca ayağını dizi üstüne kor. İğne ucu ile diken başını arar durur, bulamazsa orasını dudağı ile ıslatır. Ayağa batan dikeni bulmak bu derece müşkül olursa, yüreğe batan diken nicedir? Cevabını sen ver! Her çer çöp (mesabesinde olan,) gönül dikenini göreydi gamlar, kederler; herkese el uzatabilir miydi?

Bir kişi, eşeğin kuyruğu altına diken kor. Eşek onu oradan çıkarmasını bilmez, boyuna çifte atar. Zıplar, zıpladıkça da diken daha kuvvetli batar. Dikeni çıkarmak için akıllı bir adam lazım. Eşek, dikeni çıkarabilmek için can acısı ile çifte atar durur ve yüz yerini daha yaralar. O diken çıkaran hekim üstaddı .

Halayığın her tarafına elini koyup muayene ediyordu. Halayıktan hikaye yolu ile dostların ahvalini sormakta idi. Kız, bütün sırlarını hekime açıkça söylemekte, kendi durağından, efendilerinden, şehrinden ve şehrinin dışından bahsetmekteydi.

Hekim kızın anlatmasına kulak vermekte, nabzına ve nabzının atmasına dikkat etmekte idi. Nabzı kimin adı anılınca atarsa cihanda gönlünün istediği odur(diyordu). Memleketinde ki dostlarını saydı, döktü. Ondan sonra diğer bir memleketi andı. “Memleketinden çıkınca en evvel hangi memlekette bulundun?”dedi.
Kız bir şehrin adını söyleyip geçti. Fakat yüzünün rengi nabzının atması başkalaşmadı. Efendileri ve şehirleri birer birer saydı;o yerleri, yurtları, oralarda geçirdiği zamanları, tuz, ekmek yediği kişileri tekrar tekrar söyledi.Şehir şehir, ev ev saydı döktü, kızın ne damarı oynadı, ne çehresi sarardı.

Hekim şeker gibi Semerkand şehrini soruncaya kadar kızın nabzı tabii haldeydi fazla atmıyordu. Semerkand’ı sorunca nabzı attı, çehresi kızardı, sarardı. Çünkü o, Semerkad’lı bir kuyumcudan ayrılmıştı. O hekim, hastadan bu sırrı elde edip o dert ve belanın aslına erişince:“Onun semti hangi mahallede?” diye sordu. Kız, “Köprübaşında, Gatfer mahallesinde” dedi.

Hekim, “Hastalığının ne olduğunu hemen anladım. Seni tedavi hususunda sihirler göstereceğim; Sevin, ilişik etme, emin ol ki yağmur çimenlere ne yaparsa ben de sana onu yapacağım; Ben, senin gamını çekmekteyim, sen gam yeme; ben sana yüz babadan daha şefkatliyim; Aman, sakın ha, bu sırrı kimseye söyleme; padişah senden bunu ne kadar sorup soruştursa yine sakla; Sırların gönülde gizli kalırsa o muradın çabucak hâsıl olur; dedi.

Peygamber demiştir ki: “Her kim sırrını saklar ise çabucak muradına erişir.” Tohum toprak içinde gizlenince, onun gizlenmesi, bahçenin yeşillenmesi ile neticelenir. Altın ve gümüş gizli olmasalardı… Madende nasıl musaffa olurlar, nasıl altın ve gümüş haline gelirlerdi? O hekimin vaadleri ve lütufları hastayı korkudan emin etti. Hakiki olan vaadleri gönül kabul eder, içten gelmeyen vaadler ise insanı ıstıraba sokar. Kerem ehlinin vaatleri akıp duran, eseri daima görünen hazinedir. Ehil olmayanların, kerem sahibi bulunmayanların vaatleri ise gönül azabıdır.

Ondan sonra hekim, kalkıp padişahın huzuruna gitti.; padişahı bu meseleden birazcık haberdar etti. Dedi ki: “Çare şundan ibaret: bu derdin iyileşmesi için o adamı getirelim. Kuyumcuyu o uzak şehirden çağır, onu altınla, elbise ile aldat.” Padişah, hekimden bu sözü duyunca nasihatini, candan gönülden kabul etti. O tarafa ehliyetli, kifayetli, adil bir iki kişiyi elçi olarak gönderdi.

O iki bey, kuyumcuya padişahtan muştucu olarak Semerkand’e kadar geldiler. Dediler ki: “Ey lütuf sahibi üstad, ey marifette kâmil kişi! Öğülmen şehirlere yayılmıştır. İşte filan padişah, kuyumcubaşılık için seni seçti. Zira (bu işte) pek büyüksün, pek kâmilsin. Şimdilik şu elbiseyi, altın ve gümüşü al da gelince de padişahın havassından ve nedimlerinden olursun.”

Adam çok malı, çok parayı görünce gururlandı, şehirden çoluk çocuktan ayrıldı. Adam neşeli bir halde yola düştü. Haberi yoktu ki padişah canına kastetmişti. Arap atına binip sevinçle koşturdu, kendi kanının diyetini elbise sandı.

Ey yüzlerce razılıkla sefere düşen ve bizzat kendi ayağı ile kötü bir kazaya giden. Hayalinde mülk, şeref ve ululuk. Fakat Azrail “Git evet, muradına erişirsin” demekte!

O garip kişi yoldan gelince, hekim onu padişahın huzuruna götürdü; Güzellik mumunun başı ucunda yakılması için onu, padişahın yanına izzet ve ikramla iletti.

Padişah onu görünce pek ağırladı, altın hazinesini ona teslim etti. Sonra hekim dedi ki: “Ey büyük sultan o cariyeciği bu tacire ver ki visali ile iyileşsin, visalinin suyu o ateşi gidersin.”

Padişah, o ay yüzlüyü kuyumcuya bahşetti, o iki sohbet müştakını birbirine çift etti. Altı ay kadar murat alıp murat verdiler. Bu suretle o kız da tamamen iyileşti.

Ondan sonra hekim, kuyumcuya bir şerbet yaptı, kuyumcu içti, kızın karşısın da erimeye başladı. Hastalık yüzünden kuyumcunun güzelliği kalmayınca kızın canı, onun derdinden azat oldu, ondan vazgeçti. Kuyumcu, çirkinleşip hastalanınca kızın gönlüde yavaş yavaş ondan soğudu.

Ancak zahiri güzelliğe ait bulunan aşklar aşk değildir. Onlar nihayet bir ar olur. Keşke kuyumcu baştanbaşa ayıp ve ar olsaydı, tamamı ile çirkin bulunsaydı da başına bu kötü hal gelmeseydi! Kuyumcunun gözünden ırmak gibi kanlar aktı, yüzü canına düşman kesildi.

Tavus kuşunun kanadı, kendisine düşmandır. Nice padişahlar vardır ki kuvvet ve azametleri helaklerine sebep olmuştur.

Kuyumcu,”Ben o ahuyum ki göbeğimin miskinden dolayı bu avcı, benim saf kanımı dökmüştür. Ah ben o sahra tilkisiyim ki postum için beni tuzağa düşürüp tuttular, başımı kestiler. Ah ben o filim ki dişimi elde etmek için filci benim kanımı döktü. Beni benden aşağı birisi için öldüren, kanımı döken; bilmiyor ki benim kanım uyumaz! Bu gün bana ise yarın onadır. Böyle benim gibi bir adamın kanı nasıl zayi olur?
Duvar gerçi (günün ilk kısmında yere) uzun bir gölge düşürür; fakat o gölge, gölgeyi meydana getirene avdet eder.

Bu cihan dağdır, bizim yaptıklarımız ses. Seslerin aksi yine bizim semtimize gelir” dedi. Kuyumcu bu sözleri söyledi ve hemen toprak altına gitti. O cariyecik de aşktan ve hastalıktan arındı, tertemiz oldu. Çünkü ölülerin aşkı ebedi değildir, çükü ölü tekrar bize gelmez.

Diri aşk ruhta ve gözdedir. Her anda goncadan daha taze olur durur. O dirinin aşkını seç ki bakidir ve canına can katan şaraptan sana sakilik eder.

O ‘nun aşkını seç ki bütün peygamberler, onun aşkı ile kuvvet ve kudret buldular, iş güç sahibi oldular. Sen “Bize o padişahın huzuruna Varmaya izin yoktur” deme. Kerim olan kişilere hiçbir iş güç değildir.

O adamın, hekimin eliyle öldürülmesi, ne ümit içindi ne korkudan dolayı. Tanrının emri ve ilhamı gelmedikçe hekim onu padişahın hatırı için öldürmedi.

Hızır’ın o çocuğun boğazını kesmesindeki sırrı halkın avam kısmı anlayamaz. Tanrı tarafından vahiy ve cevaba nail olan kişi her ne buyurursa o buyruk, doğrunun ta kendisidir. Can bağışlayan kişi öldürse de caizdir. O, naibdir eli tanrı elidir.

İsmail gibi onun önüne baş koy. Kılıcının önünde sevinerek gülerek can ver. Ki Ahmed’in pak canı, Ahad’la ebediyse senin canında ebede kadar sevinçli ve gülümser bir halde kalsın. Âşıklar, ferah kadehini, güzellerin elleri ile öldürdükleri vakit içerler.

Padişah o kanı şehvet uğruna dökmedi. Suizanda bulunma münakaşayı bırak. Sen onun hakkında kötü ve pis iş işledi deyip fena bir zanda bulundun. Su süzülüp durulunca, berrak bir hale gelince bu berraklıkta bulanıklık ve tortu kalır mı, süzülüş suda tortu bırakır mı?

Bu riyazetler, bu cefa çekmeler, ocağın posayı gümüşten çıkarması içindir. İyinin kötünün imtihanı, altının kaynayıp tortusunun üste çıkması içindir. Eğer işi tanrı ilhamı olmasaydı o, yırtıcı bir köpek olurdu, padişah olmazdı. Şehvetten de tertemizdi, hırstan da, nefis isteğinden de. Güzel bir iş yaptı, fakat zahiren kötü görünüyordu.

Hızır denizde gemiyi deldi ise de onun bu delişinde yüzlerce sağlamlık vardı. O kadar nur ve hünerle beraber Musa’nın vehmi, ondan mahçuptu; artık sen kanatsız uçmaya kalkışma. O, kırmızı güldür, sen ona kan deme. O, akıl sarhoşudur, sen ona deli adı takma. Onun muradı Müslüman kanı dökmek olsaydı kafirim, onun adını ağzıma alırsam! Arş kötü kişinin öğülmesinden titrer; suçlardan ve şüpheli şeylerden korunan kişi de kötü methedilince, metheden kişi hakkında fena bir zanna düşer.

O padişahtı, hem de çok uyanık bir padişah. Has bir zattı, hem de tanrı hası. Bir kişiyi böyle bir padişah öldürürse onu, iyi bir bahta eriştirir, en iyi bir makama çeker yüceltir. Eğer onu kahretmede yine onun için bir fayda görmeseydi; o mutlak lütuf nasıl olurda kahretmeyi isterdi?

Çocuk hacamatçının neşterinden titrer durur, esirgeyen ana ise onun gamından sevinçlidir. Yarı can alır, yüz can bağışlar. Senin vehmine gelmeyen o şey yok mu? Onu verir. Sen kendince aklından bir kıyas yapmaktasın ama çok, pek çok uzaklara düşmüşsün; iyice bak…

Mesnevi’den Hikâyeler

Ali Tufan Kıraç

Ali Tufan Kıraç 17 Haziran 1972, Göksun Kahramanmaraş da dünyaya geldi. Sahne adıyla Kıraç, Türk Anadolu rock müzisyenidir

Kıraç öğretmen bir babanın çocuğu olarak ilk öğrenimine doğduğu yerde başladı. 1982’de ilkokul dördüncü sınıftayken babasının tayini nedeniyle ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşti. İlk, orta ve lise eğitimini İstanbul Hasköy’de tamamladı.

Lise eğitimini tamamladıktan sonra Kıraç Marmara Üniversitesi, Atatürk Eğitim Fakültesi Müzik Öğretmenliği bölümüne girdi. 1992 yılına gelindiğinde Ortaköy bir barda sahne hayatına başladı. Kendi müziğini daha geniş kitlelere duyurma, paylaşma arzusu sonucu 1994 yılında ilk demo kasetini hazırladı. Bir arkadaşının aracılığıyla TMC Film ile tanıştı. 1998 yılı Mayıs ayında Kıraç
ilk albümü Deli Düş piyasaya sürüldü. Dağların Kadını, Talihim Yok Bahtım Kara ve Ben Yolumu Bulurum şarkılarına klip çekildi.

2000 yılı Ocak ayında ikinci albümü Bir Garip Aşk Bestesi çıktı. İlk klip şarkısı Gidiyorum’un başarısının ardından Kıraç’ın dinleyici kitlesi arttı. Bir Garip Aşk Bestesi ve Karahisar Kalesi adlı şarkılara da video klip çekildi.

Kıraç 2000 yılı Aralık ayında Funda Arar’la yaptığı düet albüm Sevgiliye Sevgililer Günü anısı olarak dinleyicilerle buluştu. Bu albümde Sevgiliye ve Çeşminaz parçalarına klip çekildi. Aynı yılın sonunda müzikseverlerle buluşan Zaman albümüyle geniş kitlelere sesini duyurmaya devam etti. Bu albümde Endamın Yeter, Gönül, Kan ve Gül, Yıllar Sonra ve Zaman parçalarına klipler çekildi.

2002 yılında Kıraç TMC Film’den gelen bir diziye jenerik ve müzik yapma teklifi müzikal yaşamında yeni bir kapı açtı. Zerda’nın jeneriği ve müzikleri geniş kitlelerin ilgisini çekmeyi başardı. Milyonlarca izleyici her hafta dizide olacakların yanı sıra müzikleri, yeni melodileri merakla beklediler. 2003 yılı baharında dizinin müziklerinden oluşan Zerda albümü müzik marketlerdeki yerini alarak başarılı bir satış grafiği yakaladı. Zerda’nın başarısını bir başka dizi, Bir İstanbul Masalı takip etti. Yüksek izlenme oranı bulunan Aliye, Binbir Gece ve Beyaz Gelincik adlı dizilerin müziklerine de imzasını atan Kıraç Aliye/Soundtrack’le adını daha çok duyurdu.

2003 Ağustos ayında yeni albümü Kayıp Şehir için stüdyo çalışmalarına başladı. Albümde yer alan Senden Başka, Tek Hatıra, Razıysan Gel, Yalan ve Ayşe adlı şarkılara video klip çekildi.

Ayrıca Kıraç 2005 yılında ilki düzenlenen 1. Beyaz İnci Televizyon Ödülleri’nde Drama dalında Bir İstanbul Masalı adlı dizi ile En İyi Müzik ödülünü kazandı.

Koyu bir Fenerbahçe fanatiği olan Kıraç Fenerbahçe Spor Kulübü’nün 100. yılı için 2007 yılında bir de beste yaptı ve aynı sene Binbir Gece dizisinin müziğini yaptı.

Üç yıllık bir aradan sonra uzun süren bir repertuar ve stüdyo çalışmalarının ardından, mayıs ayının ikinci haftasında müzikseverlerle buluşan “ Benim Yolum”, Kıraç ruhunun, tarzının, yorumunun bir ürünü .

“Benim Yolum” albümünde 5 şarkının söz ve müziği Kıraç’a ait. Batı kökenli Rock Müziği ile Türk Halk Müziği’nin renklerini ustalıkla birleştiren Kıraç’ın yolu bu albümle batı ile doğuyu birbirine bağlıyor. Albüme adını veren “Benim Yolum” adlı parça yıllar önce Kanada’da yaşayan dünyaca ünlü İranlı şarkıcı Googoosh tarafından seslendirilmişti . Zaland Farid ‘in bestesi olan “Talagh” Kıraç’ın yazdığı sözler ve yorumuyla doğunun büyüsünü albüme taşıyor. Yıllar öncesinden iki şarkı “Hayalimdeki Resim” ve “Ya Seninle Ya Sensiz” farklı düzenlemeleri ve Kıraç yorumuyla yine bu albümde . Namık Nagdaliev, Barış Bölükbaşı, Cavidan Kaya, Tevfik Yalçın, Ömer Faruk Güney’inde söz ve müzikleriyle katkıda bulundukları repertuarda yer alan özel şarkılardan biri de Ümit Yaşar Oğuzcan’ın şiirinin Kıraç tarafından bestelenmesiyle ortaya çıkan “Yıkık”…

Albümleri
Garbiyeli
Benim Yolum
Kayıp Şehir
Zaman
Bir Garip Aşk Bestesi
Sevgiliye
Deli Düş

kirac.net-TMC

Prensip ve Kararlılık Abidesi - Mahatma Gandhi

Gandhi

Hint halkı tarafından “Mahatma” (Büyük Ruh) olarak anılan Mohandas Karamşand Gandhi (1869-1948) tüccar bir babanın oğluydu. 12 yaşındayken evlendirildi. İçinde olduğu sosyal yapının yasaklamasına karşın, İngiltere’de hukuk öğrenimi yaptı. Afrika’da yüz elli bin Hintli hemşehrisinin esir hayatı yaşadıklarını gördü. Güney Afrika’da avukatlık yapmaya başlayarak, oradaki Hint topluluğunun daha iyi, temiz ve dürüst bir hayat yaşaması için çaba sarfetti.Onları biraraya getirerek kansız bir zafere ulaştı. Şiddet, yalan ve haksızlığı aynı şey olarak gördüğünü açıklayarak, gerçek konuma ulaşmanın tek yolunun şiddete başvurmamak olduğunu savundu. Onun mücadele prensibi düşmanı mahvetmek değil, ama zaferi kazanmaktı. Zalimlere karşı üç silah kullanmaktaydı. Bunlardan biri, onlarla işbirliği yapmamak ve beraber olmamak, onlarla çalışmamaktı. İkincisi hasımlarına eziyet etmemek ve onlara fiziksel olarak zarar vermemekti. Eğer zalimlere karşı, zalimlerin usulleri kullanılırsa, onlardan farkları kalmazdı ve O her türlü vahşete karşı idi. Mücadele ilkelerinden sonuncusu ise, rakiplerine gerektiği zamanda insani yardımı esirgememekti. Afrika’da Hintli halkın mücadelesini verirken, çıkan veba salgınında mücadeleye ara verdi ve karşısındakilere yardım etmek için çevresine toplananları seferber etti.

Gandi ve arkadaşları silaha silahla karşılık vermediler, düşmanlığı sevgi ile, saldırıyı merhamet ile karşıladılar. Düşmanları bu durum karşısında ne yapacaklarını şaşırdılar, çünkü yepyeni ve garip bir mücadeleydi karşılaştıkları. Karşılarındaki General Smuts “Hintlileri sevmiyorum fakat size karşı güçsüzüm. İhtiyacımız olduğunda bize yardım ediyorsunuz, size nasıl el kaldırabiliriz. Bize karşı silahlı güç kullansanız, hakkınızdan nasıl gelebileceğimizi görürdünüz, ancak siz düşmanınıza el bile kaldırmıyorsunuz. Kendi kendinize acı çekerek, zafere ulaşmak istiyorsunuz, bu nedenle karşınızda güçsüz kalıyoruz.”demiştir. Pasif direniş başarıya kavuşmuştur. Şimdi sıra aynı işi kendi ülkesinde yapmaya gelmiştir. Gandhi 1915 yılında Hindistan’a gelir. O yıllarda Hindistan İngiltere tarafından idare edilmektedir. Hindistan İngiltere’den özgürlüğünü kazanabilme vaadi karşılığında,1.Dünya Savaşı’nda İngiltere’ye 985.000 asker vermiştir. Buna rağmen savaşın bitişi ile, verilen sözler unutulmuş, özgürlükler daha da kısıtlanmıştır. İşte tam bu sırada 1919 yılında Gandhi bağımsızlık hareketinin başına geçti. Artık kan dökülmeyecek ama ülke bağımsızlığa ulaşacaktı. Her türlü iş ve faaliyet durduruldu. El sanatlarına dayanan ürünlerin üretilip, satılmasına çalıştı. Gandhi’nin de aralarında olduğu birçok kişi hapse atıldı. 1924’de ağır bir şekilde hastalandı ve hapisten çıkarıldı. İngiliz vali, onun öleceğini düşünmüştü. Ancak O ölmedi tekrar direnişi örgütledi. Aralarında geleceğin devlet başkanı olacak Nehru’nun da bulunduğu gençleri destekledi, genel boykotu tekrar başlattı. İşgalciler tarafından yeniden tutuklandı. Bir süre sonra hapisten çıkarıldı, tekrar hürriyet mücadelesine devam etti. Bundan sonra 30’lu ve 40’lı yıllarda tekrar tutuklanarak hapse atıldı ama prensipleri ve hedefinden yılmadı. İngiltere Hindistan’a özerklik verdi, ancak 1947’de Gandhi halkına gerçek durumu yani bağımsızlığı kazandırdı.

Hiç bir başarı kolay kazanılmaz. Başarıya ulaşmak için onu haketmek gerekir. Başarının yolu önce hayal etmek, hedef belirlemek, hedef için ümitli olup çalışmak, zorluklardan yılmamak, faullü değil, sportmence mücadele etmek şeklindedir. İstenildiği kadar uğraşılsın, bunların eksik olduğu bir çalışma ne yazık ki başarısızlığa mahkumdur. Hepinize dersleriniz, sınavlarınız, işiniz, evliliğiniz ve sizden sonrakileri yetiştirmenizde başarılı olmanız dileklerimle.

psikiyatrist.net

Gandhi

Born Mohandas Karamchand Gandhi October 2, 1869
Porbandar, Gujarat, India
Died January 30, 1948
New Delhi, India

The object of this massive tribute, died as he always lived, private man without wealth,  without property, without official title or office Mahatma Gandhi was not the commander of armies nor a ruler of vast lands, he could not bold any scientific achievement or artistic gift, yet man, governments, dignitaries from all round the world have joined hands to pay homage to this little brown man in loin clothes, who lead his country to freedom. In the words of General George C marshal, American secretary of state ” Mahatma Gandhi has become the spokesman of conscience of all man kind”, he was a man who made humility and simple truth more powerful than empires and Albert Einstein added “Generations to come will scars believe that such one as this ever in flesh and blood walked upon this earth”. (from the movie “Gandhi”)

Mahatma Gandhi, was the charismatic leader who brought the cause of India’s independence from British colonial rule to world attention. He powerfully demonstrated his philosophy of non-violence, for which he coined the term satyagraha, as one of the most powerful tools uniquely available to the masses for lasting peace.

By means of non-violent civil disobedience, an idea he developed from the teachings of Leo Tolstoy and Henry David Thoreau, Gandhi helped bring about India’s independence from British rule. This inspired other colonial peoples to work for their own independence, ultimately dismantling the British Empire and replacing it with the Commonwealth of Nations. Gandhi’s principle of satyagraha (from Sanskrit satya: truth, and agraha: request “a justified demand”), often translated as “way of truth” or “pursuit of truth”, has inspired other democratic activists, including Martin Luther King, Jr.. He often said that his values were simple; drawn from traditional Hindu beliefs: truth (satya), and non-violence (ahimsa).

Batıl İnançlar ve Hurafeler Nelerdir?

Batıl İnançlar

İlk çağlardan beri her toplumdan insanlar gerçeklik payı olmayan, korkuları, çaresizlikleri, eski gelenekleri gereği genellikle doğaüstü olan olaylara inanırlar. Bu inançlar batıl inançlar olarak isimlendirilir. Çoğu psikolojik olarak bu tür inanışların negatif etkisine maruz kaldığı için doğruluğuna ve bu tür batıl inançlara daha içten bir şekilde inanırlar.

Bana soracak olursanız batıl inançların özünde yatan; topluma, bireylere bazı bilinmesi gereken şeyleri öğretmeyi korkutarak sağlamaktır. Aşağıdaki çoğu batıl inançlarda bunu görebilirsiniz. Örneğin Hıristiyanlıkta olan siyah kedi, süpürge, 13. Cuma gibi batıl inançlar Avrupa’nın paganizmi unutturma çabalarından kaynaklanmaktadır. Örneğin Anadolu’da yaygın olan batıl inançlarda ise yine öğretiler söz konusu olabilmektedir. Elektriğin yaygın olmadığı dönemlerde geceleri yapılan tırnak bakımı karanlık neticesinde hoş olmayan sonuçlar doğurabiliyordu. Dolayısı ile geceleri tırnak kesmenin hoş olmadığı farklı bir yöntemle bireylere anlatılıyor. Örneğin bıçak hediye edilmesi konusundaki batıl inanç eskiden krallıkların birbirleriyle savaşmadan önce birbirlerine bıçak göndermeleriyle ilgili olabilir. Bu savaşın sebebi bile sayılabiliyormuş.

Ev içerisinde şemsiye açmanın tehlikeli olduğu ortada, küçük bir mekanda açılan şemsiye mekanda bulunanlara istemeden zarar verebilir. Batıl inançların ortaya çıkmasındaki en büyük etken korkutularak bazı şeylerin öğretilmesinin ya da şartlı davranılmasının daha kolay olmasıdır. Mezarlıklardaki ağaçlar toprakta oluşan azotu kullanır, havayı temizler, toprağın kaymamasını sağlar vs. İnsanlara böyle söylediğinizde sizi dinlemezler gidip o ağaçları yinede ihtiyaçları için kesebilirler. Mezarlıkların ağaçlara ihtiyacı vardır. İnsanlara mezarlıktan ağaç kesmenin çarpılmayla sonuçlanacağını anlatmak onları bu eylemden daha kolay uzak tutmaktadır çünkü dinin korkutucu ve caydırıcı etkisi büyüktür. Öyle ya da böyle insanlar garip şeylerde şansı veya şansızlığı bulmuşlar ve bazı olay ya da objelerin kötü ya da iyi kaderi getirdiğine inanmışlar. Bu batıl inançlardan dünya çapında ve ülkemizde olanların bazılarını aşağıda görebilirsiniz.

Dünya’da Batıl İnançlar

  • 13. Cuma: İskandinav mitolojisinde 12 tanrıya 13. kötü tanrının katılmasının insanlara kötü talih getirdiğine inanılır.
  • 2 ayaklı merdiven açıkken bir üçgen oluşturur. Altından geçmek bazı Hıristiyanlarca kutsal üçlemenin bozulmasına neden olduğuna inanılır. Kutsal üçleme kırılarak şeytanla bir anlaşma içerisine girildiği söylenir ve kötü şans getirir.
  • Antik Mısır’da Tanrıça Bast siyah bir kedi olarak tasvir edilirdi. Hıristiyanlarca diğer dinleri çağrıştıran her türlü obje kötü şans getirirdi ve dinlerine karşı çıkardı siyah kedi de dinlerine zarar verecek tanrıyla aralarına girecek bir objeydi. Hatta kedileri olan kadınlar bir dönem cadılıkla suçlanıp cezalandırılmıştı Engizisyon Mahkemeleri zamanında.
  • Yakınlarda bir baykuş 3 kez öttüğünde oraya ölüm getirdiğine inanılır kimilerince.
  • Ortada hiçbir şey yokken evin içinde bir köpeğin havlaması sonucunda evde birinin hastalanacağına inanılır.
  • Masada bıçakların üst üste gelmesi durumunda yani hane içerisinde masada duran bıçaklar çakışırsa o evde kavga olacağına inanılır.
  • Sebebi ve temeli bilinmese de evde kırılan aynanın 7 yıl şansızlık getirdiğine inanılır. Durduk yere sebepsiz kırılan aynanın ise ölüm getirdiğine..
  • Birçok toplumda batıl olarak ev içerisinde şemsiye açmanın kötü şans getirdiğine inanılır.
  • 1 Mayıs’tan önce ağaçtan çiçek koparıp eve getirmek kötü şans getirir.
  • Birine karşılığında başka bir şey almadan eldiven vermek kötü şans getirir.
  • Suya, denize taş atmak kötü şans getirir.
  • Yeni ayakkabılar masanın üstünde bırakılmaz.
  • Yeni eve taşınırken eski evin süpürgesi yeni eve götürülmez.
  • Kulağınız yanıyorsa biri sizi anıyor demektir. Sol kulak yanıyorsa kötü sağ kulak yanıyorsa iyi şekilde
  • Sol elinizin avuç içi kaşınıyorsa kavga edeceksiniz sağ elinizin avuç içi kaşınıyorsa para gelecek
  • İyi bir şeyden bahsederken ve zarar gelmesi istenmiyorsa tahtaya 3 kez vurulur.
  • Süpürgeyle vurduğunuz kişi tembel olur.
  • Eğer fakir birine yeni bir çift ayakkabı vermezseniz hayatınız boyunca öldükten sonra diğer yaşama çıplak ayakla gidersiniz.
  • Birinin bardakta yarım kalmış suyuna su ilave ederek içilmez kötü kader getirir.
  • Cadılardan korunmak için mavi boncuk taşınır.
  • Eğer köprüde bir arkadaşınıza hoşça kal derseniz o arkadaşınızı bir daha göremezsiniz. (buna ben de inanıyorum)
  • Fırtınalı havada saç kesmek iyi şans getirir.
  • Kediler bebeklerden uzak tutulur, kedilerin bebeklerin nefesini çaldığı söylenir.
  • Tırnaklar veya saçlar kesildikten sonra yakılmalı veya gömülmelidir.

Anadolu’da Batıl İnançlar

  • Mezarlık, ziyaret yerlerindeki ağaçları kesenler çarpılır.
  • Türbeden dışarıya bir şey, bir nesne götüren kişiler çarpılır.
  • Mezarlığı parmağı ile işaret etmek iyi değildir. Parmakları ile işaret eden kişilerin parmakları kurur.
  • Kurban kesilirken hayvan dilini dışarı çıkarırsa kurban sahibi o yıl içerisinde ölür.
  • Bir çocuk sürekli ağlarsa o evde mutlaka ölüm meydana gelir.
  • Ayakkabı çıkarıldığında ters dönerse, ayakkabı sahibinin tez vakitte öleceği düşünülür.
  • Yatarken çorapları baş tarafa koymak iyi değildir, insan çabuk ölür.
  • Ölünün elbiseleri ölü yıkayıcılarına verilir.
  • Mezarlıktan ağaç kesilmez. Ağaçta cin olduğuna inanılır.
  • Gece ölen kişinin üzerine sabaha kadar bıçak konulur.
  • Yoğurdun güzel olması için mezardan çırpı toplanarak, kaynayan sütün altına atılır.
  • Ölünün yıkandığı evde üç gün ışık yanar.
  • Baş sağlığına gelen kişilerin ayakkabıları ters çevrilmez.
  • Mezar kazıcısına para verilmezse ölünün rahatsız olacağına inanılır.
  • Yılan öldürülüp, suya atılırsa ve yılan suda kaybolursa yağmur yağar ve durmaz, seller olur.
  • Kurt uluyunca ya ayaz olur ya kar yağar.
  • Bir evin başında baykuş öterse, o evde biri ölür ya da bir yıkım olur.
  • İnek doğurunca eve ağır bir şey alınırsa ya da ağır bir şey kaldırılırsa ineğin sütü kesilir.
  • İneğin sütünü yere sağmak iyi değildir, hayvan hastalanır.
  • İlk yaylaya çıkışta sığırların ortasından bir yabancı geçerse sığırlar hamile kalmaz, doğum yapmazlar.
  • Bir kişinin önüne tavşan çıkması uğursuzluktur, mümkünse gidilen yoldan geri dönülür.
  • Çakal uluyunca yere tükürmek gerekir, yoksa insanın başına bir yıkım gelir.
  • Çakal ulumaya başlayınca hava açacak, günlük güneşlik olacak demektir.
  • Ateşe tükürmek, ateşe sövmek, ateşe tırnak atmak, su dökmek uğursuzluk getirir.
  • Sabah evinden başkasına ateş verenin ocağı söner.
  • Ocağın üstünü boş bırakmak uğursuzluk getirir.
  • Sacayağının birdenbire devrilmesi evin başına bir yıkım geleceğini gösterir.
  • Tencerede su boşu boşuna kaynarsa düşmanlar çoğalır.
  • Lamba yakılmayan evin ocağı her vakit kararır. Aynı zamanda ev sahibinin öldükten sonra mezarı da karanlık olur.
  • Hastalanan hayvanları ateşten geçirmek iyidir.
  • Ateşi söndürmek için su dökülmez, ateş toprakla örtülür.
  • Ateş çok önceden sönmüş olsa dahi külün yanında yatılmaz. Külde cin ve şeytanın oynak yaptığına inanılır.
  • Ateşin çıkardığı ses ateşi yakan kişi hakkında dedikodu yapıldığına işarettir.
  • Karaağaçtan düşen yaşamaz.
  • Karaağaçtan beşik, sandık yapılmaz.
  • İncir ağacının altında uyuyanları şeytan alır götürür.
  • Ceviz ağacının altında yaşayanları şeytan alır götürür.
  • Tarlada zina yapılırsa bereket olmaz.
  • Üzümün tanesini, karpuzun sap kısmındaki kabuğunun içini yiyenler yetim kalır.
  • Çocuğun bezleri yabani ağaca asılırsa çocuk yabani olur.
  • Nar tanelerini yere dökmek günahtır, nar cennet meyvesidir.
  • Diş düşürülünce o diş kimsenin göremeyeceği bir yere saklanmalı ya da gömülmelidir.
  • Elleri diz üzerinde kavuşturmak, parmakları birbirine geçirip el bağlamak iyi değildir, insanın kısmeti kapanır.
  • Parmakların çatırdaması iyidir, insanın sağlıklı olduğunu gösterir.
  • El yıkanırken önce sağ elden başlamalı, önce sol elden başlamak uğursuzluk getirir.
  • Tokalaşırken ya da birisine bir şey verirken sağ el kullanılmalıdır, sol el uğursuzluktur.
  • Baş taranırken dökülen saçları dökmek doğru değildir, bunlar toplanır, ölünce o kişinin kabrine konur. Çünkü bu saçlar kıyamet gününde tekrar bitecektir.
  • Hamile kadın aş eridiği sırada neye bakarsa doğacak çocuk ona benzeyecektir.
  • Akşam soğan yenen yere melekler gelmez.
  • Gece aynaya bakanın ömrü kısa olur.
  • Gece acı (biber, soğan, sarımsak) evden dışarıya verilmez.
  • Yoğurt, süt, peynir gece dışarıya verilmez. Vermek gerektiğinde üzerine kömür, üzerlik veya yeşil bir dal konularak verilir.
  • Gece ıslık çalmak günahtır.
  • Gece evden eve tuz verilmez.
  • Akşam kapının önü süpürülmez.
  • Ekmek aktaracağı evden eve verilmez.
  • Çocuklar gece beş taş oynarsa düşman gelecek denir.
  • Değirmenden ilk gelen unla yapılan ilk ekmeği yiyen kişinin karısı ölür.
  • Ekmek kırıntılarını yere atmak, ayakla çiğnemek evin bereketini götürür.
  • Gurbete giden kişinin azığından bir parça ekmek çalınır.
  • Bir kişinin üzerinde dikiş dikilirse o kişinin kısmeti bağlanır.
  • Evin temeline karataş koymak iyi değildir.
  • Kapının önünde oturan kişi iftiraya uğrar.
  • Duvar dibinde uyumak iyi değildir, insan çarpılır.
  • Evin içerisi temiz olmazsa oraya melekler değil şeytanlar gelir. Böylece o evde mutluluk değil geçimsizlik olur.
  • Evden bir kişi gurbete gittiği zaman o gün ev süpürülmez, dışarıdan misafir alınmaz.
  • Eşya taşımak için kullanılan ala iple komşunun evine girilmez. Komşunun başına bir uğursuzluk geleceğine inanılır.
  • Kapı eşiğinde oturulmaz, insan fakir olur.
  • Kapı eşiğinde oturulmaz, insan bekar kalır.
  • Urganla komşunun evine girilmez. Aksi halde komşunun evinde kıtlık olur.
  • Kapı eşiğinde oturulmaz, kapı eşiğinde şeytan bulunur.
  • Yağmur yağarken kapı eşiğinde oturmak günahtır.
  • Odanın ışığını evin erkeği yakarsa o ev daima nur içinde ve bereketli olur.
  • Kadının yolda erkeğin önünü kesmesi uğursuzluktur.
  • Bir kadın iki erkeğin arasından geçerse çocuğu olmaz.
  • Bir adam iki kadının arasından geçerse sözü geçmez.
  • Bir erkek iki kız arasından geçerse köse olur.
  • Yarım çay içen kadın dul kalır.
  • Ava gidecek kişinin önünden kadın geçerse avlanamaz. Bundan dolayı o kişi ava gitmekten vazgeçer.
  • Kız çocuğunun ilk kez kesilecek saçını dayısı keserse saçı gür olur.
  • Oğlan çocuğunun saçını ilk kez amcası veya dayısı keser.
  • Kız baba evinden perşembe veya pazar günü çıkar.
  • Makası açık bırakmak düşmanlarınızın sizin hakkınızda konuşmasına neden olur.
  • Çarşamba gecesi işlenilmez, çamaşır yıkanmaz, temizlik yapılmaz.
  • Gece tırnak kesilmez, ıslık çalınmaz, sakız çiğnenmez.
  • Gelinin ayakkabısının altına kimin ismi yazılırsa en kısa zamanda ismi yazılan kişi evlenir.
  • Birisi uzunca vakit eve dönmezse veya kaybolmuşsa ayakkabısına tuz dökülür. Kişi en kısa zamanda evine geri döner.
  • Kına gecesinde çıkarılan duvağı kısmeti kapalı olan kızın başına takmak
  • Gelin evden giderken arkada kalan evlenmemiş kızlar süpürsün diye süpürge bırakmak
  • Düğün gecesi gelinle birlikte yatmak
  • Gelin duvağından gelin teli koparmak
  • Geline kına yakıldıktan sonra kalan kınayı evlenmemiş kızlara yakmak
  • Nişan yüzüklerinin kurdelesinden bir parça alan kızın kısmetinin açılacağına inanılır.

Astrolojiye Göre Hangi Ağaçtan Geldiniz

Burçlar

Akçaağaç (Özgür Zeka “11 Nisan-20 Nisan, 14 Ekim-23 Ekim”): Hayal gücü ve orijinallikle dolu hiç de sıradan olmayan biridir. Utangaç, hırslı, gururlu, kendine güvenen, yeni deneyimlere aç biridir. Genellikle sinirli ve gergin bir yapısı vardır. Hafızası kuvvetlidir. Çok kolay öğrenir. Aşk hayatı biraz karmaşıktır. Başkalarını etkilemeyi sever.

Ceviz (Tutku “21 Nisan-30 Nisan, 24 Ekim-11 Kasım”): Garip ve zıtlıklarla dolu biridir. Egoist ve agresiftir. Beklenmedik tepkiler gösterir. Asil bir ruhu vardır. Spontandır. Çok hırslıdır ve hiç esnekliği yoktur. Zor ve alışılmışın dışında bir eş’tir. Çok zor beğenir. Çok kıskanç ve tutkuludur. Sadece takdir eder. Uyum göstermek için fazla fedakarlık etmekten de hoşlanmaz. İlginç stratejiler üretmeyi sever.

Çam (Titiz “19 Şubat-28 Şubat, 5 Temmuz-14 Temmuz, 24 Ağustos-2 Eylül”): Uyumlu ilişkileri sever. Dinç ve güçlüdür. Nasıl rahat edebileceğini bilir. Doğal ve hareketli biridir. İyi bir partnerdir. Çok arkadaş delisi değildir. Çabuk aşık olur ama ateşi çabuk söner. Her şeyden kolay vazgeçebilir. İdeali bulana kadar her şey geçicidir. Güvenilir ve pratiktir.

Dişbudak (Hırs “25 Mayıs-3 Haziran, 22 Kasım-1 Aralık”): Farklı bir çekiciliğe sahip, hayat dolu, talep kar, düşüncesizce hareket eden ve eleştirilere kulak asmayan biri. Hırslı, akıllı, yetenekli, kaderine hükmetmeyi seven, egoist olmaya elverişlidir. Ama ona güvenebilirsiniz. Bazen beyni kalbine hükmedebilir. İlişkileri çok ciddiye alır ve sadıktır.

Elma (Aşk “23 Aralık-31 Aralık, 25 Haziran-4 Temmuz”): Cazibeli, Fiziksel olarak dikkat çekici ve etkileyici… Hoş bir auraya sahip. Flörtöz ve maceraperest ama hassas ve her zaman aşık bir tip. Sevmeye ve Sevilmeye meraklı. Sadık ve hassas bir eş. Cömert. Bilimsel konulara yeteneği var. Bugün için yaşar. Hayal gücü yüksek.

Fındık (Olağanüstü “22 Mart-31 Mart, 24 Eylül-3 Ekim”): Çekici, anlayışlı, insanları nasıl etkileyeceğini bilen, fazla talep kar olmayan, sosyal hayatta aktif ve girişken hatta dövüşken biridir. Popülerdir. Psikolojik durumu çabuk değişir. Kaprisli bir aşıktır. Ama dürüst ve eşine toleranslı davranır. Kusursuz bir yargı yeteneği vardır.

Gürgen (Zevk Sahibi “4 Haziran-13 Haziran, 2 Aralık-11 Aralık”): Havalı bir güzel. Dış görüntüsüne ve bakımlı olmaya dikkat eder. Zevk sahibidir. Başkalarını kendinden fazla düşünür. Hayatı mümkün olduğunca kolay bir hale getirmeye çalışır. Disiplinli bir hayat için kılavuzluk eder. İlişkilerinde kibardır. Farklı sevgililer bulmak ister. Duygularıyla ilgili olarak mutluluğu yakalaması kolay olmaz. Çoğunlukla da başkalarına güvenmez ve kararlarından asla emin olmaz.

Hus (Esinlenme “24 Haziran”): Hayat dolu, etkileyici, elegan, arkadaş canlısı, gösterişten uzak, mütevazi, aşırılıktan hoşlanmayan, kaba şeylerden nefret eden biridir. Doğal ve sakin bir yaşamı tercih eder. Fazla tutkulu değildir. Hayal gücü yüksek ve az hırslıdır. Sakin ve Uygun ortamlar yaratır.

Ihlamur (Şüphe “11 Mart-20 Mart, 13 Eylül-22 Eylül”): Hayatın ona getirdiklerini kabul eder. Kavga ve tartışmadan nefret eder. Çalışkandır. Tembelliği ve bencilliği hiç sevmez. Streslidir. Yumuşak huylu ve merhametlidir. Arkadaşları için çekinmeden fedakarlık yapar. Becerikli olmasına rağmen bunları değerlendirmesini bilmez. Mızmızdır, kıskanç ama vefalıdır.

İncir (Hassasiyet “14 Haziran-23 Haziran, 12 Aralık-21 Aralık”): Çok güçlü, bağımsız, tartışmalara ve zıtlıklara fazla izin vermeyen, aile hayatına düşkün, iyi bir baba ve hayvan severdir. Sosyal bir kelebek gibidir. Espriden anlar, aylaklığı ve tembelliği de sever. Bencilliği vardır. Akıllı ve pratiktir.

Karaağaç (Asil “12 Ocak-24 Ocak, 15 Temmuz-25 Temmuz”): Müşfik, fiziksel olarak düzgün, giyimine dikkat eden, taleplerin de aşırılığa kaçmayan, insanlara neşe verebilen, liderlik etmeyi seven ama kendisinin altta olmayı sevmeyen biridir. Dürüst ve sadık bir eştir. Başkaları için karar vermeyi sever. Cömerttir. Pratik zekası güçlü ve iyi bir espri anlayışı vardır.

Kavak (Tatminsiz “4 Şubat-8 Şubat, 1 Mayıs-14 Mayıs, 4 Ağustos-13 Ağustos”): Fazla kendine güvenmeyen, sadece gerektiği zaman cesaretli olan biridir. Arkasının güçlü olmasını ve sıkı insanlarla muhatap olmasını sever. Çok seçicidir. Genellikle yalnızdır. Artistik bir doğası vardır. Kin tutar. İyi bir organizatördür. Felsefik takılmayı sever. Ama her durumda ona güvenilebilen biridir. İlişkilerini de çok önemser.

Kayın (Yaratıcılık “22 Aralık”): İyi bir zevki vardır. Görünüşe ve kendi görüntüsüne önem verir. Materyalist sayılır. Hayatı ve kariyeri için çok ve düzenli çalışır. Ekonomiktir. Gereksiz risklere girmez. Makul bir tiptir. Diyet ve sporla fiziğine dikkat eder.

Kestane (Dürüstlük “15 Nisan-24 Mayıs, 12 Kasım-21 Kasım”): Alışılmadık bir güzelliği vardır ve insanları etkilemek gibi bir derdi yoktur. Adil ve neşelidir. Doğuştan Diplomattır. Çok kolay huzursuzluğa kapılır ama her türlü ilişkisin de hassastır. Bazen olağandışı davranır. Sevgili bulmakta güçlük çeker.

Köknar (Gizem “1 Ocak-11 Ocak”): Sıra dışı bir zevki vardır. Sofistike ve kadirşinastır. Güzel olan her şeyi sever. Dik başlı, çabuk moodu değiştiren, bencil olmasına rağmen kendisine yakın olanlarla ilgilenen biridir. Çok mütevazi olduğu söylenemez. Hırslıdır ve memnun edilmesi zor bir sevgilidir. Çok arkadaşı vardır ve ona çok güvenebilirsiniz.

Meşe (Cesaret “21 Mart”): Sağlam yaratışlı, cesur, güçlü, bağımsız ve girişkendir. Acıma duygusu çok yoktur. İşini şans’a bırakmayı sevmez. Ayaklarını yere sağlam basmak ister. Hareketlidir.

Salkımsöğüt (Melankoli “1 Mart-10 Mart, 3 Eylül-12 Eylül”): Güzel ve çok melankoliktir. Etkileyicidir. Güzel ve zevkli şeylere meraklıdır. Seyahat etmeyi sever. Hayalperesttir. Kaprisli ama dürüsttür. Başkalarının duygularına önem verir. Çabuk etki altında kalır ama beraber yaşanması zor biridir. Talep kardır. Sezgileri de kuvvetlidir. Aşıkken acı çeker ama demir atabileceği birini bulabilir

Sedir (Güven “9 Şubat-18 Şubat, 14 Ağustos-23 Ağustos”): Zarif, her ortama ayak uydurabilen, lüksü seven, sağlığına dikkat eden, kendine güvenen, başkalarına da biraz yukarıdan bakan biridir. Kararlı, Sabırsız ve Başkalarını etkilemeyi sever. İyimserdir ve beceriklidir. Tek ve Gerçek Aşkını bekler. Çabuk karar verir.

Selvi (Sadakat “25 Ocak-3 Şubat, 26 Temmuz-4 Ağustos”): Güçlü, fiziksel olarak kaslı, her ortama uyabilen, hayatla fazla uğraşmayan, hoşnut, iyimser, paraya meraklıdır. Yalnızlıktan nefret eder. Kolay kolay tatmin edilemeyecek kadar tutkuludur. Ama sadıktır. Moodu çabuk değişir. Kurallara boyun eğmez. Biraz da ukala ve ilgisizdir.

Üvez (Hassasiyet “1 Nisan-10 Nisan, 4 Ekim-13 Ekim”): Dikkat çekici, neşe verici, bencillikten uzak, dikkat çekmeyi seven biridir. Hayata bağlıdır. Yerine ve duruma göre hem bağımlı hem de bağımsız olabilir. Zevklidir. Duygusal, hassas, tutkulu ve artistik özellikleri vardır. İyi bir eş olur ama çok zor affeder.

Zeytin (Erdem “23 Eylül”): Makul biridir. Güneşi ve sıcak havaları sever. Kibar duyguları vardır. Agresyon ve şiddetten kaçınır. Sakin ve toleranslıdır. Adalet duygusu gelişmiştir. Hassas kıskançlıktan uzak bir yapısı vardır. Okumayı ve sofistike insanlarla muhatap olmayı sever.

Breaking Dawn - Şafak Vakti

breaking dawn

Bir vampiri sevdiğinizde, seçim hakkınız kalmaz…

Vazgeçilmez bir şekilde bir vampire âşık olmak, Bella Swan için, bir fantezi ve kâbusun gerçeğe karışmasıdır. Edward Cullen’a duyduğu yoğun tutkuyla bir tarafa, kurt adam Jacob Black ile arasındaki derin bağ ile öbür tarafa çekilmiş bir halde, nihai dönüm noktasına ulaşmak için kayıplar ve mücadele dolu çalkantılı bir yıl geçirmiştir. Artık kaçınılmaz bir seçimle karşı karşıyadır; ya ölümsüzlerin karanlık ama çekici dünyasına katılacak, ya da iki kabilenin arasında insan olarak hayatına devam edecektir.

Bella artık kararını vermiştir ve kendisini muhtemelen yıkıcı ve anlaşılmaz sonuçları olacak benzeri görülmemiş bir olaylar zincirinin içinde bulur. Önce Alacakaranlık’ta yıpranmış olduğunu, ardından Yeniay ve Tutulma’da da dağılıp koptuğunu gördüğümüz ipler, artık tamamen düzeltilip bir araya gelecek gibi görünüyor. Peki ya bu sonsuza kadar gerçekleşmezse?

37 farklı dilde 40 milyondan fazla satan ‘Alacakaranlık’ Serisinin yazarı Stephenie Meyer’den serinin son kitabı Şafak Vakti…

Alacakaranlık efsanesinin heyecanla beklenen son kitabı…milyonları büyüleyen bu romantik hikâyenin sırlarını ve gizemlerini aydınlatıyor.

breaking dawn

Olması gerektiğinden daha fazla ölümle yüzleşmiştim ki bu, bir insanın alışabileceği bir şey değildi.

Ancak, ölümle tekrar yüzleşmek, benim için garip bir şekilde kaçınılmazdı. Sanki felaketleri kendime çekiyor gibiydim. Defalarca kaçmama rağmen, peşimden geldiler.

Yine de bu sefer diğerlerinden çok daha farklıydı.

Korktuğunuz birinden kaçabilirdiniz ? ; nefret ettiğiniz biriyle savaşmayı deneyebilirdiniz. Canavarlar / Düşmanlar… Bütün tepkilerim bu tip katillere odaklanmıştı_.

Sizi öldüren birini sevdiğinizde, bu size hiç bir seçenek bırakmazdı. Nasıl kaçabilirdiniz, nasıl savaşabilirdiniz; yapacaklarınız, sevdiğiniz kişiyi incitecekse? Sevdiğinize verebileceğiniz tek şey, kendi hayatınız olsaydı, nasıl vermezdiniz?

Eğer o kişi gerçekten sevdiğinizse…?

Kadın Hakları

“Bizce Türkiye Cumhuriyeti anlamınca kadın, bütün Türk tarihinde olduğu gibi, bugün de en muhterem mevkide, herşeyin üstünde yüksek mevkide, herşeyin üstünde yüksek ve şerefli bir varlıktır

Toplumsal yaşamın başlangıcı olan aile hayatının, toplumun psikolojik ve sosyal yapısının şekillenmesinde önemi çok büyüktür. İslam Dininin aileye verdiği değeri ve bir milletin sürekliliği için din, aile, ahlak gibi kavramlara sahip olmasının gerekliliğini bilen Atatürk de ailenin kutsiyetine inanır, toplumun bekası için aileye ve manevi değerlere sahip çıkılmasının gerekliliğini bilirdi.

Din, ahlak ve aile müesseselerine sahip çıkan Atatürk, ailenin temeli sayılması gereken Türk kadını ile toplum arasında bir köprü kurmak istemiş, kadınlara seçme ve seçilme hakkı, erkekle eşitlik ve kadınların medeni ve siyasi haklarına kavuşması gibi haklar tanınmasını sağlamıştır.

İyi bir aile terbiyesi almış olan Mustafa Kemal, kadının ahlaki durumunun toplum için son derece önemli olduğunu bilerek, kadının ahlakı bozulduğunda toplum yapısının da yara alacağına dikkat çekmiş, “sefil olursa kadın, alçalır beşer” sözünü hatırlatarak bu tehlikeye karşı halkı uyarmıştır.

Atatürk ve Türk Kadını

Kadın hakları ve kadınların erkeklerle eşitliği konusunda geçen asırdan itibaren batı ülkelerinde ve toplumlarında yoğun mücadelelerin verildiği ve özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’nin bu mücadelelerin en şiddetlilerini yaşadığı bilinmektedir. Ülkemizde, gerek Osmanlı İmparatorluğu ve gerek Cumhuriyet döneminde kadınlarımızın kendi hakları konusunda, batı ülkelerindekine benzer şekilde mücadele ettiklerini söylemek mümkün değildir. Ama biz kadınlara birçok batı ülkesinden daha evvel bu hak Atatürk tarafından verilmiş ve hatta adeta sunulmuştur. Cumhuriyet Dönemi ve Kadın Hakları teokratik bir devlet yapısının ve kadın haklarının kısıtlı olduğu bir toplum düzeninin olduğu Osmanlı İmparatorluğu’ndan, kadın-erkek eşitliğinin kabul edildiği modern Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş, bir çok devrimler ile mümkün olabilmiştir. Bu devrimler içinde, kadınların erkekler ile eşit toplumsal varlıklar olarak toplum içinde yerlerini almaları bir uygarlık aşamasıdır ve Atatürk Devrimleri’nin en önde gelenlerinden birisidir. 1926 yılında Büyük Millet Meclisi tarafından kabulle yürürlüğe giren ve Türk kadınlarını ‘şeriat’ zincirinden kurtaran Medeni Kanun ile, Türk kadınına bin yıl evvel kaybettiği hakların iade edilmesinin temeli oluşmuştur. Artık kadın güçlenmeye, kişiliğini bulmaya başlamış ve erkeğinin yanında sosyal faaliyetlere katılmaya hazırdır. Türk Kadınına Seçme ve Seçilme Haklarının Verilmesi Medeni Kanun ile erkeklerle eşit haklara sahip olan Türk kadınına, 3. TBMM tarafından 3 Nisan 1930′ da kabul edilen bir yasa ile belediye seçimlerine katılma hakkı tanınmıştır. 1931 yılında da Türk kadını ilk kez tıp dünyasında varlığını göstermiş ve ilk kadın cerrahımız çalışmaya başlamıştır. 4 Mayıs 1931′ de ilk toplantısını yapan IV. TBMM tarafından 26 EKim 1932′ de kabul edilen bir yasa ile Türk kadınına muhtar, köy ihtiyar kurulu üyeliğine seçilme ve seçme hakkı tanınmış; ertesi yıl da, 8 Ekim 1934′ de kabul edilen ve 5 Aralık 1934′de yürürlüğe giren bir başka yasa ile kadın-erkek eşitliği alanında bütün haklar, ‘Kadınlara Milletvekili Seçme ve Seçilme Hakkı’nın tanınmasıyla verilmiş oluyordu. Atatürk’ün Kadın Hakları Konusundaki Görüşleri ve Gerçekleştirdikleri, bugün dünya aydınlarının ve Birleşmiş Milletler Teşkilatı‘nın yaymaya çalıştığı kadın hakları ile ilgili görüşler, Atatürk tarafından çok önceleri dile getirilmiş ve çoğunlukla da uygulama alanına sokulmuştur. Atatürk, Cumhuriyet’in ilanından dokuz ay önce Şubat 1923 ‘de şöyle demiştir:

null

‘Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun, bir organı faaliyette bulunurken, diğer bir organı işlemezse, o sosyal toplum felçlidir.’

Atatürk, çağdaş bir düşüncenin ürünü olan bu sözleriyle kadının toplumdaki yerini belirlemiştir. Atatürk’ün Türk kadınına beslediği sevgi ve saygı, Kurtuluş Savaşı’ndaki gözlemleri ile iyice perçinleşmiştir. 1923 yılında Konya’da yaptığı bir konuşmada, bu hissiyatını büyük bir içtenlikle dile getirir.

‘Dünyada hiçbir milletin kadını, ben Anadolu kadınından fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadını kadar emek verdim, diyemez. Erkeklerden kurduğumuz ordumuzun hayat kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Çift süren, tarlayı eken, kağnısı ve kucağındaki yavrusu ile yağmur demeyip, kış demeyip cephenin ihtiyaçlarını taşıyan hep onlar, hep o yüce, o fedakar, o ilahi Anadolu kadını olmuştur. Bundan ötürü hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı, şükranla ve minnetle sonsuza kadar aziz ve kutsal bilelim.’

Atatürk 30 Mart 1923′ de Vakit Gazetesi’nde yayınlanan bir beyanatında;

‘İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Kabil midir bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir cismin yarısı toprağa bağlı kaldıkça, öteki yarısı göklere yükselebilsin? ‘

Türkler tarih boyunca, babaerkil denilen aile yapısını gönüllerine yerleştirememişler ve benimseyememişlerdir. İşte Atatürk, milletin geçmişindeki ve özünde var olan fakat özlem haline getirilmiş bir hakkı, bir duyguyu devlet varlığına geçiren devrimci olmuştur.

‘Ey kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın’diyerek, yaptıklarının gerekçesini az, öz ve muhteşem bir ifade ile belirtmiştir. Kadınların giysileri de Atatürk’ün üzerinde çok önemle durduğu bir başka konu olmuştur. Bu konuda Atatürk, 1 Eylül 1925′ de İkdam Gazetesi’nde yayınlanan bir beyanatında şöyle dedi:

‘Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başında bir bez, peştemal veya buna benzer birşeyler asararak yüzünü, gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın manası neye delalet eder? Medeni bir millet anası, bir millet kızı için bu garip şekiller, bu vahşi vaziyet nedir? Bu hal milleti çok gülünç gösterir ve derhal düzeltilmesi lazımdır’.

1925 yılında İnebolu gezisinde Atatürk, örtünen kadınlarla ilgili şunları söyledi:

‘Onlar yüzlerini cihana göstersinler ve gözleri ile cihanı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak hiçbir şey yoktur. Önemli olarak şunu ihtar edeyim ki, bu halin muhafazasında inat ve taassup, hepimizi en az kurbanlık koyun olmak istidadından kurtaramaz..’

31 Temmuz 1932′ de Türkiye güzeli Keriman Halis’in, Belçika’da yapılan yarışmada dünya güzeli seçilmesi üzerine Atatürk O’na ‘Ece’ünvanını verir ve Türk kadınına şöyle seslenir:

‘Şunu ilave edeyim ki! Türk ırkının dünyanın en güzel ırkı olduğunu tarihten bildiğim için, Türk kızlarından birisinin dünya güzeli seçilmiş olmasını çok tabii buldum. Fakat Türk gençlerine bu münasebetle şunu hatırlatmayı da lüzumlu görürüm: Övünç duyduğumuz tabii güzelliğinizi fenni tarzda muhafaza etmesini biliniz ve bu yolda uyanık olunuz ve bu gelişmelerin aralıksız gerçekleşmesini ihmal etmeyiniz. Bununla beraber, asıl uğraşmaya mecbur olduğumuz şey, analarınızın ve atalarınızın oldukları gibi, yüksek kültürde ve yüksek faziletle dünya birinciliğini elde tutmaktır.’

Atatürk, 18 Nisan 1935′ de kendisinin himayesinde İstanbul’da toplanan ve aralarında ünlü nükleer fizikçi Madam Eve Curie’nin de bulunduğu, dünyanın dört bir yanından gelen kadınların katıldığı ‘Milletlerarası İlk Kadın Kongresi’delegelerine şöyle seslenir:

‘Türk kadınının dünya kadınlığına elini vererek, dünyanın barış ve güveni için çalışacağına emin olabilirsiniz.’

Ulu önder, Türk kadınlarının hiçbir alanda erkeklerden ve Avrupalı kadınlardan geri kalmayacakları yolundaki inancını da şu sözleriyle belirtmiştir:

‘Kadınlarımız için asıl mücadele alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan biçim ve kılıkta başarıdan çok, ışıkla, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip, donanmaktır. Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacak, aksine pek çok yönden onların üstüne çıkacak şekilde ışıkla, bilgi ve kültürle donanacaklarından asla şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olanlardanım.’

Türk toplumunun gelişip yükselmesinde aile yapısının önemine inanan Atatürk, şöyle demektedir:

‘Bu millet esas terbiyesini aileden almaktadır. Türk milleti öyle analara sahiptir ki her bir devrin büyük adamlarını bu analar yetiştirmiştir. Türk kadını daha büyük nesiller yetiştirmeye kabiliyetlidir.’

Türk kadını, yüzyıllardır özlemini çektiği haklarına sahip olmada; en azimli, inançlı ve güçlü desteği Atatürk’ten almış ve çağdaş ülke kadınlarının önüne geçmiştir. Örneğin; İtalya’da kadınlar ancak 1948 yılında seçimlere girebilmişler. Japon kadınları ise seçim haklarını ancak 1950 yılında alabilmiştir. Medeni Kanun’ları aldığımız İsviçre’de ise, kadınlar haklarını 1971 yılına kadar alamazken, çağdaşlamada örnek aldığımız İsveç ve Danimarka gibi ülkelerde de durum farklı değilken, Türk kadınına 1935 yılında seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Bu vesile ile bakın Atatürk nasıl seslenir:

‘Bu karar, Türk kadınına sosyal ve siyasi hayatta bütün milletlerin üstünde yer vermiştir. Çarşaf içinde, peçe altında ve kafes arkasındaki Türk kadınını artık tarihlerde aramak lazım gelecektir. Türk kadını, evdeki medeni mevkiini selahiyetle işgal etmiş, iş hayatının her safhasında muvaffakiyetler göstermiştir. Siyasi hayatla, Belediye seçimleriyle tecrübe kazanan Türk kadını bu sefer de milletvekili seçme ve seçilme suretiyle haklarının en büyüğünü elde etmiş bulunuyor. Medeni memleketlerin birçoğunda, kadından esirgenen bu hak, bugün Türk kadınının elindedir ve onu selahiyet ve lihakatle kullancaktır.’

Atatürk hayatta iken yapılan son seçim olan, 1935 yılı seçimlerinde ilk kez seçilme hakkını da kullanan Türk kadını, TBMM’ne onsekiz kadın milletvekili ile girmiştir. Bu onsekiz Türk kadının yüce meclisin çalışmalarına ne ölçüde katkıda bulundukları ve kararlarında ne denli etkili oldukları meclis tutanakları ile sabittir. Ayrıca kişisel tutumları da övünç vesilesi ve geleceğe olan inançları kuvvetlendirici mahiyette olmuştur. Atatürk’ün, çağı ve değişeni değil, değişecek zamanı milletine göstermesi, kadın hakları ve kadın-erkek eşitliği konularında, ‘BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’, ‘İnsan Hakları Sözleşmesi’gibi konular, daha insanlık tarihinin ufkunda bile görünmemişken Türk Kadınına, haklarını vermesinin değeri daha iyi anlaşılır. Bağımsızlık mücadelesi yapan ülkeler nasıl Atatürk’ü örnek bir lider almışlarsa, kadın hakları uğruna uğraş ve savaş verenler de, onu bir devrimci olarak aynı şekilde örnek almak durumundadırlar. Çünkü bütün insanlık tarihi boyunca, tarihin hiçbir döneminde, hiçbir lider kadın hakları konusunda Atatürk kadar önsezili ve öngörüşlü olmamış, onun kadar uğraş ve savaş vermemiştir. Ne mutlu bir Atatürk yetiştiren Türk kadınına, ne mutlu O’na sahip olan Türk milletine…

null

Kadın Hakları

Türk kadını, yüzyıllardır geri bırakılmış ve sosyal hakları elinden alınmış, adeta yok sayılmıştır. Medeni ülkeler seviyesine çıkmak isteyen Türkiye Cumhuriyeti, kadınlarına ikinci sınıf insan muamelesi yapamazdı. Zira kadınlar, Milli Mücadele’de, milli teşkilatlar kurarak çalışmalar yapmışlar, cepheye silah taşımışlar ve vatanın kurtulması için erkeklerle beraber savaşmışlardır.

Medeni hukukun kabulüyle, kadın erkek eşitliği benimsenmiş; evlenme, tarafların isteğine bırakılmış, aradaki vekil sistemi kaldırılarak evlendirme memurunun önünde yapılan nikahlar geçerli sayılmış, bu nikahtan sonra isteyenin dini nikah yaptırması serbest bırakılmış; tek eşlilik uygulaması getirilip boşanmalardaki “talak” usulü kaldırılıp boşama yetkisi geçerli sebepler aramak şartıyla mahkemelere bırakılmıştır. Ayrıca kadınlar, miras paylaşımında ve şahitlikte de erkeklerle eşit olma hakkına sahip olmuşlardır.

Bu hukuki düzenlemelerin yanı sıra, Türk kadınının kültür seviyesini yükseltip sosyal hayatta ve çalışma sahasındaki gerçek yerlerini almaları konusunda bütün çalışmalar yapılmıştır. Bu girişimler sonrasında, Türk kadını dünya kadınlarına örnek teşkil edecek ilerlemeler kaydetmiştir. Atatürk kadınlara verdiği değeri aşağıdaki sözleriyle de belirtir:

“Zaman ilerledikçe, ilim ilerledikçe, medeniyet dev adımlarla yürüdükçe, hayatın, asrın bugünkü gerçeklerine göre evlat yetiştirmenin güçlüklerini biliyoruz… Bugünün anaları için gerekli özellikleri taşıyan evlatlar yetiştirmek… pek çok yüksek özelliği şahıslarında taşımalarına bağlıdır. Bu sebeple kadınlarımız daha çok aydın, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar.”

Kadınlara, 3 Kasım 1930 tarihinde yapılan belediye seçimlerinde, oy kullanma hakkı, 8 Ekim 1934 yılında da seçme ve seçilme hakları verilmiş, böylece sosyal hayatta önlerine çıkan engeller kaldırılmıştır. Atatürk, bu konuda yapılması gerekenleri şöyle belirtmiştir:

“…Daha selametle ve daha dürüst olarak yürüyeceğimiz yol vardır; büyük Türk kadınını çalışmalarımıza katkıda bulundurmak, hayatımızı onunla birlikte yürütmek. Türk kadınını ahlaki, bilimsel, sosyal ve ekonomik hayatta erkeğinin ortağı, arkadaşı, yardımcısı ve destekçisi yapmak yoludur.”

…Türk kadını dünyanın en münevver, en faziletkar ve en ağır kadını olmalıdır. Ağır sıklette değil; ahlakta, fazilette ağır vakur olmalıdır. …Milletin kaynağı, sosyal hayatın esası olan kadın, ancak faziletkar olursa vazifesini ifa edebilir. Herhalde kadın, çok yüksek olmalıdır…”

Atatürk başka bir konuşmasında, “Bir topluluk, cinsinden yalnız birinin asrın icaplarını edinmesiyle yetinirse o topluluk yarıdan fazla güçsüzlük içinde kalır… Bizim topluluğumuzun başarısızlığının sebebi kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz kayıtsızlık ve kusurdan ileri gelmektedir…” 19 diyerek kadınlara vermiş olduğu değeri belirtir.

Cumhuriyet’le birlikte kadınlar sosyal yaşamdaki yerlerini değiştirmeye, toplumda o güne kadar erkeklerin yaptığı birçok meslekte başarı göstererek konumlarını yükseltmeye başladılar. Bunda öğretimin birleştirilmesinin de önemli bir rolü vardı. İlk kez Tıp Fakültesi’ne kabul edilen öğrenciler 1927-28′de diplomalarını aldı. Sabiha Hanım ve Melek Hanım gibi isimler de ilk kez Mühendislik Mektebi’nden mezun kadın mühendisler oldu.

“Dünyada hiçbir milletin kadını, ben Anadolu kadınından fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadını kadar emek verdim diymez. Erkeklerden kurduğumuz ordumuzun hayat kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Çift süren, tarlayı eken, kağnısı ve kucağındaki yavrusu ile yağmur demeyip, kış demeyip cephenin ihtiyaçlarını taşıyan hep onlar, hep o yüce, o fedakar, o ilahi Anadolu kadını olmuştur. Bundan ötürü hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı, şükranla ve minnetle sonsuza kadar aziz ve kutsal bilelim.”

30 Mart 1923 Vakit Gazetesi…

“Bizim sosyal toplumumuzun başarısızlığının sebebi, kadınlarımıza karşı gösterdiğimiz ilgisizlikten ileri gelmektedir. Yaşamak demek faaliyet demektir. Bundan dolayı bir sosyal toplumun bir organı faaliyette bulunurken diğer bir organı işlemezse o sosyal toplum felçlidir.”

Şubat 1923…

“İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan oluşur. Kabil midir bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir cismin yarısı toprağa bağlı kaldıkça, öteki yarısı göklere yükselebilsin?”

1 Eylül 1925 İkdam Gazetesi

“Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başında bir bez, peştemal veya buna benzer birşeyler asararak yüzünü, gözünü gizler ve yanında geçen erkeklere karşı arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın manası neye delalet eder? Medeni bir millet anası, bir millet kızı için bu garip şekiller, bu vahşi vaziyet nedir? Bu hal milleti çok gülünç gösterir ve derhal düzeltilmesi lazımdır.”

1925 İnebolu gezisinde örtünen kadınlarla ilgili…

“Onlar yüzlerini cihana göstersinler ve gözleri ile cihanı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak birsey yoktur…”

18 Nisan 1935 İstanbul’da toplanan

“Milletlerarası İlk Kadın Kongresi”…

“Kadınlarımız için asıl mücadele alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan, biçim ve kılıkta başarıdan çok, ışıkla, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip donanmaktır. Ben muhterem hanımlarımızın Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacak, aksine pek çok yönden onların üstüne çıkacak şekilde ışıkla, bilgi ve kültürle donanacaklarından asla şüphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olanlardanım.”

1935 yılında Türk Kadını’na seçme ve seçilme hakkı tanınması vesilesi ile…

“Bu karar Turk kadınına sosyal ve siyasal hayatta bütün milletlerin üstünde yer vermiştir. Çarşaf içinde, peçe altında ve kafes arkasındaki Türk kadınını artık tarihlerde aramak lazım gelecektir. Türk kadını, evdeki medeni konumunu yetki ile işgal etmiş, iş hayatının her aşamasında başarılar göstermiştir. Siyasi hayatla, Belediye seçimleriyle tecrübe kazanan Türk kadını bu sefer de milletvekili seçme seçilme suretiyle haklarının en büyüğünü elde etmiş bulunuyor. Medeni memleketlerin birçoğunda, kadından esirgenen bu hak, bugün Türk kadınının elindedir ve onu yetki ve lihakatle kullanacaktır.”

Saçlarım Bugün Nasıl Görünüyor

Havalar ısındıkça uzun saçlar daha fazla sorun olmaya başladı. Terlersiniz, ensenize yapışır, toplamak istersiniz ama bir türlü şekil veremezsiniz ve en sonunda onları kestirmeye karar verirsiniz. Ama bu kararınız her zaman olumlu sonuçlar doğurmayabilir. Zira yüz şeklinize göre bir kesim yaptırmadıysanız saçlarınızı kestirdiğinize bin pişman olabilirsiniz. Böyle bir durumla karşılaşmak için kuaförünüze gitmeden önce aşağıdaki yazıya göz atmanızda fayda var.

  

Kısa saçta model çokluğu fazladır biraz jöle ile ıslak görünüm gibi değişik görüntü elde edilebilir. Kısa saç enerji ve hareket katar, yüz şekillerine gelince de dış saça dışı, iç saça içyüz gibi bakılıp, yüz çerçevemize düşen saç tutamları veya yüz çerçevemizdeki açtığımızı düşünürsek saçlar kaşımızı, gözümüzü, burnumuzu ve ağzımızı etkiler. Dış bölgelerde yaptığımız hareketler ise dış yüzümüzü etkileyeceği için kısa saçlarda 1 mm’lik saç bile olsa yapacağımız saç modeli, yüz şeklini tamamen etkiler. Toplu bir yüz ise bunun yüze doğru gelen saç tutamları, küçücük dahi olsa yüzü daha ince gösterecektir. Tepede yapılan bir hareket yüzü daha uzun veya saç basıldığında daha yuvarlak göstermektedir…

Uzmanlar oval yüzü ideal yüz olarak adlandırır. Bu yüz şekilleri anlatımı en kolay olanıdır ve daha basık ve uzun yüz şekillerine göre her saç şeklini yapabilirsiniz. Fakat kısa saçlar içinde idealdir ve yüzü daha güzel gösterir. Kare yüzlerde ise yuvarlak yüzler ile aynı saç modelleri tanımlanır yüze ve çeneye gelen saç modelleri yüzü biraz daha ovale doğru götürür. Çeneye göre baktığımızda ise çenenin yana doğru çıkanına koyu renk saç düşünerek bunları gizleyebiliriz. Çenenin öne doğru çıkıklığını kapatmak içinde başın arka kısmında bir hacim yaratmak gerekir. Çenede aşağıya doğru bir sivrilik var ise de başın tepe noktasına hacim yaratmak gerekir. Bunları uygularsak çeneyi daha küçük gösterme şansımız olur.

  • Saçların hacimsiz olmasının iki nedeni olabilir. Birincisi saç tellerinin ince olması, diğeri ise normal kalınlıkta fakat çok düz olmasıdır. Saç telleriniz inceyse onlara hacim kazandırmak için ince saçlar için özel olarak üretilmiş ürünler tercih ediniz. Saçınız çok düzse onu ağırlaştıracak ürünlerden uzak durmalısınız.
  • Saçınızı havluyla hafif friksiyonlar yaparak kurulayın. Daha sonra saç dibinize masaj yapın. Bu yöntemle saç dipleriniz uyarılır ve kan dolaşımı düzenlenir; böylece saçınız tel tel ayrılacak ve kabaracaktır. Kurutma makinesi kullanıyorsanız, parmaklarınızla saç köklerinizi ayırarak kurutun.
  • Saçınızı fırçalarken öne doğru eğilerek içten fırçalayın. Sonra arkaya atarak dıştan da fırçalayın. Bu işlem saçı iyice düzeltecek ve daha “havalı” durmasını sağlayacaktır.
  • Saçlarınızın canlılığını kaybetmesinde vitamin ve mineral eksikliği, yanlış ürün kullanmak, hormonal değişiklikler, mevsimsel değişiklikler, çevresel faktörler vb. gibi çeşitli nedenler rol oynar.
  • Saç, gün boyu dış etkenlerden dolayı tozlanıp kirlenir. Bir de bunlara uzun süreli güneşlenme, sıcak kurutma, perma ve boya gibi etkenler eklenince saçın yapısında değişiklikler oluşmaya başlar. Korunmasız kalan saç parlaklığını kaybeder ve donuklaşır.
  • Saç derisinin yetersiz yağ salgılaması gibi iç etkenler, uzun süreli güneşlenme gibi dış etkenler saçlarda kuruluğa yol açar. Perma ve boya gibi kimyasal işlemler de saçta cansızlık ve kuruluğa yol açar.
  • Dengeli beslenmek, doğru tarama ve saçınıza uygun bakımı sağlamak saçlara ihtiyaç duyulan canlılığı ve parlaklığı sağlayacaktır.
  • Saçınıza eski parlaklığını kazandırmak, ışığı daha iyi yansıtmasını sağlamak için özel bir program uygulamanız gerekir. Saçınızı saç tipinize uygun bir şampuanla yıkayın.

Yüz Şeklinize Göre Saç Modeli

Yuvarlak Yüz

Dengeli yumuşak bir yüz yapısıdır. Suratta değişiklik yapmaz. Ama yüzünüzün yuvarlaklığından şikâyetçi iseniz ve bunu biraz olsun inceltmek istiyorsanız saçınızın volümünü yüksek tutacak modelleri tercih etmelisiniz. Böylece saçınız ön planda olup, yüzünüzün yuvarlaklığı biraz olsun azalacaktır. Yüzünüzün hatlarına göre öne doğru kesilmiş tutamlarda yüzünüzü biraz olsun inceltecektir.

Kare Yüz

Kare yüz yapısı da yuvarlak yüz gibi dengelidir. Sertlik ön plandadır. Kare bir yüze saç kesimi yaparken eğer yüz şeklinizi değiştirmek istemiyorsanız size en uygun olanı yine kare bir kesimdir. Fakat yüzünüzdeki ifadeyi yumuşatmak, dengelemek istiyorsanız saçınıza yuvarlak modeller kestirmelisiniz. Bunu yaparken saçınıza yuvarlak bir kesimli kahkül ve şakaklarınıza inen saç tutamları yaptırabilirsiniz.

Dikdörtgen Yüz

Suratta değişiklik yapan ama fazla değiştirmeyen bir yüz şeklidir. Eğer yüzünüzü biraz kısalmak amacı ile kesim düşünüyorsanız çene kemiğini geçmeyecek şekilde kesim yaptırabilirsiniz. Şakak kemiğini örtecek şekilde kesilen kesimler ile dengeli, uyumlu saç modellerine sahip olabilirsiniz.

Enine Dikdörtgen Yüz

Bu yüz şeklinde yüzünüzü biraz uzatmak ve şakak kemiklerinizin ön plana çıkmasını istemiyorsanız uzun saç modelleri ya da saçınızda yukarılara verilecek volümlerle saçınızın biçimini dikdörtgen şeklinde kesimler vasıtası ile yüzünüzü inceltebilir ve yüz yapınızda biraz olsun değişiklikler yapabilirsiniz.

Ters Üçgen Yüz

Surat yapısını tamamen değiştirebilen yüz şeklidir. Bu tip yüz şekillerinde daha modern kesimler yapmak mümkündür. Makyaj için ise en elverişli yüz biçimidir. Kişileri çok enerji dolu gösteren bu yüz şekline eğer yüz biçimini değiştirmeden daha bir güçlülük katmak istiyorsanız, saçınızın yanlarını ve enselerini kısa kestirerek, saç tepesine volüm vererek kesilen saç modellerini tercih etmelisiniz. Ama kendinize biraz dengeli, uyumlu ve yumuşak bir yüz ifadesi vermek istiyorsanız tam tersi enselerde daha çok volümü olan ve saçın tepesine doğru volümü azaltılmış saç modellerini tercih etmelisiniz.

Üçgen Yüz

Saç şeklinde daha negatif olan bir yüz biçimidir. Kişileri enerjisi zayıflamış ve yorgun gösterir. Bu tip yüz şekillerinde negatif olan yüz biçimini saçınıza verilecek pozitif enerji ile dengelemelisiniz. Bunu enselerde saçı azaltarak şakak kemiğindeki bölgeden saç tepesine doğru volümü arttırarak yaptırabilirsiniz. Küçük kare kesimler yaptırabilirsiniz.

Baklava Yüz

En meşhur yüz biçimdir. Bu yüz biçiminde saçınıza uzun, kısa, düz, dalgalı, kahküllü modelleri uygulayabilirsiniz.

Saç Tipinize Göre Renkler

Bohem

Çingenelerden, hippilerden ve ikinci el giysilerden alınan ilhamla yaratılan bir tarz. Bu tarzı vurgulu kaküller simgeliyor. Gözleri kapatacak uzunluktaki kaküller ve devamında tel tel ayrılmış uzun saçlar yüze başka bir anlam katıyor. En belirgin özelliği saç boyundaki farklılıklar ve kırık çizgiler. Bu saçlar ister düz ister hareketli çok farklı şekillendiriliyor. Tercih edilen renkler ise kızıl ve turuncu gibi sıcak renkler.

Feminen

1950′li yılların etkileri ve Fransız kadınının dişiliğiyle gelen şıklığın karışımı bir tarz. Bu modellerde modacı Prada’dan etkilenildi. Farklı uzunluktaki kaküllerle yaratılan asimetri hissi, keskin köşeli kesimler, gözleri tamamen örten uzunluklar, yandan ayırımlar, inceltilmiş düz saçlarla yaratılan dengesiz bir kadınsılık… Kutup güneşi röfleler ve vanilya tonları bu trend için mükemmel seçimdir.

Androjen

Temel özelliği uyandırdığı asimetrik ve karmaşık hisler. Erkeksi kesimlere sahip saçlar, kadınlarda güçlü bir görünüm sağlıyor. Önden başlayan yay şeklindeki kesimler, bir tarafı çok kısa bir tarafı uzun saçlar bu tarza uygun. İster düz taranmış ve parlak, ister karışık ve mat çok farklı şekillendirmek mümkündür.

Gotik

Milano defilelerindeki karanlık temadan esinlenerek hazırlandı. Gözün önüne peçe gibi düşen uzun tutamların sakladığı kare kesimli kaküller ön planda. İster yandan ayrılsın ister öne düşürülsün gotik trendin gizemli ve asimetrik havası var. Vişne, mürdüm, böğürtlen, koyu kahve ve siyah bu tarza en uygun renkler.

Retro

Erkekler için tasarlanan retro 1950′lerin rock and roll stilini geri getiriyor. Bu tarzda James Dean gibi tepedeki saçlar geriye doğru taranabiliyor ya da düz taranarak daha masum bir ifade taşınıyor.

Saça Keratinli Kaynak

Keratin insan bünyesinde bulunan protein ve aminoasitten oluşmaktadır. Bu sebepten keratin saçla hem estetik hem de hijyenik bakımdan mükemmel bir uyum sağlamaktadır. Avrupa, Amerika önceliğinde tüm dünyada saç uzatma ve saç yoğunlaştırma teknolojisidir. Keratinin en önemli özelliği sıcağa dayanıklı olmasıdır. Çok rahat bir şekilde fön çekilebilir erime ve yapışma yapmamaktadır. Özel solüsyonu sayesinde saçları yıpratmadan kolayca ayrılabilmektedir.

Postiş: At kuyruğu şeklinde saçın arkasından tepeye yakın noktadan lastikle veya toka ile ilave yapılmaktadır. Çok güzel topuz modelleri, abiye modelleri çıkarılabilir. Gelin saçları için ideal türdür.

Halkalı Kaynak: Hafif metal halkaların yardımı ile yapılan saç uzatma ve yoğunlaştırma teknolojisidir. Sıkıştırma taktiği ile mekanik bir birleşme sağlamaktadır. Uygulama diğer uygulamalara göre daha basittir fakat dikkat istemektedir. Halkaları fazla sıkmamak gerekir. Düşme, kayma olmayacak şekilde sıkılması yeterlidir. Sökmek çok kolaydır. Sıkılan pensler ters çevirerek sökülebilir. Uygulama 2-3 aylık zamanlarda bir kaç kez tekrarlanabilir.

Çıtçıt: Saç uzatma ve yoğunlaştırma olarak Türkiye’nin ilk tanıştığı sistemdir. İstenildiği zaman takılıp istenildiği zaman sökülebilmektedir. Çıtçıt genelde 8 parça olarak kullanılmaktadır. Parça çokluğuna göre saç istenirse dağıtılabilir, istenirse topuz yapılabilmektedir. Genellikle özel günlerde, düğünlerde ve davetlerde tercih edilmektedir.

Peruk: ilk keşfedilen yöntem özelliğinin yanı sıra çok kolay bir şekilde takılabilir çıkartılabilir. Kimsenin anlamayacağı kadar doğal, kendi saçınız kadar hafif, sağlıklı hava alan terletmeyen bir sistemdir.

  • Saçlarınıza bakmak, onları yıkamak zincirleme reaksiyona benzer; şampuan, nemlendirici, fön, parlaklık veren serum derken bunlara yaklaşık olarak 45-60 dakika sabahları zaman ayırmamız gerekmektedir. Saçlarınız yıkandıktan bir gün sonra güzel görünebilmektedir. işte bunlardan ipuçları size…
  • Saçınızı daha dün sabah yıkamışsınız, lakin sigara dumanı ve yemek kokuları üzerine yapıştı. Merak etmeyin, sizi şampuanlama derdinden kurtaracak çok özel ürünler var. Saçınızın sadece görünen kısımlarını ve kaküllerinizi yıkayıp kurutursanız, saçınızın tümü kısa yoldan temiz görünebilmektedir.
  • Haftada 2 kere kuaförde fön çektirmek; çalışan kadın için idealdir. Saçlarınızın kirlenme süresince, en az iki gün boyunca “Saçım bugün nasıl görünüyor?” stresi yaşamadan işinize gidebilirsiniz.
  • Eğer saçlarınız elektriklendiyse ve artık dalgalar görünmeme durumuna gelmiş ise, saçlarınızın gözüken bölümlerini bir sprey ile su sıkmalısınız, daha sonra da kıvırıp tokayla tutturun. Evden çıkmak üzereyken açtığınızda, buklelerinizin daha düzgün olduğunu göreceksiniz.
  • Saçlarınız tamamen kontrolden çıktı, ama sıcak maşayla, fön çekmekle uğraşacak vaktiniz yok! Nemlendirici özelliğe sahip durulanmayan bir ürün sürdükten sonra sıkı bir topuz yapın. Tam evden çıkarken açın ve elinizle düzeltin.
  • Saçınızı ayırdığınız yönü değiştirmeniz, saçınızın daha hacimli ve dolgun görünmesini sağlar.

Saçınız bir türlü istediğiniz şekli almıyor ise garip gelebilir fakat sebebi kullandığınız fırça olabilir. Belli fırça tipleri, belli stilleri yaratmanız için size yardımcı olur. Kısacası, saçınızı yapmayı tamamladıktan sonra yüzünüzde oluşan onaylayıcı gülümseyiş, ya da hayal kırıklığıyla birleşen kızgınlığınız seçtiğiniz fırçayla doğrudan ilintilidir. Öncelikle doğal kıldan yapılmış saç fırçalarını tercih etmenizde fayda var, çünkü bunlar saça daha az zarar verir. Bu konuyu çözümledikten sonra, geriye hangi fırçanın hangi stil için uygun olduğunu öğrenmek kalıyor. Saç fırçalarını genel olarak 5 grupta toparlayabiliriz:

Hangi Fırçayı Kullanmalı

Yuvarlak Fırça

İri dalgalar yaratmak için bu fırça tipini kullanmalısınız. Ancak çok kıvırcık, ya da kısa saçları düzleştirmede de gene bu fırçadan yararlanabilirsiniz. Eğer saçınız ince ve kırılmaya mehilliyse, o zaman küçük bir yuvarlak fırçayı tercih edin. Metalden ziyade, ahşap çerçeveli bir fırça satın alın. Çünkü metal saçın yanmasına sebep olur.

Düz Geniş Fırçalar

Saçınızı kısa yolda kurutmak ve düz bir görüntü yaratmak için bu fırça idealdir. Fırçanız düz ve geniş zemini, özellikle uzun saç üzerinde iyi sonuç alınmasını sağlar. Üstelik bir seferinde daha fazla saç miktarı tutulabildiğinden, işinizi de kolaylaştırır.

Seyrek Dişli Fırçalar

Tüm model ve uzunluklarda hacim sağlar. Fırçadaki seyrek dişler, hava dolaşımına olanak tanır. Bu da, diğer fırçalara oranla saçınızın kurumasını hızlandırır. Özellikle çok kıvırcık saçlarda idealdir.

Dar Dikdörtgen Fırça

Uzun ve ince saçlara uygundur. Saça bir model vermeksizin taramak ve elektriklenmeyi önlemek için uygun bir fırçadır. Aynı zamanda, dolaşmış saçları açarak, kafa derisine hafifçe masaj yapar. Elektriklenmeyi önlediği için ince ve hassas saçlara uygundur. Ayrıca kafa deriniz hassassa, diğer fırçalar gibi saçı çekmeyeceğinden bu fırçayı kullanmak daha uygun olacaktır.

Oval Fırça

Bu fırça, saçınızı çok çekmeden içine kadar girebildiği için sert ve gür saçlar için idealdir. Kaynak yapılmış, ya da kıvırcık modeller için de iyi bir seçimdir. Dolanmış saçı açıp, yumuşak bir görüntü yaratmakta birebirdir Ne istediğini bilir. Amacını belirler, hedefe kilitlenir ve başarıya ulaşır. İş yaşamında kolayca kariyer sahibi olur. Para meselelerini sorun etmez. Akrep kadınının çekiciliği kişisel ve saklıdır. Gizem ve tutku en önemli özellikleri arasındadır. Altın sarısı ya da kuzguni siyah fark etmez, önemli olan etrafını aydınlatmasıdır

Saç Dökülmesi

Saç dökülmesi yaygın ve sık görülen bir sağlık sorunu olmaya devam ediyor. Bu sorunu hayatının her hangi bir döneminde her insan yaşayabilir. Araştırmalar sonucunda saç dökülmesinin kadınlarda da görüldüğünü ortaya koymuştur. 20 yaşın üzerindeki her kadının, hayatının herhangi bir döneminde saç dökülmesi nedeniyle tıbbi yardıma ihtiyaç duyduğunu göstermektedir.

Saçın esas maddesi keratindir. Saçlarınızı beslemek, sağlıklı ve parlak saçlara sahip olmak istiyorsanız şu kuralı unutmamalısınız. Saç sadece kökünden beslenmektedir… Saçlarınızı daha iyi beslemek için doğru ve dengeli bir beslenme planı yapmalısınız Dışarıdan yapacağınız çabalardan sonuç alamazsınız. Saç bakımı ürünleri saçın yıpranmış görüntüsünde kısa süreli değişmeler dışında pek yarar sağlamazlar. Bu kullandığınız ürünler saçınızı daha bakımlı göstermektedir. Dış etkilerin oluşturduğu yıpranmanın sonuçlarını bir süre gizlersiniz. Saç bakım ürünleri ile saçınıza sadece bir dış bakım sağlarsınız fakat gerekli olan besin maddeleri saçınıza sadece kan yolu ile ulaşabilir. Saçınız için gerekli besin maddelerini ağız yolu ile doğal besinler ile alabilirsiniz. Saç dökülmelerinin hormonsal metabolik, mikrobik pek çok sebepleri bulunmaktadır. Demir, çinko veya başka bir besin unsurunun yetersiz alımı sorun yaratmış olabilir bunu iyi teşhis etmelisiniz. Yanlış planlanmış dengesiz ve çok düşük kalorili diyetlerin de saçınızı dökebileceğini unutmayın. Sorunu, saçlarınızın ihtiyaç duyduğu vitamin, mineral ve proteinlerin ona yalnızca kan dolaşımı ile ulaşabileceğini unutmadan çözmeyi deneyin. Saç dökülmeniz beslenmenize ilişkin sorunlardan kaynaklanıyorsa, kalsiyum, çinko, selenyum gibi minerallerin, p-aminobenzoik asit, keratin, sistin ve tiamin gibi besin maddelerine katkıda bulunan bazı hazır ürünlerin veya besinlerin ağız yoluyla alımı halinde yardımcı olabileceklerinden şüphe etmemelisiniz.

Son yıllarda tıbbi küf olarak tanımlanan özel bir küfün özellikle kadınlarda sık görülen hormonsal olmayan saç dökülmelerinde son derece etkin bir tedavi aracı olduğunu gösteren güvenilir çalışmalar var. Bu küf, ilk kez 1970’li yıllarda Almanya’da kullanıma verildi. Tıbbi küfün tiamin, keratin ve sistin ile birlikte kullanımının daha etkili olduğunu ise 1990 sonrasında yapılan yeni ve güvenilir çalışmalar gösterdi. Saç dökülmesini durdurmak, saç hasarını önlemek istiyorsanız çözümün dıştan değil içten geldiğini unutmayın. Önce doğru ve dengeli bir beslenme planı yapın, stresten, üzüntüden, uykusuzluktan uzak bir yaşam planı yapın. Gerektiğinde bir uzman danışmanlığı alarak yukarıda belirtilen besin unsurlarını bir arada içeren yeni ve etkili ürünlerden yararlanın.

Saç kaybını artıran etkenler: Stres, bitkinlik, ateş, çeşitli enfeksiyonlar, hormonsal ve metabolik hastalıklar, kansızlık, mevsimler dökülmeler, hamilelik ve emzirme dönemleri, beslenme bozuklukları, bilinçsiz diyet, alkol, kanser tedavisinde kullanılan ilaçlar, zehirlenmeler, radyasyondur.

Saç sayısı: Her insanda 100. 000-150. 000
Saç yoğunluğu: 200/cm²Çapı: 0. 1 mm
Her bir saç telinin aylık uzama miktarı: 1 cm
Bir günde toplam saç uzaması: 20-30 m
Günde kaybedilen toplam saç sayısı: 50-100

Avrupa Yakası Tahsin Babasını Kaybetti

Tahsin Bey, aniden Antep’e ziyarete gitmişti. Dizide pek sıkı fıkı olduğu Dilber Hala, Tahsin Bey’e olan özlemini şu sözlerle dile getirdi: “Bizim orda bir laf vardır; Bir taş attım karaca, geldi değdi yamaca. Ben nasıl sabrederim, senden ayrı olunca.”

Avrupa Yakası Dipçiğini Kaybetti

 

Gazanfer Özcan’ı Kaybettik

Gazanfer Özcan, (d. 27 Ocak 1931). Tiyatro ve sinema sanatçısı. İlkokulu Cihangir Firuzağa İlkokulu’nda, ortaokulu Beyoğlu Ortaokulunda, liseyi ise Vefa Lisesi’nde tamamladı. Lisedeyken oynadığı “Hisse-i Şayia” adlı oyundaki Bican Efendi rolüyle tiyatroyla tanıştı. Şehir Tiyatroları’nın Çocuk Bölümü’ne katıldı. 1955 yılında Komedi Tiyatrosu’nda oynanan Mahallenin Romanı oyunu tiyatro yaşamının dönüm noktası oldu. Bu oyunda rahatsızlanan Reşit Gürzap’ın yerine sahneye çıkıp başarılı olunca kadroya girdi. 1962 yılına kadar hem çocuk tiyatrosunda, hem yetişkin oyunlarında görev aldı. 1962 yılında Gönül Ülkü ile evlendi ve “Gönül Ülkü - Gazanfer Özcan Tiyatrosu”nu kurdu. 1950′li 1960′lı yıllarda çok sayıda sinema filminde de rol alan Gazanfer Özcan, uzun bir süre sinemaya ara verdikten sonra 2000 yılında çevrilen Komiser Şekspir filmi ile sinema ya döndü. Pek çok dizide de rol aldı. Kuruntu Ailesi adlı dizideki Hüsnü Kuruntu rolü ile tanındı, pek çok yapımda ailenin babası rolünü üstlendi. Avrupa Yakası adlı dizideki Tahsin Bey rolü ile de “baba” rolünü sürdürdü. Maalesef onu 17 Şubat 2009 günü kaybettik.

1998 yılında Kültür Bakanlığı’nca verilen Devlet Sanatçısı unvanını almıştır.

Filmleri

  • 1952 İngiliz Kemal Lawrence’a Karşı
  • 1953 Çeto Salak Milyoner
  • 1954 Fındıkçı Gelin
  • 1954 Aramızda Yaşıyamazsın
  • 1954 Şimal Yıldızı
  • 1958 Allı Yemeni
  • 1959 Sevdalı Gelin
  • 1959 Garipler Sokağı
  • 1961 Biz İnsan Değil miyiz
  • 1961 İki Damla Gözyaşı
  • 1961 Utanmaz Adam
  • 1961 Naciyem
  • 1961 Minnoş
  • 1961 Yedi Günlük Aşk
  • 1961 Külkedisi
  • 1962 Damat Beyefendi
  • 1962 Şaka Yapma
  • 1963 Avare Şoför
  • 1970 Vur Patlasın Çal Oynasın
  • 1971 Çılgın Yenge
  • 1975 Televizyon Çocuğu
  • 1975 Tokmak Nuri
  • 1975 Ah Nerede Vah Nerede
  • 1975 Dam Üstüne Çul Serelim
  • 1992 Burnumu Keser misiniz?
  • 2000 Komser Şekspir
  • 2005 Keloğlan Kara Prens’e Karşı
  • 2007 Beyaz Melek

Diziler

  • 1986 Kuruntu Ailesi (Hüsnü Kuruntu)
  • 2002 Başımıza Gelenler
  • 2003 Baba
  • 2004 Avrupa Yakası

atv’de yayınlanan “Avrupa Yakası”nda canlandırdığı Tahsin Sütçüoğlu karakteriyle sevilen oyuncu Gazanfer Özcan, rahatsızlanarak Amerikan Hastanesi’nde yoğun bakım ünitesine kaldırılmıştı. 1.5 aydır tedavisi süren ünlü oyuncunun durumunun kötüleştiği bildirildi. Halen yoğun bakım ünitesinde yatan Özcan’ın yanından ayrılmayan torunu Tarık Gündüz “Dedem çok güçlü bir insan. Allah’tan ümit kesilmez. Ailem ve ben onun için dua ediyoruz. Ama durumu ciddiyetini maalesef koruyor. Çok üzgünüz” dedi. Ve 17 Şubat 2009 günü Amerikan Hastanesinde öldü.

Allah Gani Gani Rahmet Eylesin

 

[Kaynak: wikipedia.org]

Kardelen

Kardelen, bir çenekli çiçekli bitki familyalarından nergisgiller (Amaryllidaceae) içinde sınıflanan Galanthus cinsi bitki türlerinin ortak adıdır. Türkiye’de halk arasında, “kardelen”den başka “garipçe”, “Öksüz Ahmet”, “aktaş”, “boynu bükük”, “karga soğanı”,”akça bardak” gibi yerel adlarla da anılan bu türler çok yıllık, soğanlı ve otsu bitkilerdir. Kardelenler, tıbbi açıdan önemli oldukları düşünülen bitkilerdir:

Türkiye’de halk arasında, toprak üstü kısımları kalbi kuvvetlendirici, mideye iyi gelen ve âdet söktürücü ilaç; toprak altı kısımları ise taze haldeyken ezilerek, çıbanları olgunlaştırmak için hazırlanan lapa olarak kullanılır. İçerdikleri ve ilaç olabilme olasılığı bulunan alkaloit ve lektinler nedeniyle, çok sayıda araştırmaya konu olmaktadırlar.

Türkiye’de 14 türünün doğada yetiştiği bilinen kardelenlerden bazılarının soğanları Türkiye’nin ihraç ürünleri arasında bulunmaktadır. Galanthus elwesii ile Galanthus ikariae ve/veya Galanthus latifolius adlı türler, uzun yıllardan beri ve başta Hollanda olmak üzere bazı ülkelere, “süs bitkisi” adı altında ihraç edilmiştir. Güncel durumda, Galanthus elwesii ile Galanthus woronowii türleri dışındaki kardelen soğanlarının doğadan toplanarak ihraç edilmesi yasaktır. Bahsi geçen ve Türkçede sırasıyla “Toros kardeleni” ve “Karadeniz kardeleni” olarak anılan iki türün soğanlarının ihracatı ise sınırlandırılmıştır.

Çoğumuz duymuşuzdur kardelen çiçeğini! İsminde saklı özelliği Kar-delen. Karı delen bu çiçek hakkında bazı bilgileri öğrenmek bizim için çok yararlı olur sanıyorum. Siz de öyle düşünüyorsanız gelin yolculuğumuza çıkalım.

null 

null

null

null

null

null

Kardelen’in Öyküsü

Kardelen ilkbaharda en erken açan bitkilerin başında gelir. Sütbeyazı çiçekleriyle karların arasından boy verdiği için bu adla anılır. Kardelenlerin Asya ve Avrupa’da kendiliğinden yetişen 12 türü vardır. Daha çok ormanlardaki nemli topraklarda ve ağaç diplerinde yetişirler. Süs bitkisi olarak da yetiştirilirler. Kardelenlerin gövdenin tabanından, yani toprağın hemen yüzeyinden çıkan iki tane ince uzun yaprağı vardır. Bu yaprakların ortasından, boynu yere doğru eğik uzun saplı ve çan biçimli tek bir çiçek çıkar. Kardelenler döllenme sonucu oluşan tohumları ya da toprağın altında gelişen soğancıklarıyla çoğalır. Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde yabani olarak yetişen kardelen türleri vardır. Bunların önemli bir bölümü Avrupa ülkelerine satılmak üzere söküldüğünden, kardelenler yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

Yoga

Yoga Nedir ve Neye Yarar?

Yogada belli başlı hareketler kobra, saban, çekirge, çiçek, ağaç, mum, balık, yana eğilme, yay ve öne eğilme adlarını taşır. Bu hareketlerin her birinin ilmi olarak açıklanmış bazı faydalan vardır. Bir örnekle belirtmek gerekirse mum hareketi olarak isimlendirilen baş üstü dikilmek uykusuzluğu, yarım baş ağrısı denilen migreni, omurilikteki bazı rahatsızlıkları tedavi ettiği gibi bedene de canlılık ve dayanıklılık kazandırıyor. Çiçek hareketi adı verilen hareket te cinsel dengesizlikten şikâyetçi olanlar için, soğukluğu ve güçsüzlüğü gidermesi bakımından yararlar sağlıyor.

Yoga’nın Amacı

Farklı yoga türlerinin amaçları hemen hemen birbirinin aynıdır: İnsanı “esir” eden duygu ve düşüncelerden kurtararak yücelmesine yardımcı olmaktır.

Yoganın Kökeni ve Tarihi

Geçmişi, genellikle 4000 yıla tarihlenen yoga, Alman Profesör Max Mueller’e göre 6000 yıla dayanmaktadır. Faklı kaynaklar yoganın çıkışını daha bile eskiye tarihlemektedirler. Avrupa’da ise yoga, 40-50 yıldan bu yana ciddi anlamda tanınmaktadır. Bunun nedeni bilimin, yogilerin (yogayı uygulayanların) binlerce yıl önceki bulgularının doğruluğunu ancak bugün kanıtlamakta olmasıdır. Yogayı ilk kimin uyguladığı tam olarak bilinmiyor. Yoga, geçmişte, kulaktan kulağa, üstaddan öğrenciye aktarılan bir bilimdir.

Meditasyon halindeki ilk Yogi imajları yapılan kazılarda 6-7 bin yıl önce yaşandığı düşünülen Indus Vadisi Uygarlığında tespit edilmiştir. Yoga’nın yer aldığı ilk yazılı kayıtlar M.Ö. 1500-1200 yılları arasında kodifiye edilen Rig Veda’da yer almaktadır. Rig Vedalar şifahen aktarıldığından Yoga’nın ortaya çıktığı zaman dilimini kesin olarak tayin etmek imkânsızdır. İlk yoga metini yoganın babası Patanjali tarafından yaklaşık M.Ö. 200 yılında yazılmış, bu yoganın ilk üstadıdır ve metinde kişinin zihnini sükunete kavuşturması ve sonsuza katılması için gereken “sekiz kol/basamak” ile Yoga tarif edilmiştir.

Yoga’nın ilkeleri ve hedeflerinin ilk kez tam tarifi M.Ö. 8 ve 4. yüzyıllar arasında derlenen Upanişadlarda bulunmaktadır. Upanişadlarda harici tanrılara sunulan kurbanlar ve seremoniler yerini dahili kurban ve Yüce Varlıkla (Brahman veya Mahatman olarak işaret edilir) ahlaklı olmak, nefsi zapt etme ve zihnin talimi yoluyla bir olma haline bırakan bir anlayışa bırakmıştır. Patanjali’nin Yoga Sutralarındaki klasik yoga, altı “orthodox” (Bu ifadeyle Vedaların otoritesinin kabulü anlaşılır) darshana (Hindu felsefe okulları)’dan biridir. “Yoga” olarak bilinen Hindu felsefe okulunun kökeni yine Hindu felsefe okullarından olan Samkhya ile Upanişadlardadır.

Yoganın Tanımları

  • Yoga bir çok farklı dalları olan bir bilimdir.
  • Yoga çeşitli din mensuplarınca uygulanmakla birlikte, hiçbir dinsel unsuru konu edinmeyen, çeşitli derinliklerde trans hallerinin, içe dönme halinin, “değişik şuur hallerinin sözkonusu olduğu bir nefsini denetleme sistemidir.
  • Yoga maya aleminin (yaşadığımız, aldatıcı illüzyonlardan ibaret olan dünya) ötesindeki birtakım hakikatlere ulaşmayı amaçlayan ve bu nedenle maya aleminden duyumlarımla gelen aldatıcı etkilere kapıları kapatarak duyum sınırları ötesindeki aşkın realitelere ulaşmaya çalışan mistik bir yoldur.
  • Yoga eşyayı (nesneleri) göründükleri gibi değil de, oldukları gibi görebilmeyi amaçlayan, bu amaçla aşama aşama yükselen şuur hallerinin deneyimlendiği spiritüel bir eğitimdir ki, bu aşamalar şuurun iç realiteye yönelmesinden yüksek şuur haline (samadhi) varıncaya değin 7 aşamadan oluşurlar.

Yoga-Sutra’lar ve Sekiz Aşama

Yoga hakkındaki en eski metinler Patanjali adlı yoginin yazdığı Yoga-sutra’lardır. Patanjali’nin kim olduğu ve bu metinlerin ne zaman yazılmış olduğu halen tartışmalı bir konudur. Yoga-sutralar 4 bölümden oluşur:

  • Samadhi halini ve ilkelerini açıklayan bölüm.
  • Samadhi haline ulaşma araçlarını ve disiplinlerini açıklayan bölüm.
  • Psişik (paranormal) yetenekleri (siddhis) açıklayan bölüm.
  • Kurtuluştan (aydınlanma) söz eden bölüm.

Samadhi özne ile nesnenin ya da, gözleyen ile gözlenenin bir olması anlamına gelir ve Samadhiye varınca YOGA tamamlanmış olur.

Yoga Biçimleri

Hindistan’ın kutsal kitabı Bhagavad Gita’ya göre yoganın çeşitli uygulamaları vardır. En çok ilgi toplayanlar: Jhana Yoga, Karma Yoga, Bhakti Yoga, Mantra Yoga, Raja Yoga, Tantra Yoga, Kriya Yoga, Swara Yoga ve Hatha Yoga.

Başlıca Yoga Biçimlerinin Tanımları

  • Bhakti-Yoga: İlahiliğe sevgi ve tapınmayla erişmeyi önerir.
  • Hatha-Yoga: Aslında bir yoga biçimi değildir. Batı’da yanlış algılanmıştır. Yalnızca Raja-Yoga’nın bir tekniğidir. Üstün şuur hallerine hazırlık uygulamalarından ibarettir. Çeşitli arınma egzersizlerine ve bedensel pozisyonlara dayalı bir tekniktir. Batı’da daha ziyade fiziksel sağlık amacıyla uygulanmaktadır.
  • Jnana-Yoga: Bilgi yolu olarak kabul edilen Jnana-Yoga, aşkın realitelere, aydınlanmaya bilgi ve zihinsel analiz yoluyla ulaşmayı önerir. Bu sistemde gözlem, çalışma ve deneyim yoluyla kazanılmış bilgiler hakkında meditasyon yapılır.
  • Karma-Yoga: Diğerkamca hizmet yolu olarak kabul edilir. Karma-Yoga kişinin görevlerini yerine getirmesini, bununla birlikte yerine getirdiği görevlerden bir karşılık beklememesini, yani yaptığı hareketlere ve sonuçlarına ilgisiz kalmasını önerir.
  • Mantra-Yoga: Mantralar kullanan bir sistemdir, dua ve ses yolu olarak kabul edilir.
  • Raja-Yoga: En metafizik yoga olarak kabul edilir. Kimilerince bu, aydınlanma yolundaki diğer bütün yoga yollarını kapsar. Konsantrasyon, nefes denetimi, bedensel pozisyon, meditasyon ve kontamplasyon aracılığıyla zihni denetleme olarak tanımlanır.
  • Kundalini-Yoga: Kundalini gücünü uyandırmaya ağırlık verir. Bu amaçla bedensel pozisyonlardan ve mantralardan yararlanır.
  • Laya-Yoga: Kundalini gücünü uyandırmak amacıyla, meditasyon, nefes denetlemesi, mantralar, vizüalizasyon ve bedensel pozisyonlar kullanan yol olarak tanımlanır.
  • Ölüm Yoga’sı: Tibet’te uygulanan bir yoga biçimidir. Kişinin imajinasyonunu,duygu ve düşüncülerini denetleyebilmesi amacına yönelik bir disiplin içerir. Bu yogada yapılan deneyimler, Tibet yogilerine göre kişiyi ölüm-ötesine de hazırlar, yani kişiye ölüm sonrası yaşamında büyük kolaylık sağlar.
  • Ki-Yoga: Hareketli ve yorucu bir yoga stilidir.

Yoga Gelişimi ve Türleri

İndus vadisinde yapılan kazılarda ortaya çıkartılan bazı taş mühürlerde yoga duruşlarını gösteren figürlere rastlanmıştır. Yogaya ilişkin ilk yazılı kaynaklar ise Veda’lardır (Rig-Veda, Sama-Veda, Yajur-Veda, Atharva-Veda). Vedaların ardından Brahmana, Aranyaka ve Upanişad’lar yazılmıştır. Tahminen 2 bin yıl önce Patanjali tarafından Yoga öğretimi çok kısa bir şekilde Yoga-Sutra kitabında anlatılmıştır. Yoga- Sutra’da anlatılana göre Raja Yoganın, yani orijinal yoganın, sekiz basamağı şunlardır;

  1. Yama: Ahlaksal kurallara uymayı öğretir. Şiddeti, hırsızlığı, açgözlülüğü, kişinin kendi nefsine hakim olamayışını yasaklar.
  2. Niyama: Öz disiplini öğretir. Saflığı, sadeliği ve çalışmayı hedefler.
  3. Asana: Belirli pozisyonlardaki vücut egzersizleridir.
  4. Pranayama: Belirli ritimlerde nefes alıp vermeyi öğretir.
  5. Pratyahara: Duyguları kontrol etmeyi sağlar.
  6. Dharana: Belli bir fikir üzerinde konsantre olmayı öğretir.
  7. Dhayana: Meditasyon çalışmalarıdır.
  8. Samadhi: Meditasyonun ulaşacağı son hedef olup; beden ve duyular dinlenirken, aklın ve ruhun uyanık kalması, üstün bilince erişme halidir.

Zaman içerisinde yoga farklı uygulamalar ile farklı ekollere ayrılmıştır. MÖ 300 yılında yazılan ve Hint destanının önemli bir bölümünü oluşturan Bhagavad Gita da, yoga, birer yaşam disiplini olarak Karma Yoga, Bhakti Yoga ve Jnana Yoga olmak üzere üç temel bölümde incelenmiştir.

Karma Yoga: Sanskrit bir sözcük olan “karma”, davranış/eylem demektir. Karma yasasına göre her hareketin bir sebebi ve bir de sonucu vardır ve bunlar bağıldır. Karma yoga bireyin hareketlerinin neden ve sonuçlarına odaklanan doğru hareket ve kendini düşünmeden yardım yoluyla, Tanrı’yla bütünleşmeyi sağlayan bir yaşam tarzı uygulamasıdır.

Bhakti Yoga: Sevmek ve kalbini kutsal olana açmak, kişisel adanmanın mistik bir yolu olan bhaktinin amacıdır. Bhakti, “Kutsal olana hizmet etmek” demektir. Sevgi ve tam bir teslim oluşla, tüm yaratılmışlarda mevcut olan ilahi öze yol almaktır. Bu yolun İslam sufizmi uygulamaları ile benzerlik gösterdiği ve Mevlana’nın aşk yolu ile yaratana kavuştuğu söylenebilir.

Jnana Yoga: Bilgelik yoludur ve en zor yol olarak düşünülür, çünkü anlama ve sezgi yeteneğinde radikal bir değişiklik gerektirmektedir. Amaç, hepimizin içinde olan bilgiyi sorarak, meditasyon yoluyla ve düşünerek araştırmaktır. Jnana öğrencisi zihnini kendi doğasını araştırmak ve Tanrı yoluyla bilgiye ulaşmak için kullanır. Zaman içinde meditasyonda verimi ve etkinliği artırmak için çeşitli uygulamalar bu ekol altında geliştirilmiştir. Bunlardan bir tanesi de bugün Batı’da dahi yaygın bir uygulama alanı bulan “Hatha Yoga” dır.

Hatha Yoga: Fiziksel ve zihinsel mükemmelliğin yolu olan Hatha Yoga, modern batı yaklaşımına göre öncellikle bir fiziksel terapi formudur. Ancak Hatha Yoganın temel kitabı “Hatha Yoga Pradipika” Hatha Yogayı Raja Yogaya başlamanın bir yolu olarak gösterir.

Yoga Nasıl Yapılır?

Yoga diğer spor türlerinden çok daha değişiktir. Yoga yapılırken vücut unutularak düşünceler belli bir noktada toplanır. Sadece kaslar değil, iskelet yapısı, iç organlar ve hormonlar tüm olarak etkilenir yoga hareketlerinden. En küçük bir yanlış yoganın sağlayacağı yararlardan çok şey kaybettirdiği için, hareketlerin kusursuz yapılması şarttır. Dikkat edilecek noktalardan biri de yoga yaparken vücudu sıkan kıyafetlerin giyilmemesidir.

Hatha Yoga Felsefesi ve Egzersiz Sistemi

Sanskrit dilinde “Ha” sözcüğü hem olumlu akım (pozitif), hem de güneş, “Tha” sözcüğü ise olumsuz akım (negatif) ve ay anlamına gelmektedir. “Hatha Yoga” bu iki akımın ya da enerjinin uyumlu birleşimi anlamak amacıyla verilmiş bir addır. Yogilere göre insanın sağlığı bu iki enerjinin bedende dengeli bir biçimde seyrine, dolaşımına dayanır. Bu enerjilerden biri dengesini yitirdiğinde bir hastalığın belireceğine inanılır. Hatha Yoga sağlıklı yaşamın yolunu gösteren bir yöntemdir (İzer, Müheyya; Çağdaş Yoga). Hatha Yoga çalışmaları 3 temel temrin üzerinde durur; Pranayama (Nefes Egzersizleri), Asan (yoga postürleri) ve meditasyon.

Pranayama/Nefes Egzersizleri: Sanskritçeden incelendiğinde Prana; hava ve havadaki yasam enerjisi, Yama; kontrol etme ve yönlendirme ve Pranayama; hayat enerjisinin kontrol edilerek yönlendirilmesi olarak ifade edilebilir. Yine, Sanskrit kök prana, “nefes” sözcüğünü de karşılamaktadır, ancak yogada Prana salt nefes demek değildir. Yoga felsefesi evrende görülen her oluşun Prana’nın tezahürü olduğunu ve evrende tezahür eden enerjinin bütününe Prana adı verildiğini ifade etmektedir. Prana solunum hareketine neden olan güçtür, nefesteki canlılıktır ancak onu salt güç diye adlandırmak yanlış olacaktır, zira güç sadece onun bir tezahürüdür.

Nefes yoluyla pranayı alış veriş Pranayama’dır. Yoga felsefesinin babası Patanjali, Pranayama’ hakkında ayrıntılı bilgi vermemektedir, ama daha sonraları başka yogiler konu üzerinde gelişmeler kaydetmişler, buluntularını bilimsel hale getirmişlerdir. Yoga Sutra’da Patanjali, Pranayamayı bir yöntem olarak kabul etmekle birlikte buna takılıp kalmamıştır. ” Nefesle havayı dışarı atın, sonra ciğerlerinize çekip bir müddet tutun, böyle yapınca varlığınız biraz daha sakinleşecektir.” bu bilgi ile başlayan akım daha sonra Pranayama adı ile başlı başına bir bilim olmuştur. Düzgün nefes alıp verme vücuttaki pek çok fonksiyonun düzgün işlemesini sağlamaktadır. Pranayama çalışmalarında doğru nefes tekniği ile ; Kanın temizlenmesi, vücuttaki zehirli maddelerin atılması, Solunum esnasında akciğerlerin genişleyip daralması ile karın bölgesine yapılan masajın sindirim organları, karaciğer, böbrekler vb organların olumlu etkilemesi Göğüs kafesinin daralması ve genişlemesi sayesinde koroner damarlardaki tıkanmaların önlenmesi, Kronik soğuk algınlığı, sinüzit, alerji, horlama vs gibi rahatsızlıkların hafiflemesi söz konusudur. Solunum tekniklerini uygulayıp tam verim alabilmek için; düzenli pratik yapmak, çalışmaları dik duruşta (oturarak, ayakta yaslanarak) ve temiz havada yapmak gerekebilir. Burun kanatlarının kontrollü değişimiyle solunum (Anuloma Viloma), diyafram kullanımıyla gerçekleşen solunum (Kapalabathi), karın solunumu, göğüs solunumu gibi çeşitli uygulama biçimleri mevcuttur.

Asana/Yoga Postürleri: “Asana” Hatha Yoga duruşlarına verilen ad olup, kelime anlamı itibarı ile “rahat duruş, hoş duruş, latif poz” olarak ifade edilmektedir. Hatha Yoga asanaları koordine edilmiş beden pozları ve nefes tekniklerinin fizik beden, zihinsel yapı ve ruh varlığı üzerindeki tesirlerini belirli konsantrasyonlar ile deneyimlemektir. Daha önceden de belirtildiği gibi Hatha Yoga, Raja Yoga için bir hazırlıktır. Hatha Yoga’da birçok Asana varken, Raja Yoga’da sadece birkaç tane Asana vardır ve nihai olarak tek bir Asana’ya varılmaktadır ki buna Dhyana Asana ya da meditatif poz denir.

Bunun yanında her bir asana, kendi grubuna göre fizik yapıyı dengelemekte, esnetmekte, katı ve sert haldeki kas yapılarını gerektiği zaman sertleşecek şekilde uzun ve esnek hale getirmektedir. Hatha Yoga çalışmaları bir zayıflama yöntemi olmamakla birlikte vücudun bu şekilde esnetilmesi onun gereksiz dokulardan kurtulmasını ve böylece form almasını temin eder. “Asana’lar, Hatha-Yoga’nın ilk adımını oluşturduklarından uygulayıcıya ilk aşamada açıklanır. Asana’lar kişiyi dayanıklı, hastalıklardan uzak, eklemlere bağlı uzuvları da hafif kılar” Asanalar beden sağlığı için önemli egzersizlerdir ve günlük yaşantıda bedeni zorlamadan rahatlıkla uygulanabilir. Yüksek ya da orta şiddetli sportif egzersizlerde kaslar kasıldığında depolanmış şeker parçalanarak laktik aside dönüşür ve bir enerji açığa çıkarır. Laktik asidin daha sonra su ve karbondioksite dönüşmesi gerekir, bunun için de oksijene ihtiyaç vardır. Egzersiz sonrası kaslarda laktik asit birikmesi beraberinde yorgunluğun azalmasını sağlayan bir toparlanma sürecini getirir. Oysa Hatha Yoga duruşlarında oksijen alımı fazla olduğundan oksijen borçlanması daha az, toparlanma süreci daha kısa olacaktır. Yogik asanalar sinerjik ve antagonist kasların düzgünlüğünü, esnekliğini ve dayanıklılığını geliştiren izometrik egzersizlerdir ve araştırma sonuçları asanaların statik motor performansı, el-göz koordinasyonunu, kardiovasküler dayanıklılığı, anareobik gücü geliştirdiği, 6-12 aylık çalışmanın esneklik süresi ve dayanıklılık performansında artış, aşırı bitkinlik hallerinde azalış sağladığını göstermiştir. Meditasyon: Meditasyon, Raja Yoga’nın yedinci basamağı Hatha Yoga çalışmalarının son basamağındaki uygulamadır. Meditasyon bir şuur akışıdır, şuurun bir sıçrayışı, bir çekişi ya da itimi değildir. Meditasyon, benlik-analizi veya yaşamın ideallerine olan adanma denilebilecek kişinin kendi Özben’ini samimi olarak araştırması yoludur. Hatha Yoga Pradipika’da meditasyon “aklın doğal durumu” olarak ifade edilmektedir.

Meditasyon, yoganın temel taşlarından biridir. Yoga ile ulaşılacak, evrenle birleşip bütünleşme haline meditasyon uygulaması olmadan gelmek mümkün değildir. Örneğin, İslam Sufizminde benzer uygulamalara sıklıkla rastlanmaktadır ki, en bilinen örnek “sema” meditatif hal sağlanmadan uygulamada devamlılığın kolay kolay gerçekleşmeyeceği bir çalışmadır. Yogada uygulanan mantraları, yani kutsal sözleri tekrarlayarak gerçekleştirilen meditasyonun sufizmdeki karşılığı “zikir”dir. Uygulamada solunuma ya da sema veya duaya odaklanma gibi farklılıklar olsa da, meditatif hale geçildiğinde karşılaşılan fizyolojik değişimler aynıdır. Bunu yanında her iki meditasyon esnasında da kişilerin neşeli, güçlü duygular, zamansızlık hissi, farkındalıkta artış, zihinsel dinçlik, iyi olma hissi ve genel gevşeme hissettiklerini ifade ettikleri görülmektedir. Meditasyon teolojik felsefedeki görüntüsünün dışında gündelik yaşamda kolaylıkla yer alabilmiş bir mental aktivitedir. Duyulardan kaynaklanan düşüncelerin artık söz konusu olmadığı bir bilinç durumudur ki buna göre, meditasyon düşüncenin konsantre olunan konuda doğru ve düzenli akışı olup konsantrasyonun hemen arkasından ortaya çıkan hal olarak ifade edilmektedir.

Gerçek Yogiler

Batı’da yoga biçimlerinin oluşmasında ve yayılmasında en büyük etki Teozofi Cemiyeti’nin yanı sıra, Ramakrishna, Sri Aurobindo, Ramana Maharishi ve Yogananda adlı Hintli mistiklerden gelmiştir. Yoga felsefesinde psişik yetenekler elde etmek gibi bir amaç yoktur. Yani psişik yetenekler amaç değil, sonuçtur. Yogi sözcüğü yoganın Batı’da ilk geçişi sırasında yanlış kavranmış bir sözcüktür. Batı’da yogi denildiğinde ilk zamanlarda, genellikle vücuduna garip şekiller verebilen, birtakım gösteriler yapan, saçı sakalı ve tırnakları uzamış, temiz olmayan insanlar akla gelmekteydi. Kimilerine göre bu imajın yaygınlaşmasına neden olanlar yoganın şarlatanlarıdır. Aslında Yogi adı Asya’da hazırlık aşamalarını çoktan geçmiş, zihinsel deneyimin ileri aşamalarına başlamış kimselere verilen bir addır. Asya’nın çeşitli ülkelerinde rastlanan bu gerçek yogiler, ıssız dağlarda ve ormanlarda inzivaya çekilmiş, dinle ilgilenmeyen, mal mülk edinme ve evlenme gibi hedefleri olmayan, az yiyen, az konuşan, az hareket eden, çeşitli uygulamalarla nefsini terbiye etmeye çalışan, şiddete karşı olan kimselerdir. Uzmanlar yoganın yanlış tanıtılmasının halen sürdüğüne, günümüzde, Hint’te değerli biri olamayacaklarını anlayan ve bu yolu gereğince bilmeyen pek çok Hintli’nin farklı ülkelere göç edip mürit grupları edindiklerine ve yoganın çıkar amaçlı olarak kullanılabildiğine dikkat çekmekteler. Oysa Asya’daki gerçek yogiler mala mülke değer vermeyen, henüz kendisinin kurtuluşa ermemiş olduğunu bildiğinden öğrenci edinmek için de bir çaba göstermeyen kimselerdir.

Yoga ve Güzellik

Yoganın, her şeyden önce vücudu sakinliğe ve rahatlığa kavuşturması açısından güzelliğe de etkisi büyüktür. Çünkü huzursuzluk ve sinir bir kadının daha çabuk yaşlanmasında önemli rol oynamaktadır. İlmi açıdan incelenmesi yoganın, psikolojik dengesizlikleri problem olmaktan kurtardığını ortaya koymuştur. Bilindiği gibi, psikolojik dengesizliklerin ardından gelen sinir ve huzursuzluğun bünye içi etkilerinin yanı sıra vücudun dış yüzeyine de büyük etkileri olmaktadır. Bunların başında da buruşukluklar, huzursuzluğun verdiği isteksizlikle bakımsız ve bedbin bir yüz gelir. Oysa yoga psikolojik bunalımları yok ettiğinden, o bunalımların getireceği ve güzelliği büyük ölçüde etkileyen yan tesirleri de yok eder.

Yoga ve Din

Yoga bir Din değildir, kişinin bedeni, zihni ve ruhunu birleştirmesine yarayan eski bir bilimdir; yoga sözcüğü de zaten birlik anlamına gelir. Batılılar birlik kavramının yerine bütünlük sözcüğünü kullanabilirler. Yoga duruşları bedeni iyileştirmek ve gençleştirmek, güçlü duyguları sakinleştirmek ve zihni berak bir hale getirmek için geliştirilmiştir, duruşlar yanlızca bu amaçla yapılabilir. Bununla birlikte, çalışmanın gerçek ürünü meditasyon olduğu kabul edilir.

Hindu, Budist ve Jain geleneklerinde yoganın manevi/ruhsal hedefleri yoganın bir parçasını oluşturduğu dinlerden ayrılabilir görülmektedir. Bazı yogiler dini daha çok kültür, değerler, inançlar ve ritüeller, yogayı da daha çok kendi kendini gerçekleştirmek (self-realization)yani yüce hakikatin doğrudan deneyimi olarak görerek din ile yoga arasında süptil bir ayırım yaparlar. Sri Ramakrishna dini kabuk doğrudan deneyimi ise öze benzetmektedir. Her ikisine de ihtiyaç vardır “fakat eğer kişi öze ulaşmak istiyorsa kabuğu aşmalıdır”.

Vajinismus

Vajina girişini çevreleyen kasların istemdışı olarak kasılarak cinsel birleşmenin acılı olması ya da birleşmenin gerçekleşememesidir. Vajina girişini çevereleyen baskın kas grubu “Pubik Kaslar” olarak adlandırılır. Bunlar düz kas grubudur ve refleks olarak çalışırlar. Vajinismusda yaşanan kasılma istem dışıdır ve asla kadının kendi kontrolünde değildir. Eğer kişi kasların kasılmasından ötürü acısız cinsel birleşme yaşayamıyorsa bu durum vajinismus olarak nitelendirilir. Bir diğer tabirle Vajinismus, kadınlarda görülen cinsel bir işlev problemidir. Vajina girişini çevreleyen kasların istem dışı kasılarak cinsel birleşmede acı ve ağrıya neden olması ya da bu sebeple cinsel birleşmenin hiç gerçekleşememesi şeklinde tanımlanabilir. Kasılmalar, cinsel birleşme dışında jinekolojik muayene esnasında ve vajina içine tampon yerleştirme durumlarında da ortaya çıkabilir.

null

Nedenleri

Bu hastalığın %90′ı psikolojik, %10′u organik kökenlidir. Psikolojik kökenli olanlarının başlıca sebepleri arasında genç kızlara ergenlik çağından itibaren cinselliğin ayıp, kötü ve günah olarak anlatılması, kızlık zarının öneminin abartılması ve ilk birleşmenin acı veren ve kanamaya sebep olan bir deneyim olacağının öğretilmesidir.

Bazı durumlarda kişinin başından geçen tecavüz veya kötü cinsel deneyimler de vajinismus hastalığının sebebi olabilir. Hamile kalma korkusu, doğum korkusu veya kızlık zarının yırtılması gibi korkular da az görülmekle birlikte bu hastalığın psikolojik nedenleri arasında gösterilebilir. Sağlıklı ve aktif cinsel hayata sahip kadınlarda dahi bazı durumlarda geçici de olsa vajinismus görülebilir. Doğum veya jinekolojik ameliyatlar sonrası, büyük üzüntüler ve emzirme (laktasyon) döneminde kadınlarda görülen cinsel istek azalması bu durumlara örnek olarak gösterilebilir.

Vajinismus, ilk cinsel ilişki girişimi sırasında, jinekolojik muayene sırasında ya da tampon kullanma girişimi sırasında ortaya çıkabilmektedir. Pubik kaslar kasılarak vajinanın açılmasını engeller ve cinsel birleşmenin gerçekleşememesine neden olurlar. Kasılma oluşursa cinsel birleşme ya imkansız hale gelir ya da şiddetli acı oluşur. Genellikle vajinal bölgeye müdahale sona erdiğinde kaslar rahatlar ve normale döner. Pubik kasların kasılması kişinin isteği dışında gerçekleşmektedir, kişi her ne kadar uyanıkta olsa durum bilinç dışı meydana gelir. Bu istem dışı kasılmaların bir çok nedeni olabilmektedir, genellikle fiziksel ve duygusal faktörlerin birleşmesi sonucu oluşmaktadır. Bu kasılmalar aslında vücüdün kendini korumaya yönelik bir savunmasıdır. Vajinismusun nedenlerini, sonuçlarını ve nasıl tedavi edileceğini bilmemek çiftlerin hayal kırıklıkları yaşamalarına neden olur ve her iki tarafıda psikolojik ve fiziksel olarak yıpratır. Vajinismus hastası çoğu kadın illişkiye girememekten ötürü yoğun utanç duygusu hisseder ve sıkıntılarını paylaşmak istemezler. Durumu başkalarına anlatmak onları rahatsız edebilmektedir. Vajinismus yaygın olarak karşımıza çıkmaktadır ve kadından kadına farklılıklar gösterebilmektedir. Bazı kadınlar jinekolojik muayeneyi tamamlayabilmekteya da tampon kullanabilmekte iken cinsel ilişkiyi tamamlayamamaktadır. Bazı kadınlarda ise ilişki gerçekleşmekte fakat aşırı miktarda acı oluşmaktadır. Diğer bir grupta ise hiçbir vajinal müdahale gerçekleşememektedir.

null

Vajinismus Türleri

Primer Vajinismus: Cinsel hayatın başlamasindan itibaren görülen ve bir kez bile cinsel ilişkinin gerçekleşememesi türündeki vajinismustur.

Sekonder Vajinismus: Cinsel hayatın başlamasından itibaren sağlıklı şekilde ilişki mümkün iken yaşanmış bir cinsel travma sonrası (olaylı bir doğum, düşük, kürtaj, yanlış yapılan ve ağrılı bir jinekolojik muayene, taciz veya tecavüze maruz kalma gibi) oluşan vajinismus durumu söz konusudur.

Tedavisi

Hastalığın tedavi süreci oldukça basittir. Önemli olan sorunun nedeninin belirlenmesidir. Sorun fiziksel kaynaklı ise jinekolojik olarak tedavi edilebilir. Eğer hastalığın nedeni psikolojik ise çiftin beraberce psikolojik terapiye devam etmesi gerekebilir. Her psikolojik rahatsızlıkta olduğu gibi bunda da hastanın hastalığını tanıyıp kabullenmesi ve tedaviye inanması tedavi sürecini kısaltır ve daha başarılı kılar. Vajinismus kesinlikle tedavi edilebilen bir problemdir. Vajinismus bir hastalık (sendrom) değil, bir belirtidir (semptom). Başka bir deyişle vajinismus; bilinç altı tarafından oluşturulan ve kişiyi koruyan bir savunma mekanizmasıdır. Vajinismus problemi olan bir kadında, PC kası (pelvik taban kası), cinsel ilişki esnasında refleksif davranmaktadır ve kadının istemi dışında kasılmaktadir. Bu istenmeyen durumun kaynağı da bazı nedenlerle etkilenen bilinç altıdır. Vajinismus tedavisinde tüm dünyada; davranışsal ve bilişsel terapiler, hipnoz tedavileri gibi bilimsel tedavi teknikleri kullanılır. Buradan da anlaşılacağı gibi, tek seanslık ya da tek günlük tedavi teknikleri, ilişki öncesi alkol alma, vajen girişine lokal anestezikler uygulama, depresyon ilaçları, etkisiz tedavi ya da çözüm girişimleridir. Vajinismus psikoterapötik bir süreç ile kesinlikle kalıcı çözüme ulaşır. Bundan dolayı bilimsel olarak açıklanmamış ve kanıtlanmamış her türlü yaklaşımdan kaçınmak gerekmektedir.

Vajinismus Hakkında Bilinmeyenler

  • Vajinismus bir hastalık değil ailesel yani evli çifte ait bir problemdir. Kadının ve erkeğin ortak bir sorunudur. Bu nedenle cinsel terapide bir tarafın diğerini suçlamaması veya anlayışlı olması öğütlenir.
  • Kişinin istediği kişiyle evlenememesi vajinismusa neden olmaz. “Başkasıyla evlenseydim yine de olur muydu?” sorusu hep akla gelir. Ama bu sorunun eşlerle bir ilgisi yoktur. Hatta evlenmeden önce uzun yıllar flört eden çiftlerde evlenince bu sorunu yaşayabilir.
  • Cinsel terapide başarı şansını arttıran en önemli faktör eşlerin seanslar sırasında kendilerine verilen ev ödevlerini uygun bir şekilde uygulaması ve sonuna kadar tedaviye inançlarını yitirmemeleridir.
  • Genel anestezi altında ilişkiye girilmesi, alkol alıp sarhoş olup cinsel ilişkiye girmesi, sakinleştirici, kas gevşetici ve antidepresan ilaçlar da tedavi edici değildir. Aksine bu tip ilaçlar cinsel isteği azaltabilir.
  • Kızlık zarlarının çok kalın olması, bilinenin aksine, vajinismusa yol açmaz.
  • Bu rahatsızlık ilk cinsel ilişki de ortaya çıkabileceği gibi uzun yıllar normal bir işlevsellikten sonra da ortaya çıkabilir.
  • Vajinismus sosyokültürel ve ekonomik düzeyi yüksek, daha çok okuyan veya üniversite mezunu çitlerde daha sık olarak görülmektedir.
  • 10-15 yıldır evli olup halen ilişkiye giremedikleri için boşanan veya evliliklerini bu şekilde kabullenip “aseksüel” olarak yaşayan çiftlerin sayısı az değildir.
  • Bir partnerle yaşanan sorun başka bir partnerle ortaya çıkmayabilir.
  • Eğitim, kültür ve sosyal seviye ile ilgili değildir. Sadece cahil insanlarda olmaz, üniversite mezunu çiftlerde görülebilir.
  • Ülkemizde cinsel sorunla başvuran kadınların en büyük grubunu oluşturmaktadır.
  • Vajinismus problemi yaşayan kadınların yüzde 80’i ve eşlerinin yüzde 90’ı evliliklerinden yeterince doyum aldıklarını ifade etmektedirler.
  • Vajinismuslu kadınların yüzde 57’si kocalarını bu konuda düşünceli ve kendilerine yardımcı, yüzde 15’i öfkeli ve saldırgan, yüzde 28’i tepkisiz olarak değerlendirmektedir. *Vajinismuslu kadınlar genellikle giriş dışındaki cinsel aktivitelerden oldukça zevk alırlar ve ön sevişmeyle orgazm olabilirler.
  • Vajinismuslu çiftleri bu problemin yalnızca kendilerinde var olan garip bir sorun olduğunu düşünüp hekime başvurmazlar. Öncelikle çözümü büyü yapılmasıyla bağlandıklarını düşünerek tıp dışı alanlarda ararlar, sonuç başarısızdır.
  • Vajinismus sadece cinsel ilişkiye değil, muayene ve tampon gibi bazı durumlara da müsaade etmez.
  • Hemen bütün yaş grubundaki kadınları etkileyebilir.
  • Görülme sıklığı her 100 kadından ikisinde bu duruma rastlanıldığıdır.
  • Vajinismusda yeterli istek veya ıslaklığın sağlanamaması söz konusu değildir.
  • Vajinismuslu hastalar ailelerden gelen “neden hala çocuk yapmıyorsunuz?” şeklindeki eleştiriler ile boğuşmaktan sıkıldıkları için bir cinsel terapiste baş vururlar.
  • Bazen vajinismus bir koruma davranışı olarak ortaya çıkabilir. Daha önceki deneyimlerinde incitilmiş kadınlarda, cinsel ilişkiden kaçmak amacı ile vajina kaslarının kasılması ortaya çıkabilir.

[Kaynak: wikipedia.org]

Şizofreni

Şizofreni Nedir ?

Şizofreni kişilik bölünmesi, zayıf kişilikli olma, zeka geriliği veya tembellik değildir. Önemli ruhsal hastalıklarından birisidir. Hastalarda genelde gerçekle hayal dünyasını ayırt edememe, mantıksal düşünme yeteneği kaybı, normal duygusal tepkiler verememe ve toplumsal kurallara uyamama görülür.Aynı zamanda hatırlama ve normal konu?ma yeteneği genelde kaybolur. Diğer bedensel ve ruhsal hastalıklarda olduğu gibi organik nedenleri vardır.Bu gün şizofreninin ortaya çıkışında rol oynayan dopamin ve serotonin sistemi gibi beyinde yer alan taşıyıcı (nörotransmitter) sistemlerin rol oynadığı araştırmalarla gösterilmektedir. Toplumda %1 oranında şizofreni görülmektedir. Sıklıkla 15-25 yaşları arasında ortaya çıkmaktadır. 12 yaşından önce ve 40 yaşından sonra görülmesi enderdir. Günümüzde kullanılan ilaçlar belirtileri büyük oranda kontrol altına alabilmekte ancak bazı semptomlar çoğu hastada yaşam boyu sürmektedir. Bu hastalığı tümüyle atlatan hasta sayısı tüm hastaların ancak 1/5′idir. Bazı hastalar sadece bir defa atak geçirmekte, bazı hastalarda ara dönemleri normal olan ve tekrarlayan ataklar olmakta, bazı hastalarda ise belirtilerde artma ve azalma ile giden ancak hiçbir zaman normale dönmeyen bir seyir görülebilmektedir. İlaç kullanımı ile çoğu belirti kontrol altına alınabilmektedir, buna karşın bazı hastalar halen var olan ilaç tedavilerinden faydalanamamakta, ekonomik nedenlerle ilaçları temin edememekte veya ilaç yan etkileri nedeni ile tedaviye devam etmek istememektedir.

Şizofreni Nedenleri Nelerdir ?

Şizofreninin kesin nedeni tam olarak bilinememektedir. Bu konuda değişik teoriler ileri sürülmektedir. Klinik izlemelerde kan bağı olan kişilerde genetik yatkınlığın olduğu başka nedenlerin de araya girmesi ile hastalığın ortaya çıktığı görülmektedir. Tek yumurta ikizlerinin birinde şizofreni görülmesi durumunda diğerinde şizofreni ortaya çıkma olasılığı %50, anne babanın ikisinin birden şizofren olması durumunda çocuklarda şizofreni görülme olasılığı %40, anne veya babanın şizofren olması durumunda çocuklarda görülme olasılığı %8, kardeşlerden birinin şizofren olması durumunda diğer çocukta hastalığın görülme olasılığı %12′dir. Genetik geçişten sorumlu tutulan bazı genler vardır ancak bu konu henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Şizofren hastaların beyin tomografisi ve MR gibi radyolojik incelemelerinde beynin bazı bölgelerinde değişiklikler tespit edilmektedir ancak bu değişikliklerin şizofreniye özgü olmadığı bilinmektedir. Yine ölen şizofren hastaların beyin biyopsilerinde beyinde bazı doku değişiklikleri görülmektedir. Bu değişikliklerin de hastalık oluşmadan önce mi olduğu veya hastalığın ortaya çıkşıyla mı geliştiği bilinememektedir. Beyin biyokimyası ile ilgili araştırmalarda beyinde haberci rolü üstlenen (nörotransmitter) maddelerden biri olan dopaminin aktivite artışının hastalığa yol açtığı bilinmektedir. Son yıllarda dopamin yanında serotonin ve norepinefrin gibi diğer habercilerinde şizofreni oluşumunda rol oynadığı belirtilmektedir. Kullanılan ilaçlar da bu sistemler üzerinden etki etmektedir. Her hastada aynı belirtilerin ortaya çıkmaması, her ilacın her hastaya yaramaması hastalığın ortaya çıkışında bu maddelerle ilgili kişiden kişiye değişen özelliklerin olduğunu düşündürmektedir. Hastalığın ortaya çıkış nedeni olarak bazı hastalarda dopamin sistemi daha etkin olurken bazılarında sorun daha çok serotonin sisteminde olabilir. Bağışıklık sisteminin bu hastalığa yol açtığı öne sürülen teoriler arasındadır. Gebelik sırasında grip enfeksiyonu geçiren annelerin çocuklarında bu hastalığın ortaya çıktığı ileri sürülmüştür, ancak araştırmalar bunu desteklememektedir. Çevresel bazı etkenler hastalığın ortaya çıkışında rol oynamaktadır. Kalp hastaları nasıl çevresel stres yaratan durumlardan olumsuz etkileniyorsa veya stresli bir yaşam olayı nasıl hastalığın ortaya çıkmasında rol oynuyorsa şizofrenlerde de aynı durum geçerlidir. Bu hastalarda tek başına ilaç tedavisi genelde yeterli olmaz, stres yaratan durumların da ele alınması gerekir. Bazı aile yapılarının şizofreniye yol açtığı öne sürülmüş ve şizofren aileler modeli geliştirilmeye çalışılmıştır, ancak sonra yapılan araştırmalar bu teoriyi desteklememiştir.

Şizofrenlerde hormonlarda bazı değişiklikler olduğu ve bunun da hastalığa yol açtığı belirtilmektedir. Bazı yapısal ve kimyasal bozuklukların şizofren hastaların algılarında bozulmalara yol açtığı ve hastaların algılarında seçicilik olmaması dolayısıyla beynin çok fazla uyaranla karşılaştığı öne sürülmektedir. Örneğin normal kişilerde bulundukları ortamda aynı anda ortaya çıkan seslere karşı bir seçicilik vardır, televizyonun sesini dinlerken dışarıda bağıran satıcının sesini algılamayabilir, oysa şizofrenlerde bu seçiciliğin olmadığı aynı anda var olan tüm seslerin algılandığı ve beynin fazla uyaranla karşı karşıya kaldığı belirtilmektedir. Stres-diyatez teorisine göre bünyesel olarak yatkın olan kişilerde stresli bir durumla karşılaşıldığında şizofreni ortaya çıkmaktadır. Şizofreninin ortaya çıkışında biyolojik, psikososyal ve çevresel etkenlerin birlikte rol oynadığı, stres yaratan bir durumla karşılaşıldığında hastalığın ortaya çıktığı ve stres yaratan durumun da bu etkenlerden biri ile ilgili olabileceği belirtilmektedir. Örneğin ortaya çıkarıcı etken enfeksiyon gibi biyolojik bir neden veya bir yakınını kaybetme veya sorunlu bir ailede yaşama gibi psikolojik bir neden olabilir. Her enfeksiyon hastalığı olan veya her yakınını kaybeden şizofreni olmaz, bu hastalığın ortaya çıkışı için bünyesel yatkınlığın da bulunması gerekir.

Şizofreni hastaları dünyayı değişik algılar. Normalde çevrede varolan uyaranlar dışında olmayan sesler, hayaller, garip kokularla dış dünya karışık ve anlaşılmazdır. Bu ortamda hastalarda anksiyete artışı, heyecan ve korku sıktır. Bu duygularla genelde normal olmayan davranışlar sergilerler. Şizofreninin ortaya çıkışı değişik şekillerde olabilir. Bazı hastalarda aniden ortaya çıkabileceği gibi çoğu hastada sinsice yavaş yavaş gelişir. Yavaş seyir gösteren şizofrenide başlangıçta dikkat toplama güçlüğü, toplumsal ilgiyi kaybetme, içine kapanma, kendine bakımda azalma, dini uğraşılarda artma veya kara sevdaya tutulma gibi belirgin olmayan ve ilk bakışta şizofreniyi düşündürmeyen belirtiler görülebilir ve sıklıkla başka psikiyatrik hastalıklarla karıştırılır. Bu başlangıç belirtilerinin ardından birkaç ay veya yıl içinde de tüm belirtileri ile hastalık ortaya çıkar. Hastalar sıklıkla garip davranışlar ve konuşmalar sergilerler.Gerçekte olmayan sesler işitmeye ve hayaller görmeye başlarlar. Bazı hastalarda garip pozisyonlarda uzun süre durma, bazılarında hiç hareket etmeksizin uzun süre sessiz kalma veya aşırı hareketlilik görülebilir. Yavaş seyir gösteren şizofreninin yanında hızlı seyir gösteren şizofreni de olabilir. Bu hastalarda ise belirtilerin çoğu bir arada aniden ortaya çıkar.Bazı hastalarda belirtiler hafif seyrederken bazılarında şiddetli semptomlar olabilir ve bu durumda hastaları kontrol etmek güçleşebilir. Şizofrenide görülen belirtiler iki başlık altında toplanır: pozitif belirtiler ve negatif belirtiler. Her hastada bu belirtilerin tümü bir arada görülmez. Şizofreninin tipine göre belirti kümeleri de değişir. Örneğin paranoid şizofrenide şüphecilikle ilgili belirtiler baskındır. Paranoid şizofrenlerde sık görülen temalardan bazıları şunlardır:

Kendisine kötülük yapmak isteyen kişiler veya güçler vardır, bununla ilgili sesler işitmektedir, bu nedenle evde perdeleri kapatıp oturmakta, yemek yerken zehirlenme riski olduğunu düşünerek yemeği kendi önünde hazırlatmakta veya kendi yaptığı yemeği yemektedir. Odasına dinleme cihazları yerleştirilmiştir, bu nedenle odasında temkinli konuşmaktadır, eşi kendisini aldatmaktadır, v.b. Basit şizofrenide ise toplumsal çekilme, içine kapanma, sosyal aktivitelerde azalma, kendine bakımın düşmesi gibi belirtiler dışında fazla bulgu olmayabilir. Pozitif belirtilerde; şüphecilik, işitme varsanılar ve garip davranışlar sıktır.Hastalarda düşünce ve konuşmada kopukluk görülebilir. Konuşurken konudan konuya atlama, içerik olarak bir anlam ifade etmeyen sözcükleri birbiri ardına sıralama sonucu dinleyenler tarafından bir anlam ifade etmeyen sözcük salatası dediğimiz içeriği boş, anlamsız ve karmaşık konuşma biçimi görülebilir.

Bazende hastalar kendileri kelime uydururlar, bu kelimeler kendilerince bir anlam ifade etmektedir.Aslında anlamsız gibi görülen konuşmaya dikkat edilirse çokta anlamsız olmadığı içeriğinin olduğu görülebilir. Bu konuşma biçimi kişinin çağrişimlarının hızlanması ile ilgilidir. Düşüncede bu hızlanmanın yanında duraklamalar da görülebilir. Hastalar konuşurken ani duraklamalar, bloklar genelde buna bağlıdır. Düşünceler genelde çocuksu ve büyüseldir. Hastalarda gerçekle bağlantısı olmayan inanışlar görülebilir. Bu hastalarda görülen bazı düşüncelere şu örnekler verilebilir; telefonları dinlemekte, insanlar kendisini takip etmekte, herkes düşüncelerini bilmektedir, kötülük yapmak isteyen kişiler vardır, hatta ev içindeki yakınları bile kötülüğünü istemekte ve kendisine zarar vermek için planlar yapmaktadır,televizyondan mesajlar almakta, herkes kendisine manalı manalı bakmaktadır, iç organları parçalanmış ve yok olmuştur, telepatik güçleri vardır, uzaylılar kendisi ile bağlantı kurmaktadır v.b. Gerçekle bağlantısı olmayan sesler işitilebilir. Bazen bu sesler bazı komutlar vermekte, alay etmekte veya kötü sözler söylemektedir. Yine gerçekte olmayan hayaller görülür. Garip şekiller, korkunç yaratıklar olabilir. Hastalar bu ses ve görüntülerin gerçekte olup olmadığını ayırt edemez. Çoğu zaman bunlardan rahatsız olurlar ve korkarlar. Bunları kendi beyinlerinin bir ürünü olarak kabul etmez ve genelde dışarıdan birileri tarafından yapıldığını düşünürler. Bazen bu seslere yanıt verir, konuşmaya başlarlar veya görüntüleri takip ederler.Hastaların bu hareketleri dışarıdan gözlendiğinde kendi kendine konuşuyormuş veya sabit bir noktaya bakıyormuş gibi gelir. Negatif belirtilerde; toplumsal çekilme, içine kapanma, ilgi ve istek azlığı,kendine bakımda azalma, konuşma ve hareketlerde azalma gibi belirtiler görülür.

Duygulanımda azalma görülür. Hastaların jest ve mimiklerinin azaldığı görülür.Olaylara uygun tepkiler veremezler. Çoğu zaman yüzlerine maske giymiş gibi tepkisiz bir görünüm sergilerler. Bazen de uygunsuz tepkiler verdikleri görülür, ağlanacak yerde güler veya gülünecek yerde ağlayabilirler. Genelde hareketler azalmıştır. Harekete başlama güçlüğü görülür. İleri evrelerde hareketsiz uzun süre durdukları görülebilir. Bu hareketsizliğin nedeni sıklıkla ileri derecede kararsız kalmakla ilgilidir. Bazen bu uzun süreli hareketsizliğin ardından ani beklenmeyen bir hareketlilik olabilir, hasta yaydan fırlamış ok gibi eyleme geçebilir. Hastalar toplumsal olaylara ilgi ve isteklerini genelde kaybederler. Toplumsal çekilme, okul ve işe devam edememe, arkadaşlardan uzaklaşma, yalnız kalmayı tercih etme sık görülür. Dikkat toplama güçlüğü vardır, hastalar bir konuya odaklanamazlar. Şizofreni hastalarında saldırganlık sık görülen belirti değildir. Ancak şizofreni belirtileri ortaya çıkmadan önce saldırgan kişiliği olanlarda hastalık ortaya çıktıktan sonra saldırganlık görülebilmektedir. Bunun dışındaki hastalar genelde içine kapanıktır. Şüpheciliği olan hastalar ilaç kullanmıyorlarsa saldırgan olabilirler. Genelde aile içinde veya arkadaş ortamında saldırgan davranışlar gösterirler. Yine alkol ve madde bağımlılığı olan şizofrenlerde saldırganlık görülebilir. Şizofrenide intihar riski normal topluma göre fazladır. Hastaların %10′unda intihar girişimi görülebilmektedir. Hangi hastanın intihar edeceğini önceden kestirmek genelde güçtür.

Şizofreni Tanısı Nasıl Konur ?

Şizofrenide görülen belirtiler başka psikiyatrik hastalıklarda da görülebilir. Hiçbir belirti tek başına tanı koydurucu değildir. Tanı psikiyatri uzmanı tarafından hastanın ruhsal muayenesi, hasta yakınları ile görüşme ve çoğu zaman hastanın klinik izlenmesi sonucu konur. Şizotipal kişilik bozukluğu, şizoaffektif bozukluk, bipolar duygulanım bozukluğu şizofreni ile sıklıkla karışan bozukluklardır. Bazı bedensel hastalıkların seyri sırasında da benzer belirtiler görülebilir, bu nedenle ayırıcı tanıyı yapabilmek için fizik muayene ve kan tahlillerinin yapılması gerekir. Alkol ve madde bağımlılığı olan veya bazı ilaçları kullanan kişilerde de benzer belirtiler olabilir. Hastanın öyküsünün alınması sırasında buna dikkat edilmeli ve öyküde bu durumlardan bahsediliyorsa buna yönelik tetkiklerin yapılması gerekmektedir.

Sanal Müziğin Öncüsü: Gorillaz

Gorillaz, Ermeni müzik grubu Blur’un solisti Damon Albarn ve Tank-Girl gibi çizgi romanların yaratıcısı Jamie Hewlett’in önderliğinde kurulmuş olan Dünya’nin ilk sanal müzik grubudur.

Grup ilk albümlerini 2001 yılında çıkarmış ve bu albüm Dünya çapında 6 milyon kopya satarak Guinness Rekorlar Kitabi’na “En Çok Satan Müzik Albümü” adıyla girmiştir. İkinci albümleri Demon Days’i de 2005 yılında piyasaya çıkaran Gorillaz, albümde yer alan “Feel Good Inc.” şarkısıyla Grammy Ödülü almıştır.

Grup üyeleri gerçek yüzlerini asla göstermezler.Konserlerini gölgelerin arkasından sadece siluetleri gözükecek şekilde düzenledikleri bir ışık gösterisi eşliğinde yaparlar.2005 yılında MTV Avrupa Müzik ödüllerinde hologram tekniğini kullanarak yaptıkları 3 boyutlu konserle tüm Dünya’nin takdirini kazanmıştır ve bu zamandan sonra birkaç konserini daha bu teknikle yapmışlardır. 2006′nin son çeyreğinde dağıldığını açıklayan grup ardında sadece iki albüm bırakmasına rağmen gelmiş geçmiş en iyi müzik gruplarından biri olarak sayılmaktadır.Grubun tekrar bir araya geleceğine inanan büyük bir topluluk mevcuttur çünkü böyle kısa süreli bir ayrılık daha öncede yaşanmıştı.

null

Tarihçe

1999 yılında Damon Albarn ve Jamie Hewlett projeyi ilk oluşturduklarında grup ismini “Gorilla” olarak belirlemişlerdi ama 2000 yılında ismi Gorillaz olarak değiştirdiler.İlk şarkıları “Ghost Train” ülkede ses getirince grup hemen sonrasında kendi adlarını taşıyan albümlerini 2001 yılında piyasaya sürdüler ve büyük başarı elde ettiler.1 yıl sonra “G-Sides” adı altında çıkardıkları albüm ile ilk albümündeki şarkıların çoğunun kendileri yeniden düzenlemiştir.Bu albüm ile ünlerini daha da arttıran Gorillaz bir süre singlelar üzerinde durmuştur.

5 Mart 2001 yılında yayınladıkları ve Clint Eastwood’a karşı eleştiler taşıyan “Clint Eastwood” adlı singleları “Yılın En İyi Single Şarkısı” ödülünü almıştır. 25 Haziran 2001′de çıkardıkları “19/2000″ adlı singleları ise Dünya müzik listelerine bir numaradan giriş yapmış ve büyük ilgi görmüştür.Bunun sonucunda EA Games ile yapılan bir anlaşma ile 19/2000 , FIFA 2002′nin resmi müziği olarak seçilmiştir ve aynı sene “En İyi Oyun Müziği” dalında ödül kazanmıştır. 22 Kasım 2001′de çıkardıkları “Rock The House” ve 7 Aralık 2001′de çıkardıkları “911″ adlı singleları ile 2001 yılını kapatan Gorillaz bir anda Dünya’nin en iyi grupları arasındaki yerini almıştır.Öyle ki 2001 yılının başında neredeyse sayılı bir kitle tarafından tanınan bir grupken , sene sonuna gelindiğinde Dünya’nin her tarafında büyük hayran kitleleri olan bir grup haline gelmişlerdi.

null

2002 yılında 2 single daha yayınlayan grup daha sonrasında artık bu işten zevk almadıklarını öne sürerek dağıldıklarını açıklamışlardı.Grubun 4 üyeside Dünya’nin farklı yerlerine dağılmış ve arkasında büyük bir hayran kitlesi bırakmışlardır.Aradan geçen 2 seneden sonra 2004 yılında bu ayrılığa dayanamayan grup üyeleri Haruka Kuroda (Noodle)’nin çabalarıyla tekrar bir araya geldi ve yeni albüm üzerine çalışmaya başladılar.

9 Mayıs 2005′de yayınladıkları “Feel Good Inc.” adlı singledan hemen 2 hafta sonra 21 Mayıs 2005′de piyasaya çıkan “Demon Days” adlı albüm ile tekrar müzik dünyasına dönen Gorillaz çalışmalarına “Feel Good Inc”,”Dare”,”El Manana”,”Dirty Harry” gibi en sevilen parçalarına klipler çekerek devam etti. 2005 yılına kadar Gorillaz tüm konserlerini karanlık bir sahnede gölgelerin arkasından yapıyordu.Hazırlanan ışık düzeni ile sadece kara bir cisim gibi gözüküyorlardı. Sahnenin üst tarafına koyulan bir ekran ile şarkı eşliğinde o şarkının klibi veya ilgili resimler gösteriliyordu.Ama 2005 MTV Avrupa Müzik Ödülleri’nde bu değişti.Geceye davetli olarak katılan Gorillaz sahnede yıllarca unutulmayacak bir gösteriye imza attı.Hologram tekniğini kullanarak Gorillaz karakterlerini 3D şeklinde yansıtarak canlı müzik yaptılar.Ardından 2006 Grammy Müzik Ödülleri’nde de Madonna ile birlikte aynı sahneyi paylaşayarak hologram konseri yapmışlardı.

null

2006′nin son çeyreğinde 2. kez hayranlarını üzecek bir olay yaşandı ve Gorillaz bu sefer bir daha asla birleşmemek üzere dağıldığını açıkladı.Hatta ciddi olduklarını göstermek için birkaç TV şovuna çıkıp kendilerini ilk defa insanlara göstermişlerdir.Ama buna rağmen hayranları halen Gorillaz’in yeniden birleşeceğine inanmaktadır.

Grup birleşmiş ve 20 Kasım 2007 tarihinde yeni albümleri D-Sides piyasaya çıkmıştır.

null

null

Grup üyeleri

2-D (Vokalist, Klavye)

Damon Albarn’in karakteri olan 2-D’nin gerçek ismi Stuart Tusspot’tur.Grubun en sakin ve normale yakın kişiliğe sahip sayılabilecek üyesidir.

Murdoc Niccals (Bas Gitar)
Phil Cornwell’in karakteri olan Murdoc psikolojisi bozuk,sadist,sapık ruhlu ve kadınlara düşkün bir kişidir.Grubun en anormal üyesidir ama çoğu internet sitelerine göre Murdoc Gorillaz’in en iyi üyesidir ve birçok hayran sitesi mevcuttur.İngiltere’de yapılan bir ankette satılan Gorillaz ürünleri arasında en çok Murdoc’un ürünlerinin tercih edildiği ortaya çıkmıştır.

null

Russel Hobbs (Bateri)
Remi Kabaka’nin karakteri olan Russel’in garip bir özelliği vardır;uyuduğu zaman onun kötü niyetli hayaleti ortaya çıkar ve Dünya’ya karanlığın hükmetmesini sağlamak için uğraşır.Yemek yapmak,tamirat hobileridir.

Noodle (Gitarist,Vokal)
Haruka Kuroda’nın karakteri olan Noodle grubun kadın üyesidir.Gruptaki herkes ondan korkar çünkü Uzakdoğu Dövüş Tekniklerinin ustasıdır.Dünya çapında büyük fan kitleleri oluşturmuş olan Noodle kendini bir FedEx kutusu içinde Japonya’ya kargolaması ile bilinir.

null

Diğer karakterler

Del
Russel’in kötü niyetli hayaletidir. “Clint Eastwood” ve “Rock The House” kliplerinde görünmekte olup, grubun Gorilla Bite adındaki kısa filmlerinden “Jump The Gut” adlı bölümünde de gözüküyor.

Paula Cracker
2-D’nin eski kız arkadaşıdır ve grubun birkaç şarkısında gitaristlik yapmıştır. Noodle ondan nefret eder.

null

Diskografi

Singleları

Clint Eastwood (2001)
19/2000 (2001)
Rock The House (2001)
911 (2001)
Tomorrow Comes Today (2002)
Lil (2002)
Feel Good Inc. (2005)
DARE (2005)
Dirty Harry (2005)
Kids With Guns (2006)
El Manana (2006)

DVD
Phase One: Celebrity Take Down (2002)
Demon Days Live (2006)
Phase Two: Slowboat to Hades (2006)

null

null

Gorillaz Videoları

 

Gorillaz HDTV(1080I) Klipleri

null

null

null

null

http://rapidshare.com/files/163839723/GorillazHD.1080i.5klips.part01.rar
http://rapidshare.com/files/163930144/GorillazHD.1080i.5klips.part02.rar
http://rapidshare.com/files/163934779/GorillazHD.1080i.5klips.part03.rar
http://rapidshare.com/files/163939772/GorillazHD.1080i.5klips.part04.rar
http://rapidshare.com/files/163944862/GorillazHD.1080i.5klips.part05.rar
http://rapidshare.com/files/163954312/GorillazHD.1080i.5klips.part06.rar
http://rapidshare.com/files/163960577/GorillazHD.1080i.5klips.part07.rar
http://rapidshare.com/files/163967292/GorillazHD.1080i.5klips.part08.rar
http://rapidshare.com/files/163976465/GorillazHD.1080i.5klips.part09.rar
http://rapidshare.com/files/163985769/GorillazHD.1080i.5klips.part10.rar
http://rapidshare.com/files/163992465/GorillazHD.1080i.5klips.part11.rar
http://rapidshare.com/files/164001282/GorillazHD.1080i.5klips.part12.rar
http://rapidshare.com/files/164008654/GorillazHD.1080i.5klips.part13.rar
http://rapidshare.com/files/164019021/GorillazHD.1080i.5klips.part14.rar
http://rapidshare.com/files/164029927/GorillazHD.1080i.5klips.part15.rar
http://rapidshare.com/files/164039708/GorillazHD.1080i.5klips.part16.rar
http://rapidshare.com/files/164051324/GorillazHD.1080i.5klips.part17.rar
http://rapidshare.com/files/164060016/GorillazHD.1080i.5klips.part18.rar
http://rapidshare.com/files/164071307/GorillazHD.1080i.5klips.part19.rar
http://rapidshare.com/files/164081783/GorillazHD.1080i.5klips.part20.rar
http://rapidshare.com/files/164465566/GorillazHD.1080i.5klips.part21.rar
http://rapidshare.com/files/164473328/GorillazHD.1080i.5klips.part22.rar
http://rapidshare.com/files/164480802/GorillazHD.1080i.5klips.part23.rar
http://rapidshare.com/files/164488678/GorillazHD.1080i.5klips.part24.rar
http://rapidshare.com/files/164508369/GorillazHD.1080i.5klips.part25.rar
http://rapidshare.com/files/164523663/GorillazHD.1080i.5klips.part26.rar
http://rapidshare.com/files/164527846/GorillazHD.1080i.5klips.part27.rar

null

null

null

null

null

null

Balıklar Nasıl Ürer ve Balık Türleri

Balıklar Nasıl Ürer?

Bazı köpek balıkları, balinalar, yunus balıkları ve öteki kıkırdaklı balıklar, doğurarak ürer. Çoğu balıklar da yumurtlayarak nesillerini devam ettirir. Her cins balık, belirli dönemlerde üreme faaliyetine başlar. Bu dönemde erkek balıkların rengi değişir. Erkek ve dişi balık, birbirlerine kanatları veya vücutlarıyla sinyal gönderir. İşaretleştikten sonra, dişi balık yumurtlar. Erkek balık da spermaların bırakır. Spermaların bir kısmı gider yumurtaları döller. Balıklar çeşitli sinyallerle anlaşırlar, konuşurlar. Bazı erkek balıklar, dişilerinin yumurtlaması için yuvalar hazırlar. Yuvalar, deniz veya nehir yataklarında kazılmış bir çukur veya bitkilerden yapılmış bir kümecik olabilir. Balık yumurtaları umumiyetle küre şeklindedir ve yaklaşık olarak üç milimetre çapındadır. Yumurtaların bir kısmı, engin denizlerin üstünde yüzerken, bir kısmı da derinliklerde kalır. Her ne kadar, dişi balıkla erkek balık anlaşıp, yumurtalarını ve spermalarını bir yere bıraksalar da, nokta gibi spermaların, derin denizlerde veya akan dere içinde, gidip yumurtaları bulması ve onları döllemesi şaşılacak bir haldir. Döllenmiş yumurta içinde hücreler, bölünerek çoğalır ve balık şeklini almağa başlar. Hangi ilim ve hangi irade, milyarlarca balık yumurtası içinde faaliyetini gösteriyor ve hücre tuğlalarını üst üste yığarak, tıpkı anne veya babaya benzeyen balığı teşekkül ettiriyor. Eğer bunu yapan sebepler maddi olsa idi, her bir yumurtanın başında bulunmalıdır.

null

Balığı meydana getiren ve çoğalan canlı hücreler, yumurtayı meydana getiren yumurta sarısıyla beslenir. İlâhi tanzime bakınız ki, canlı hücrelerin balık avlayamayacağı bilindiğinden, onlara gıda olacak yumurta sarısı, daha balık yumurtlamadan karnında hazırlanmış! Bebek mamaları imâl eden fabrikalar, mamanın formülünde bir değişiklik yapsa, çocukları beslemez, belki zehir olur. Balık karnında imal edilen yumurta sarıları en hassas formüllerle, yanlışsız, kusursuz hazırlanmış en tabii gıda maddesidir. Çoğalan hücrelerle, yumurta sarısı arasında kan damarları teşekkül eder. Bu damarlar kanalıyla henüz teşekkül etmemiş balık beslenir. Aradan bir ay kadar zaman geçince, balık tamamlanmış, yumurta kabuğundan çıkma vakii gelmiş demektir. Bu arada zaten yumurta kabuğu da yumuşar. Küçük balıklar dışarı çıkınca, daha evvel eğitilmişler gibi, yüzmeğe başlar. Hâlâ bağlı bulunduğu yumurta sarısı bitinceye kadar onunla beslenir, sonra avlanmaya koyulurlar. Deniz atı ve yılan iğnesi gibi bazı balıklar da, daha garip üreme düzeni kurulmuş. Bunların, erkeklerinin karnı üzerinde bir kesecik vardır. Dişi balık buraya yumurtlar. Yumurtalar hu kese içinde döllenir ve yavrular burada, gelişir.

Kedi balığı gibi bazı balıkların erkekleri, yumurtaları ağzına alır. Yumurtalardan balık çıkıncaya kadar itina ile taşır, sonra dünyaya gelen yavruları suya bırakırlar. Denizlerde, bir balık diğerini yutarken, bunlara yumurtayı bir evlât şefkatiyle ağzında taşıtan sebepler, elbette maddi değil, manevidir. Sadece bir sene yaşayan balıklar da vardır. Yıllık balık denilen bu balıklara, deniz atları, gelyan balıkları ve cüce kayalar misal alarak verilebilir. Bunlar, kuruyan dere ve ırmaklarda yaşar. Sular kesilince, bütün balıklar ölür. Fakat bunlar, daha evvel çamura yumurtlamışlardır. Yağmurlar başlayınca sular, yumurtaların üzerinden yeniden akmaya başlar. Yumurtalar da çatlayarak yavru balıklar dışarı çıkar, suları tekrar şenlendirirler. Böylece hayat faaliyetleri devam eder, gider. Labaratuvar incelemeleri göstermiştir ki, bu balıkların yumurtaları kuru toprağa bir tohum gibi gömülmedikçe, içlerinden balık çıkmamaktadır. Balıklar yaşadıkları ortama göre, yumurtalarını ve üreme şekillerini tanzim eden sebeplerdir. Bazı derin su balıkları, 450 metreden fazla derinliklerde yaşar. Buralarda suyun sıcaklığı, donma noktasının biraz üstündedir. Bunların garip şekilleri, güçsüz iskeletleri vardır. Etraftaki besinleri azdır Yakaladıkları yiyeceklerini elden kaçırmamaları gerekir.

Akvaryum Balıklarında Üreme

Akvaryum balıkları canlı doğuranlar ve yumurtlayanlar olarak iki gruba ayrılır. Balıklarda doğun genellikle yalancı doğumdur. Hemen bütün balıklar yumurta ile ürer. Canlı doğuran grubuna dahil dişi balıklar erkekten spermleri alırlar. Vücutlarına depo ederek yumurtalar ana karnında döllenir. Bu grup balıklar bir kere çiftleşince 5-6 ay bu tohumla yavru yapmaya devam edebilirler. Bu nedenle satın aldığınız bir dişi balığın erkek olmadan devamlı yavru yaptığını görmek oldukça ilginç olacaktır. Balıklarda üreme zamanı suyun sıcaklığına bağlı olup, akvaryumlarda su sıcaklığı yıl boyunca aynı tutulduğu için üreme yıl boyu devam edebilir.

null

Bazı Balık Türlerini Yumurtlama Şekli

Vatoz (Siyam Balığı)

Bazı balıkların son derece ilginç yumurtaları ve bazılarının da yumurtalarını son derece ilginç koruma şekilleri vardır. Örneğin vatoz balıklarının yumurtalarının her biri keratin bir kapsül içindedir. Bu kapsüllerin rengi siyahtır ve her köşesinde boynuz biçimli birer çıkıntı vardır. Siyam balıkları ise çıkardıkları yapışkan sümüksü maddenin içine hava üfleyerek, su yüzeyinde kabarcıklardan oluşan sallar yaparlar. Dişinin yumurtladığı yumurtayı erkek yakalar, ağzındaki sümüksü maddeyle kaplar ve suyun üstüne doğru yüzerek yumurtayı salın altına yerleştirir.

Kababurun (Chondrostoma nasus)

Çeşitli türleriyle ülkemizde yaygındır. Göl ve nehirlerin giriş-çıkışlarının dibe yakınlarında çakıllı bölgelerde yaşar. Boylan 25-40, en çok 50 santimetre olur. Taşlara yapışık yosunlar, bitki kökleri ve dip hayvanlarıyla beslenir. Mart-mayıs arası ürer ve 100,000′e yakın yumurtasını çakılların üstüne yapıştırır. Farklı türleri, bölgelere göre çeşitli şekillerde değerlendirilir.

Kadife Balığı (Tınca tinca)

Kuzey bölgelerimizin bol bitkili durgun veya yavaş akıntılı sularında yaşar. Genelde 30-40 santimetre en çok 60-70 santimetre olur. Planktonlar, küçük balıklar ve yumuşakçalarla beslenir. Gündüzlerini dipte geçirip geceleri avlanır. Mayıs-haziran arası üreme yapar. Eti lezzetlidir. Sazan yetiştiriciliğinde yardımcı olarak düşünülen bir balıktır. Sportif yönü zevklidir.

Kalkan (Psetta maxima)

Bir dip balığı olan kalkan, Karadeniz’in en tanınmış balıklarındandır. Boğazlar, Marmara, Ege ve Akdeniz’de seyrek rastlanır. Gezici balık değildir. Bütün hayatı dipte yatmakla geçer. Batı Akdeniz, Atlas Okyanusu ve Şimal Denizi’nde, kalkanın diğer türleri yaşamaktadır. 25-30 yıllık ömrü olan kalkan balığı, 1 metre boya erişebilir. Sahillerde 5-10 metreden başlayarak 300-400 metre derinliklere inebilir. Etçil ve fazlasıyla obur bir balıktır. Erkekleri 5-6, dişileri ise 6-7 yaşlarında olgunlaşıp üremeye geçebilir. Üremeleri 10-15°C sularda nisandan hazirana kadar sürer. Milyonlarca yumurta vermesi yanında etinin lezzeti ve verimliliği ile ekonomik değeri çok yüksektir.

Kanatlı Kırlangıç (Cephalacanthus volitans)

Boyları 50 santimetreye ulaşabilen ve kırlangıcın bir türü olan bu balıklar, güzel ve bezeli renkleriyle Ege ve Akdeniz’de yaşar. Su yüzeyinden 1-1.5 metre yüksekte 1-10 saniyelik sürede 30-35 m’lik uçuşlarla denizleri süsler. Suların ısınmasıyla beraber sahillere yaklaşarak, mayıs-temmuz arası ürer. 10-80 metre derinliklerde yumuşakçalar, kabuklular ve böceklerle beslenir.

Karagöz (Diplodus vulgaris)

Bütün denizlerimizde, çoğunlukla Marmara ve Ege’de ılıman suların kayalıklarında yaşayan, bol bulunan ve sevilen yerli balıklarımızdandır. Sürüler halinde yaşar. Suların ısı şartlarına göre bahar aylarından ağustosa kadar üreme yapar. Çeşitli türleri sularımızda yaşar. Kuyruğu lekeli ve çizgili olanı ısparoz/ispari olarak tanınır. Lezzetli eti ve bol avlanılmasıyla ekonomik değeri yüksek bir balıktır.

Kayış Balığı (Ophidion barbatum)

Denizlerimizde seyrek rastlanan, 2-3 metreden 150 metreye kadar derinliklerde, üstü bitkilerle örtülü kumsal, çakıllı diplerde fazla göç etmeden yaşayan bir balıktır. Yumuşakçalar, kabuklular ve küçük balıklarla beslenir. Boylan 30 santimetre olabilir. Bahar-yaz sonu üreme yapıp 15-18,000 yumurta döker. Eti lezzetlidir. Fakat seyrek bulunduğu için ekonomik değeri yoktur.

Kedi Balığı (Scyliorhinus canicula)

Köpekbalığı ailesindendir. Sıcak ve ılıman denizlerin 3 metreden 1,000 metreye varan derinliklerinde fazla göç etmeden yaşar. Kabuklular, omurgasızlar ve balıklarla beslenir. Boyları ortalama 80-150 santimetre olur. Kuşlar gibi çiftleşip, yumurtlayarak ürer. Bahar aylarında yumurtalarını bir torba içinde kayalıklar arasına bırakır. Bir mevsimde birkaç kez yumurtlayabilir. Kuluçka süresi 15 gündür. Eti lezzetli olup yenilebilir. Ayrıca sportif avcılığı da yapılır.

Keler (Squatina sguatina)

Köpekbalığı ailesindendir. Sıcak ve ılıman denizlerin 5-100 metre derinlerinde sahil yakınlarında veya 70-400 metre açıklarında, kumlu, çamurlu alanlarda fazla göç etmeden yaşar. Boyu 2 metreye ulaşabilir. Büyük ağzıyla dipteki ölü veya diri balıkları, omurgasızlarla sürü halindeki balıkları yutarcasına yiyerek beslenir. Bahar sonu yaz aylarında dişiler, gruplar oluşturarak sahillere yakınlarda döllenir. 18-20 ay sonra tek başlarına 10-18 arası canlı yavru doğurur. Yüzgeçlerinin eti yenebilir, karaciğerinden yağ ve vitamin elde edilir.

Kıkla Lapin (Labrus berggylta)

Ilık ve sıcak denizlerimizin yosun ve bitkilerle kaplı taşlıkların 2-30 metre derinlerinde yaşar. Dişi ve erkekleri arasında boy ve renk farkları görülür. Boyları 30-40, en çok 60 santimetre (dişilerde) olabilir. Yumuşakçalar ve kabuklularla beslenir. Dişleri çok kuvvetlidir. Üremeye yakın erkekleri, deniz bitkileriyle dişiye yuva hazırlar. Mayıs-ağustos arasında yumurta verir. Eti lezzetlidir. Ayrıca sportif avcılığı değerlidir.

Kırlangıç (Trigüa lucema)

Ege, Akdeniz ve Marmara’nın fazla göç etmeyen, yerli balığıdır. Kısmen Karadeniz’de rastlanır. Ilık denizlerin sahil yakınlarında 5-300 metre derinliklerin diplerinde çiftler halinde yaşar. Küçüklerine derviş balığı da denir. Ortalama 25-50 santimetre olur. 80 santimetre ve 6-8 kilogram olanlarına rastlanır. 15-20 yıllık yaşamı vardır. 3 yaşında olgunlaşıp sahillerden uzakta üremelerini yapar. Küçük kabuklular, yumuşakçalar, deniz bitkileri ve böceklerle beslenir. Etinin lezzet ve yararıyla, her mevsimde bulunmasıyla ekonomik değeri yüksektir. Diğer Akdeniz ve Avrupa ülkelerinde de bol tüketilir.

Kırma Mercan (Pagellus aceme)

Mercan ailesindendir. 0-400 metre bazen de 700 metre derinliklere inebilmektedir. Yaşam çevresi taşlık, kayalık ve dibe yakın yerlerdir. Boyları 35-40 santimetreye ulaşabilir. Eti beyaz, gevrek ve lezzetlidir. Marmara, Çanakkale Boğazı ve Ege’de bolca bulunur. Ekonomik değeri yüksektir. Denizlerdeki ısıya göre ilkbahardan başlayarak ağustosa kadar üremeleri sürer. Etçil balık olan mercanlar çeşitli küçük balıklar, kabuklular ve omurgasızlarla beslenir.

Kırmızı Havuzbalığı

Biyolojik yaşamı diğer havuz balığı türleri gibidir.15-20 cm boyu ve renginin güzelliği ile eski çağlardan beri havuzların şimdilerde de akvaryumların klasik ve kıymetli balığıdır. Çin’de ve Japonya’da üretilen çeşitli türleri ve formları vardır.

Kızılgöz (Rutilus mtilus)

Karadeniz, Trakya, Marmara ve Kuzey Batı Anadolu’nun sahil bölgelerindeki nehirlerde yaşar. 25-30, en çok 50 santimetreye büyür. Kızılkanatla büyük benzerliği vardır. Küçük canlılar ve bitkilerle beslenir. Bahar aylarında ürer ve 50-100,000 yumurta bırakır. Eti değerli olmadığı için daha ziyade yem olarak kullanılır. Nehir ve kıyılardaki yırtıcı balıklar ve kuşlar içinde iyi bir besindir.

Kızılkanat (Scardinius eıythrophthalmus)

Kuzey Anadolu’da soğuk olmayan ağır akışlı nehirler, göl ve göletlerin yumuşak tabanlı zeminlerinde yumuşakçalar ve bitkilerle beslenerek 10-11 yıl yaşar. 20-40 santimetre boy ve 200-400 gram ağırlıkta olur. 3-4 yaşında olgunlaşıp kg/ağırlığına göre 600,000 yumurta döker. Eti lezzetli fakat çok ince kılçıklı olduğu için makbul değildir. Turna gibi yırtıcı balıklar için değerli bir yemdir.

Kocaağız (Aspius aspius)

Trakya, Marmara ve Kuzey bölgelerimizin hızlı akarsularında yaşar. Ortalama 60-80, en çok 100 santimetre boy ve 2-4 kilogramdan 10 kg ağırlığa erişebilirler. Etçil bir balıktır, su içindeki her türlü hayvanla beslenir. Erginleri yalnız dolaşır. Cinsel olgunluğa 4-5 yaşlarında ulaşıp nisan-temmuz arasında 80-100,000 yumurta verir. Az lezzetli eti nedeniyle ekonomîk değeri bölgeseldir. Buna karşın olta avcılığı çok zevkli bir balıktır. Yaşam karakteri bu balığın aynı olan “aps. vorax” türü Fırat ve Dicle Nehirlerinde yaygındır. Sis balığı olarak tanınır. Boyları 40 santimetre olur.

Kolyoz (Scomber japonicus)

Bütün denizlerimizde bulunmakla beraber daha çok Marmara balığı sayılır. Şeklen uskumruya çok benzer fakat ayrı bir türdür. Büyük Okyanus’ta da sürüler halinde yaşar. Küçük balıklar, yavrular ve planktonlarla beslenir. 2-3 yaşında olgunlaşan dişileri temmuz-ağustos arası 300-400,000 yumurtasını denize bırakır. Eti uskumru kadar lezzetli olmamakla beraber, taze-kuru-tuzlu olarak bol tüketilen bir balıktır.

Denizatları (Erkeğin Hamile Kaldığı Tek Canlı Türü)

Erkek denizatları dişilerinden aldıkları yumurtaları saklayabilecekleri bir kuluçka kesesine sahiptirler.
Dişi, embriyolarını erkeğin kuluçka kesesinin içine bırakır. Erkek de, bu yumurtalar gelişip minik birer denizatı olana kadar onları kesesinin içindeki plasenta benzeri sıvı ile besler ve kuluçka kesesinin iç dokusunda bulunan kılcal damarlar aracılığıyla yumurtalara oksijen sağlar. Erkeğin hamilelik süresi yaklaşık 10 ile 42 gün arasıdır. Bu süre boyunca dişi her sabah eşini ziyaret eder. Bu ziyaretler ve selamlaşma davranışları, dişiye eşinin doğum zamanı hakkında fikir verir ve bu zaman içinde dişi, yeni yumurtlama için hazırlanır.

null

Aterina Balıklarının Tehlikeli Yolculuğu

Aterina balıkları diğer balıklardan farklı olarak yumurtalarını karada toprağın içine gömerler, çünkü yumurtaları ancak böyle bir ortamda gelişebilir. Ancak aterinalar için karaya kısa süreliğine bile çıkmak ölüm demektir. Ama bu tehlikeye rağmen bunu yaparlar çünkü eğer yapmazlarsa bu, nesillerinin sonu olacaktır. Bu balıklar, en uygun zaman ve en uygun koşullarda karaya çıkarlar. Aterinalar yumurtalarını kuma gömmek için dolunay vaktini beklerler. Çünkü dolunay olduğunda, dalgalar kabararak tüm kumsalı kaplar. Aterina balıkları, yaklaşık üç saat süren denizin kabarma vaktini kollar ve onları kıyıya ulaştıracak olan en yüksek dalganın içine kendilerine atarlar. Karaya bu yolla çıkmayı başaran dişi aterinalar suyun dışında kaldıkları bu kısacık zaman aralığında, ustaca kıvrılıp bükülerek kumun yaklaşık 5 cm derinliğine yumurtalarını bırakırlar. Ancak tehlike bununla bitmez, aterina balıkları denize geri dönebilmek için, deniz geri çekilmeden önce yumurtalarını kuma gömmek zorundadırlar. Geri çekilme vaktini kaçırmaları durumunda ise karada kalıp yaşamlarını kaybedeceklerdir. Görüldüğü gibi bu balıklar yumurtalarının en sağlıklı şekilde gelişebilmesi için büyük bir fedakarlıkta bulunmakta ve kendilerini çok büyük bir riske sokmaktadırlar. Aynı zamanda da son derece akılcı hareket etmektedirler.

Bir Aterina balığının yumurtlamak için göze aldığı tehlikeler ve sergilediği akılcı davranışlar üzerinde düşünüldüğünde, bu balığın dışında bir aklın ve şuurun varlığı açıkça görülür. Yumurtlamak için yüzlerce kolay yöntem varken Aterina balığı yumurtalarını kuma gömmeyi tercih eder. Bu balığın, evrim teorisinin iddia ettiği gibi yumurtalarını kuma gömmek şeklinde bir alışkanlığı tesadüfler sonucunda edindiğini varsayalım. Bu durumda ne olur? Balık daha ilk aşamada kuma ulaşarak yumurtalarını gömme çabası sırasında ölür. Deneme yanılma yoluyla en uygun zamanı bulmasına kesinlikle izin vermeyecek koşullarla karşı karşıyadır ve bu durumda balığın neslinin devam etmesi imkansızdır. Çok açıktır ki, Aterina yumurtalarını kumun içinde yetişebilecek şekilde yaratan Allah, balıklara kuma ulaşacakları en uygun zamanı da ilham etmekte ve böylece onların yaşamalarını ve üremelerini sağlamaktadır.

Yay Yüzgeç Balığının Yumurtaları İçin Hazırladığı Yosundan Ev

Dişi yay yüzgeç balığı, Mayıs’tan Haziran ayına kadar olan dönemde yumurtlar. Bu dönemde, kuyruk dibindeki koyu renkli beneği daha belirgin bir hal alır. Bir göl ya da akarsuyun kenarında yosunlu bir yer seçerek, kendisine daire biçiminde bir yuva yapar. Erkek balık da, yuva yapımı sırasında, döne döne yüzerek bitkileri aşağı doğru bastırır. Dişi, yumurtaları bırakınca yumurtalar bitkilerin saplarına ve yapraklarına yapışırlar. Erkek balık da yumurtaların başında nöbet tutmaya başlar. Daha sonra da yine döne döne yüzerek bir su akımı oluşturur ve böylelikle yumurtaları havalandırır. Ayrıca erkek yay yüzgeç balığı yavrularını, boyları 10 santimetre oluncaya kadar korur.

Üremek İçin Uzun Yollar Kat eden Bir Diğer Canlı: Gri Balina

Her yıl Aralık ve Ocak aylarında gri balina Kuzey Buz Denizi’nden yola çıkar ve Kuzey Amerika’nın güneybatı sahillerinden geçerek Kaliforniya’ya doğru yüzer. Amacı doğurmak için ılık sulara ulaşmaktır. İlginç olan ise, gri balina bu yolculuğu sırasında hiçbir şey yemez. Ancak önceden tedbirini almış ve uzun yaz günleri boyunca, kuzeyin besin yönünden zengin sularındaki yiyeceklerle kendine enerji depolamıştır. Gri balina, Batı Meksika’nın tropikal sularına ulaşır ulaşmaz doğum yapar. Yavrular, annelerinin sütleriyle beslenir ve yağ takviyesi yaparlar, böylece diğer gri balinalarla Mart ayında Kuzey Denizi’ne doğru yapacakları göç için güç kazanmış olurlar.

Sihlid Balıklarının İtinalı Bakımı

Dişi ve erkek sihlid balıkları yumurtaları ve yavrularıyla yakından ilgilenirler. Balıklardan biri, yumurtaların bulunduğu yerin yukarısında durur ve devamlı olarak kuyruk ve yüzgeçleriyle onları yelpazeler. Dişiyle erkek birkaç dakikada bir nöbet değiştirirler. Yelpazelemenin amacı yumurtaların iyi gelişebilmeleri için daha fazla oksijen sağlamaktır. Bu çalışma ayrıca mantar sporlarının yumurtaların üzerine yerleşerek gelişmelerini de önler. Sihlidlerin yumurtalarıyla ilgilenmelerinin temelinde yumurtaların temizliğinin sağlanması vardır. Bunun için döllenmemiş yumurtaları da yiyerek geriye kalan sağlıklı yumurtaların hastalanmasını önlerler. Daha sonraki evrede ise yumurtaları bulundukları yerlerinden alarak kumda kazdıkları oyuklardan birine götürürler. Taşıma işlemini ise her seferinde ağızlarına birkaç yumurta alarak yaparlar. Biri çukura giderken, diğeri nöbet bekler. Daha sonra yine aynı işlem tekrarlanır. Yavrular yumurtadan çıktıkları zaman dişiyle erkek onları dikkatle korur. Genellikle yumurtadan yeni çıkan yavrular hep bir arada kalırlar, gruptan biri ayrıldığında dişi ya da erkek bu yavruyu ağzına alarak tekrar diğerlerinin yanına götürür.

Temizlik konusunda hassas olan tek canlı, Sihlid balıkları da değildir. Örneğin dişi kırkayak, yumurtalarını herhangi bir mantar tehlikesine karşı korumak için onları sık sık yalar. Daha sonra onların etrafında bükülerek, yavrular yumurtadan çıkana kadar onları düşmanlarından korur. Dişi ahtapot ise yumurtalarını bir kaya oyuğuna koyarak onları sürekli izler. Dokunaçlarıyla da düzenli olarak temizler ve temiz su ile onları durular.

Brevis salyangoz çikliti (Neoamprologus brevis)

Bilimsel gözlemlemeler için doğadan alınıp akvaryumda tutulan ilk ciklit turudur. 6 cm’lik boyuna rağmen diğer büyük Tanganika Gölü ciklitleri ile uyum içersinde yaşayabilirler. Dış görünüşlerinden erkek dişi ayrımını yapmak zordur ama yetişkin dişilerin erkeklere göre daha küçük boylu olmaları bu ayrımı kolaylaştırır. Tanganika Gölü’nün neothauma tür salyangozların bulunduğu çamurlu ve kumlu bölgeleri, bu balığın doğal yaşama alanıdır. Bu yüzden akvaryumlarda da bolca boş salyangoz kabuğu bulunması gereklidir. Akvaryum taşlar ve bitkilerle bezenmeli ama balıkların gezinebilecekleri genişliklerde kumluk alanlar bulunacak şekilde dekore edilmelidir. Bu ciklitler için salyangoz kabuklarının nemi kabukların sığınma ve üreme yerleri olmasıdır. Kabukları ağzı açık kalacak şekilde kuma gömer ve tehlike anında içine saklanırlar. Akvaryumcularda Neothauma cinsi salyangoz kabuğu bulmak zor ise benzer bir yapıya sahip, yenilebilen salyangoz kabuğu da aynı işlevi görecektir. Üreme döneminde dişi balık, kuma gömdüğü salyangoz kabuğunun 20-30 kadar yumurta bırakır. Yumurtlamadan sonra dişi düzenli olarak kabuğun ağız kısmında yaptığı kuyruk hareketleriyle içeriye taze suyun girmesini sağlar. Teritoryal erkek yumurtalar ve yavrularla doğrudan ilgilenmese de geniş bir sınır çizgisi içinde yuvanın diğer balıklara karşı korunmasını sağlar. 27°C sıcaklıkta 5-6 gün sonra yumurtadan çıkan yavrular artemia larvası ve kaliteli toz yavru yemleriyle beslenebilirler. Dişi yavrularına bakmayı ve onları korumayı 2 hafta daha devam ettirecektir. Erkekler 6, dişiler 4 cm. kadar büyür. Bu balıklar etçildir. Türe özgü karma akvaryumlarda beslenebilirler, en az 100 litrelik bir akvaryum gerekir. Bakımı tecrübe ister. pH 7.5-8.5 arasında olmalıdır. 4-28°C arasındaki sıcaklık uygundur.

Brikardi (Neolamprologus brichardi)

null

Tanganika Golü’nün kayalık kıyılarındaki sığ kesimler bu balığın doğal yaşam alanlarıdır. Erkekleri 9-10 cm. büyüyebilir. Dişiler daha küçüktür. Ayrıca erkeklerin alın kısmı daha yuvarlaktır. Kendi grubunun dışındaki balıklara karşı saldırgandır. Türe özgü karma akvaryumlarda beslenmelidirler. Kendinden daha küçük yapılı balıklara zarar verebilir. En az 150 litrelik akvaryumlarda beslenmesi gerekir. pH 7.5-8.5 arasında olmalıdır. Sıcaklığın 23-25C arasında olması uygundur. Genellikle etçil beslenen brikardiler doğada küçük su canlılarıyla beslenirler. Akvaryumda bunlara canlı yem, midye, kıyılmış karides verilebilir. Bakımı tecrübe ister. Yumurtalarını kaya kovuklarına bırakır. Dişi fazlası olmadığı sürece monogamiktirler. Çiftlerin oluşabilmesi için en uygun yöntem, bir grup gen balığı bir araya koymaktır. Ortalama 50-100 yumurta gizli kaya kovuklarına bırakılır. Bölge sınırları içinde çok iyi korunan yavrular, büyüdükten sonra da ebeveynler tarafından kovalanmaz ve yeni kardeşlerinin bakımına yardımcı olurlar. Böylece, doğada da görülen, yabancı balıkların sokulmadığı akraba kolonileri oluşur. Yavaş büyüyen yavrular, yaklaşık 8 ayda, boyları 4 cm iken cinsel olgunluğa ulaşırlar.

Frontoza (Cyphotilapia frontosa)

null

Tanganika Golü’nün kayalık kısımlarında yaşarlar. Oldukça sağlam, iri yapılı ve sert balıklardır. Bakımı tecrübe gerektirir. En az 250 litrelik bir akvaryumda bakılmalıdırlar. Erkekler 35, dişiler 25 cm. kadar büyüyebilirler. pH 8-9 arasında olmalıdır. 24-28°C sıcaklık uygundur. Erkek-dişi ayrımı ok belirgin olmasa da erkekler daha iri yapılıdır. Ayrıca erkeklerde alın hörgüç daha belirgindir. Erkeklerin yüzgeçleri dişilerinkilerden daha güçlüdür. Dişi, yumurtalarını düz bir yüzeye yapıştırır. Uygun şartlar sağlandığında üretimi zor sayılmaz. Erkek balık yumurtaları dölledikten sonra dişi balık yumurtaları toplar ve ağzında kuluçkaya bırakır. Yaklaşık 1 ay sonra yavrular çıkar. Etil bir balık olan frontoza, protein ağırlıklı yemlerle beslenmelidir. Bahçe solucanı, artemia gibi canlı yemler de verilebilir.

Kalvus (Altolamprologus calvus)

null

Tanganika Golü’nün sığ ve kayalık kısımlarında yaşar. Erkekleri 13 cm. boya ulaşırken dişiler 10 cm. boya ulaşabilir. Türe özgü karma akvaryumlarda beslenmelidir. Türdaşlarına karşı saldırgandır. Yutamayacağı boydaki farklı balıklar için ise zararsızdır. Yavaş bir balık olduğu için hızlı balıkların bulunduğu bir akvaryumda yeterince beslenemeyebilir. Etçil bir balıktır. Bu yüzden protein ağırlıklı beslenmeli, sık sık canlı yem takviyesi yapılmalıdır. pH 7.5-8.5 arasında olmalıdır. 24-26°C sıcaklık uygundur. Bakımı tecrübe gerektiren bu balık en az 150 litrelik akvaryumda beslenmelidir. Dişi, 100 kadar yumurtasını bir kovuğundaki dik bir yüzeye sıralar. Genelde yumurtaların yarısından çoğu açılmadan bozulur. Yavrular da oldukça yavaş büyürler. 12 ayda erkekler yaklaşık 5,5 cm, dişiler 3,75 cm boydayken cinsel olgunluğa ulaşırlar.

Leptosoma (Cyprichromis leptosoma)

null

Tanganika Gölü’nün güneyindeki bölümlerde yaşarlar. 9-10 cm. boya ulaşabilirler. Erkekler dişilerden biraz daha iricedir. Karma akvaryumlarda beslenilmelidir. Etil beslenir. Küçük su canlıları yerler. Bakımı tecrübe gerektiren bu balık en az 150 litrelik bir akvaryumda bakılmalıdır. pH 7.5-8.5 arasında olmalıdır. 23-26°C sıcaklık uygundur. En az 6 bireyden oluşan bir grup içinde beslenmesi gereken bir sürü balığıdır. Suyun daha çok süt düzeylerinde kalırlar ve geniş yüzme alanı gerektirirler. Bu hareketli türün besleneceği akvaryum en az 200 litre hacminde olmalıdır. Kumu kazmaz ve bitkilere zarar vermez. Çok iyi sıçradığı için bütün yüzeyi kapatan bir akvaryum kapağı kullanılmalıdır. Diğer birçok Afrika ciklitinin tersine yumurtlama tabanda değil, açık suda gerçekleşir. Çift, birbirinin etrafında dönerek yumurta bırakır. Dişi, yumurtaları yere düşmeden ağzıyla yakalar. Döllenme yumurtalar dişinin ağzındayken gerekleşir. Sayısı genelde 20′yi geçmeyen yumurtaların kuluçka süresi 25°C sıcaklıkta ortalama 21 gündür. Yavrular, yumurtadan çıkar çıkmaz artemia larvalarıyla beslenebilecek kadar gelişkindirler. Sadece bu türün yaşadığı akvaryumlarda kuluçkadaki dişileri ayrı bir akvaryuma almak gerekmez; yetişkin Leptosomalar yavrulara dokunmazlar.

Acıbalık (Rhodeus seiceus amarus)

null

Trakya, Marmara ve Karadeniz’de ağır akışlı akarsular veya göllerde yaşar. Bitkiler ve küçük hayvancıklarla beslenir. Ortalama 5-6, en çok 9 santimetreye kadar büyür. Üreme devresi nisan-haziran arasıdır. Dişisi uzun hortumuyla yumurtalarını bir midyenin içine ustaca bırakır. Erkek de spermlerini midyenin açılıp-kapanarak emdiği suya bırakarak yumurtaları döller. 2-3 haftada olgunlaşan yavrular, midyeyi terk eder. Böylece küçük cüsselerine rağmen emniyetli üreme tamamlanır.

Afangus (Aphanius fasciatus)

null

Ege ve Akdeniz’in sahillerine akan iç sularda yaşar. Çeşitli türleri ülkemizde yaygındır. Nehirlerin yavaş akıntılı veya durgun bölümlerinde yuvalanır. Boylan 5-6 santimetre olur. Acı ve tuzlu sulara da uyum gösterir. Kabuklular ve özellikle su yüzeyindeki sinek-böcek larvalarıyla beslenir. Bahar aylarında üremelerini yapıp, yumurtalarını su bitkilerinin üzerine bırakır. Akvaryum balığı olarak da yetiştirilir.

Akya (Lichia amia)

null

Kuzu, çıplak, leka ve iskender balığı olarak da anılır. Genelde 50-100 santimetre en çok 180 santimetre ve 60 kilogram ağırlıkta olabilir. Yumuşakçalar, kabuklular ve küçük balıklarla beslenerek, dipte kıyılara yakın küçük sürüler halinde dolaşır. Canavar balıklardandır, çevresindeki balıkları yok edercesine yer. Geçmişte çok avlanılması nedeniyle neslinin tükenme tehlikesi vardır. Korunması gerekir.

Ankara Çamurbalığı (Neomacheilus angorae)

null

Orta ve Doğu Anadolu’nun göl ve akarsularının çamurlu, kumlu ve sazlı zeminlerinde yayılış gösterir. Zeminlerden emdiği çamurlardan, küçük hayvanlar, böcekler ve larvaları seçerek beslenir. İsmi de oradan gelir. 6-7 santimetreye kadar büyüyebilir. Çok sığ suların yüksek ısısına dayanabilir. Mayıs-haziran arasında yapışkan yumurtalarını kıyıların kumluk ve çakıllarına bırakır. Doğa dengesini korur.

Ay Balığı (Mola mola)

null

Pervane balığı da denir. Okyanuslar ve Akdeniz’in açıklarında uzun göçler yapmadan, bazen derinlerde, bazen de su yüzeyinde yan yatarak dolaşır. İyi yüzemeyen, hareketsiz bir balıktır. Deniz anaları, ahtapot, mürekkep balığı ve diğer balıklarla beslenir. 2.5-3 metre boydan 1,500 kilogram ağırlığa erişip 20-25 yıl yaşayabilir. Bahardan yaz sonlarına kadar 300 milyona varan yumurta döker. Bu yumurtaların çoğu diğer balıklara yem olur. Eti lezzetsiz ve kötü kokulu olduğu için insan besini yönü ve ekonomik değeri yoktur.

Aynalı Sazan (Cyprınus carpio)

null

Pullu sazanın çıplak-çizgili ve aynalı sazan olarak adlandırılan yan türlerinin üretime en elverişli olanıdır. Kolay ürediği için çeşitli yörelerde ve özellikle baraj göllerinde üretimi yapılmaktadır. Yaşam öyküsü pullu sazan gibidir. Ekonomik değeri çok yüksektir. Çeşitli ülkelerde yılda 200,000 ton sazan üretimi yapılmaktadır

Bakalyaro (Merlangius merlangus)

null

Mezgit ve gelincikle aynı türdendir. Karadeniz’de yaygın, Ege’de az bulunur. Genelde 15-20, en çok 45-50 santimetre boyunda olur. Sahillerin 3-4 metreye kadar derinliklerindeki sığların kumlu, çakıllı ve yosunlu diplerinde, fazla göçler yapmadan yaşar. Balık yumurtaları, küçük balıklar ve karides gibi canlılarla beslenir. Üremelerini şubat-mayıs arasında, sahillere yakın yerlerde yapar. Mezgitle eş, beyaz ve lezzetli etiyle ekonomik değeri yüksektir.

Barbunya (Mullus barbatus)

null

Sıcak ve ılık denizlerin kumlu, çamurlu sahillerinde 300 metreye varan derinliklerinde sürüler halinde yaşar. Ortalama 12-15 santimetreden en çok 40 santimetreye kadar büyür. Suyun ısı şartlarına göre derinlerden sahile, mevsimsel göçler yapar. 10 yıl yaşayabilir. Nisan-haziran arası 15-100,000 yumurta döker. Etinin lezzeti ve bol avlanılmasıyla ekonomik değeri yüksektir.

Berber Balığı ( Anthias anthias )

null

Hani ailesinden bir balıktır. Sıcak ve ılıman denizlerin kayalık, çakıl ve bazen çamurlu bölgelerinde ve 50-300 metre derinliklerde yaşayan berber balığı, 25 santimetre uzunluğa erişebilir. Az bulunduğu için fazla ekonomik değeri yoktur. Denizlere renk güzelliği verir. Üremeleri diğer hani cinsi balıklar gibidir.

Berlam (Merluccius merluccius)

null

Ilık denizlerin orta sularında yaşar. Ege, Marmara ve Akdeniz’de yaygın, Karadeniz’de seyrek bulunur. Gündüzleri 80-300 metreye varan derin sularda, gezinip geceleri avlanmak için kıyılara ve yüzeye yaklaşır. Kolyoz, çaça, hamsi ve benzeri küçük balıklarla beslenir. En çok 80-100 santimetre boy ve 10 kilogram ağırlığa erişebilir. Mayıstan ağustosa kadar sahillere yakın yerlerde üremelerini yapar. Etinin lezzet ve kalitesi mezgitle eştir. Taze olarak her mevsimde yendiği için ekonomik değeri yüksektir.

Bıyıklı Balık (Barbus barbus)

null

Genelde 30-50 santimetre uzunlukta ve 0.5-2 kilogram, en çok 3 kilogram ağırlıkta olur. Büyüklerine seyrek rastlanır. Oksijeni bol, hızlı akan nehirlerin berrak kum tabanlı bölümlerinde yaşar. Ülkemizin çeşitli yörelerinde türleri bulunur. Mayıs-haziran arasında üreme yapar ve 5,000-30,000 yumurta döker. Bu devresinde yumurtaları zehirlidir. Eti fazla değerli olmamakla beraber avcılığı yönünden değerli bir balıktır.

Bodur Yayın (lctalurus melas)

null

Güneydoğu’daki akarsu ve göllerin kumlu, çamurlu zeminlerinde yaşayan, 20-30, en çok 45 santimetre boy ve 100-500 gram ağırlıkta olabilen bir yayın türüdür. Oldukça obur bir balıktır. Omurgasızlar, küçük balıklar, balık larvaları ve kurbağalar da dahil ne bulursa yer. Suların ısı şartlarına göre nisan-haziran arasında kumların içine yuva yapan dişi, yumurtalarını dökerek bunların oluşmasını bekler. Kılçıksız eti çok lezzetlidir. Ancak ekonomik değeri bölgeseldir.

Büyükbaş Kayabalığı (Gobius (Ponücola) kessleri)

null

Trakya ve Karadeniz Kıyılarına akan nehirlerde yaygındır. Boyları 12-18, en çok 22 santimetre olur. Acı suların taşlık veya sert kumlu zeminlerinde dolaşıp, nehirlerin içlerine girer. Yuva edindiği bölgeye çok bağlıdır, buraya zorla gelen balıklara saldırgan olur. Küçük kabuklular, balıklar ve yumuşakçalarla beslenir. Nisan-mayıs arası, dişiler yumurtalarını ince ipliklerle kumsallara yapıştırır. Erkekler de gözcülük eder. Eti lezzetli ve sağlığa yararlıdır. Ekonomik değeri bölgeseldir.

Camgöz Köpekbalığı (Galeorhinusgaleus)

null

Sıcak ve ılık denizlerin 100 metrenin altındaki serin sularında tek başına yaşayan, boylan 4-5 metreden 10-15 metreye ulaşan, omurgasızlar (mürekkep balığı, ahtapot, medusalar) ve sürü halindeki küçük balıklan yiyerek beslenen bir köpek balığı türüdür. Sıcak yaz günlerinde ağır hareketlerle su yüzeyinde yüzer. Rahatsız edilmezse saldırgan değildir. Açık denizlerde erkek tarafından döllenen dişiler, 8-14 arası canlı yavru doğurur. Başka ülkelerde yenilmesine rağmen yakalananlar, ülkemizde balık unu üretiminde kullanılır.

Çaça (Sprattus sprattus)

null

Sardalya-tirsi ailesindendir. Boyu 6-8 santimetre, Karadeniz’in batısında 13-15 santimetre olanlarına da rastlanır. Besinleri planktonlar ve balık yavrularıdır. Sürüler halinde yaşar. Mayıs-Haziran arasında üreme yapar. Eti fazla lezzetli değildir. Bu nedenle özel avcılığı yapılmaz. Buna karşın denizlerde ekonomik değeri çök yüksek olan uskumru, palamut, torik gibi balıklar için yem değeri vardır. Kuzey Avrupa Ülkelerinde konservesi çeşitli isimlerle pazarlanır.

Çamuka (Atherina hepsetus)

null

Gümüş türündendir. Fazla derin olmayan sahillerin sıcak ve ılıman sularında, kumlu veya çakıllı bölgelerde sürüler halinde ve balık yavruları, kabuklular ve yumuşakçalarla beslenerek yaşar. Suyun tuzluluk oranı ve oksijen değerine uyum gösterir. Bu nedenle göllerde bile yaşayabilir. Boyu 10-12, en çok 16-18 santimetre olabilir. Suların bölgesel sıcaklığına göre nisan-eylül arasında ürer. Beyaz ve çok lezzetli etiyle ekonomik değeri yüksektir.

Çapak Balığı (Abramis brama)

null

Marmara ve Karadeniz’in akarsu ve göllerinde, bazı türleri de Ankara ve Kırşehir’de yaşar. Boyları ortalama 30-40 santimetreden 70 santimetre ve 3 kilogramdan 6 kilograma ulaşabilir. Kurtlar, böcekler ve yosunlarla beslenir. 10 yıl yaşayabilir. Mayıs-Haziran arası yaklaşık 100,000 yumurta ile üreme yapar. 1 kilogramın üstündekilerin eti lezzetlidir; küçükleri ise yem veya av balığı olarak değerlidir.

Çipura (Spanis aurata)

null

Ege ve Akdeniz’in bu namlı balığı, Marmara’da seyrek bulunur. Ortalama 25-35 santimetre boy ve 0.5-3 kilogram ağırlıkta, en çok 60 santimetre ve 6 kilogramda olabilir. Etçil bir balıktır. Kuvvetli çenesiyle küçük kabukluları, balıkları ve diğer hayvanları kolayca yer. Yaz devresinde sığlarda, kış aylarında da 35-40 metre derinliklerde yaşar. İki yaşın üstündekiler daha da derinlere iner. Üremeleri ekim-aralık aylarında olur; 100-150,000 yumurta döker. Eti çok lezzetlidir. Ayrıca üretim kültürüne uygunluğu nedeniyle ekonomik değeri çok yüksektir.

Çitari (Boops salpa)

null

Karagöz ailesinden bir balıktır. Sarpan balığı da denir. Boyları 45 santimetre olabilir. Görüntüsü çok güzel fakat eti lezzetsizdir. Bu nedenle fazla ekonomik değer taşımaz. Marmara, Ege ve Akdeniz’de bol, Karadeniz’de seyrek rastlanır. Yaşam karakteri ve üremeleri, karagöz cinsi balıklarda olduğu gibidir.

Çizgili Mercan (Uthognathus mormynıs)

null

Mırmır balığı da denir. Mercana göre vücudu daha uzundur. Genellikle Akdeniz’de bulunur ve en çok 30 santimetreye kadar büyür. Sığ suların bitkilerle örtülü taşlık, kayalık, kumluk bölgelerinde yaşar. Acı su bölgelerine de girer. Biyolojik yaşamı karagöz-mercan gibidir. Etinin lezzetli olmasına rağmen az bulunan ve sadece taze tüketilen bir balıktır.

Çizgili Orkinos (Katsowonus pelamis)

null

Karadeniz, Marmara ve Kuzey Ege’ye kadar sularımızda rastlanan orkinos türlerinden biridir. Boyu ortalama 60-100 santimetre olur. Yemlendiği balık sürülerini önüne katarak Karadeniz’e çıkar ve orada sular ısınınca üreme yapar. Bu gidiş-gelişler Karadeniz ve Marmara’daki yerli balıkların doğal dengesini oluşturur. Etinin insan gıdası olarak çeşitli değerlendirilmesi ve avcılık yönüyle aşırı tüketimi, hem orkinos türünü hem de onunla akım sağlayan diğer balık türlerini tehlikeli olarak etkilemektedir.

Dağ Alabalığı (Salmo trutta macrosügma)

null

Çoruh, Ege ve Konya Ereğlisi çevrelerinde dağ göllerinin soğuk, berrak ve temiz sularında yaşar. Zaman zaman nehirlere de girer. Bilimsel olarak dünyanın son buzul çağında dağ göllerinde kalıp, geliştiği teorisi vardır. Boyu 40-60 santimetreden 1 metreye; ağırlığı da 1-3 kilogramdan 14 kilograma olabilir. 3-4 yaşında olgunlaşıp göllerin buzla kaplandığı ekim-ocak aylarında yumurtalarını çakıllara bırakır. Dişileri yaklaşık 3,500 yumurta bırakır. Çok lezzetli etinin yanı sıra sertlik ve çevikliği ile avcılığı da değerlidir.

Deniz Alası (Salmo trutta Iabrax)

null

Karadeniz alabalığı, som balığı olarak da tanınır. Somon balığı ile hem arkabalığı, hem de benzerliği vardır. Bir türü de Akdeniz’de yaşar. Genelde 50-80 santimetre boy ve 3-7 kg ağırlıktan, en çok 100 santimetre ve 25 kilograma erişenlerine rastlanır. Ömrünün bir kısmını denizde geçirdikten sonra üremek için nehirlere girer. Ağırlığına oranla 2,000-16,000 yumurta döker. Kuvvetli çenesi olan yırtıcı bir balıktır. Küçük balıklar ve kabuklularla beslenir. Eti çok lezzetli olduğu gibi, yumurtasından da kırmızı havyar elde edilir. Ekonomik değeri çok yüksektir.

Dere Alabalığı (Salmo trutta fario)

null

Soğuk, temiz ve hızlı akıntılı nehirlerde çevresine bağlı olarak yaşar. Bölgesine kıskançtır, başka balıkların gelmesini istemez. Boyları 30-40, en çok 60 santimetre ve 0.5-2 kilogram ağırlıkta olabilir. Yumuşakçalar ve yavru balıklarla beslenir. Erkekleri 2, dişileri 3 yaşında olgunlaşıp ekim-ocak arasında yumurta bırakır. Zaman zaman akıntılara karşı 1.5-2 metre sıçrayarak yüzer. En değerli tatlı su balıklarından biridir. Lezzetli ve yararlı etiyle ekonomik değeri çok yüksektir.

Dere Kayabalığı (Gobio gobio)

null

Ülkemiz akarsularında çeşitli türleri yerine göre adlar alır. 5-6 yılda yavaş büyüyerek 12-20 santimetre boya ulaşır. Fazla hareket etmeden sualtında yatarak ömrünü geçirir. Nisan-Haziranda 12-18°C sularda haftalık aralıklarla ürer; dişileri 1,000-3,000 yumurta verir. Eti lezzetlidir. Büyük balıkları avlamak için yem olarak da kullanılır.

Dere Pisisi (Pleeuronectes Besus)

null

Nehirlerin denizlere karışan acı su bölgelerinde veya akarsuların daha içerlerinde yaşayan bir pisi türüdür. Akdeniz’de fazla rastlanır. Az akıntılı suların kumsal diplerinde fazla hareket etmeden yaşar. Ortalama 25-30, en çok 50 santimetre boyda olur. Etçil bir balıktır. Bulunduğu bölgenin su ısısına göre değişik olarak şubat-mayıs arasında ürer ve 800,000 yumurta bırakır. Eti çok lezzetli ve ekonomik değeri yüksek bir balıktır.

Dikence (Gasterosteus aculeatus)

null

Denizlerin kıyı kesimlerinde, nehirlerin denize karışan acı su bölgelerinde ve zaman zaman nehirlerde yaşayan küçük bir balıktır. Boyu 7-9 santimetre olup vücudu kalın pullarla kaplıdır. Çeşitli renklerinin güzelliği ve 300-1,000 dolayında yumurtasının erkek balık tarafından bir yuva yapılarak korunması, dikenceyi ilginç bir doğa olayı yapar. Ekonomik bir değeri yoktur.

Dikenli Kırlangıç (Aspitriglıa cuculus)

null

Kırlangıç ailesinin bir türüdür. Sırt ön yüzgeçlerinin sivriliği ve uzunluğu, yan taraflarındaki sert kabuklarla kırlangıçtan ayrılır. Ege, Akdeniz ve Marmara’da bulunur. Karadeniz’de rastlanmaz. En çok 45 santimetre boyda olur. Denizlerimizde sayısı kırlangıçtan daha azdır. Genelde 30 metre derinlikte durgun sularda, bazen de 100-250 metre derinliğe inerek yaşar. Eti lezzetli ve yararlıdır. Ekonomik değeri vardır.

Dikenli Öksüz (Prestedion cataphractum)

null

İsim benzerliğine karşın kırlangıç ailesinden öksüz ile soydaşlığı yoktur. Marmara, Ege ve Akdeniz sahillerinin 30-400 metreye varan derinliklerin kumlu, çakıllı yosun kaplı zeminlerinde yaşar. Boyları 10-15, en çok 30 santimetre olabilir. Küçüklerine mıcır, büyüklerine çuka denir. Çiftler halinde gezerek yosunlar, otlar, yumuşakçalar ve küçük kabuklularla beslenir. Mayıs-temmuz arası ürer. Eti lezzetlidir fakat çok seyrek bulunur.

Dil Balığı (Amogtossus latema)

null

Denizlerimizde 10 metreden 300-500 metreye kadar derinliklerinde, kumlu, çamurlu veya çakıllı diplerinde fazla hareket etmeden ve uzun göçler yapmadan yaşar. Boyları 20-25 santimetre olur. Dipteki omurgasızlar, küçük balıklar ve böceklerle beslenir. Bahardan itibaren kıyılara sokularak haziran-temmuz arasında üreme yapar. Kış aylarında eti dolgun ve lezzetli olur. Genelde her mevsimde bulunan, ekonomik değeri yüksek olan bir balıktır.

Dülger (Zeus faber)

null

Boyu 50-60 santimetreye ulaşan dülger balığı, geçici balıktır. Mayısta Marmara’dan Karadeniz’e çıkar. Akdeniz, Ege, Marmara ve kısmen de Karadeniz’de yaşayan, kalın pullarla örtülü dülger balığı, etobur bir balıktır. Büyük ağzıyla kendinden küçük pek çok balığı yutarcasına yer. Genelde 60-70 santimetre derinliklerde yaşar. Kış mevsiminden sonra suların ısınmasıyla mayıs ayından başlayarak temmuz sonuna kadar üremelerini sürdürür. Dülger balığı, İzmir-Antalya arası yörelerimizde peygamber, dikenli peygamber balığı olarak da tanınır. Eti lezzetli, beyaz ve yararlıdır.

Egrez Balığı (Vimba vmıba)

null

Kuzey Ege, Marmara, Trakya ve Göller Bölgesi’nde yayılış gösterir. Düz ve ağır akışlı suların, kumluk, çamurlu zeminlerinde yaşar. Boyları 25-35 santimetre en çok 50 santimetre ve 450-500 gram ağırlıkta olur. 3-4 yaşında olgunluğa erişip mayıs-haziran arası üreme yapar. Etinin güzelliği ve bolca avlanılmasıyla ekonomik değeri vardır.

Efsane Ayakkabı Converse

null

1908 yılında Marques M. Converse tarafından Amerikan spor markası olarak kurulan Converse yüzüncü yılını kutlamaktadır. Bir basketbolcu olan Chuck Taylor ayaklarını ağrıttı diye firmaya dava açınca (1921) karşılığında şirket ona iş verdi. Bir çeşit büyükelçilik dediği işi ayakkabıların Amerikdaki tanıtımını yapmaktır. Bugün All-Star markasındaki imzasını ise görevini yaptığı yıllarda attı (1923). Ve aynı sene bir basketbol takımını giydirmeye başlar. 2. Dünya Savaşı sırasında ülkesinin propagandasını yapan, bir simgeye dönüşen Converse öncesinden de orduyu desteklemiştir (1942). O dönemde tüm Amerikan hava birlikleri Converse giymiştir. Sonrasında çıkardığı modellerle birçok spor dalında aktif olarak çalışan, başarılara imza atan Converse günümüzde birçok NBA oyuncu tarafından giyilmektedir. Bu basketbolcular Dwyane Wade, Jason Williams, Chris Quinn, Udonis Haslem, Maurice Evans, Orien Greene, Andre Miller, Kyle Korver, Jameer Nelson, Mike Sweetney, Kirk Hinrich, Steve Nash, Amare Stoudamire, Sam Cassell, Onur Metin, Sercan Kıyak, Cem Turan ve Vladimir Radmanovic’dir…

null

Yeni Moda Efsanesi > Bağcıksız Converse

Amerikalı tasarımcı John Varvatos’un tasarladığı ayakkabılar Türkiye’ye geçen yıl gelmeye başladı. Fakat renk ve model alternatifleri çok sınırlıydı. Bu sebeple yurtdışından getirip giyenler çok dikkat çekti. Sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada bağcıksız Converse çılgınlığı yaşanıyor. Satış rakamlarına bakılırsa şu sıralar bağcıksız Converse, markanın en klasik modeli Chuck Taylor’dan sonra ikinci sırada yer alıyor. Kadın, erkek ve çocuklar için hemen hemen her rengi var. İnternette moda konusunda blog yazanlar bağcıksız Converse’e türlü türlü tezahürat yapıyor. Türkiye’dekiler “Bağcıksız Converse İsteriz” diye kampanyalar başlattı. 100 yıllık spor ayakkabı markası, bağcıksız model yüzünden tekrar yükselişe geçti. Peki bu ayakkabıların sırrı neydi? Bu yazıda onu bulacaksınız.

null

Bağcıksız Converse’lerin sırrından bahsedeceksek yazıya John Varvatos’la başlamak şart. Varvatos’u tanımıyorsanız hakkında bilmeniz gereken iki önemli şey var. Calvin Klein’ın ünlü boxer’ını o icad etti. Ve Converse’in bağcıksız modelini ilk o tasarladı. The New York Times gazetesinin yazarlarından Mark Paris bu durumu şöyle değerlendiriyor: “Boxer erkek konforuna yapılmış bir hediyedir. Bağcıksız Converse ise sosyolojiye yapılmış bir katkıdır. Çünkü bu ayakkabılar nostaljiyi, gangsta şıklığı ile bir araya getirir.”

Yazar nostalji derken Converse’in 100 yıllık geçmişini kastediyor. Hepimizin çocukken bir Converse’i oldu değil mi? Gangsta şıklığı ise daha derin bir mevzu! Eğer birinin ayakkabılarının bağcıkları yoksa, o hapishaneden yeni çıkmış demektir. Malum, demir parmaklıkların ardında bunalıma girip kendini veya bir başkasını ayakkabı bağcığıyla boğmasın diye alınan bir önlemdir bu. Hapiste yatmamış gangster de az olduğu için, bağcıksız ayakkabı hemen onları çağrıştırır. Günümüzde trend olması illegal insanların garip aurası ile açıklanabilir. Mafyaya has başka stil özellikleri de dönem dönem çok ilgi çekmiştir. Belki de bağcıksız Converse, külhanbeylerinin yumurta topuklarının modernize olmuş halidir.

Mark Paris ömrü hayatında ilk bağcıksız Converse gördüğü günü hiç unutmuyor: “Beyaz bağcıksız Converse’i giyen kişi Hollywood’da çalışan bir fon yöneticisiydi. New York’a yaz tatili için gelmişti. Ayakkabıları düpedüz beyaz, zengin ve başarılı erkeğin simgesiydi.”

John Varvatos’un tasarladığı ilk bağcıksız Converse, erkek ayakkabısıydı. 2006 yılının sonlarında piyasaya çıktı. 2007’nin başlarında kadın ve çocuk için olanları da üretildi. Şu anda bağcıksız Chuck Taylor Converse Amerika’nın ikinci en çok satan Converse modeli. Birincisi ise orijinal Chuck Taylor. Bu arada küçük bir not: Bağcıksız olanlar bağcıklılara oranla iki kat daha pahalı.

Bağcıksız modellerin bu kadar ilgi görmesinin bir nedeni de kullanım kolaylığı. Bağcık bağlamaktan nefret edenler, kilolarından dolayı kolay kolay eğilemeyenler, hamileler ve iyi düğüm atmasını beceremeyen çocuklar için çok ideal. Ama tüm bu mantıklı gerekçeler, bir yıl öncesi için geçerli. Şimdi dünya zayıflık şampiyonu da olsanız bağcıklı değil bağcıksız giymelisiniz. Çünkü moda olan artık bu…

null

10 Yaşındaki Jullian Şarkı Besteledi

Gelelim çocuklar cephesine. Dünyada bağcıksız Converse’lerin çocuk modasında da trend haline gelmesinin nedeni ünlülerin çocukları. Bon Jovi’nin gitaristi Richie Sambora ile Heather Locklear’ın 10 yaşındaki kızları Ava Elizabeth Sambora bağcıksız Converse’lerini ayağından çıkarmıyor ve magazin dergilerine sürekli onlarla poz veriyor. Yine aynı şekilde Mary Louise Parker da oğluna bağcıksız Converse giydiriyor. Ama bağcıksız Converse’leriyle ünlenen esas çocuk Julian Hornik. New York’da bir şarkı yarışmasına girip kazanan 10 yaşındaki Hornik’in “Bağcıksız Converse” adında bir bestesi var…

null

Estetik Merakının Mahvettiği Güzellik

null

Estetik merakı yüzünden güzelliğinden oldu. Hang Mioku henuz 48 yaşında idi ama onu güzellik hırsı tüm geleceğini değiştirdi.

48 yaşındaki yaşındaki Koreli kadın estetik takıntısının kurbanı oldu. Suratı genişledi, siması bozuldu… 48 yaşındaki yaşındaki Koreli kadın estetik takıntısının kurbanı oldu. İlk olarak 28 yaşında estetik yaptırmaya başlayan genç kadın 48 yaşına kadar bir birini izleyen operasyonlar sonucunda adeta canavara dönüştü. Suratı genişledi, siması bozuldu, dudakları kaydı. Fakat psikolojisi bozulan kadın kendini aynaya baktığında çok güzel buluyor. Onu artık tanıyamayan ailesi kızlarını hemen bir doktora götürdü ama doktorlar kızın zihinsel bir problemi olduğunu düşünüyor. Kızlarının eski haline gelmesini çok isteyen aile ameliyat masraflarının çok pahalı olması nedeniyle çaresiz kaldı. En hayret verici olanı ise genç kadın bir plastik cerrah ile tanışıyor ve cerrah kadına daha fazla slikon enjekte etmesi için şırınga veriyor. Silikonlar bitincede kadın yüzüne yemeklik yağ enjekte ediyor…Bu arada garip yüzüyle Kore TV’lerinde ünlenen Hang Mioku’nun eski haline dönebilmesi için halktan bağış yağıyor. (Milliyet)

null

Yabancı Basın

DISFIGURED, scarred and miserable – that’s how plastic surgery addict Hang Mioku feels after injecting her face with cooking oil. The haggard Korean woman had her first professional procedure as a radiant 28-year-old. Photos from the time show Hang with a perfect smile, radiant skin and striking brown eyes. But now at 48, after 20 years of professional work and further botched injections at home when docs refused to continue, hideous Hang looks like a horrifying Halloween mask. A move to Japan allowed Hang’s obsession to take hold while she was away from her parents, who had no idea their daughter’s first operation would result in a full-blown addiction. After continuous trips to a Japanese surgeon, and despite being left bloated and disfigured, Hang still thought she looked beautiful in the mirror. When she returned to Korea her lumpy face had changed so much her parents didn’t recognise her. They took her for psychological treatment, but it proved too expensive and she lapsed into her old ways. Hang even found a doctor who would give her silicone injections, and who supplied the equipment necessary to carry out the procedure at home. But when her supply of silicone ran out, Hang began injecting cheap cooking oil. As her features grew, local kids called her ‘Standing Fan’ because of her large face and small body. Eventually Hang’s plight was featured on Korean TV, and concerned viewers raised enough money for surgery to reverse the damage. During the first procedure, surgeons removed 60g of foreign substance from Hang’s face, and a further 200g from her neck. Now Hang’s ghastly face has reduced in size, but is still ravaged by the ill-effects of her addiction. And the previously gorgeous Korean girl has admitted she longs for her original face back. (thesun.co.uk)

null

Hang Mioku, 48, had her first cosmetic surgery procedure at 28 and was hooked, moving to Japan for more. Eventually surgeons refused to carry out any more work and she returned home, where her face had changed so much her family didn’t recognise her. Ms Hang’s parents took her for treatment for her addiction, but it didn’t last. She soon found a doctor who would give her silicone injections and he even gave her a syringe and silicone so she could self-inject, the paper said. When her supply ran out, she used cooking oil. Her face became so large compared to her small body that local children called her “standing fan”, the newspaper reported. After appearing on Korean TV, viewers sent donations so she could have surgery to reduce the size of her face. The first of several operations removed 60g of oil from her face and 200g from her neck. Her face has been left scarred and disfigured, and Ms Hang said she would like her old face back. (news.com.au)

null

Hang Mioku, now 48, had her first plastic surgery procedure when she was 28; hooked from the beginning she moved to Japan where she had further operations - mostly to her face. Following operation after operation, her face was eventually left enlarged and disfigured, but she would still look at herself in the mirror and think she was beautiful. Eventually the surgeons she visited refused to carry out any more work on her and one suggested that her obsession could be a sign of a psychological disorder. When she returned home to Korea the surgery meant Hang’s features had changed so much that her own parents didn’t recognise her. After realising that the girl with the grossly swollen face was indeed their daughter her horrified parents took her to a doctor. Once again the possibility that Hang had a mental disorder was raised and she started treatment. However, this treatment was too expensive for her to keep up and she soon fell back into old ways. Amazingly, she found a doctor who was willing to give her silicone injects and, what’s more, he then gave her a syringe and silicone of her own so she could self-inject. When her supply of silicone ran out Hang resorted to injecting cooking oil into her face. Her face became so grotesquely large that she was called “standing fan” by children in her neighbourhood - due to her large face and small body. As Hang’s notoriety spread she was featured on Korean TV. Viewers seeing the report took mercy on her and sent in enough donations to enable her to have surgery to reduce the size of her face. During the first procedure surgeons removed 60g of foreign substance from Hang’s face and 200g from her neck. After several other sessions her face was left greatly reduced but still scarred and disfigured. And it would seem that even Hang can now see the damage she has done; she now says that she would simply like her original face back. (telegraph.co.uk)

null

null

İnsana En Çok Benzeyen Robot

null

Japonya’nın bilim merkezlerinden Osaka’da, robot laboratuvarlarındayız. Kısa ve beyaz bir silikon hortumun ağzından garip sesler çıkıyor. Boruya takılmış ipler hareket ederek, ağız biçimindeki oyuğu küçültüp büyütüyor, 4 vida hortumun biçimini düzenliyor ve içeri giren hava miktarını ayarlıyor. Osaka’daki deney laboratuarını yöneten Katsushi Miura, “Bu yapay ağız az önce a, i, u, e, o gibi sesli harfleri söyledi. Yetişkinlerin bebeklere ilk harfleri söyletmesi gibi, biz de bu silikon hortumla konuşma alıştırması yapıyoruz” diyor.

İnsana Benzer Ten

Laboratuarın bir diğer köşesinde, insan büyüklüğünde bir robot, gözlerini tuhaf bir biçimde kaydırmış halde, sandalyede oturuyor. Yüzünü, boynunu ve kollarını kaplayan pembe silikon teni, insana benzerliğini arttırıyor. Robotun öne doğru uzanmış sağ kolu, adeta bir hayalet gibi, santim santim sağa sola hareket ediyor.

Laboratuarda görev yapan bilim adamlarından Takashi Minato robota ne yaptırmaya çalıştıklarını anlatıyor: “Şu anda el sallamayı öğreniyor. İnsan örneğinin esas alındığı bu hareket, bilgisayarın yardımıyla robota aktarılıyor. Robotun el sallamayı öğrenmek ve hafızasına kaydetmek için 30 ila 60 dakikaya ihtiyacı var.”

Japonya’nın Öncülüğü

Osaka’daki dünyanın en ileri robot geliştirme laboratuarında , özellikle insana benzer robotlar üzerinde çalışılıyor. Japonya bu alanda tartışmasız öncü konumunda. Geliştirilen robotlar, koşabiliyor, zıplayabiliyor, düşüp, yeniden kalkabiliyor. 1970‘li yıllardan beri yapılan büyük yatırımlar sonuç vermeye başladı. Japonya, Batılı ülkelerin oyun olarak gördüğü ve ciddiye almadığı robot teknolojisinde uzun süredir, bilim ve teknik alanındaki sınırları aşmış durumda.

null

İngiliz bilim insanları ilk ‘insansı’ robotu yarattı. West of England ve Bristol üniversitelerinin Bristol Robot Laboratuvarı’nda yürüttüğü çalışmayla üretilen robot, tıpkı bir insan gibi mimikler yapıp ağzını hareket ettirebiliyor. ‘Jules’ adı verilen, vücutsuz ve çift cinsiyetli tasarlanan robot, bir ayna gibi çalışıyor. İnsan yüzündeki hareketler kameraya çekilip bir çiple robota yerleştiriliyor, robot hareketleri taklit ediyor.

Jules gülümseyebiliyor, yüzünü buruşturabiliyor, kaşlarını çatabiliyor, konuşabiliyor, gözleriyle gerçek duyguları ifade edebiliyor. İçindeki mekanizma onun saniyede 25 ifadeye bürünebilmesini sağlıyor. Jules’un esnek plastikle kaplı yüzünün altında 34 minik motor bulunuyor. Bu motorlarda mutluluk, üzüntü, kaygı gibi 10 duygu depolanmış durumda. İnsana yakınlığıyla şaşırtan robot, araştırmacıların robotlarla ilgili öngörülerini de sağlamlaştırıyor.

Herefordshire Üniversitesi’nden Kerstin Dautenhahn ise, “Bu robotun insan gibi hareket etmek ve görünmenin yanı sıra insan gibi hissedebileceğini de düşünenler yanılıyor” diyor. İnsansı robot bilim dünyasında tartışılırken, haberi duyanlar da endişelerini dile getiriyor. İnternet sitelerinde, “Kelimelere dökülemeyecek kadar ürkütücü”, “Bir gün robotlar tarafından yönetileceğiz” türünden yorumlar yapılıyor. (The Daily Mail)

We’ve shown you Jules the robotic head before, but now a team of scientists have added real-time human expression mimicking—and taken him marching right across uncanny valley. A team at the University of Bristol, UK, have combined Jules with some analytical software that looks at a person’s face and tweaks Jules’ 34 servos to copy their expression. The results are like a physical version of the software ‘bot Emily we showed you a few months ago…but combined with Jules’ real 3D rubber head it’s a scary, and I mean scary, taste of what our future robot masters servants will behave like. There’s another even scarier vid, just for Halloween. “Researchers rarely shower!” Scary stuff indeed. Let’s hope that the ‘bots get better at smiling before we start incorporating them into healthcare or childcare environments, eh? (NewScientist)

Besides rarely showering, Robotic engineers and researchers also possess a peculiar sense of humor. Trip with us through the uncanny valley as we take a look at the animatronic head developed by David Hanson. Software, developed by the University of Bristol with some help by a professional animator, controls 34 tiny servo motors to mimic facial expressions picked up by Jules’ camera. Watch Jules make an ecologically sound case to “destroy humanity” in the video after the break. Indeed, if only Maggie was still in power.

3D Hologram Artık Hayatımızda

Hologram, eşevreli lazer ışınlarının kullanılmasıyla elde edilen resime verilen ad. Hologram elde etmek için uygulanan yöntemse holografi olarak adlandırılır. Holografi normal fotoğraf tekniğinden bazı farklılıklarla ayrılır. Her ışık dalgasının üç özelliği vardır: Dalga yüksekliğiyle tanımlanan şiddeti, dalgaboyu uzunluğuyla tanımlanan rengi ve doğrultusu. Gümüşlü levha üzerine çekilen ve siyah beyaz fotoğraflarda, ışıktaki şiddet değişiklikleri kaydedilirken, renkli fotoğraflarda dalgaboyu değişiklikleri de kaydedilir.

null

Hologramdaysa, ışığın şiddetiyle birlikte, ışık dalgalarının doğrultusu da kaydedilerek bir cismi üç boyutlu görmemiz sağlanır. Bu, tek renk hologramlar için geçerli olsa da renkli hologramlar için ışığın her üç özelliği de kaydedilir. Üç boyutlu bir görüntü elde edebilmek için, kaynaktan yayılan ışığın fotoğrafını çekmek gerekiyor. Işığın hareket eden ve bu sırada çeşitli tepe ve çukur noktaları oluşturan dalgaları bir an için dondurulup fotoğraflanabilirse, ışığı yansıtan cismin üç boyutlu özelliklerini taşıyan dalga örneği yeniden oluşturulabilir. Bu noktadan hareket edilerek, cisimden yansıyan lazer dalgalarının genlikleri ve fazları kaydedilip hologram elde edilebilir.

Elle Kontrol Edilen İnteraktif Hologram

Gerçek boyutta bir insanı gösteren hologramdaki görüntü el hareketiyle kontrol edilebiliyor. Henüz gelişmiş özellikleri olmayan erken bir prototip olsa da uygulama alanlarını hayal etmek geleceğe ışık tutuyor. Örneğin oturma odanızda yer alacak böyle bir sistemle el hareketlerinizle TV kanalları arasında dolaşmak, internete bağlanmak ve oyun oynamayı hayal etmek hiç fena gelmiyor.

Hologram Teorisi ve Eşzamanlılık

Bir önceki yazı da Bohm’dan oldukça fazla bahsetmiştik ve biraz daha araştırma gereği hissettim ama konuya önce Pribram’ın Holografik Modeli ile giriş yapalım. Bakın neler buldum, umarım bu yazıların sonunda bir ekonomist olarak, ünlü ekonomist fıkrasında olduğu gibi size karşıdaki tepeyi göstermem. Bilmeyenler için önce bu fıkrayı anlatarak başlayayım:

Bilim adamları kaybolurlar, ellerinde bir harita vardır. Ekonomist ‘durun! Ben şimdi nerede olduğumuzu bulurum, merak etmeyin’ der, biraz hesap yapar, inceler ve şöyle devam eder. ‘Tamam buldum. Şu karşıdaki tepeyi görüyormusunuz? İşte hesaplarıma göre şuan tam o tepenin üzerinde bulunuyoruz.’ Pribram’ı holografik modeli biçimlendirmeye yönelten ilk çıkış noktası, anıların beyinde nasıl ve nerede depolanmakta olduğu sorusuydu. Bu gizemle ilgilenmeye başladığı 1940′ların ilk yıllarında anıların beyinde belirli bir yerde yerleşmiş olduğu kanısı egemendi. Kişinin sahip olduğu her anı, örneğin büyük annesini en son gördüğün anın, beyin hücrelerinin belirli bir yerinde bulunduğuna inanılırdı. Bu gibi anı izlerine engramlar deniliyordu, bir engramın hangi maddeden yapıldığını-bir nöron mu, yoksa özel bir tür molekül mü olduğunu – hiç kimse bilmiyordu.

Genç bir nöroşirurji öğrencisi olan Pribram’ın, Penfield’ın enegram kuramından kuşkulanmak için bir nedeni yoktu. Ancak daha sonra düşüncesini tümüyle değiştirmesine neden olan bir şey oldu. Büyük Nöropsikolog Karl Lashley’le çalışmaya başlamıştı. Lashley hafızadan sorumlu o bir tür bilinmeyen mekanizma üzerinde otuz yıldır kişisel inceleme yapıp, duruyordu ve orada Pribram, Lashley’in çalışmalarının meyvelerine ilk elden tanık oldu. Şaşırtıcı olan, Lashley’in engramın varlığı konusunda hiç bir ipucu elde edememiş olmasınında ötesinde, yaptığı incelemenin, Penfiled’ın tüm bulgularının dayandığı zemini yerle bir etmiş olamasıydı. Lashley’in yaptığı şey, fareleri, örneğin bir labirent içinde koşturmak gibi çeşitli görevleri yerine getirmek üzere eğitmekti. Farelerin beyinlerinin çeşitli bölümlerini ameliyatla çıkarttıktan sonra yine bu deneyleri uyguladı. Amacı, farelerin beyinlerinden labirent içinde koşma yeteneklerinin anılarını kapsayan bölümleri devreden çıkartmaktı.

Anılarını ortadan kaldıramadığını görerek şaşırmıştı. Genellikle farelerin motor yetenekleri zayıflıyor ve labirentin koridorlarında beceriksizce topallıyorlardı ama beyinlerinin büyük bir bölümü çıkarılmış olsa bile hafızaları inatla tam kalıyordu. Pribram için bunlar olağanüstü bulgulardı. Eğer hatırlara beynin içinde kütüphane raflarında belirli yerlerde bulunan kitaplar gibi özel yerlere sahipse, Lashley’in cerrahi müdaheleleri onlar üzerinde niçin etkisiz kalıyordu? Pirbram’a göre bunun tek nedeni, hatıraların beynin belirli bir bölümünde yerleşmiş olmayıp, tüm beynin içinde bir biçimde yayılmış ya da dağıtılmış durumda oluşuydu. Sorun, bu durumun oluşmasını hangi mekanizma ya da sürecin sağladığı konusunda bir düşünce üretilememesiydi. 1960′ın ortalarında, Scientific American dergisinde okuduğu bir makale onu şimşek gibi çarptı. Bu makale, bir hologram düzeninin nasıl kurulduğunu anlatıyordu. Şaşırtıcı olan yalnızca holografi kavramının kendisi değildi, aynı zamanda Pribram’ın çözmeye çalıştığı bilmeceye bir çözüm sağlıyordu.

null

Holografinin ortaya çıkamasına neden olan şey girişim diye tanımlanan olgudur. İki ya da daha çok dalga-tıpkı su dalgaları gibi – birbiri içine geçtiğinde oluşan çapraz çizgili desenlere girişim denir. Örneğin bir havuza bir çakıl taşı attığınıza suda bir dizi eş merkezli dalgalar oluşur. Ve bunlar kendi dışlarına doğru yayılır. Eğer havuza iki taş atacak olursanız, iki dizi dalganın yayılıp, birbirinin içinden geçtiğini görebilirsiniz. Böyle çarpışmanın neden olduğu dalga sırtları ve çukurlarından oluşan karmaşık düzenleme, bir girişim desenidir. Dalga benzeri her fenomen ışık ve radyo dalgaları da dahil bir girişim deseni yaratabilir. Lazer ışını son derece saf, birbiriyle uyumlu bir ışık türü olduğu için, girişim desenleri yaratma konusunda özellikle başarılıdır.Deyim yerideyse lazer, kusursuz bir çakıl ve kusursuz bir havuz oluşturur. Sonuçta, bugün bildiğimiz hologramlar ancak lazerin bulunuşundan sonra oluşturulabilmişleridir.

Bir hologram, tek bir lazer ışınının iki ayrı ışına ayrılması ile oluşur. İlk ışın, fotografı çekilecek nesneden sektirilir. Sonra ikinci ışın, ilkinin yansıyan ışığıyla çarpıştırılır. Bu durumda ortaya çıkan girişim deseni daha sonra bir film parçalayıcısına kaydedilir. Çıplak gözle bakıldığında film üzerineki imgenin, fotoğrafı çekilen nesneyle uzaktan yakından hiç bir benzerliği yoktur. Daha çok, havuza atılmış bir avuç çakıl taşının oluşturuğu eş merkezli halkalara benzemektedir. Ancak başka bir lazer ışını (ya da bazan benzer bir parlak ışık kaynağı) filmin içinden geçip, onu aydınlatacak olursa orjinal nesnenin üç boyutlu bir imgesi yeniden ortaya çıkar. Böylece imgelerin üç boyutluluğu genellikle insanı ürkütecek derecede inandırıcıdır. Bir holografik projeksiyonun çevresinde dolaşabilir ve sanki gerçek bir nesneymiş gibi ona değişik açılardan bakabilirsiniz. Bununla birlikte uzanıp, ona dokunmak isterseniz eliniz görüntünün içinden geçip gider, ancak o zaman orada gerçekte hiç bir şey olmadığını anlarsınız.

Hologramın tek şaşırtıcı özelliği üç boyutlu oluşu değildir. Üzerine bir elma imgesi kaydedilmiş bir holografik film parçasını ikiye böler ve ve sonra parçaları lazerle aydınlatacak olursak, her iki yarının da elma imgesinin bütününü kapsamakta olduğunu görürüz! Bu yarım filmleri tekrar tekrar bölerek yine aynı işlemi yineleyecek olursak, bütün elma imgesinin en küçük parçanın üzerinde bile (parçalar ufaldıkça imgeler biraz flulaşmakla birlikte) yer aldığını görerek yeniden şaşırabiliriz. Normal fotoğrafların tersine, holografik bir film parçasının en ufak parçası, bütün üzerinde kaydedilmiş tüm bilgileri kapsamaktadır. Pribram’ı böylesine heyecanlandıran şey de işte hologramın bu özelliğiydi; çünki, hatıraların beyinde belirli bir yerde olmayıp da tüm beynin içine nasıl olup da dağılmış bulunduğuna bir yanıt getiriyordu sonunda. Eğer bir holografik filmin her bir parçası, bütün bir imge yaratabilmek için gereken tüm bilgiyi kapsıyorsa, beynin her parçasının da yine aynı biçimde tüm hafızayı hatırlayabilemek için gerekli tüm enformasyonu içermesi mümkündür.

Pribram 1970′lere dek kuramanı doğrulayacak yeterince kanıt birikimin sağlandığı düşüncesindedir. O’nu rahasız etmeye başlayan soru ise şuydu: Eğer beyinlermizdeki gerçeklik görüntüsü aslında bir görüntü değilde, bir hologramsa, bu neyin hologramıydı? Bu sorunun yarattığı açmaz, bir masa başında oturan bir grup insan yerine bir leke halindeki girişim deseniyle karşılaşmaya benzer. Her iki durumda da kişi şu soruyu sormakta haklıdır: Hakiki gerçeklik nedir? Gözlemci tarafından gözlenen ve görünüşe göre olan nesnel dünya mı, yoksa kamera/beyin tarafından kayıtlanan girişim desenlerinden oluşan leke mi? Buradaki örnek bana rüyalarımı hatırlattı. Rüyalarınızda kendiniz nasıl hissediyorsunuz? Ben kendimi bir kameraya benzetiyorum. Oradayım ama kendimi görmem, gördüklerim bir kameranın gördükleri gibidir. Başka şeyleri gören, rüyaların içinde olan ama asla neye benzediğini bilmediğim ben…Aslında bunu rüya da iken fark da etmem. Başrolde olan ben; izler, görür, korkar, sevinir, duygular çalışır. Başka oyuncular da vardır, bir kısmı tanınan, bir kısımı tanınmayan. Hiç tanımadığımız birini rüyamızda gördüğümüzde onu tanımadığımız biliriz. Peki ya rüyayı gören..? O neden kendisini görmüyor, diğer oyuncuları görürken..?

Pribram, holografik beyin modelinden çıkartılacak mantıksal önermenin, nesnel gerçekliğin – kahve fincanları, dağ manzaraları, karaağaçlar ve masa lambaları dünyasının- belki gerçekte var olmadığı ya da bizim inandığımız anlamda var olmadığı sonucunu doğuracağını algıladı. Mistiklerin yüzyıllar boyu söyleyip durdukları şey doğru olabilirmiydi? Gerçeklik bir maya, bir hayal miydi? Oralarda var olan şey gerçekte, tınlayan, engin bir dalga boyları senfonisi, ancak bizim duyumlarımıza ulaştıktan sonra bildiğimiz dünyaya dönüşen bir ‘ frekanslar ülkesi’miydi? Aradığı çözümümün kendi alanı dışındaki bölgelerde olabileceği düşüncesiyle fizikçi oğluna gidip onun görüşünü almak istedi. Oğlu kendisine David Bohm adındaki fizikçinin çalışmalarına bakmasını öğütledi. Pribram bunu yapınca elektrik çarpmışa döndü. Yalnızca sorusunun yanıtını bulmakla kalmadı, aynı zamanda Bohm’un görüşüne göre tüm evrenin bir hologram olduğunu keşfetti.

null

Evren bir Hologramdır

Bohm 1930′da Pennsylvania Devlet Kolejine başladığında kendisine meydan okuyan en yüksek zirveyi buldu, çünki burada kuantum fiziğiyle ilk kez karşılaşmış ve büyülenmişti. Kuantum gerçekliğinin Bohm’un özellikle ilgisini çeken yönü, birbirleriyle hiçbir ilişkisi olmayan atomaltı olguların arasındaki garip karşılıklı bağlantı olduğunu gösteren durumlardır. Bu görüş, kuantum fiziğinin kurucu babalarından biri olan Danimarkalı fizikçi Niels Bohr’a aitti. Bohr’a göre, eğer bir atom altı parçacığı yalnızca bir gözlemcinin önünde var oluyorsa, o zaman bir parçacığın gözlemlenmediği zamanki niteliklerinden ve belirleyici özelliklerinden söz etmenin anlamı yoktu. Bu görüş, bir çok fizikçiyi rahatsız etmişti, çünki bilim büyük ölçüde, fenomenlerin niteliklerinin anlaşılmasını temel alan bir disiplindi. Ancak gözlemleme eylemi gerçekte bu gibi niteliklerin yaratılmasına yardım ediyorsa, o zaman bu durum, bilimin geleceği konusunda neyi ima etmekteydi? Bohr’un görüşünden rahatsız olan fizikçilerden biri de Einstein’dı. Einstein, kendisinin kuantum kuramının oluşmasında oynadığı rol ne olursa olsun, bu acemi bilimin tuttuğu yoldan hiç memnun değildi. Bohr’un, gözlemlediği zaman bir parçacığın özelliklerinden söz edilemeyeceği yolundaki görüşüne özellikle karşı çıkıyordu, çünki bu görüş, kuantum fiziğinin diğer bulguları ile birleştirildiğinde, atomaltı parçacıklar arasında, bir biçimde, karşılıklı bir bağlantı olduğuna işaret ediyordu ki, Einstein böyle bir olasılığa kesinlikle inanmıyordu.

Bu bulgu, bazı atomaltı süreçler sonucunda birbirine benzer ya da yakından ilişkili özellikleri olan parçacık çiftlerinin yaratılmakta olduğunu ortaya koyuyordu. Örneğin, fizikçilerin pozitronyum adını verdiği son derece değişken atomu düşünelim. Pozitronyum atomu bir elektron ve pozitrondan (pozitron, pozitif elektrik yükü taşıyan bir elektrondur) oluşur. Bir pozitron elektronun antiparçacık karşıtıdır, bu ikisi sonunda birbirini yok ederek iki ışık ya da iki ‘foton’ kuantasına ayrışır ve birbirlerine ters yönlere doğru uzaklaşır (bir parçacık biçimine girmek bir kuantumun yeteneklerinden yalnızca birisidir.) Kuantum fiziğine göre fotonlar birbirlerinden ne kadar uzaklaşmış olurlarsa olsunlar, herzaman aynı polarizasyon açısına sahiptirler. (Polarizasyon, fotonun doğduğu kaynaktan uzaklaşırken büründüğü dalga benzeri görünümün uzamsal yönelimidir.)

Einstein ve arkadaşları, hiçbir matıksal gerçeklik tanımının böyle ışıktan hızlı bir bağlantının varlığına izin vermeyeceğini düşünüyorlardı, bu yüzden Bohr yanılıyor olmalıydı. Bu tartışma günümüzde Einstein-Podolsky-Rosen paradoksu ya ad kısaca, ERP paradoksu olarak bilinir. Bohr, Einstein’in tersine bir tür ışıktan hızlı iletişimin söz konusu olması yerine, başka bir açıklama önerdi. Atomaltı parçacıklar gözlemlenmedikleri zaman var olmuyorsa, ‘bağımsız nesneler ‘ olarak düşünülemezlerdi. Böylece Einstein, ikiz parçacıkları birbirinden ayrı ‘nesneler ‘ olarak görmekle bir yanılgıya düşüyor ve açtığı tarışmanın temelini bu yanılgı üzerine oturtmuş bulunuyordu. Oysa bunlar, bölünmez bir sistemin parçalarıydı ve bunları başka türlü düşünmek anlamsızdı.

Genç bir fizikçi olduğu yıllarda Bohm’da Bohr’un önermesini kabul etmiş ama Bohr’un ve takipçilerinin karşılıklı bağlantı konusuna fazla önem vermemiş olmaları onu şaşırtmıştı. 1947′de Pricteton Üniversitesinde, metallerdeki elektronların incelenmesi konusunda Berkeley’de yaptığı araştırmayı genişletti. Elektronların rastlantısalmış gibi görünen bireysel eylemlerle son derece örgütlü etkiler üretebildiklerini bir kez daha gördü. Berkeley’de incelediği plazma gibi, bunlar da artık birbirlerinin ne yapacağını bilen parçacığa ilişkin durumlar değildi, ama tüm bu parçacık okyanusu içindeki parçalardan her biri sanki sayısız trilyonlarca diğer parçacığın ne yapacağını biliyormuş gibi davranıyordu. Bohm, elektronların bu tür kollektif davranış biçimlerine plazmonlar adını verdi ve bu buluş onun dünya çapında bir fizikçi olarak tanınmasını sağladı.

İlginç bir anektot ise, Bohm’un kafası Bohr’un kuantum kuramını yorumlayış tarzına daha çok takılmaya başlamıştı. Kendi anlayışını geliştirebilmek için bir ders kitabı yazdı ve kitabının birer kopyasını Bohr ve Einstein’e göndererek onların görüşünü almayı istedi. Bohr’dan hiç bir yanıt almadı, ama Einstein onunla ilşkiye geçti hatta ikiside Princeton’da bulunması sebiyle altı ay kadar süren esin verici görüşmelerin sonunda Einstein büyük coşku ile Bohm’a, kuantum fiziği kuramının bu denli açık seçik anlatımıyla ilk kez karşılaştığını söylemişti.

Einstein’le yaptığı konuşmalardan sonra Bohm, Bohr’un yorumuna alternatif olacak işe yarar bir yol aramaya başladı. Elektron türünden parçacıkların, bir gözlemci olmadığında da var olduklarını varsayarak işe başladı. Ayrıca Bohr’un dokunulmaz duvarlarını altında daha derin bir gerçeklik, bilim tarafından keşfedilmeyi bekleyen bir kuantum-alt düzeyi bulunduğunu da varsaydı. Bu önermelere dayanarak ve sadece, bu kuantum-altı düzeyde yeni bir alan bulunduğunu varsaymak suretiyle, kuantum fiziğinin bulgularını en az Bohr kadar açıklayabildiğini fark etti. Bohm bu öngörülen yeni alana kuantum potansiyeli alanı adını verdi ve bu alanın da tıpkı yer çekimi gibi uzayın tümüne egemen olduğunu tasarladı. Bu yeni yaklaşıma karşı aldığı tepkiler genelde olumsuzdu. Bu saldırıların sertliğine karşı Bohm’un, Bohr’un görüşünün izin verdiğinden daha fazla gerçek lik olabileceğine olan inancı hiç sarsılmadı.

Kunatum potansiyelinin anlamını dikkatle inceledikçe, bu alanın, klasik görüşlerden daha köktenci bir biçimde ayırmakta olduğunu ima eden başka özellikleri olduğunu da fark etti. Bunlardan biri de bütünselliğin önemiydi. Klasik bilim, tüm bu sistemin durumunu, yalnızca parçaları arasındaki ilişkilerin sonucu olarak görüyordu. Oysa, kuantum potansiyeli bu görüşü tersine döndürüyor ve parçaların davranışlarının gerçekte bütün tarafından örgütlenmekte olduğuna işaret ediyordu. Ve bu durumda, Bohr’un atomaltı parçacıkların bağımsız “şeyler” olmayıp, bölünmez bir sistemin parçaları olduğu yolundaki görüşünü yalnızca bir adım ileriye götürmekle kalmıyor, giderek en önemli gerçekliğin bütünsellik olduğunu öne sürüyordu. Kuantum potansiyelinin daha da şaşırtıcı başka bir özelliği, bir yer kaplama kavramı konusunda düşündürdükleridir. Günlük yaşam düzeyimizde neslelerin belirgin yerleri vardır, ancak Bohm’un kuantum fiziğine getirdiği yoruma göre, kuantum-altı düzeyde, kuantum potansiyelinin gereçerli olduğu düzeyde, bir yer kaplama olgusu ortadan kalkmaktadır. Uzaydaki herhangi bir nokta, diğer noktaların tümüyle eşitlenmektedir, bu yüzden de herhangi bir şeyin diğer herhangi bir şeyden ayrı olduğunu söylemenin bir anlamı yoktur. Fizikçiler bu özelliğe “mekansızlık” adını veriyorlar.

Ve Bohm ve Pribram Birlikte

İki bilim adamının kuramları, yeni bir dünya tasarımı yaratmaktadır: Beyinlerimiz, temelde başka boyutlardan, uzay ve zamanın ötesindeki daha derin varoluş düzeninden yansıyan frekansları yorumlamak suretiyle nesnel gerçekliği matematiksel olarak oluşturmaktadır: Beyin, holografik evrenin içerdiği bir hologramdır. Pribram açısından, “Bizim ötemizde” yalnızca engin bir dalgalar ve frekanslar okyanusu vardır ve gerçekliğin bize böyle somut görünmesinin nedeni yalnızca, beyinlerimiz bu holografik karmaşayı alıp onu taşlara, sopalara ve dünyamızı oluşturan diğer tanıdık objelere dönüştürme yeteneğine sahip olmasıdır. Başka bir deyişle, bir porselenin pürüsüz yüzeyi ve ayaklarımızın altındaki plaj kumu, gerçekte yalnızca fantom organ sendromunun süslü bir çeşitlemesidir. Burada Advaita Vedanta’yı araştırırken öğrendiğim 7. Yüzyıl felsefecisi Shankara’da porselen-plaj kumu örneği yerine bakın şöyle demiş;

Sahankara, dünyanın sadece varlığı bizim idrakimize dayandığından dolayı gerçek olmadığını söylemiyor. O’na göre dünya hem vardır, hem yoktur. O’nun gerçek olmadığı, aydınlanmış bir ruh, en yüksek mistiki tecrübeye ulaştığı zaman anlaşılabilir. Aydınlanmış bir ruh, deneyüstü (transcendental) şuurluluğa ulaştığı zaman, Benliği (Atman), saf mutluluk, saf akıl ve ikincisi olmayan Bir olarak idrak eder. Bu şuurluluk durumunda her çokluk anlayışı her çokluk anlayışı kaybolur, artık benim ve senin duyguları yoktur. O zaman benlik, bu dünya görüntüsünün temeli, Bir, Gerçek, Brahman olarak mümtaz olur. Advaita Vedanta, düşünce ve madde dünyasının en yüksek gerçeğini red eder. Zihin ve madde, sonlu objeler ve benzerleri, Brahman’ın yanlış bir tefsiridirler, Shankara’nın öğrettiği şey budur. Tıpkı bir çamur çanağın veya vazonun, çamurdan başka, bir şey olmadığının anlaşılması gibi , esasen Brahman olan, Brahman’dan doğmuş olan bu kainatın sadece Brahman olduğunu anla, Brahman’dan başka hiçbir şey yoktur.

Eşzamanlılık; gerçeklik kumaşındaki defo…

Jung çarpıcı doğalarından ötürü, böyle eşzamanlılıkların rastlantısal oluşumlar olmadığı kanısına vardı, bunlar aslında kendini deneyimleyen bireylerin psikolojik süreçleri ile bağlantılıydı. Ruhun derinliklerindeki bir oluşumun fiziksel dünyadaki bir olay yada olay dizisine nasıl neden olabildiğini kavrayamadığı için, yeni bir ilkenin bu güne dek bilimin henüz tanımadığı nedensellik dışı bir bağlantı ilkesinin söz konusu olduğunu düşündü. Jung bu fikrini öne sürdüğünde fizikçilerin çoğu onu ciddiye almadı. (Walfrang Pauli hariç) Ancak şimdi, mekansızlık bağlantılarının varlığı saptandıktan sonra, bazı fizikçiler Jung’ın görüşünü yeniden gözden geçirmektedir. Fizikçi Paul Davies, “Mekansızlık olgusuna sahip bu kuantum etkileri gerçekten bir anlamda, bir tür eşzamanlılık biçimidir; şöyle ki, bunlar olaylar arasında herhangi bir nedensel bağıntı bulunması yasaklanmış bir bağlantı- daha doğrusu karşılıklı bir ilişki-kuruluyorlar” diyor.

Eşzamanlılığı ciddiye alan başka bir fizikçi de F.David Peat’dır. Peat, Jung tipi eşzamanlılıkların yalnızca gerçek olmakla kalmayıp, bunların saklı düzenle ilgili başka bir kanıtı daha sunmakta olduğunu söylemektedir. Bohm’a göre şuur ve madde arasındaki görünür farklılık bir yanılsamadır, ancak her ikisi de nesnelerin ve lineer zamanın belirgin dünyasında ortaya çıktıktan sonra oluşan yapay bir olgudur. Eğer, her şeyin kaynağı olan temelde ya da saklı düzende zihin ve madde arasında bir bölünme yoksa, ortaya çıkan gerçekliğin bu derin bağlantının izlerini taşımakta olmasında şaşıracak bir şey yoktur. Peat bu yüzden eşzamanlılık fenomeninin, gerçekliğin kumaşındaki defolar, tüm doğanın altında yatan bu engin ve tekil düzene kısa bir göz atmamıza izin veren anlık çatlaklar olduğuna inanıyor. Başka türlü söyleyecek olursak, Peat eşzamanlılığın, fiziksel dünyayla içsel psikolojik gerçekliğimiz arasında hiçbir ayrılık bulunmadığını açıklamakta olduğu düşüncesindedir. Peat’a göre, bir eşzamanlılığı deneyimlediğimiz zaman, aslında deneyimlemekte olduğumuz şey, “insan zihninin bir an için gerçek düzeninde çalışması, toplumun ve doğanın içine yayılarak, giderek incelen düzeyler boyunca ilerleyerek, zihnin ve maddenin kaynağından geçip yaratıcılığın içine dalmasıdır.

Sonuç olarak biraz da diğer öğretilere baktığımız da; Tibet’in tantrik mistikleri düşüncelerin ‘maddesine’ tsal adını vermekte ve her zihinsel eylemin bir gizemli enerjinin dalgalarını üretmekte olduğunu ileri sürmektedirler. Onlar, tüm evrenin zihnin bir ürünü olduğuna ve tüm varlıkların kollektif tsal’ları tarafından yaratılıp, canlandırıldığına inanmaktadırlar. İnsanların çoğu bu güce sahip olduğunu bilmemektedir, diyor Tantristler, çünki sıradan insan zihni, “büyük okyanus tan ayrılmış ufak bir gölcük gibidir.” Yalnızca büyük yogilerin zihnin daha derin düzeyleriyle ilişki kurabildiği ve böylesi güçleri şuurlu olarak kullanabildiği söylenir, bu amaca erişmek için yaptıkları şeylerden biri de diledikleri yaratıyı sürekli olarak imgeleme çalışmaları yapmaktır. Tibet’in tantrik metinleri, bu gibi amaçlar için oluşturulmuş imgeleme çalışmaları ya da “sadhana”lar ile doludur. On ikinci yüzyıl İran Sufileri, imgelemenin kişinin kaderini değiştirip, yeniden biçimlendirme açısından taşıdığı önem üzerinde ısrarla durmuşlar ve düşüncenin süptil yapısına alam almithal adını vermişleridir. Durugörü medyomlarının çoğu gibi onlar da insanın, çakra benzeri enerji merkezlerince kontrol edilen süptil bir bedene sahip olduğuna inanmaktadırlar. Bunlar aynı zamanda, gerçekliğin Hadarat adını verdikleri daha süptil varlık planlarına dağılmış olduklarını öne sürmektedirler; varlığın Hadarat’a en yakın planı ise, içinde kişinin düşüncelerinin süptil yapısının (alam almithal’in)düşünce imgeleri olarak biçimlendirdiği bir tür gerçeklik kalıbıydı ve bu kalıp sonuçta kişinin yaşamının akışını kararlaştırıyordu. Sufiler konuya ayrıca kendilerine özgü bir anlam da getirmişler ve bu süreçten kalp çakrasının ya da himma’nın sorumlu olduğunu ve kalp çakrasının denetiminin kişinin kendi kaderini etkileyebileceğini öne sürmüşlerdi.

Edgar Cayce’de düşüncelerden somut nesneler ya da maddenin daha ince bir biçimi olarak söz ediyordu, transa girdiği zamanlarda, hastalarına sürekli olarak kendi düşüncelerini yaratmakta olduğunu anlatıyor, onlara “düşüncenin yaratıcı, inşa edici özelliği’n den söz ediyordu. O’na göre, düşünme süreci bir örümcek ağı gibi sürekli örmekte ve ağına sürekli eklemeler yapmaktaydı. Yaşamlarımızın her anında gelecekti enerjilerimizi ve biçimlerimizi veren imgeler ve kalıplar yaratıyoruz, diyordu Cayce. Paramahansa Yogananda insanlara, kendileri için diledikleri geleceği gözlerinde canlandırmalarını ve onu “yoğunlaşmış enerji” ile yüklemelerini öğütlüyordu. O’nu söylediği gibi, “Konsantrasyon egzersizleri ve irade gücüyle uygulanan bir vizüalizasyon düşüncelerimizi materyalize edebilmemizi sağlar ve bunlar karşımıza yalnızca zihinsel alanlar daki rüyalar ya da vizyonlar değil, maddesel alemdeki deneyimler olarak da ortaya çıkar.

Gerçekten de bu gibi düşünceler geniş yelpaze içinde dağılmış bir dizi farklı kaynakta yer almaktadır:

Buda, “Biz ne düşünüyorsak, oyuz” demiştir.” “Düşüncelerimizle yarattığımız her şeyiz. Biz, düşüncelerimizle yarattığımız her şeyiz. Biz, düşüncelerimizle dünyayı oluşturuyoruz.” Hindular’ın , Hristiyanlık öncesi Brihadaranyaka Upanişadlar’ın da, “İnsan eylemleriyle kendisini yaratır. İnsanın arzuları ne ise, kaderi de odur” diye yazar. Ve Dördüncü yüzyıl Yunan Filozoflarından Iamblichus da şöyle demiştir: “Doğadaki her şey Kader tarafından kontrol edilmez, çünki ruhun kendine özgü bir ilkesi vardır.” “İsteyin size verilecektir….Eğer imanınız varsa sizin için hiç bir şey olanaksız değildir.” der İncil. Ve Kabalistik kitap olan On Üç Yapraklı Gül’de Rabbi Steinsaltz, “Kişinin kaderi, kendisinin yarattığı ve yaptığı şeylerle ilişkilidir.” diye yazar.

Sözün kısası, hologramın icadın edilmesinden çok önce sayısız düşünür evrenin mekansızlık özelliğini taşıyan düzenini algılamış ve bu görünümü kendine özgü yollardan açıklama çabası göstermiş bulunuyordu. Şunu da eklemek gerekir ki, bu çabalar karmaşık teknolojilere sahip günümüz insanlarına göre farklı gelebilirse de aslında algılayabileceğimizden çok ileri bir öneme sahip olabilirler. Örneğin, on yedinci yüzyıl Alman matematikçisi ve filozof Leibniz’in Budizm’in Hua-Yen okulundan haberli olduğu anlaşılmaktadır. Bazılarına göre Leibniz’in evrenin her biri tüm evrenin yansıması içeren “monad”adını verdiği temel birimlerden oluşmuş olduğu yolundaki savı bu tanışıklıktan sonra ortaya çıkmıştır. Burada önemli olan, Leibniz’in dünyaya integral hesabını armağan etmiş ve bu integral hesabı sayesinde Dennis Gabor’un hologramı keşfetmiş olmasıdır.

null

Holografi

Holografi, lazer ışınlarına dayanılarak gerçekleştirilen üç boyutlu görüntü işlemine verilen addır. Uzayda bir cismin varlığına ait enformasyon bize genellikle ses veya ışık dalgaları halinde ulaşır. Holografi, cisimlerden gelen dal galardaki enformasyonu belirli bir şekilde depo edip bu enformas yonda hiçbir kayıp olmadan tekrar ortaya çıkartmayı sağlayan bir tekniktir. Tekniğe ‘Holografi’ adını bu konuda ilk çalışmaları yapan Dennis Gabor vermiştir. Yunancada ‘holos’ bütün anlamına gel mektedir. Hologram bir cisimden gelen dalgaya ait toplam enfor masyonu yani hem genlik hem faz değerlerini kaydeder. İstendiğinde bu kayıt ortamından orijinal dalga yeniden elde edilir.

Gabor 1948 de yayınlanan ilk makalesinde holografik kayıt esas larını ortaya koymuştur. Normal fiziksel detektörler ve kayıt ortam ları sadece dalga şiddeti U2 ye hassas olduklarından tp fazı kaydedi lemez. Cisimden gelen ışık dalgası kendisi ile frekans ve faz bakı mından uyumlu (coherent) bir referans dalga ile girişim yaptığında meydana getirilebilen dalganın şiddeti sadece bu dalgaların teker teker şiddetlerine tabi olmayıp aralarındaki faz farkına da tabidir. Bu ise holografinin esasını teşkil etmektedir.

Optik mercekler birkaç asır önce keşfedilmiş ve optik görüntüle rin mercekler yardımı ile nasıl meydana getirilebileceği 1900 senele rinden önce tamamen çözümlenmişti. Bundan sonra fotoğraf tekniği büyük bir ilerleme kaydetmiştir. Fotoğraf ve holografi teknikleri arasında prensip bakımından çok büyük bir fark bulunmaktadır. Fo toğraf tekniğinde, görüntü iki boyutlu bir dağılım olarak kaydedilir. Her sahnede ışığın yansıtıldığı çok sayıda nokta mevcuttur. Bu nok talardan çıkan çeşitli dalgaların meydana getirdiği tek kompleks dalgaya ‘cisim dalgası’ denir. Bu kompleks dalga, fotoğraf tekni ğinde optik bir mercek yardımı ile dönüştürülerek radyasyon yapan cismin görüntüsü elde edilir. Hologram tekniğinde ise cismin optik olarak meydana getirilmiş görüntüsü değil, cisim dalgasının kendisi kaydedilir. Bu kayıt uygun şekilde yeniden aydınlatıldığı zaman ori jinal cisim dalgasını tekrar meydana getirmek mümkündür.

KAYNAK: http://www.xxanadu.org, http://tr.wikipedia.org, http://www.youtube.com

Hummer Model At Arabası

Eskiden köy yollarında, dağbaşlarında ve tarlalarda at arabaları, kağnılar vardı. Birkaç yıl öncesine kadar 4X4′ler, Jeep’ler ve Hummer tarzı araçlarla buralara rahatlıkla gidilebiliyor. Birgün size ikisinin karışımı bir araç üretilse nasıl tepki verirsiniz diye sorsalar herhalde garip garip bakardınız dimi soranın yüzüne.

null

İşte size Hummer’ın At arabası versiyonu. Biraz garip olmuş ama köy yollarında ne gider ama dimi…

null

null

null

null

null

Öpüşme Sanatı

Öpüşme sayesinde karşınızdaki insanin kim olduğunu anlarsınız! Onun kıskanç mı, yoksa vurdum duymaz mı oldugunu dudaklarından okuyabilirsiniz.

İşte size dudak dokunuşlarının nelere işaret ettiğine dair ip uçları…

null

Maceracı

Öpüsme teknigi: Istekleri bitmez ve oldukça sırnasık bir sekilde öpüsür. Ayrıca öpüsme esnasında vücut temasına çok özen gösteren maceracı, bu davranısıyla öpüsmenin onun için cinsel iliskiden önce gelen bir basamak oldugunu gösterir.
Vücut yapısı: Kaslı, genis omuzlu, erkeksi, sportif
Özellikler: Bonkör, ama yine de belli bir amaç dogrultusunda!
Sonuç: Istedigi herseyi elde eder! Zaman o kadar önemli degildir!

Baştan çıkarıcı

Öpüsme teknigi: Severek ve yorulmak bilmeden öpüsür. Ayrıca sırnasık ya da karsısından çok fazla istekte bulunan birisi degildir.
Vücut yapısı: Güçlüdür, ama yine da az kaslıdır. Her zaman bakımlıdır ve gözlerinde derin bir anlam gizlidir. Dolgun dudaklıdır.
Özellikler: Nazik ve bastan çıkartıcıdır. Kadınları parmagına dolayabılır.
Sonuç: Her zaman ne istedigini ve neyi nasıl elde edecegini bilir.

İşkolik

Öpüsme teknigi: Onun için hiç süphesiz en önemli unsur basarıdır! Öpüsmeyi sever, tabii çok uzun ve sık öpüsür. Ama dili gereginden fazla hareketlidir! Öpüsürken karsı tarafı mıncıklamaktan hoslanır. Ancak bir anda kalkıp ise gidebilecek bir kisiligi vardır.
Vücut yapısı: Zayıf, solgun, sportif, ince dudaklı ve uzun yüzlüdür.
Özellikler: Her zaman nesneldir. Oldukça basarılıdır. Beklentileri fazladır.
Sonuç: Her zaman kontrolü elinde tutmak isteyen ve zor asık olan bir insan..

Evcil

Öpüsme teknigi: Dünyada öpüsmekten daha çok sevdigi birsey yoktur. Eger dudakları dudaklarınızda degilse, o zaman mutlaka gögüslerinizi, boynunuzu ya da baska yerlerinizi öpüyordur.
Vücut yapısı: Güçlü, biraz kilolu, dolgun dudaklı, iri gözlü.
Özellikler: Saatlerce öpüsebilir.
Sonuç: Kesinlikle güvenilebilir bir insandir. Ama onunla birlikteyken süpriz beklememelisiniz.

Entellektüel

Öpüsme teknigi: Konusmak mı öpüsmek mı? Entellektüel adamımız her ikisine de vakıftır.
Vücut yapısı: Yuvarlak yüzlüdur ve saçları genellikle arkaya dogru taranmıstır. Genis omuzlu degildir, ama ellerini çok hızlı hareket ettirir. Ayrıca gözleri nemlidir.
Özellikler: Her konuda ve her yerde konusur. Belki de bu kadar çok konusmasının nedeni bilmediklerini saklamaktır.
Sonuç: Duygusallık ona göre degildir. O daha çok bilgisayar ve rakamlarla ilgilidir.

Öpüşmenin Evreleri

Öpüşme Rosalind Coward‘ın deyimiyle bir bağı, cinsel çekim ve arzunun yerine getirilmesini ifade eder.Öpüşme, doymak bilmez bir etkinlik, karşılıklı birbirine geçiş eylemidir. Belki kadınlar için erotik bağlılığın en yüksek derecesini temsil eden duygusal andır. Eğer ıslak ve ani değilse, gerçek öpücük değildir. Sevdiğiniz ya da hoşlandığınız kişiyle dudaklarınızı kenetlemek istiyorsanız, işte size adım adım bir rehber. Öpüşme, her zaman ilk flörtünü yaşayanlar için bir endişe kaynağı olmuştur. O ana kadar gizem taşıyan “nasıl?..” sorusu, insanları, ayna önünde deneme yapmaktan, o an tam olarak ne yapılması gerektiğine dair deneyimli yakınlarına danışmaya kadar götürür. Ancak şimdi derin bir ‘oh’ çekebilirsiniz çünkü “Öpüşme Sanatı” ile ilgili bu rehber, eğer deneyimsizseniz tüm korkularınızı geride bırakmanızı sağlayacak veya daha deneyimliyseniz unutulmaması gereken faydalı birkaç püf noktasını hatırlatacak.

1.Adım: Bakışma

Her zaman için, öpüşmeden önce büyük önem taşıyan bir bakışma aşaması yer alır. Bu aşamada, karşı tarafla göz teması sağlanır ve olacaklar konusunda iki tarafında hiç şüphesi kalmaz. İlk buluşmalarda genelde, bakışmayla beraber kızarma ve hatta heyecandan kaynaklanan anlamsız gülüşler de hakimdir. Tüm duraklamalara ve çekingenliklere rağmen, anahtar Bakıştır. Hatta bakışma tüm öpüşme sürecinde en önemli, kilit adımdır da denebilir. Bakarken aynı zamanda karşı tarafı ne kadar çok öpmek istediğinizi düşünmeniz (karnınıza kramplar saplansa da) doğru bir adımdır. Bu düşünce sizin, midesi bulanmış gibi anlamsız bakışlarla, ortamın romantizmini mahvetmek ve karşı tarafı huzursuz etmek yerine, onu etkileyici bir şekilde kesmenizi ve karşı koyamayacağı kadar romantik bir ortam yaratmanızı sağlayacaktır. Bir anda, ortamda hiç konuşmadan öylece durmaya başladığınızda, sakın konuşarak anı bozmayın. Bakmaya devam edin ve ona doğru Yaslanmaya hazırlanın.

2.Adım: Yaslanma

Yaslanma, teknik olarak Bakışma kadar mükemmel olmak zorunda değildir. Daha çok, serbest-oluşumlu bir eylem olarak da nitelendirilebilir. Hatırlanması gereken tek şey, ne çok hızlı ne çok yavaş davranmamak gerektiğidir. Yani karşı tarafa yaklaşımınızda, bir nebze de olsa, şiirsellik olmalıdır. Bu aşamada, karşı taraf belki de bu yazıyı okumuş olacak ve Yaslanma hareketini, size doğru meyil alarak tamamlayacaktır. Ama tabii bu şekilde karşılık vermeme ihtimali de var. Karşılık vermemesinin nedeni heyecandan donup kalmış olmasından kaynaklanıyor olabilir. Tabii, bunların yanında bir de sizi gerçekten öpmek istememesi olasılığı da var. Bu durumda karşı taraf, tepkisiz kalarak sizin geri çekilmenizi umuyor olabilir. Sonuçta bir karara varmanız gerekecektir. Bu kararda biraz zorlanabilirsiniz; ama bakışlar size karşı tarafın düşüncesini anlatacak ve doğru yolu gösterecektir ve büyük ihtimalle her şey yolunda gidecektir. Geri çekilmeyip devam etmeye karar verdiğinizi ya da karşı tarafın bir anda size doğru yöneldiğini varsayalım, o zaman, kafanızı toplayın ve hedefe iyice odaklanın çünkü çarpışan burunlar zaten garip hislerle dolu olan o ana, biraz daha romantizm ekler. Hedefe ulaştıktan sonra, artık en karmaşık adımı atmanın vakti gelmiştir: Öpüşme.

3.Adım: Öpüşme

a) Dudakların Kenetlenmesi

Bu adım, aslında birkaç aşamadan oluşur, dolayısıyla çok dikkat gerektirir. Dudaklar kenetlendi mi, sadece öpüşmeye konsantre olun. Dudakların çok ıslak olmasını istemezsiniz ama çok kuru olmaları da rahatsızlık hissi verir. (Dudaklarınızı Yaslanma aşamasının bitiminde yalayarak ıslatabilirsiniz, ama bu başlangıç için işleri karıştırabilir. Eğer yine de denemek isterseniz, bu işlemi yaparken olayın akışını bozmamaya özen gösterin.) Öpüşürken, bunun ne çeşit bir öpüşme olduğundan emin olun. “Seni gerçekten çok seviyorum” öpücüğü mü, yoksa “Benimle hemen şimdi içeri gelmeni istiyorum seni seksi şempanze!” öpücüğü mü?! Bu daha çok kiminle olduğunuza bağlı bir şeydir, ama karşı tarafa duyduğunuz tutkunun derecesine göre dudaklarınızın baskısını ayarlamayı unutmayın. İçinizde ne kadar tutku birikmiş olursa olsun, sakın bir anda çok sert ve hızlı olmayın. Bir spor araba değil de, bir Vosvos kullandığınızı hayal edin, daha ağır ve sabırlı davranın.

b) Sarılma

Öpüşme birkaç saniye sonra hala devam ediyorsa, bu aşamada devreye eller ve kolların girmesi doğru olur. En sağlam adım, sarılırmış gibi kollarınızı ona dolamaktır. Daha sonra öpüşmenin gücüne göre birbirinizi daha sıkı veya daha gevşek sararsınız; ama bu işlemi yaparken unutmayın, karşınızdakiyle güreşmiyorsunuz, öpüşüyorsunuz! Amaç, karşıdakinin nefes alımını kesmemektir, bu nedenle yumuşak olun. Sarılmayı kollarla yapılan bir hareket olarak düşünün. Deneyim kazandıkça, duruma göre daha farklı şekillerde de karşı tarafa yaklaşabilirsiniz.

null

c) Fransız Öpücüğü

Ve dünyaca ünlü Fransız Öpücüğü… Öpüşenlerin tüm benlikleriyle katılmalarını gerektiren ve çok kolay berbat edilebilecek bir öpüşme şeklidir. Ağızlar açık olarak yapılan karşılıklı bir alış-veriştir ve genelde sessiz sakin bir yerlerde daha büyük zevkle yaşanır. Ulu orta yerlerde başkalarını bu şekilde öpüşürken görmek size nasıl rahatsızlık verirse, başkaları da aynı şekilde sizi o konumda görmekten rahatsızlık duyacaktır. Dolayısıyla başkalarının sizi görmesine fırsat vermeyin. Öpüşürken, unutmamanız gereken en önemli nokta, her ne kadar televizyonlar sizi aksine inandırmaya çalışsa da, amaç, sevgilinizin midesini yalamak değildir. Diliniz, onun ağzında olmalıdır, evet, ama abartmadan araştırmacı bir tavırla. Fransız, çok tutkulu olmasına rağmen, bu kontrollü bir tutku olmalı. Kontrollü bir biçimde yapıldığı takdirde, Fransız Öpücüğü, başka bir tür olan Beden Öpücüğüne öncülük yapabilir.

d) Beden Öpücüğü

Bu, şu ana kadar beden öpücüğünü denememiş olanların düşünebileceği gibi, seks yerine kullanılan başka bir deyiş değil. Kesinlikle yatak odasında gerçekleştirilmesi gereken bir aktivite olmasına rağmen, seksten çok farklı bir şeydir. Partnerinizin tüm bedenini (ayak ucundan, başına kadar) öpücüklerle kaplamak olarak da tanımlanabilir. Bu öpücüklerin uzunlukları ve çeşitleri bölgeden bölgeye değişir ve öpücüklerin farklarını tayin etmek, kesinlikle bir uzmanlık işidir. Beden öpücüğünü yaparken, size rehberlik edeceği için öpüşme kabiliyetinizden emin olmalısınız. Yaptığınızdan zevk almayı sakın ihmal etmeyin. Eğer tüm bu kurallara uyarsanız, endişelenmeniz gereken hiçbir şey kalmayacaktır. Emin olun, iyi bir öpüşmeden daha çok zevk verecek şey çok azdır. Sadece öpüştükten sonra, onun gözlerine tekrar bakmayı unutmayın ve ayrıldıktan sonra da dikkatli yürüyün de ayağınız takılmasın.

Profesör William Cane’in öpüşme araştırmasının ilginç sonuçları

Çoğu insana göre iki tür öpcük vardır, yanaktan ve dudak dudağa… Profesör Willam Cane’e göre ise öpüşmenin tam 25 çeşidi var. Öpüşme çeşitleri üzerine yıllar süren bir araştırma yapan ve araştırma sonuçlarını “The Art of Kissing-Öpüşme Sanatı” isimli kitabında toplayan Prof. Cane’in öpüşme çeşitlerine ilgisi yeni yetme çağlarında başlamış. Kolejli sevgilisi, öpüşürken gözlerini açık tutmasından şikayet edince, Cane hemen kütüphanenin yolunu tutmuş ve öpüşmenin nasıl yapılması gerektiğini anlatan bir kitap aramaya başlamış. Böyle bir kitap bulamayınca da kafayı bu konuya takmış ve yıllar boyunca öpüşme hakkında her türlü bilgiyi toplayıp derlemeye başlamış.

Sonuç tüm bu bilgilerin toplandığı bir kitap ve hem bu bilgileri içeren hem de binlerce kişinin bilgi göndermeye devam ettiği bir İnternet sitesi (http://www.kissing.com)…
Bugün 44 yaşında ve halen bekar olan (öpüşme stilini eleştiren ilk aşkını asla af etmemiş) Prof. Cane, ulusal öpüşme uzmanı olarak o üniversite senin, bu üniversite benim dolaşıp duruyor ve bu üniversitelerde öpüşme konulu konferanslar veriyor.

“Öpüşme konusunda öğrendiğim ilk şey, insanların üçte ikisinin öpüşme sırasında gözlerin açık tutulmasını doğru bulmadıkları oldu”, diyor Cane, “İlk aşkım çok da haksız değilmiş”…

Cane’in araştırması cinsiyetler arasında da çeşitli farklılıklar olduğunu ortaya çıkartmış. Örneğin kadınlar, boyun ve kulaktan öpülmekten erkeklere göre on kat fazla haz alıyorlarmış. Erkeklerin en fazla hoşlandıkları öpüşme şekli ise “Fransız usulü”ymüş. “Erkekler daha ilk buluşmada bile dillerini kullanmaktan çekinmiyorlar”, diyor Cane, “Kadınların yarısı ise bu tür öpüşmeyi itici buluyorlar”. Cane’e göre kadınlar, kocaları ya da sevgilileri tarafından daha uzun sürelerce öpülmekten hoşlanıyorlar. Profesör William Cane’in kitabında ayrıntılarıyla anlatılan 25 çeşit öpüşme stili arasında tatlı öpücük, kelebek öpüşü gibi ilginç isimler geçiyor. Cane’in favori öpüş stili ise bir öğrencisi tarafından kendisine anlatılan “lip-o-suction” metodu. Özellikle ABD’li gençler arasında moda olan bu stilde çiftlerden biri diğerinin alt dudağını emerken, diğeri onun üst dudağını emiyor.

Öpücüğünüzü seçin

Vakum öpüşmesi: Partnerin akciğerlerindeki ve ağzındaki havaya emmeye çalışarak gerçekleştiriliyor. Saçma bulduğunuzu söylüyorsanız, insanların yüzde ellisinin bu öpüş stilini en az bir kere denemiş olduğunu da bilin.
Elektrikli öpüşme: 1930 ve 1940′lı yıllarda popüler olan bu öpüşme şeklinde, öpüşecek çift ayaklarını uzun süre halıya sürterek vücutlarına statik elektrik yüklüyorlar. Dudaklar birleşirken de vücutlardaki elektrik birbirlerine boşalıyor. Arkadaşlarınıza hava basmak için karanlıkta deneyin. Baştan çıkartma öpücüğü: Hiçbir şey yapmadan oturan eşinizi üç dakika boyunca istediğiniz gibi öpüyorsunuz. Sonra sıra onda… Tepetaklak öpüşme: Kadın yatıyor ya da oturuyor, erkek ayakta duruyor. Öpmek için üzerine doğru eğildiğinde her zamankinden farklı görünüyor (belki de daha yakışıklı)… Prof. Cane’e göre farklı bir stilmiş.
Göz öpüşü: Tam softilere göre… Partnerinizin gözlerini hafif bir dokunuşla kapatın, dudaklarından başlayıp gözlerine doğru öpmeye başlayın.
Şeker öpücük: Ağzınızdaki şeker ya da çukulatayı sevgilinizin ağzına geçirin. Çeşitli içkiler de kullanabilirsiniz ama üstünüzü başınızı berbat etmemeye dikkat…
Şapırtılı öpüşme: En gürültülü öpüş şekli. Öpüşmenin ardından dudakların şapırdayarak ayrılması prensibine dayanıyor. Öpüşenler için tutkulu, seyirciler için iğrenç olabilir.
Kayan öpüş: Küçük öpücüklerle yüzünde ve vücudunda dolaşın. Gizli zevk noktalarının keşfi için ideal.
Sualtı öpüşmesi: Duşta, yüzme havuzunda veya denizde deneyin. Gözlerinizi kapatmayı unutmayın.
Konuşan öpücükler: Bir yandan konuşurken bir yandan öpüşün. En iyi sonuç tatlı fısıltılarla alınıyor. Tartışmaları başka zaman saklayın.