Otizm Nedir?

Otizm üç yaşından önce başlayan ve ömür boyu süren, sosyal etkileşime ve iletişime zarar veren, sınırlı ve tekrarlanan davranışlara yol açan beynin gelişimini engelleyen bir rahatsızlıktır. Bu belirtiler otizmi, Asperger sendromu gibi daha hafif seyreden otistik spektrum bozukluğundan (OSB) ayırır. Otizm kalıtımsal kökenlidir ancak kalıtsallığı oldukça karmaşıktır ve OSB‘nin kökeninin çoklu gen etkileşimlerinden mi yoksa ender görülen mutasyonlardan mı kaynaklandığı çok açık değildir. Nadir vakalarda, doğum sakatlıklarına neden olan etmenlerle yakından bağlantılıdır. Diğer görüşlere göre ise çocuklukta yapılan aşılar gibi nedenler tartışmalıdır ve aşı kökenli varsayımların ikna edici bilimsel kanıtları yoktur. Yakın dönem araştırmaları otizmin prevalansınıı 1.000 kişiye bir ya da iki vaka olarak tahmin eder, aynı araştırmalardaki tahminlere göre OSB yaklaşık 1.000 kişide altı vakadır ve erkeklerde rastlanma oranı kadınlara göre 4,3 kat daha fazladır. Otizm vakalarının sayısı 1980′lerden beri oldukça fazla oranda artmıştır. Bunun nedeni kısmen tanı koyma yöntemlerindeki değişikliklerdir; gerçek prevalansın artıp artmadığı anlaşılamamıştır.

Otizm beynin birçok kısmını etkiler ama bu etkinin nasıl geliştiği çok iyi anlaşılamamıştır. Ebeveynler genellikle çocuklarının yaşamının ilk iki yılında belirtileri fark eder. Erken davranışsal ya da kavrayışsal müdahaleler çocukların kendine bakabilme yetisi ile sosyal ve iletişimsel yetiler kazanmasına yardımcı olabilir. Otizmin çaresi yoktur. Otistik çocukların çok azı erişkin olduktan sonra bağımsız yaşamakta, bunlardan bir kısmı bunda başarılı olabilmektedir Bazılarının otizme bir çare aradığı, diğerlerinin de otizmin bir bozukluktan çok bir durum olduğuna inandığı bir otistik kültür ortaya çıkmıştır.

Otizm

Otizm ilk belirtilerini bebeklik ya da çocukluk döneminde gösteren, ancak remisyon ya da relaps göstermeden düzenli seyir izleyen bir beyin gelişme bozukluğudur. Bozulmalar beynin çeşitli sitemlerinde olgunlaşma ile ilgili değişikliklerden kaynaklanır. Otizm, yaygın sosyal etkileşim ve iletişim anormallikleri, aşırı kısıtlanmış ilgiler ve oldukça fazla tekrar eden davranışlarla tanımlanan beş yaygın gelişimsel bozukluktan(YGB) biridir. Diğer dört YGB arasında Asperger sendromu, belirtiler ve olası nedenler açısından otizme en yakın olanıdır; Rett sendromu ve çocukluğun dezintegratif bozukluğunun çeşitli belirtileri ortaktır ama nedenleri farklı olabilir; başka türlü adlandırılamayan yaygın gelişimsel bozukluk (YGB-BTA) ise ölçütler daha belirgin bir bozukluğu göstermediğinde teşhis edilir. Asperger bozukluğunda otizmin aksine dil gelişiminde önemli bir gecikme yoktur. Otizmin terminolojisi şaşırtıcı olabilir. Otizm, Asperger sendromu ve YGB-BTA genellikle otistik spektrum bozuklukları (OSB) ya da bazen otistik bozukluklar, olarak adlandırılabilirken otizm sıklıkla otistik bozukluk, çocukluk otizmi, erken infantil otizmi, ya da bebeklik otizmi olarak adlandırılır. Otizm klasik otizm bozukluğu için kullanılmaktadır ancak bazı kaynaklar otizm tanımını OSB’den söz etmek için kullanır ya da OSB ile YGB’yi bir tutar. OSB, göz temasından kaçınmak gibi otistiğe benzer kişisel özelliklere sahip olan ama OSB’si olduğu kesin olmayan geniş otizm fenotipinin bir alt kümesidir.

Otizm; sessiz kalma, zekâ özürlü olma, durmadan el çırpma ya da sallanma gibi ciddi bozukluklar gösteren bireylerden, etkin ama belirgin olarak sıra dışı sosyal yaklaşımlar gösteren, çok dar ilgi odakları olan ve laf ebesi, bilgiçlik taslayan iletişimi olan daha az bozukluk gösteren bireylere kadar çok geniş bir spektrumda kendini gösterir. Bazen IQ eşiklerine , ya da bireyin gündelik hayatında ne kadar desteğe gereksinimi olduğuna göre sendrom düşük, orta ya da yüksek işlevli otizm olarak bölümlere ayrılır ancak ölçütleri belirlenmemiş olan bu bölümlemeler tartışmalıdır. Otizm bazen sendrom ve sendrom dışı olarak da ikiye ayrılabilir, belirti gösteren otizm genellikle ciddi veya şiddetli zekâ geriliği ya da tüberoz skleroz gibi fiziksel belirtileri olan doğuştan gelen sendromlarla bağlantılandırılır. Asperger bozukluğu olan bireyler otizm bozukluğu olan bireylere göre kavrama alanında daha başarılı olsa da Asperger bozukluğu, yüksek işlevli otizm ve sendrom dışı otizmin çakışan noktaları çok açık değildir.

Belirtileri

Otizm tek bir belirtiden çok, bir dizi belirti ile fark edilir. Ana özellikleri sosyal etkileşim bozuklukları, iletişim bozuklukları, sınırlı ilgi ve yineleyici davranıştır. Atipik yemek yeme gibi diğer özelliklere sıklıkla rastlanır ama tanı koymak için gerekli değildir. Otizmin belirtileri genel popülasyon içinde tek tek görülür ama patolojik şiddette belirtiler ile kişilik özelliklerini birbirinden kesin hatlarla ayıracak kadar yüksek oranda bağdaştırılamaz.

Sosyal Gelişim

Yaygın inanışın aksine otistik çocuklar yalnız kalmayı tercih etmez. Otizmi olanlar için arkadaşlık kurmak ve sürdürmek zor olmaktadır. Ne kadar yalnız olduklarını, arkadaşlarının sayısı değil, arkadaşlıklarının kalitesi belirler.

Otizmi olan kişilerin sosyal bozuklukları vardır ve sıklıkla, çoğu insanın farkına varmadan sahip olduğu, diğer kişiler hakkındaki sezgilere sahip değildirler. Tanınmış otistik Temple Grandin, nörotipiklerin sosyal iletişimini anlayamama yetersizliğinden ötürü kendisini “Mars’ta bir antropolog gibi” hissettiğini söylemiştir. OSB’si olan bireylerdeki saldırganlık ve şiddet hakkında birçok hikâye anlatılır ama çok az sistematik araştırma bulunmaktadır. Eldeki sınırlı sayıdaki veri, zekâ geriliği olan çocuklarda otizmi saldırganlık, eşyalara zarar verme ve öfke nöbetleriyle ilişkilendirir.

Başa Çıkma

Tedavinin ana amaçları, ilgili bozuklukları ve ailenin çektiği sıkıntıyı azaltmak ve yaşam kalitesi ile işlevsel bağımsızlığı artırmaktır. En iyi tedavi yöntemi diye bir şey yoktur ve genellikle tedavi çocuğun gereksinimlerine göre ayarlanır. Küçük yaşlarda yoğun ve sürekli eğitim programları ve davranış terapileri çocukların kendine bakabilme, sosyal ve iş yetileri kazanabilmesine yardımcı olur ve sıklıkla işlevselliği artırır, belirtilerin şiddetini ve uyumsuz davranışları azaltır. İki ile üç yaş arasında müdahale etmenin çok önemli olduğu iddiaları kanıtlanamamıştır. Geçerli yaklaşımlar arasında uygulamalı davranış analizi, gelişimsel modeller, yapısal öğretme, konuşma ve dil terapisi, sosyal yetiler terapisi ve ergoterapi bulunur. Eğitsel müdahalelerin çocuklar üzerinde biraz etkili olduğu görülmüştür, yoğun uygulamalı davranış analizi tedavisinin okulöncesi çocuklarda toptan işlevliliği artırdığı gösterilmiştir ve küçük çocukların entelektüel performanslarını geliştirmek için yararlıdır. Erişkinler için uygulanan programların etkinliği üzerine yapılmış olan sınırlı araştırmalar farklı sonuçlar gösterir.

OSB ile ilgili sorunları tedavi etmek için birçok ilaç kullanılmaktadır. ABD’de OSB tanısı konan çocuklardan yarısından fazlasına psikotrop ilaçlar ya da antikonvulsanlar reçete ile verilmektedir, bunların arasında en yaygın ilaç sınıfları antidepresanlar, stimülanlar ve antipsikotiklerdir. Antipsikotiklerin dışında, OSB’li erişkinler ve yeniyetmeler için ilaç tedavilerinin etkinliği ve güvenliği üzerine yetersiz sayıda güvenilir araştırma bulunmaktadır. OSB’li bir kişi ilaçlara atipik tepkiler verebilir, ilaçların ters etkisi olabilir ve bilinen hiçbir ilaç otizmin ana belirtileri olan sosyal ve iletişimsel bozuklukları dindirmez.

Kullanılan Eğitim Yöntemleri

PECS Sistemi

PECS uygulamalı davranış analizine dayalı bir alternatif iletişim sistemidir. Normal dil ve iletişim gelişimi aşamalarına göre planlanmıştır. Öncelikle temel iletişim ilkelerini kazandırmayı, daha sonra ise belli mesajlar iletmeyi öğretmeyi hedefler. Mesaj iletiminde, önce tek resimler kullanılır. Giderek birden fazla resmin bir araya getirilmesiyle, cümleler kurulur.

PECS sistemi Amerikalı psikolog Andy Bondy ve konuşma terapisti Lori Frost tarafından geliştirilmiştir. Bu yöntem, iletişimi bir büyüğün yönetmesi yerine çocuğun başlattığı ve lider olduğu, çocuğa istediği bir nesneyi elde etmek için, o nesneyi resmiyle değiş tokuş etmeyi öğreten bir yöntemdir. Konuşamayan ya da kelime hazinesi olup da düzenli ve anlaşılır şekilde iletişimde bulunmayan her çocuğa öğretilebilir. Örneğin, içecek bir şey istediğinde onun resmini bir büyüğe verip ondan içeceğini almayı öğrenir. Bu değiş tokuş formülü ile birisine yaklaşma ve onunla etkileşim gibi iletişim için gerekli beceriler kendiliğinden öğrenilmektedir. Bu sistem çocuğun bulunduğu her yerde öğretilmektedir.

Eğitim sistemi altı aşamaya ayrılmıştır. İlk başta gereksinimini tek bir resimle anlatan öğrenci, değişik resimleri ayrımsamayı ve diğer aşamalara geçildikçe karmaşıklaşan cümleler kurmayı öğrenir. Resimler ve cümleler taşınır bir cırtcırtlı kitaba konmaktadır. Bunun amacı çocuğun istediği zaman, istediği yerde yeni bir cümle kurarak iletişime girmesidir. PECS sistemi arkadaşlar arasında iletişim, sırasını bekleme ve oyun oynama becerilerini geliştirmek amacıyla da kullanılır.

Otizmli bireylerin yaklaşık yarısının yaşam boyu hiç konuşmadığı, geriye kalan kısmının ise yaklaşık %80′nin anlamlı bir konuşma geliştiremediği yani iletişemediği belirtilmektedir.

Amerika Birleşik Devletleri’nin Delaware eyaletindeki Otizm Projesi, PECS sistemi ile bir seneden fazla eğitim gören çocukların %76’sının, bu sistemi iletişim amaçlı kullandıklarını ya da konuşmayı kullanmayı artırdıklarını tespit etmiştir. Bu araştırmada PECS sistemi ile çocukların konuşmayı da öğrenebildikleri, kendilerine göre kolay bir iletişim yöntemi kullandıkları için onların daha sakin ve mutlu oldukları görülmüştür.

Beverly Hills, 90210

Beverly Hills, 90210 4 Ekim 1990 ve 17 Mayıs 2000 tarihleri arasında Amerika Birleşik Devletleri FOX kanalında gösterime sunulmuş ve tüm dünyada büyük ilgi görmüş olan çoğu insanın hafızalarından silinmeyecek kadar kazınmış gençlik dizisidir. Şu an ki gençlik dizilerinin atası sayabileceğimiz bu dizi 2008 sezonunda yeni ismiyle 90210 (dizi) yayına başlamıştır. Beverly Hills, 90210′in başrol oyuncularından Shannen Doherty, Jennie Garth ve Tori Spelling o yıllarda gençlerin idolleri olmuşlardı.

Beverly Hills,diliminucunda.com

Beverly Hills,diliminucunda.com

Beverly Hills,diliminucunda.com

Beverly Hills,diliminucunda.com

Beverly Hills,diliminucunda.com

Beverly Hills,diliminucunda.com

Beverly Hills,diliminucunda.com

Beverly Hills,diliminucunda.com

Yeni versiyonuyla 90210 önümüzdeki sezon ekranlara dönecek olan “Beverly Hills, 90210¨un yıldızlarından Tori Spelling’in dizinin yeni versiyonunda da yer alacağı duyuruldu. Spelling, 90210′da eski karakteri Donna’yı canlandıracak. Donna, moda dünyasında kariyer yapmış ve Beverly Hills’in en havalı dükkânlarından birinin sahibi olarak karşımıza çıkacak. Donna’nın, David’le evli olup olmayacağı konusunda ise bir açıklama yok.

Beverly Hills, 90210 Karakterleri

Aktör Karakter Oynadığı Sezolar
Jason Priestley Brandon Walsh 1990-1998
Shannen Doherty Brenda Walsh 1990-1994
Jennie Garth Kelly Taylor 1990-2000
Ian Ziering Steve Sanders 1990-2000
Gabrielle Carteris Andrea Zuckerman 1990-1995
Luke Perry Dylan McKay 1990-1995, 1998-2000
Brian Austin Green David Silver 1990-2000
Tori Spelling Donna Martin 1990-2000
Tiffani Thiessen Valerie Malone 1994-1998
Kathleen Robertson Clare Arnold 1994-1997
Douglas Emerson Scott Scanlon 1990-1991
Carol Potter Cindy Walsh 1990-1995
James Eckhouse Jim Walsh 1990-1995
Joe E. Tata Nat Bussichio 1990-2000
Mark Damon Espinoza Jesse Vasquez 1994-1995
Jamie Walters Ray Pruit 1994-1995
Hilary Swank Carly Reynolds 1997-1998
Vincent Young Noah Hunter 1997-2000
Vanessa Marcil Gina Kincaid 1998-2000
Lindsay Price Janet Sosna 1998-2000
Daniel Cosgrove Matt Durning 1998-2000

Bir zamanların TV dizisi Beverly Hills, 90210 kahramalarının bugünkü halini merak ediyorsanız lütfen resimleri incelemeye devam edin.

Beverly Hills,diliminucunda.com

Beverly Hills,diliminucunda.com

Beverly Hills,diliminucunda.com

Beverly Hills,diliminucunda.com

Beverly Hills,diliminucunda.com

Beverly Hills,diliminucunda.com

Beverly Hills,diliminucunda.com

Beverly Hills,diliminucunda.com

Beverly Hills,diliminucunda.com

Beverly Hills,diliminucunda.com

Beverly Hills,diliminucunda.com

Beverly Hills,diliminucunda.com

Beverly Hills,diliminucunda.com

Hippopotamus ve Olimpiyat Şampiyonu Usain Bolt

Usain Bolt‘un nasıl Olimpiyat Şampiyonu olduğunu mu merak ediyorsunuz? İşte size Bolt’un antranman görüntüleri. Bolt’u çalıştıran Hippopotamus arkada Bolt önde koşarken… Tabiki bu işin şakası. Hippopotamusun yer aldığı resimler Afrika’nın en saldırgan hayvanlarından olan sürekli insanlara, arabalara ve teknelere saldıran bir hippopotamus. Ancakpeşinde koştuğu kişide parkın bakıcılarından başka biri değil.

Hippo

Hippo

Hippo

Hippo

Usain Bolt Kimdir?

Usain St. Leo Bolt (d. 21 Ağustos 1986, Trelawny, Jamaika), Jamaikalı sprinterdir. Bolt, 2008 Pekin Olimpiyatları’nda 100 metreyi 9,69, 200 metreyi ise 19,30 saniyede koşarak her iki mesafede de olimpiyat ve dünya rekorları kırmıştır. Bolt, bir olimpiyatta Carl Lewis’den sonra bu iki mesafeyi de kazanan ilk atlet, tarihte dokuzuncu atlet olmuştur ve bir olimpiyatta her ikisini de dünya rekoru kırarak kazanan ilk atlettir. Ayrıca Berlin’de düzenlenen 2009 Dünya Atletizm Şampiyonası’nda 100 metre’yi 9.58 gibi akıl sınırlarını zorlayan bir derece ile koşarak kendi rekoru olan 9.69′luk Dünya Rekoru’nu tam bir yıl sonra, yine 9.58′le 16 Ağustos’da kırmıştır. Usain Bolt 20 Ağustos 2009 Dünya Atletizm Şampiyonası’nda Pekin’den 365 gün sonra 19.19 ile yine 200 metre Dünya Rekoru’nun sahibi olmuştur.

Hippo

Usain Bolt 2002 yılında, daha sadece 15 yaşındayken Kingston’da kendi halkının önünde 200 metrede gençlerde dünya şampiyonu olduğunda uluslararası alanda dikkat çekti. 2003 yılında dünya gençler şampiyonu olduktan bir hafta sonra, gençler dünya rekorunu kırdı. Takip eden yıl Bolt 19,93 ile bugün de hala geçerli olan gençler dünya rekorunu kırdığında, 200 metreyi 20 saniyenin altında koşan ilk ve şu ana kadar tek genç sporcu oldu. Diğer yandan önceki sezondan gelen sakatlığının etkisiyle oyunlar sürerken ayrıldığı 2004 Atina’daki olimpiyat oyunları onun için hayal kırıklığı ile cereyan etti. 2003 de Helsinki’de dünya şampiyonasında Bolt büyük bir şampiyonada ilk kez finale ulaştı, bununla birlikte final esnasında sakatlanarak bitiş çizgisini aksayarak geçti. 2006′daki Lozan’da Athletissima turnuvasında en iyi derecesini 19,88 ile geliştirdi ki bu, vatandaşı Donald Quarrie’nin ülke rekorunun sadece 0,02 saniye üzerinde kalır.

Hippo

2007 yılındaki ülke şampiyonasında 200 metrede 19,75 koşan Bolt bu rekoru nihayetinde kırar. Ayrıca bu zaman, onu dünya çapında Tyson Gay ve Walter Dix’den sonra yılın en hızlı üçüncü koşucusu yapar. Bolt, 2007 yılında 100 ve 400 metrede 10,03 ve 45,28 ile parlak sonuçlar elde eder. Osaka’daki 2007 Dünya Atletizm Şampiyonası’nda henüz genç kariyerinde o zamana kadarki en büyük başarısını elde eder ve 200 metrede Tyson Gay’in ardından 19,91 ile gümüş madalya kazanır. İki gün sonra ülke rekoru kırdıkları 4×100 m bayrak yarışında yine gümüş madalya kazanır. 3 Mayıs 2008 tarihinde 100 metrede 9,76 saniye derece elde eder ki bu sadece yılın en iyi derecesi olmayıp, bu aynı zamanda normal rüzgar şartlarında tüm zamanların bu mesafedeki en iyi de ikinci zamanıdır. Bununla kendi en iyi zamanını 0,27 saniye geliştirmiştir.

New York City’deki Reebok Grand Prix’nde 31 Mayıs 2008 tarihinde Bolt ve dünya şampiyonu Tyson Gay’ın bir araya geldiği 100 metre yarışında vatandaşı Asafa Powell’a ait dünya rekorunu saniyenin yüzde ikisi bir zamanla kırar. Arkadan saniyede 1,7 metre kuvvetle esen normal rüzgar altında 9,72 saniyede koşmuştur. 16 Ağustos 2008 tarihinde Pekin’deki 2008 Yaz Olimpiyatları Usain Bolt 100 metre finalinde 9.69 saniye derecesi ile dünya rekorunu yeniler. Böylece sprint mesafelerinde altın kazanan ilk Jamaikalı olur. Bitiş çizgisine daha 30 metre varken Bolt temposunu düşürerek kollarını açmış, muhtemelen daha da büyük bir rekordan olmuştur.

30 Nisan 2009 tarihinde ülkesi Jamaika’nın başkenti Kingston’da geçirdiği trafik kazası sonrası sol ayağına diken batması sonucu hafif şekilde yaralanmıştır. 19 Mayıs 2009′da Manchester’da 26 yıllık 150 metre rekorunu tarihe gömdü. Geçirdiği trafik kazasının ardından ilk kez yarışan ünlü sprinter, İtalyan Pietro Mennea’nın 1983 yılında kırdığı 14.80 saniyelik 150 metre dünya rekorunu 14.35 saniyeye indirdi. Yarışta Marlon Devonish ikinci oldu. 2009 Dünya Atletizim Şampiyonasında 9.69′luk rekoru 9.58 saniyeye çekerek, 9.60′ın altına indirilemez denen rekora imza attı ve tekrar birincilik madalyasını aldı. 3 gün sonra ise 200 metre yarışında kendisine ait olan 19.30′luk dünya rekorunu 19.19′a çekti ve altın madalyanın sahibi oldu. Bu sonuçla 100 ve 200 metrede peş peşe hem olimpiyat hem de dünya şampiyonası dublesi yapan ilk atlet oldu. Usain Bolt 1,95 m boyunda ve 94 kg ağırlığında olup, 100 metreyi 35 adımla bitirebilmektedir.

[Kaynak: Wikipedia]

Yüzde Dövme

Kadınların yüzlerine dövme yapmak, Çin’in Yunnan eyaletinin kuzeybatısındaki Gong Dağı’nda yer alan Dulong ve Nu Özerk İlçesi’nde yaşayan Dulong milliyetinin binlerce yıllık geçmişe sahip bir geleneğidir. Çağın değişmesi ve uygarlığın gelişmesiyle, bu eski gelenekten 50 yıl önce vazgeçilmişti. Şu ana kadar, Dulong etnik grubuna mensup yüzlerinde dövme bulunan yalnızca 62 kadın yaşıyor. Bunların en yaşlısı 108 yaşında, en genci de 50 yaşında. Bu nedenle bu kadınlar Dulong etnik grubunun canlı fosili olarak nitelendiriliyor. Dulong etnik grubu, yalnızca Yunnan eyaletinde bulunan bir etnik grup ve Çin’de nüfusu en az olan etnik gruplardan biridir. Şu an, Dulong milliyetinin nüfusu yalnızca 5 bin 500 civarında. Dulongların yarısından fazlası Dulong Nehri’nin uzun, dar ve kapalı vadisinde dış dünyadan kopuk halde yaşıyor. Bu nedenle, bu eski ve kapalı milliyet, insanlarda büyük merak uyandırıyor.

dövme

Eski çağlardaki Di-Qiang etnik grubuna bağlı olan Dulong milliyetinin dili, Çince-Tibetçe dil ailesine bağlı Tibetçe-Myanmar dil grubundan Dulong dilidir. İlkel toplumun son döneminde bulunan Dulong etnik grubunda babanın soyuna bağlı aileler bir doğal köy oluşturuyor, insanlar soy toplumu çerçevesinde serbest şekilde göç ediyor ve toprak ekiyordu. 2000 yıl öncesine kadar, Dulonglar geçimlerini yine ilkel tarım yönetimiyle sağlıyordu. Vadi içinde düz alan çok az olduğundan, Dulonglar yamaçlarda tarla açıyordu. Toplama ve avcılık da Dulongluların başlıca üretim tarzıydı.

dövme

Dış dünyanın dikkatini en çok çeken, yine Dulong kadınlarındaki dövme geleneğidir. Dulong erkekleri yüzlerine dövme yapmazken, kızların 12-13 yaşlarına geldiklerinde yüzlerine dövme yapmaları gerekiyordu. Dövme yapılmadan önce kazanın dibindeki siyah küle bulanan bambu çubuğuyla kaşlar arasında, burun, yanak ve ağzın etrafından dövme şekli çizilir ve daha sonra iğneyle dövme yapılır. İğnenin her batışından hemen sonra çıkan kan bezle silinir ve iğne deliğine kazan külü sürülür. Üç- beş gün sonra yüzde lacivert renkli yara oluşur ve hiç kaybolmayacak dövme ortaya çıkar. Dulonglulara göre, evrendeki her şeyin ruhu vardır ve yüze dövme yapmak eski bir inanca dayanır. Ancak günümüzde bu inanç için farklı söylentiler var. Kimi insanlar dövmenin kadınların başka etnik gruplar tarafından köle olarak kaçırılmasını engellemek için, bazıları erkek ve kadınları ayırt etmek için, bazıları ise kelebeğe tapınmak için yapıldığını savunuyor. Dulong bayanlarının yüzlerindeki dövme resimlerinin hepsi kelebektir. Kelebek, Dulongların güzelliğe olan hayalinin sembolüdür.

dövme

dövme

dövme

dövme

dövme

dövme

dövme

dövme

dövme

dövme

dövme

Adını Yaz Resmini Çizsin

Adınızı yazın size resminizi çizsin… Sketchswap.com isimli ilginç siteye birşeyler yazın, bu adınız da olabilir başka herhangi birşeyde. Nokta dahi koysanız o birşeyler buluyor çizmek için. Ben birkaç deneme yaptım ve Diliminucunda yazdım sonuçlar alttaki resimlerde yer alıyor.

Swap

Swap

Dişhekimliği Tarihi

Ferrier tarafından M.Ö.8000′lere ait insan kafatasları üzerinde yapılan araştırmalarda incelenen 2000 dişte %3, Mummery tarafından 68 kafatasında yapılan başka bir araştırmada İngiltere’de %2,94 oranlarında çürük kavitelerine rastlanmıştır. Danimarka’da taş devrine ait insanların kafataslarında %14, Fransa’da bulunan kafataslarında %1,2 dişlerde çürük kavitesi saptanmış, ayrıca alt ve üst çene kemiklerinde kist boşlukları, fistül kanal ve ağızları, dişler üzerinde diş taşları, çiğneme yüzeylerinde yenilen gıdalara bağlı aşınmalar görülmüştür. Dişlerle ilgili sorunlar insan var olalı mevcut olduğuna göre, en ilkel insanın bile diş ağrısını dindirmek, çeşitli nedenlerle kaybettiği dişlerinin yerine ilkel bir protez yapabilmek için çeşitli çareler düşünmüş ve uygulamıştır. Bu tip konularda tarihe ışık tutan en eski belgeler mağara duvarlarına resmedilmiş olan çizimlerdir. Ancak, araştırmacıların bulduğu mağara duvarlarına resmedilmiş tıpla ilgili pek çok figür içinde dişhekimliği ile ilgili bir çizim, bir anlatımla karşılaşılmamıştır.

Dişhekimliği

Bu nedenle 5000 yıllık bir süreyi kapsayan zaman dilimi içinde “Dişhekimliği nasıl doğmuş, nasıl gelişmiş” sorusunun cevabı verilememektedir. Tarih öncesine ait olan bilgilerin pek çoğu varsayımlara dayandırılmakta olup ancak son birkaç yüzyıl içinde elde edilen bilgiler gerçek ve geçerli sayılabilmiştir.

İlkçağlardan beri genel tıpla iç içe olan dişhekimliğinin gelişmesi yüzyıllar almıştır. Bağımsız bir meslek haline gelebilmesi pek çok evreden geçtikten sonra ancak 18. yüzyılda, çağdaş anlamda öğretilmeye ve uygulanmaya başlaması ise 19. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşmiştir. 20. yüzyıl her alanda olduğu gibi dişhekimliğinde de büyük bir teknik ve teknolojik gelişimin yaşandığı dönem olmuştur. İkinci yarısında gerçekleşmiştir. 20. yüzyıl her alanda olduğu gibi dişhekimliğinde de büyük bir teknik ve teknolojik gelişimin yaşandığı dönem olmuştur. Bugünü kavramanın ancak tarihi bilmekle mümkün olabileceği düşünülürse dişhekimliği mesleği tarihini bilmenin bizlere kazandıracağı pek çok yarar olacaktır.

Dişhekimliği

Örneğin;

  • Tarihi ilaç ve tedavi yöntemlerinden çağdaş bilimin ışığında yeniden yararlanabilmek,
  • Teknik ve teknolojik gelişmeleri ve yenilikleri takip ederek meslek yaşamında başarıyı yakalamak,
  • Mesleği uygularken, olası sosyal ilişkilerde etkinlik sağlamak, meslek prestijini yüceltmek adına girişimlerde bulunabilecek alt yapıya sahip olma imkanı edebilmek,
  • Adli bilimler içinde önemi gittikçe artan Adli Dişhekimliği adına önemli bilgi tabanı oluşturmak bu yararlardan bazıları olarak sayılabilir.

Dişhekimliği

Antik Çağlar

Mayalar

M.Ö. 2500 yıllarında kurulmuş, M.S. 300-900 yıllarında kültürlerinin en yüksek noktasına ulaşmışlardır. Taş ve metalle çalışmada çok üstün olmalarına rağmen ağız sağlığı ile ilgili restoratif işleme rastlanmamıştır. Dişlerle ilgili süsleme ve çekimlerin dini ve ibadet amaçlı yaptıkları düşünülmektedir. Mayalar bu gibi nedenlerle dişlerin kesici kenarlarını eğelemişler, çoğunlukla mesial köşeyi eğeleyip distal köşeyi bırakarak özel şekiller oluşturmuşlardır. Bu işlemleri bir gurur nişanesi olarak kabilenin yaşlı kadınları yapmaktaydı. Ayrıca üst kesici dişlere ve daha az sıklıkla üst premolarlara düzgün kesilmiş taş inleyler yerleştirmişlerdir.

Aztekler

Aztekler konusunda bilgiler Bernardio de Sahagun (1492-1590) adlı keşişin araştırmalarından öğrenmekteyiz. Aztekler de Mayalar gibi dişlerine kıymetli taş inleyler uygulamışlar, ağız hastalıklarını ot ve bitkilerle tedavi ettiklerini, çürüğün sebebinin bir kurt olduğuna inandıklarını, chili adı verilen acı biberi çiğneyip kurdu öldürerek dişi tedavi edebileceklerine inandıklarını öğreniyoruz. Yaralarını saç telleriyle diktikleri, yemeklerden sonra kürdan kullandıkları, dişlerini kömür tozu ile ovup beyazlattıklarından söz edilmektedir.

İnkalar

Dini inanışları çok kuvvetli olduğu için hastalıklarını sadece rahiplere itiraf etmekle kurtulunabilen bir günah olarak bakmakta, diş çürüğü ve sallanmasından gökkuşağını sorumlu tutmakdaydılar. Çürüğü kurdun oluşturduğu fikrine bu toplumda rastlanmamaktadır. Dişlerle ilgili hastalıkların tedavisinde ise Peru balzamı adı verilen bir resinin kullanılmasını önermektedirler. Daha ağır durumlarda koterizasyon yöntemine başvuruyorlardı. Bu yöntem çürük tedavisinde de kullanılıyordu. Ağrıyı gidermek için koka bitkisi yaprakları çiğniyorlar, ağrıyan dişlerin çevrelerine kostik bir resin sürüp gevşettikten sonra çubuk yardımıyla sallanır hale getirip parmaklarını kullanarak çekiyorlardı. Süs amacıyla ön dişlere yapılan inley tarzı dolgularda altın yaprakları kaviteye döverek uyguluyor, sonra cilalıyorlardı. Puberte çağındaki gençler süs amacıyla olduğu kadar çürükten korunmak için de dişleri simsiyah olana kadar ağaç yaprakları çiğniyorlardı.

Dişhekimliği

Farklı İlkel Topluluklarda Gelenekler

İlkel toplumlar basit diş hastalıklarının tedavisi için yeni yöntemler geliştirmiş olsalar da dişlerinden bir veya birkaçını sıklıkla kabile işareti olarak ya da dini nedenlerle tahrip etmeye devam etmişlerdir. Amazonlar vadisinde yaşayan bazı Güney Amerika yerlilerinin piranalara benzemek ve vahşi bir görünüm elde etmek amacıyla anterior dişlerini törpüledikleri, Kuzey Grönland’daki Eskimo kadınlarının botlarına pençe yapabilmek amacıyla ayıbalığı derisini çiğneyerek işlenebilir hale getirdikleri, bu yüzden de dişlerinin zaman içerisinde damak seviyesine kadar aşındığı bilinmektedir.

Avusturalya’nın yaklaşık 1000 mil kuzeybatısında bulunan Mercan denizindeki Makkula adası ormanlıklarında yaşayan bazı yerli topluluklarında kadınların özel bir topluma girebilmeleri üst sağ kesici dişlerini çektirmeleriyle mümkün olmaktadır. Vietnam’ın dağlık bölgelerinde kesici dişler köpek gibi gösterdiği için ya çekiliyor yada damak hizasına kadar eğeleniyor.

Dişhekimliği

Eski Tıpta Hastalıkların Oluş Nedenleri ve Tedavi Yöntemleri

İlkel insanlar hastalıklara doğaüstü güçlerin ve ruhların sebep olduğu, bu kötü ruhların ve etkilerinin uzaklaştırılmasının büyücü hekim veya rahiplerin dua ve efsunlarıyla gerçekleşebileceğine inanılmıştır. Bilimsel tıp eski Yunanla birlikte doğmuştur. Tarih boyunca iki hayali patojen, Humoral Patoloji ve dişhekimliğini doğrudan ilgilendiren Diş Kurtları Teorisidir.

Humoral Patoloji; eski Yunandan sonra İslam Dünyasını ve Avrupa’yı etkileyen inanışa göre, ateş, hava, su, toprak tabakalarına karşı insanoğlunda dört sıvı bulunur. Bunlar kan, balgam, kara safra, sarı safra olup yenilip içilenler bu dört ana maddeye dönüşür denmektedir. Bu dört unsurun arasında bir dengenin bulunması ile sağlıklı olmak mümkün görülmektedir. Bu inanışa göre tedaviler; kan almak, kusturmak, vantuz çekmek, dağlamak vb.

Diş Kurtları teorisi; diş çürüğüne ve ağrısına dişe yerleşen kurtların neden olduğu, bunları öldürerek çürükten korunulabileceği inanışıdır. Tarihi çok eskilere dayanan bu teori “Legand of Worm” yani solucan efsanesi olarak adlandırılmıştır. Bununla ilgili en eski bilgiler M.Ö.1200-1100 yılları arasında Mısır’da yazılan Anastasia papirusunda kaydedilmiştir.

Dişhekimliği

Yakın Doğu Mezopotamya ve Mısır

M.Ö. 3500-3000 yılları arasında Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki verimli topraklarda ilk kez Sümerler gelişmiş bir medeniyet oluşturmuşlardır. Daha sonra bölgenin Babil ve Asurlular tarafından işgali ile üç kültür birbirine kaynaşmıştır. Bu üç kültüre ait kil tabletler üzerine yazılmış yazılar M.Ö.7. yy.da yaşamış olan Asur Kralı olan Asurbanipal tarafından Ninova’da yaptırılan bir kütüphanede toplanmıştır. O tarihlerde Babil’de dişe ne kadar önem verildiğini M.Ö.1700 yıl öncesine ait Hammurabi kanununun iki yüzüncü paragrafında “Bir kimse diğerinin dişlerini kırarsa, ceza olarak onun bu dişleri sökülür” ifadesinde görmekteyiz. Bu konuyla ilgili en eski belgeler M.Ö. 3000 yıllarında Mısır’da yaşamış olan ve o zamanki hekim ve dişhekimlerinin atası olarak kabul edilen Hesire’nin mezarından çıkarılan, tahta bir levha üzerine oyulmuş resmi ve M.Ö. 2000 yıl öncesine ait, Babil Kralı Assurbanipal’in kütüphanesinde bulunan çivi yazısı ile yazılmış bir levhadır.

Assurbanipal’in kütüphanesindeki kil tabletler arasında teşhis, tedavi ve prognoza ait pek çok bilgi çivi yazısı ile ifade edilmiştir. Diğer taraftan eski Mezopotamya’da tıp uygulayıcılarının iki sınıfta toplandığı, bunlardan birincisinin din adamlığı ve hekimlik arasında karma bir statüye sahip “Saray büyücüleri” olduğunu görüyoruz. Bunlar eğitim görmüş olup yüksek sınıfa mensup kabul edilir. Hastalarını belirli günlerde ve belirli saatlerde uyguladıkları büyülerle iyileştirmeye çalışırlardı. İkincisi ise eğitim görmeksizin pratikten yetişirlerdi. Çeşitli bitki tohumlarını kullanarak iyileştirmeye çalışırlardı. Bunlar saray büyücülerinden daha başarılıydılar.

Mısır’da ise hekimlik çalışmalarının eski krallık devrinde başladığı, zamanla uzmanlık alanlarının ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Mısır’da tıp alanında ortaya çıkan bu ihtisaslaşmayı M.Ö.5. yüzyılın büyük tarihçisi Heredot “Tıp çalışanları o şekilde bölünmüşlerdir ki her biri bir hastalığın iyileştiricisidir ve tüm ülke kimi diş, kimi göz, kimi de gizli hastalıklar üzerinde ihtisaslaşmış doktorlarla doludur” diye anlatmıştır. Zoser’in hükümdarlığı sırasında yaşamış olan ve tarihte bilinen ilk dişhekimi olarak anılan Hesire (M.Ö.2600) yapılan kazılar sırasında elde edilen bir tablette dişi tedavi eden doktorların en büyüğü olarak tarif edilmiştir. Tıbbi tedavilerle ilgili en temel dokümanlar papiruslardır. Bunlar Hearst, Edwin Smith ve George Elbers’in adları ile anılırlar. Sonuncusu Leipzig Üniversitesinde saklanmaktadır. Elbers papirusları, George Elbers tarafından Teb şehrinde bulunmuştur. Şefik Farid’in Kahire yakınlarında bulduğu altın tellerle birbirine bağlı dişlerden oluşan köprü.

M.Ö. 1550 yıl öncesine ait 21 metre boyundaki Ebers papirüsünde sallanan dişleri sabitleştiren, diş çürüklerinde kullanılan ilaçlarla, aftlar ve diş abselerinin tedavilerinden bahsedilmektedir. Edwin Smith papirusları 1862′de Edwin Smith tarafından Luxor’da bulunmuştur. 4,68m. uzunluğundadır. Her iki tarafı da yazılı olan, bilinen en eski tıbbi dokümandır. Travmatik ve cerrahi sorunlarla ilgili, sorunları çok güzel ifade eden bir yazıttır. Maksilla ve mandibula kırıkları, zigoma perforasyonları, dudak yarıklarının cerrahisinden bahsetmektedir. Ayrıca lukse olmuş mandibulayı yerine yerleştirirken ellerin nasıl kullanılacağı da anlatılmaktadır. Bu güne kadar ele geçirilen en eski protezlerin M.Ö. 500-400 yıllarında yaşamış olan Etrüsklere ait olduğu tespit edilmiştir. 3-5 mm. genişliğinde altın bantlar içine dana dişinden oyulmuş dişlerin yerleştirilmesiyle yapılan bu köprüler, Etrüsklerin altın döğmeciliği ve perçinleme sanatında da usta olduklarını gösteriyor.

Eski Mısırlılar ve İbranilerden oluşan Fenikeliler şimdiki Lübnan’da yaşamışlardır. Arkeolojik kazılarda ortaya çıkan dişlere ait restorasyonları yapan sanatkar kuyumcular vardı. Eski Sidon şehri yakınlarında M.Ö.400 yıllarına ait, içerisinde yapay dişler ve aletler bulunan gömüt ortaya çıkarılmış, yapay dişlerin altın tellerle yandaki dişlere bağlanmış oldukları görülmüştür.

Dişhekimliği

Eski Yunan

Yunan sağlık tanrısı Esculap’ın sembolü (Asklepius) yılandı ve adına yapılan tapınaklar (Asklepion) aynı zamanda en önemli sağlık merkezleriydi. M.Ö.460-377 yılları arasında yaşayan Hippocrates Kos (İslanköy) adasında doğmuş, burada tıp okulu kurmuş deneysel yöntemlere dayalı tıp eğitimi vermeye çalışmıştır. Bu nedenle tıbbın temellerinin M.Ö.5. yüzyılda Hippokrat tarafından atıldığı, yazılı dişhekimliği tarihinin onunla başladığı söylenebilir.

Hippocrates döneminde bir hastalık incelendiği zaman yalnızca semptomların ortadan kaldırılmasına çalışılmayıp, etyolojisi de incelenirdi ve bunlara göre tedavi yapılırdı. Hippocrates’in yazılarında diş sürmeleri, hastalıkları ve tedavi metodları ile ilgili birçok bölüm vardır. İlk dişin ana rahminde oluştuğu, doğumdan sonra anne sütü ile beslenmeyle geliştiği, daimi dişlerin 7. yaş dolaylarında sürdüğü, başka bir hastalık olmazsa ömür boyu ağızda kaldıkları bilgileri ona aittir. Çürük etyolojisinde iki endojen, bir eksojen etken ileri sürmüş, diş kurdu kavramına yer vermemiştir. Dişlerin pozisyon anomalileri, 3. molar sürme komplikasyonları, diş ağrı çeşitleri, alveoler abselerde sözetmiş, ağrıyan dişler ve dişetlerinin tedavisinde koterizasyon uygulamış, diş çekiminde demirden yapılmış davyeler kullanmıştır. Meslek ahlakına çok önem vermiş, “Hippocrates Andı” yüzyıllarca hekimlere hekimlik kurallarını öğreten örnek olmuştur, halen hekimlik andı olarak kullanılmaktadır.

Dişhekimliği

Ortaçağda Bizans

Bizanslı hekim Gregorius’un yazılarından anlaşıldığına göre imparatorluk döneminde tıp ve fen bilimlerinde hiçbir ilerleme olmamış, ancak Roma uygarlığı döneminde yazılmış bazı eserler tercüme edilmiştir. Yaklaşık iki yüzyıl sonra Amids ağız ve diş hastalıkları ile ilgili geniş bilgiler içeren temel tıbbi bilgiler ansiklopedisini yazmıştır. Paul of Aegina (M.S.625-690) dişhekimliği ile ilgili yazdığı kitapta diş cerrahisi ile ilgili bilgiler vermiş, komşu dişlerden yüksek olan dişlerin seviyelenmesi tekniklerini anlatmış, diş taşlarının aletlerle temizlenmesini ilk kez tarif etmiştir.

Dişhekimliği

İslam Dünyası

İlk fetih yıllarında Arap okullarında Kuran’ın diseksiyonu yasakladığı, ölü vücudunun tabu oluşu nedenleriyle fanatik bir öğreti hakim olmuştur. Ancak o devirde temel hijyen kuralları, oral hijyenin önemi dini kurallar çerçevesinde Arap dünyasında yerleşmiştir. Örneğin her abdest almada ağızın çalkalanması, misvak kullanılması. 635 yılında Halife Ömer’in bedevi kabilelerini birleştirmesinden sonra Müslümanların dünya politikası, kültürü ve öğreniminin değiştiği, Abbasiler devrinde fen ve tıp alanında yenilikler ve ilerlemeler göze çarpmaktadır. 10. yy.da İspanya’da Müslüman hakimiyetinin sürdüğü yıllarda Cordoba Avrupa’nın en gelişmiş kültür şehri olmuştur. 70 kütüphane, 900 halk hamamı, 50 hastane ve üniversitesi vardır.

Abul Kasım Zahravi

9. yy.da İran’da yaşamış olan Ali-İbn-Sahl Rabban at-Tabari ünlü bir hekimdir ve Firdavs-al-Hikma adlı eseri 850 yıllarında yazılmıştır. 30 bölümde 360 konu anlatılmış, beş sayfalık bölümü dişler, ağız hastalıkları hakkında bilgi vermektedir. Abubakir Muhammed İbn Zakariya al-Razi bazı kaynaklara göre 230, bazı kaynaklara göre 184 kitap yazmıştır. El-Fakhir adlı eserinde dişler, ağrıyan dişler, diş çürükleri, ağız kokusu, dişetlerinin cerahatlenmesi, piyore ve kanayan dişetlerinden söz eden 7 bölüm vardır.

Abul Kasım Zahravi (936-1013) dişeti hastalıkları, ağız hijyeni, tekrarlayan enfeksiyonlarda koterizasyon hakkında bilgilere yer vermiş, dişlerin çekiminin mümkün olduğunca geciktirilmesini, çekim gerektiğinde dişetinin dişten iyice ayrılarak, forseps dişin çevresine iyice yerleştirilerek çekilmesi gerektiğini belirtmiştir. Doğal dişlerin önemini kavramış, yanlış çekim yapmamak için teşhiste çok dikkatli olunması gerektiğini vurgulamıştır. Sallanan dişlerin sağlam dişlere bağlanması gerektiğini, bunun için altın tel kullanılması gerektiğini, kaybolan dişlerin yerine sığır kemiğinden yapılmış dişlerin konabileceğini, travma sonucu düşen dişin tekrar alveole yerleştirilebileceğini belirtmiştir.

İbni Sina

İbni Sina (980-1037) doğunun Hippocrates’i olarak anılır. Diş tedavisi ile ilgili pek çok şey yazmıştır. Dişleri temiz tutmanın önemini, diş ağrısının nedeninin dişin içindeki sıvıların basıncının neden olduğunu, dişin delinerek bu ağrının giderilebileceğini belirtmiştir. Diş ağrısı için narkotik etkili bazı ilaçlar ve otlar kullanmış, çene kırıkları için altın tellerle stabilize edilmesini önermiştir. Ağrı duyusunun tiplerini tanımlamış, ağrı kontrolü ve fizyolojisinin temelini atmıştır. Kanun adlı eseri tıp alanında kendinden önce gelen bilgi birikimini içerdiği ve kendi gözlem ve uygulamalarının ışığında hazırladığı orta çağ tıbbının yapı taşlarından biridir.

Şerefeddin Sabuncuoğlu

Şerefeddin Sabuncuoğlu (1385-1470)Fatih Sultan Mehmet devrinde yaşamış ünlü bir hekim ve cerrahtır. Amasya Darüşşifasında tıp eğitimi almış ve uygulamıştır. Türkçe halk diliyle eserler yazmakta ısrarlı olmuştur. Kıtab-ı cerrahiyet ul-Haniye (Han’a sunulan cerrahi kitabı) 83 yaşında yazmış, cerrahi teknikleri resimlemiştir. Diş soketlerinin tedavisi, ranula ve kistlerin tedavileri, koterizasyon teknikleri, abse drenajları, çekimler, sallanan dişlerin tespiti için altın tellerin kullanılması, diş taşlarının uzaklaştırılması, kırıkların tedavisi gibi konuları kapsamaktadır. Sıcak çelik pinlerle pulpayı kotarize ederek ağrıyan dişi tedavi ettiği, bazı tozlarla dişleri beyazlattığı bilinmektedir. Mücerrepname yazmış olduğu son eserdir ve yukarıdaki tedavi metodlarını içerir.

Dişhekimliği

Rönesans Öncesi Avrupa

Kilisenin koyu taassubundadır. Tedaviler berberler ve zor vakalarda cerrahlar tarafından yapılmaya başlanmıştır. Tedavi metodlerı eski yunan ve müslüman hekimlerin yazmış olduğu kitaplardaki bilgiler esas alınarak yapılmaktadır. Guy de Chauliac (1300-1368) dişlerin anatomisi ve erupsiyonunu anlatmış, tedavi yöntemlerini evrensel ve özel olmak üzere ikiye ayırmıştır.

Dişhekimliği

15. ve 16. Yüzyıl

Bu yüzyılda tıptaki ilerlemenin temelini anatomideki rönesans oluşturur. Leonardo da Vinci (1452-1519); bu çok yönlü deha tıbba olduğu kadar dişhekimliğine de büyük hizmetlerde bulunmuştur. Maksiller sinüsü tanımlamış, molar ve premolar farkını ortaya koymuştur. Giovanni da Vigo (1460-1525) diş kavitelerinin altın yapraklarla doldurulabileceğini belirtmiş, sağlıklı dişlerin insan psikolojisi ve fizyolojisi üzerindeki rolününün önemini şöyle belirtmiştir; ” Dişler estetiği, çiğnemeyi ve konuşmayı sağlar. O halde dişlerin tedavisi dikkat, özen ve yoğun çalışma gerektirir”.

Cardanus (1501-1564) dişlerin fokal enfeksiyon kaynağı olabileceği fikrini tarihte ilk ortaya atandır. Andreas Vesalius (1514-1564) dişlerin kemik olmadığını, karşıt diş kayıplarında boşluğa doğru uzadığını ifade etmiş, ilk defa pulpanın anatomisini açıklamış, dişlerin kapanışını inceleyip çizimle ifade etmiştir. Yüzyıllar boyunca inanıldığı gibi kadınlarda erkeklere göre daha az diş olmadığını ilk açıklayan odur. Öğrencisi Matteo Realdus Colombo (1516-1559) fetusu keserek diş folliküllerini bulmuştur. Eustachius (1520-1574) Abducens siniri, boğaz ve boyun kaslarını tarif etmiş, diş anatomisi ve histolojisini anlatan “Libellus de Dentibus” kitabını yazmıştır. 30 kısım halinde dental morfolojiyi, histolojiyi ve fizyolojiyi, dişlerin oluşumunu, pulpa odalarını anlatmaktadır.

Dişhekimliği

17. Yüzyıl

Dönemin en önemli bilimsel olgusu kan dolaşımının tanımlanmış olmasıdır. Yine bu yüzyılda mikroskobun keşfi bilim dünyasında yeni ufuk açılmıştır. Bu buluş sayesinde Anton Van Leewenhoek (1682-1723) dentin tübüllerinin ve dişe yapışan bakterilerin varlığını keşfetmiştir. Kornelis Solingen (1641-1687) parulis ve epulis ameliyatları, diş çekimleri yapmış, daha da önemlisi ağız muayenesinde ilk defa ağız aynası kullanmıştır. Bu dönemin en önde gelen ismi 1560-1634 yıllarında Almanya ve İsviçre’de yaşamış olan cerrah Wilhelm Fabry Von Hilden’dir. “Observations and Counsels” isimli kitabinda diş çekimleri, epulis ameliyatları, damak defektleri için hazırladığı maksillofasial protezler üzerinde durmuştur. Birçok aletin mucididir. Diş hastalıkları ve trigeminal nevralji arasındaki ilişkiyi açıklamış, reimplantasyon uygulamalarından bahsetmiştir.

Dişhekimliği

18. Yüzyıl

Bu yüzyılda Fransa Avrupa’nın en gelişmiş ve kültürel anlamda da en zengin ülkesidir. Fransız parlementosu dişçi pratisyenler, göz doktoru, çıkıkçı ve kırıkçılar gibi uzmanlar da dahil pek çok kişi için Paris ve çevresinde çalışma izni vermeden önce cerrahlar komitesi tarafından sınanma zorunluluğu getirmişlerdir. Pierre Fauchard (1678-1761) modern dişhekimliğinin kurucusu olarak kabul edilmektedir. 1723′de yazmış olduğu Cerrah Dişçiler ve Diş Tedavisi Üzerine Yazılan Tez isimli kitabı 1728′de basılmıştır. İki cilt ve 863 sayfa olan bu kitap dişhekimliği ile ilgili en önemli kitaptır. Dişhekimliğinin bütün alanları bu kitapta işlenmiştir. Fikir ve uygulamalarının birçoğu bu gün dahi geçerliliğini kaybetmemiştir.

Kökleri sağlam kronları harap dişlerde kök kanalının içine vidalı dişler perçinlemiş, hatta bunları köprü ayağı olarak da kullanmıştır. Su aygırı dişlerinden tek parça halinde hazırladığı üst ve alt diş dizilerini arka uçlarından çelik yaylarla birbirine bağlamış, daha sonra sağa sola doğru hareket kabiliyeti vermesi için spiral yaylar kullanmıştır. Süt dişlerinin normal değişme zamanına kadar ağızda muhafaza edilmesi gerektiğine dikkat çekmiştir. Kişiden kişiye diş transplantasyonu çalışmaları yapmıştır. Parsiyel ve total protezler, bireysel köprülerin nasıl yapılacağı anlatılmıştır. Diş çekimi ve cerrahisi için kullandığı aletlerle de yenilik getirmiş, çekim yapılırken hastayı özel koltuğa oturtup sağına, nadiren de arkasına geçilerek çekim yapılmasını söylemiştir. Pivolar yapmış, ilk defa emaye kullanarak porselen diş tekniğinin temellerini atmıştır.

Claude Mouton protez konusunda ilk kitabın yazarıdır. Bölümlü protezlerin tutuculuğunu arttırmak için kroşeler önermiştir. Etienne Bourdet (1722-1789) marginal periodontitislerin skorbüte bağlı olmadığını buradaki birikintilerin asidik ve korosiv hale gelerek kemiğe zarar verdiğini ortaya koymuştur. Tedavi olarak ileri vakalarda diş etinin cep tabanına kadar cerrahi müdahale ile kesilip çıkartılmasını ve kök yüzeyinin temizlenmesi gerektiğini belirtmiştir. Ortodonti konusunda da çalışmalar yapmış, çapraşıklıklarda birinci premolarların çekilebileceğini, kanin ve kesicilerin ortodontik ipliklerle distale çekilerek sorunun çözülebileceğini önermiştir.

Dişhekimliği

19. ve 20. Yüzyıl

Protezlerde organik maddelerin kullanılmasının insan sağlığı açısından tehlike oluşturduğunun görülmesi yeni protez materyali üretmek için çabalara neden olmuştur. Bu konuda isim yapan kişi Paris’li bir eczacı olan Alexis Duchateau (1714-1792) kendisi için porselen diş yapmayı düşünmüş, dişhekimi olmadığı ve o yüzden iyi ölçü alamadığı için başarısız olmuştur. Paris’li dişhekimi Nicolas Dubois de Chemant (1753-1824) ile tanıştıktan sonra onun katkılarıyla başarıya ulaşmıştır. Chament buluşu geliştirmek için çok fazla çalışarak zor bir başarı elde etmiş, 19. yy.da Giuseppangelo Fonzi tarafından bireysel olarak fırınlanan porselen dişlerin yapılmasına kadar popülaritesini korumuştur.

Dişhekimliği

Giuseppangelo Fonzi

1820 yıllarında Paris’de kralın özel doktoru ve dişhekimi olarak isim yapan Christophe Francois Delabarre (1787-1862) ilk kez gümüşten ölçü kaşığı imal ederek yumuşatılmış mumla ölçü almayı denemiştir. Joseph Gall (1779-1849) parsiyel protezlerin ağızda tutunabilmesi için kroşelere gerek olduğunu ve bunun ne şekilde sağlanacağını resimlerle açıklamıştır. 1844′lerde ölçü maddesi olarak alçı kullanılırken 1857′de Charles Stand sıcak suda yumuşayabilen, ağız ısısında sertleşebilen ve değişik balmumlarından elde edilen bir ölçü maddesi elde etmiştir. Stenç adı verilen bu madde günümüzde de kullanılmaktadır.
1903 yılında Charles Henry Land (1878-1919) Detroit’de platin folyo kullanarak ilk porselen jaket kronu imal etmiştir. 1935′de ilk kez akrilik prorezler yapılmış, 1937′de Amerika’da soğuk akriller kullanım alanına girmiştir. İlk fonksiyonel ölçü alma yöntemi bu yüzyılda gerçekleşmiş, alınan ölçülerde kapanış ve dolayısıyla oklüzyon kavramı gelişmiştir.

Anestezi: 19. yy.ın ikinci yarısında cerrahi ve dişhekimliğindeki en önemli buluş narkozun kullanılmaya başlanmasıdır. 1772′de Joseph Priestley tarafından bulunan azotoksit 1844 yılında Horrace wells tarafından ilk defa kullanılmıştır. 1845′de James Y.Simpson kloroformun narkotik etkisini keşfetmiş, cerrahide ve diş çekiminde çok kullanılan bir madde olmuştur.

Lokal anestezi 1860′da Wohler ve Nieman tarafından kokainin bulunmasıyla başlamıştır. 1885′de ilk defa Halsted diş çekimi için kokain kullanarak mandibular anestezi yapmıştır. 1905′de Braun kokaini adrenalinle beraber kullanmayı denemiş, aynı yıl Einthorn’un novakain sentezini başarmasıyla kokain yavaş yavaş terkedilmeye başlamış, yerini novakaine bırakmıştır.

Sterilizasyon: Kuru ısıtma ile buhar basıncı (otoklav) ya da kimyasal buhar basıncı kullanılarak sterilizasyon yapan aletler geliştirilmiştir. 1861′de Semmel Weis çapraz enfeksiyonda hijyenin önemini vurgulamış, bu amaçla 1880′lerde cerrahi aletlere ve cerrahların ellerine karbolik asit püskürtülmüş, 1885′de ilk defa yapılan koton cerrahi eldivenler yerine 1890′da William Halsted tarafından önerilen lastik eldivenler kullanılmaya başlanmıştır.

Radyografi: Wilhelm Conrad Roentgen’in (1845-1923) 8 Ekim 1895′te keşfettiği X ışınları 19. yy.ın dişhekimliğini ilgilendiren en son buluştur. Bu tarihten 14 gün sonra endodontik tedavilerde kullandığı özel dolgu patı ile ün yapmış olan O.Walkhoff, Roentgen’e kendi dişlerinin filmini çektirmiş, 25 dakika ışın verilerek çekilen bu radyograf tarihe ilk diş radyografı olarak geçmiştir.

Dişhekimliği Eğitimi: Dişhekimliği için parlak bir devir olarak kabul edilen 19. yy. ın ilk yarısında dünyanın ilk dişhekimliği okulu olan “Baltimore College of Dentistry” Chapın Aaron Harris ve arkadaşı Horace Hayden tarafından ABD’de kurulmuştur.

Dişhekimliği

Türkiye’de Dişhekimliği Tarihi

İstanbul Dişhekimliği Okulu açılıncaya kadar Osmanlı devrinde dişçilik sanatı cerrahların ve görgüye dayanarak kendini yetiştirmiş kişilerin elindeydi. Anadolu’da 1399′da yaptırılan ilk hastane Yıldırım Darüşşifa’sının dişhekimi kadrosu bulunmazken, 1557 tarihli Süleymaniye Darüşşifa’sının iki cerrah kadrosu bulunduğu, bunların dişhekimliği uygulamaları yapabilecek yetkileri olduğu görülmektedir.

Cemil Topuzlu ve Kösemihal Halit Şazi

1908′de askeri tıp kökenli Dr. Cemil Topuzlu ve Dr.Halit Şazi Bey’in dişçilik mektebi kurmakla görevlendirilmeleri ile dişhekimliği eğitiminin okullarda verildiği yeni bir dönem başlamıştır. Kadırga’daki ahşap bir binada hizmete girmiş, 22 Kasım 1908′de bütçesi oluşturularak resmi bir yapıya kavuşturulmuş, 28 Ekim 1909′da fiilen öğretime başlamış, ilk mezunlarını 30 Temmuz 1911′de vermiştir.

Bu okulun açılmasını sağlayan Prof.Dr.Halit Şazi (Kösemihal) 1869′da doğru. Galatasaray Lisesi ve Askeri Tıbbıye’de parlak bir öğrenci idi. Müşir Prof.Dr.Cemil Topuzlu Paşa (1866-1958) ‘nin yanında asistan oldu. Askeri Tıbbıye’de müze direktörü ve küçük cerrahi profesörü iken dişhekimliğini öğrendi ve Cemil Topuzlu’yu ikna ederek 1909 da dişhekimliği okulunu açtı. 1921 de ölünceye kadar okulda hocalık yaptı.

19. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devletinde belgesiz diş hekimliğinin yapılması yasaklanmıştır. 18 Kasım 1908′de tıp fakültesinin açılmasının ardından 22 Kasım 1908′de diş hekimliği fakültesinin de açılması kararı alınmıştır. İlk dekan Cemil Topuzlu yönetiminde bir kadro oluşturulmuş ve 1500 lira ile Darülfünun Osmanlı Tıp Fakültesi Dişçi Mektebi kurulmuştur. Cumhuriyetin ilanından sonra İstanbul Üniversitesi kurulduğunda da bu okul tıp fakültesinden ayrılmış ve İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi adını almıştır. Ardından da 22 Kasım Türk Diş Hekimleri Günü olarak kutlanmasına karar verilmiştir.

Kadırga’daki İlk Dişçilik Mektebi

1934′de Ord.Prof.Dr.Alfred Kantorowitz (1880-1962) Almanya’dan Türkiye’ye geldi. 1949′a kadar İstanbul Dişhekimliği Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışan Kantorowitz pek çok öğrenci yetiştirdi ve eğitimde reformlar yaptı. 1933′te yapılan Üniversite Reformuna kadar Dişçi ve Eczacı mektepleri Tıp Fakültesine bağlı olarak yönetilirken 31 Temmuz 1937′de kadroları birbirinden ayrılarak Dişhekimliği Yüksek Okulu, 11 Temmuz 64 yılında İstanbul Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesi haline getirilmiştir. İlk dekanı Prof.Dr. S.İsmail Gürkan’dır.

İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi

Kuruluş yıllarında Kadırga’da başlayıp 1925 yılından sonra Beyazıt meydanındaki binada devam eden eğitim 1970 yılından bu yana Çapa’da inşa edilen yeni binasında sürdürülmektedir.

[Kaynak: tdo.org.tr]

Hz. Nuh

İdris aleyhisselâmdan sonra gönderilen peygamberlerden. Allah korkusundan dâima ağladığı için adına, çok ağlayan, inleyen mânâsına gelen “Nuh” denilmiştir.İdris aleyhisselâm insanlara peygamber olarak gönderilip onlara doğruyu gösterdikten sonra diri olarak göke kaldırıldı. Onun göke kaldırılmasından sonra insanlar doğru yoldan ayrıldılar. Onu çok sevenler ayrılık acısına dayanamadılar. Resmini yapıp seyrettiler. Daha sonra gelenler, bu resimleri tanrı sandılar ve çeşitli heykeller yapıp putperestler tapmaya başladılar. Böylece insanlar arasında lik meydana çıktı. İnsanlar putlara tapmaya başladıktan sonra, gün geçtikçe aralarında, zulüm, zorbalık, fitne, ahlâksızlık gibi kötülükler artıp yayıldı.

Hz. Nuh

Hazret-i Nuh, böyle bir cemiyet içinde çocukluğundan beri doğru yolda bulunan, Allahü teâlâya ibâdet eden sâlih bir kul idi. Sulama işleriyle, çiftçilikle, hayvan yetiştirmekle, marangozluk ve ev inşasında çalışıyordu. Doğru yoldan ayrılmış olan insanların kötülüklerinden de tamâmen uzak duruyordu. Elli yaşında iken, Allahü teâlâ, onu insanlara peygamber olarak gönderdi. Kendi zamânında yaşayan bütün insanlara peygamber olarak gönderilen Nuh aleyhisselâm,ömrünü sonuna kadar insanları Allahü teâlâya iman etmeye, o’nun emirlerine uymaya, dâvet edeceğine söz (misak) verdi. Ona yeni bir din ve kitap verilmeyip, kendinden önceki peygamberlerin dinlerindeki hükümleri dokuz yüz elli sene insanlara bildirdi, onları hidâyete çağırdı. Peygamber olarak gönderildiği insanlar Kur’ân-ı kerimde; puta tapan, günahkar, kötü ve kalpleri kararmış bir millet olarak vasfedilmektedir. Kur’ân-ı kerimde meâlen; “Muhakkak ki biz, Nuh’u (aleyhisselâm) kavmine resûl olarak gönderdik” (A’râf sûresi:59) buyrulmaktadır.

Nuh aleyhisselâm kavmine kendilerine peygamber olarak gönderildiğini, putlara tapmaktan, haksızlıktan ve zulümden vazgeçip, Allahü teâlâya iman edip, o’nun emirlerine uymalarını bildirdi. Fakat zulüm ve zorbalığa alışmış ve başkalarını tahakküm altına almak isteyen insanlar inanmadılar ve ona düşman oldular. Nuh aleyhisselâm onlara nasihat ederek: “Ben size doğru yolu göstermek,zulmü kaldırıp, adâleti yaymak için Allah tarafından gönderildim. Herkesin putlara tapmaktan vazgeçip bir olan Allah’a ibâdet etmesini, kulluk yapmasını bildiriyordum” dedi.Kavmiyse bu davete inanmayarak emirlerine uymamakla ve sapıklıklarıda ısrar ediyordu. Çok az kimse imân etmişti. Fakat Nuh aleyhisselâm tebliğ vazifesini yapıp, kavmini yılmadan, yorulmadan devamlı sûrette Allah’a imân ve kulluk etmeye çağırıp, isyan ederlerse azâba yakalanacaklarını bildiriyordu. Kavmi ise bu dâvete uymadıkları gibi, Nuh aleyhisselâmı kendilerine doğruyu, hakkı anlatırken dinlememek için elbiseleriyle başlarını kapatıyorlardı. Bir tarafdan da ona inananlara zulüm ve işkence yapıyorlardı. Hazret-i Nuh’un dâveti, günden güne uzaktan yakından duyuluyor, her yerde ondan bahsediliyordu. O’na imân etmeyenlerse bundan endişe duyuyor ve düşmanlıklarını safha safha artırıyorlardı. Nuh aleyhisselâm gittikçe azan kavmine “Ben size zor ve güç bir teklif yapmıyorum. Puta tapmaktan vazgeçip Allahü teâlâya ibâdet ediniz. Sizlerin herbir grubu başka bir gruptan korkuyor zulüm görüyorsunuz ve zulmediyorsunuz. Allah’tan korkunuz zulmedenlerden ve mazlumlardan olmayınız.” diyordu. Yılar sürüp gidiyor, Nuh aleyhisselâm ise tebliğ vazifesini devamlı olarak yapıyordu. Çok az kimse imân etmişti.

Diğer insanlarsa iş sâhibi zorbalar, kötü işlerle uğraşan kimseler veya düşkünlük içinde hayat süren zelil, esir ve muhtaç kimselerdi. Her geçen gün daha bedbahtlaşan bu insanlar, bir türlü fitne, fesat ve sapıklıktan el çekmiyorlardı. Nuh aleyhisselâm böylesine düşmüş olan insanlara acıyor, şefkat ve sabırla onları kurtarmaya çalışıyordu. Onlar ise bunu idrak edemeyip karşı çıkıyorlar, hazret-i Nuh’u taşa tutuyorlar, onu şehirden kovuyorlar, evini harap ediyorlar, sapıklıkla itham ediyorlardı. Bir türlü kötülüklerini anlayıp, azgınlıktan vazgeçmiyorlardı. İsyanları sebebiyle Allahü teâlâ onlara gadap etti. Senelerce yağmur yağdırmadı. Malları, hayvanları helak oldu. Bağları bahçeleri kuruyup, servetleri kayboldu, nesilleri kesildi. Son derece muhtaç ve fakir hâle düştüler. Onların bu hâli karşısında Nuh aleyhisselâm; “Ey kavmim başınıza gelen bunca belâlar günahlarınız sebebiyledir. Putlara tapıp, Allah’a ibâdet etmekten kaçındığınız için Allahü teâlâ size gadap etti. Bu sebeple yağmurlar kesildi. Büyük sıkıntılara düştünüz. Ama Rabbinizden günahlarınızın bağışlanmasını isteyin, sizi affedip üzerinize rahmet yağmuru göndersin. Size mallar ve evlatlar ihsan ederek şmdat etsin. Nihâyet bir gün ölüp kabre gireceksiniz. Rabbiniz sizi bir müddet kabirde beklettikten sonra diriltecek ve amellerinizin cezâsını ve mükâfâtını verecek.” diyerek daha birçok husûsu iyice anlatıp onlara ehemmiyetle nasihat etti. İsyandan vaz geçmezlerse daha ağır azaplara düşeceklerini bildirdi.

Nuh aleyhisselâm ve bildirdiklerine inanmayıp putlara tapmakla israr eden azgın millet; “Ey Nuh gerçekten bizimle çok mücâdele ettin, bunda da çok ısrarla davrandın. Bu işe başladığın gündenberi bizi devamlı olarak azapla korkutup durdun. Artık sözünde doğru isen şu azâbı getir de görelim. Artık ne olacaksa olsun.” diyerek onun nasihatlarını ve dâvetlerini hiç kabul etmedikleri, Kur’ân-ı kerim’de Hûd sûresinde (ayet 32) bildirilmektedir. Nûh aleyhisselâm kavminin bu tutumu karşısında aslâ yılmadan, tebliğ vazifesini devâm ettiği hâlde, onların bir türlü imâna gelmeyeceklerini iyice anladı. Bunun üzerine meâlen şöyle duâ ettiği Kur’ân-ı kerim’de bildirilmektedir: “Nuh (aleyhisselâm) dedi ki: “Ey Rabbim! yeryüzünde, hareket eden hiçbir kâfir bırakma! Eğer sen onları bırakırsan, kullarını dalâlete, sapıklığa sürüklerler. Hem bundan sonra onların çoluk çocuğu olmaz. Olsa bile çocukları fâcir ve küfürde pek ileri kimseler olurlar.

Ey Rabbim! beni, anamı, babamı, mümin olarak evime girenleri, erkek, kadın bütün müminleri mağfiret eyle, bağışla, zâlimlerin (kâfirlerin) ise ancak helâk ve hüsrânlarını arttır.” (Nuh sûresi:26-28) ve “(Nuh aleyhisselâm duâ edip) dedi ki: Yâ Rabbi! Gerçekten kavmim beni tekzip etti. Beni yalanladı. Artık benimle onların arasındaki hükmü sen ver. Beni ve berâberimdeki müminleri kurtar.” (Şuarâ sûresi:117-118) Nuh aleyhisselâmın bu duâsı üzerine, Kur’ân-ı kerimde Allahü teâlânın ona meâlen şöyle vahy ettiği bildirilmektedir: “Nuh’a vahy olundu ki; kavminden daha önce imân etmiş olanların dışında hiç kimse imân etmeyecek. O hâlde sen, kavmin seni yalanladıkları için ve sana ezâ verdikleri için mahzûn olma, kederlenme ki; onlardan intikam alma vakti gelmiştir. Nezâretimiz altında ve vahy ettiğimiz, bildirdiğimiz şekilde bir gemi yap! Zâlimler (kâfirler) hakkında bana duâ etme. Zirâ onlar (suda) boğulacaklardır.” (Hûd sûresi:36-37) Nuh aleyhisselâm kendisine gönderilen vahiy üzer,ne hemen bir gemi yapmaya başladı. Geminin yapılmasında Cebrâil aleyhisselâm, Allahü teâlânın emri üzerine yardımcı oluyor ve nasıl yapılacağını târif ediyordu. Nuh aleyhisselâm ve imân eden müminler de geminin yapılmasında çalıştılar. Geminin inşâsını gören putperestler; “Şimdi de marangozluğa mı başladın?” diyerek alay ediyorlardı. Hazret-i Nuh ise; “Benimle alay ediyorsunuz ama, rezil edici azâbın kime geleceğini ve kime sürekli azâbın ineceğini göreceksiniz.” diyordu.

Nuh aleyhisselâm, yüzyılar boyu insanları Allahü teâlâya imân etmeye çağırdığı hâlde insanların imân etmemeleri sebebiyle helâk olmalarının yaklaştığı sırada son olarak şöyle dedi. “Ey insanlar! Ben size doğru yolu göstermek için Allah tarafından görevlendirildim. Bir ömür boyu size nasihat ettim. Dinlemediniz, benimle alay ettiniz, sabır ve tahammül gösterdim. Bana, inananlara eziyet edip, incittiniz Allahü teâlâ yer yüzünü zulüm ve küfürden temizleyecek. Geliniz, dâvetimi kabul ediniz. Câhillik etmeyiniz Allahü teâlâya itâat ediniz. Ben sizin hayır ve iyiliğinizi istiyorum. Siz bilmiyorsunuz ama, Allah’ın azâbı en kısa zamanda büyük bir tufan şeklinde gelecek. Bildirdiklerime inanmayan herkes helâk olacaktır. Şu yaptığım gemi, imân edenlerin binip kurtuluşa ereceği gemidir. Allah’a imân etmeyen âsiler suda boğulacaktır. Kurtulmayı isteyen imân etsin ve benimle yolcu olsun. Bu benim, herkesin duyması gereken son sözümdür.”

Nuh aleyhisselâmın son olarak söylediği bu sözlerine de uymayan insanlar; “Ey Nuh, uzun yıllardan beri bu sözleri söylüyorsun. Şimdi de kuru bir çöl ortasında büyük bir gemi yaptın. bizi tufanla korkutuyorsun biz sana da söylediklerine de inanmıyoruz.” dediler. Nihâyet bir müddet sonra geminin yapımı tamamlandı. Hazret-i Nuh’un yaptığı ve üç katlı olduğı rivâyet edilen bu geminin ateş yanarak kazanı kaynayıp hareket ettiği (Buharlı bir gemi olduğu) Kur’ân-ı kerim’de açıkça bildirilmektedir.

Hûd sûresi, 40 âyet-i kerimesinde meâlen buyruldu ki: “Nihâyet helak etme emrimizin azâbımızın vakti geldiği, tennûrun (fırının) taşıp fışkırdığı (yâhut gemi kazanının kaynadığı) zaman biz Nuh’a şöyle emreyledik ki, kendisinden faydanılan hayvanların her cinsinden erkek ve dişi birer çift hayvanı gemiye koy. Üzerlerine boğulma emri takdir edilenler hâriç âile halkında bir de imân edenleri gemiye yükle. zâten Nuh’a imân edenler pek az idi.” Gemiye binecekler hazır olunca hazret-i Nuh onlara, Allahü teâlânın ismiyle gemiye binmelerini söyledi. Bütün müminler, o azgın kâfirlerin gözleri önünde Hazret-i Nûh ile gemiye bindiler. Nitekim Kur’ân-ı kerim’de meâlen buyruldu ki: “Nuh (aleyhisselâm) gemiye bineceklere; “Allahü teâlânın ismiyle girin ki, geminin yürümesi ve durması Allahü teâlânın irâdesiyledir. Benim Rabbim, müminleri mâğfiret edici ve merhametiyle tufân belâsından kurtaracıdır.” dedi.” (Hûd sûresi:41).

Yine Kur’ân-ı kerim’de meâlen buyruldu ki: “Ey Nuh sen ve berâberindekiler gemiye yerleşince; “Bizi zâlim (kâfir) milletten kurtaran Allah’a hamd olsun. Rabbim, beni hareketli bir yere indir sen, indirenlerin en hayırlısısın.” de.” (Mü’minin sûresi28-29) Nuh aleyhisselâm her hayvandan birer çift alıp, imân edenlerle birlikte gemiye yerleştikten sonra, gökten çok şiddetli bir yağmur yağmaya ve yerden de sular fışkırmaya başladı ve her şey suya gark oldu. Sular dağları aştı. Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında kaldı. Nuh aleyhisselâm inanmayan putperest kavim boğularak helak olup gitti. Bu tûfan hâdisesi Kur’ân-ı kerim’de kamer sûresi 11 ve 12. âyette bildirilmektedir.

Tûfan başladığı sırada Nuh aleyhisselâm imân etmeyen oğlu Yâm’a (Kenan), imân edip gemiye binmesini söyledi ise de oğlu; “Dağa çıkar sudan kurtulurum.” deyip binmedi. Bir dalga gelip onu da boğdu. Boğulanlar arasında hazret-i Nuhûn hanımı da vardı. O da imân etmemişti. Tûfan altı ay devam etti. Altı ay sonra Allahü teâlânın meâlen; Ey arz! Suyunu yut ve ey gök suyunu tut.” (Hûd sûresi 44) emriyle yağmur kesilip sular çekildi. Nuh aleyhisselâmın gemisi Muharrem ayının onunda aşure günü Irak’ta Cûdi Dağı üzerine oturdu. Bundan sonra insanlar Nuh aleyhisselâmın üç oğlundan türedi. Bu bakımdan Nuh aleyhisselâma ikinci Âdem denildi. Nuh aleyhisselâm bin yaşında vefât etti. Nuh aleyhisselâmın Sâm adlı oğlundan Arap, Fars ve Rum kavmi, Hâm adlı oğlundan ise Hindistan, Habeş ve Afrika halkı, diğer oğlu Yâfes’ten de Asyalılar ve Türkler meydana geldi.

Nihâyet insanlar zamanla çoğalıp, Asya’ya, Avrupa’ya, Okyanusya’ya ve Berring (Behreng) Boğazından Amerika’ya geçerek bütün yeryüzüne yayıldılar. Nuh aleyhisselâm Kur’ân-ı kerim’de şekür (çok şükreden kul) sıfatıyla anılmış olup, birçok âyet-i kerimede ondan bahsedilmektedir. Ayrıca Kur’ân-ı kerim’deki sûrelerden biri de Nuh sûresi olup, bu sûrede Nuh aleyhisselâmdan bahsedilmektedir. Ülü’lazm peygamberler arasında Neciyullah (Allahü teâlâya karşı devamlı olarak teveccühte ve münâcaatta bulunup, ilâhi feyzleri alan) denilen Nuh aleyhisselâm hakkında Peygamber efendimiz hadis-i şeriflerde buyurdu ki: “Melek-ül mevt (Azrail aleyhisselâm) Nuh’a (aleyhisselâm) geldiğinde dedi ki: “Ey Nuh ey peygamberlerin en büyüğü (en yaşlısı), ey uzun ömürlü ve ey duâsı kabul olunan! Dünyâyı nasıl gördün?” Nuh (aleyhisselâm) dedi ki: “Şüyle bir kimse gibi ki, kendisine iki kapısı olan bir ev yapılmış da birinden girmiş diğerinden çıkmıştır.”

Mûcizeleri:

  • Nuh aleyhisselâmın kavminden bir fırka gelip, oturdukları beldedeki büyük taşları toprak yapmasını istemişlerdi. Allahü teâlâ Cebrâil aleyhisselâmı gönderip, “Resûlüme söyle, o taşlara eliyle işâret etsin.” buyurdu. Nuh aleyhisselâm da buyrulduğu gibi yapıp eliyle işâret edince, o beldede bulunan bütün taşlar birden toprak oldular. Bunun üzerine on iki kişi imân etti.
  • Uzakta bulunan ve gözle görülemeyecek şeyleri görüp haber verirdi.
  • Susuz yerlerden su çıkarırdı.
  • İşâretiyle ağaçlar kökünden sökülüp başka tere geçerdi.
  • Duâsıyla kuru ağaçlar hemen meyve verirdi.
  • Duâsıyla bulutsuz olarak yağmur yağardı.
  • Kum, toprak, kil gibi şeyler, onun duâsıyla yiyecek maddeleri hâline gelirdi. Gemisi Cûdi Dağının üzerine oturunca, insanlar açlıktan kurtulmak için yiyecek isteklerinde duâ edince bir miktar toprak ve kum yitecek hâline geldi ve bunu yediler.
  • İmân ederek gemisine girip tufandan kurtulan insanlar çok az olmasına rağmen, onun duâsıyla çok kısa zamanda çoğalarak arttılar.
  • Eliyle yere diktiği bir ağaç fidanı o anda çeşitli renklerde meyve verdi.

Web Sayfanızı PDF’ye Çevirin

Web sitenizi ya da kopyala-yapıştır yapmaktan usandığınız web sayfalarını http://www.htm2pdf.co.uk isimli internet sayfası çok kolay bir şekilde sizin için PDF‘ye dönüştürebiliyor.

Hem de linkleri ve resimleriyle… Yapmanız gereken tek şey ilgili sitenin adresini aşağıdaki örnekte gördüğünüz gibi http://www.htm2pdf.co.uk internet sayfasındaki Address kısmına yapıştırıp CONVERT etmeniz.

pdf

Biz örnek olması amacıyla kendi web sayfamızı PDF’ye çevirdik. Aşağıda çevirme işlemi bittikten sonraki resmini görebilirsiniz.

pdf

İşte sitenin adresi: http://www.htm2pdf.co.uk

Dövmeler ve Anlamları

Eskiden beri bir şeyleri sembolize etmek için (güç, gurur, dayanıklılık vs. gibi) bu özellikleri taşıyan canlıların resimleri kullanılmış ve bu özellikler taklit edilmiştir. Genelde dövme yapımında resmedilen çoğu canlı figürlerinin (özellikle hayvanlar) iyi yanları anlam olarak baz alınmış ve yapılmıştır ve halende yapılmaya devam etmektedir. Dövme olarak tercih edilen canlı ya da cansız varlıkların ne anlam taşıdığı hep bir tartışma konusu olmuştur fakat burada önemli olan şey sizin niyetinizdir ki siz bir dövme yaptırırken ona ne anlam yüklemek istiyorsanız dövmenizin anlamı odur. Yinede dünyanın geri kalan kısmında klasikleşmiş bazı desenler vardır ki anlamları artık benimsenmiş ve kabul edilmiştir işte bunlardan bazıları aşağıda kısa açıklamaları ile verilmiştir.

Dövmeler ve Anlamları

Dövmeler ve Anlamları

Dövmeler ve Anlamları

Akrep: Güçlü bedeni ve ölümcül iğnesiyle bilinen akrep gelecek tehlikeleri veya zor dönüşümleri haber verir.

Aslan: Ormanın kralı aslan gurur, liderlik ve cesareti temsil eder.

At: Çağlar boyunca kendini insanlığa adamayı seçmiş büyük gücün ve kuvveti simgeleyen atlar insanı büyülemiştir, atın totemi özgürlük, kuvvet ve harekettir.

Ayı: Onun alanını paylaşan diğer hayvanlardan daha üstün olan ayı; gücün, kendini korumanın ve bilgeliğin simgesidir.

Balina: Denizin memelisi olan balina, insanlığı zekası ve sosyal doğasıyla büyülemiştir. Bir balina ruhu sizin koruyucunuz olduğunda bu uyumun, iletişimin ve zekanın alametidir. Balina dövmeleri genelde ayak bileğinde ve aşağı sırt bölgesinde yapılır.

Baykuş: Meşhur ötüşü ve gece yaşayışıyla baykuş hem gençler hem de yaşlılar arasında popülerdir. Baykuş görüşün, bilgeliğin ve anlayışın simgesidir.

Doğan: Acımasız ve görkemli; doğanın korkunç çığlıkları ve güçlü pençeleri özellikle celtic ve amerikan yerli kabileleri arasında popüler bir dövme stili olmuştur. Doğan dürüstlük ve zekanın simgesidir.

Dragon: Genelde dragon, uzun ömür, bilgelik, sonsuzluk ve dünyalar arasında dolaşabilmeyi simgeler. Dragonun iyileştirici güçleri vardır.

Geyik: Sessiz ve oldukça saf olan bu güzel, zarif yaratıklar popüler bir yaban yaşam dövme motifidir. Geyik barışın, duyarlılığın ve kibarlığın simgesidir.

Jaguarlar ve panterler: Kamufle olmuş jaguarlar ve panterler gizlenme ustalarıdır. Bu yırtıcı ve öldürücü hayvanlar avlanırken gizlenme yeteneklerine güvenirler. Totem olarak jaguar oldukça gizemli ve çekici bir hayvandır.

Kaplan: Büyük kedilerin içinde en büyüğü olan kaplan büyük gücün ve iktidarın simgesidir. Eğer kaplan son zamanlarda koruyucunuz olduysa yeni maceralara ve gücünüzün ve ihtirasınızın uyanışınıza hazır olun.

Kaplumbağa: Dünyayı kabuğunun rahatlığıyla dolaşabilen kaplumbağayla su kuyusunu pınarı özdeşleştiren birçok insan vardır. Kaplumbağa korumanın, iyileştirmenin ve iç bilgeliğin simgesidir. Sabır bilgelik ve uysallığı simgeler.

Kartal: Genelde motorcular, çevreciler, ekstrem spor meraklıları arasında talep edilen bir dövme stilidir. Kartalın enerjisi güç, özgürlük ve aydınlanmayı anlatır.

Kedi: Binlerce yıl önce ilk olarak mısırlılar tarafından evcilleştirilen kedi, dünyanın dört bir yanında birçok kadın ve erkeğin kalbinde ve evinde kendine yer açmıştır. Kedi özgürlük, çabuk iyileşme ve düşünce özgürlüğünün simgesidir.

Kelebek: Kişisel değişimin inanılmaz gücünü aktarmanın güzel bir yolu, bir dövme stili olarak kelebek oldukça popüler olmuştur. Kelebeğin enerjisi, denge dönüşüm ve zarafetle bağdaştırılır. Kelebek aşağı sırt bölgesi için güzel bir motif oluşturur

Kertenkele: Tehlikeden kaçmak için kuyruğunu bırakıp giden kertenkele totemi bize oluruna bırakma ve kendini koruma prensiplerini gösterir. Polenezyan kabilelerinde rastlanan gecko dövmesi kertenkele dövmeleri arasında en yaygın olanlarıdır.

Köpek: Kalıcı yoldaş ve insanoğlunun en yakın arkadaşı olan köpek insanlara diğer hayvanların olmadığı bir biçimde bağlıdır. Doğasına uygun olarak, köpek sadakatin ve dostluğun simgesidir. Birçok insan dövme motifi olarak kendi aile köpeklerinin portresini vücutlarına işlemişlerdir.

Kurbağa: Her zıplayışta inanılmaz yol kat edebilen kurbağalar renkli ve oyuncu, şen dövme motiflerindendir. Kurbağa uzun yıllarca iyileştirme güçleriyle saygı duyulan, barışçıl değişim ve uyumluluğa saygıyı simgeler.

Kurt: Kurt genelde insana olan aşırı benzerlik ve çekiminden dolayı dövme motifleri arasında sık kullanılır. Bizim evcilleştirilmiş köpeğimizin gelişmiş hali olan kurt öğretme yeteneği, sadakat ve işbirliğini simgeler.

Kuzgun: Poe taraftarları ve büyüye meraklı olanlar arasında yaygındır. Kuzgunun siyah tüyleri ve meşhur dik bakışı çok fazla dövme motifinde bulunur. Kuzgun bilinmeyene ve öbür dünyaya yolculuğu simgeler.

Papağan: Bu güzel, renkli kuşlar inanılmaz dövme motifi oluştururlar. Gri, yeşil, mavi, ya da kırmızı olan papağanların güzelliği ve mimik kabiliyeti onları bize sevdirdi. Koruyucu olarak papağan, bize iletişim, aydınlanma yükselme, güzellik ve komiklik sağlar.

Puma: Dağ aslanı olarak ta bilinen bu ormanın yalnız bekçileri uzaklara ulaşan çığlıklarıyla avına korku salar. Puma liderliğin, sadakatin ve cesaretin simgesidir.

Somon (koi): Her zaman akıntıya karşı direnen somon balığı azmin kararlılığın simgesidir. Aynısı hayvanın ısrarcı ve kararı totem doğası için de geçerlidir. Uzak doğuda akıntıya karşı yüzerek bahsi geçen afsanevi nehrin kaynağına ulaşan koi bir dragona dönüşerek manevi dünya ile maddi dünya arasında gidip geleceğine inanılır.

Tilki: Kurnaz ve hızlı olan tilki birçok hayvan metafor benzetme ve simgelendirmelerine konudur. Doğal olarak tilki, zeka, sağduyu ve kurnazlığın simgesidir.

Dövmeler ve Anlamları

Dövmeler ve Anlamları

Dövmeler ve Anlamları

Çiçekler Bitkiler

Gül: Popüler bir dövme modeli olan gül farklı sebeplerden dolayı herkes için başka bir şeyi simgeler. Yinede dövmelerin çok az geleneksel anlamları olması onları
Clytia’nın yunan mitine göre güne bakan çiçeklerinin oldukça romantik bir hikayesi vardır. Clytia güzel bir su perisidir ve güneş tanrısı olan apolloya aşık olur. Apolloyu görebilmek için 9 gün boyunca dimdik duru bir şekilde onu bekler, onun ilgisini çekmek için bekler durur ve apollonun ilgisini çekemediğinden sonunda güne bakan çiçeğine dönüşür.

Hibiscus: Namı diğer amber çiçeği, zarif güzelliğin bir simgesidir. Önceleri güney Çin in ılık ikliminde yetişiyorduysa da, sonraları Pasifik okyanusunu aşmış, ve nihayetinde 1842 yılında Amerika birleşik devletlerine kadar ulaşmıştır. Keltik efsanesine göre papatyalar doğarken ölen çocukların ruhundan çıkmıştır. Tanrı papatyaları dünyanın dört bir yanına yas tutan ebeveynleri neşelendirmek için serpiştirmiştir.

Nergis: Umut, karşılıksız sevgi ve saygıyı simgeler.

Nilüfer (lotus) : Amber çiçeği gibi evrensel olarak yabancılaşmış sevgi ve bu sevginin gerektirdiği boş arzuları sembolize eder. Nilüfer çiçeğinin vatanı mısır ve Hindistan dır, ve yerel mitlerde ve efsanelerde büyük yer kaplar.

Papatya: Papatyalar masumiyeti simgeler. Yinede bazı papatyaların kendi eşsiz anlamları vardır. Beyaz yabani papatya “düşüneceğim” anlamındadır. Renkli papatyalar güzelliği simgeler. Michealmas papatyaları “elveda” demektir.

Zambak: Su zambağı: kalbin saflığı. Kurbağa zambağı: Kılık değiştirme. Kaplan zambak: Beni sevmeni istiyorum. Beyaz zambaklar: Saflık ve sevimlilik. Sarı zambaklar: Flörtü simgelemektedirler. Bir Çin atasözü der ki eğer cebinde sadece iki peni varsa biriyle ekmek diğeriyle zambak al.

Dövmeler ve Anlamları

Dövmeler ve Anlamları

Dini Motifler

Anka kuşu (felix): ölüp yeniden küllerinden doğan Anka kuşu yeniden diriliş anlamında Hıristiyanlarca kullanılan bir dövmedir.

Balık: Yunan kelimesi olan ICTHUS yani balık İsa, tanrının oğlu, kurtarıcı anlamında olup, bir Hıristiyan kuma bir çubuk yardımıyla başlığın bir kısmını çizer diğer insanda inanan biriyse eğer gelir ve bu şekli tamamlar. Yani balık Hıristiyanlığın bir simgesidir.

Buğday başı: Yaşam kaynağını ve ekmeğini simgeler.

Çoban: Genelde omzunda bir koyun taşırken çizilen çoban bizim manevi çobanımız olan İsa’nın şefkatini simgeler.

Haç işareti: farklı tasarım ve çeşitlilikte olan haçlar, Hıristiyanlar arasında oldukça popüler olan dövmelerdendir. Ayrıca Protestanlar haç işaretlerinin yanına dövme olarak kendi kiliselerinin amblem ve mührünü yaptırırlar.

Kuğu: Vaftiz sırasında tanrının ruhunun İsa üzerine olmasını simgeleyen kuğu şimdi genellikle trinity’nin kutsal ruhunu simgeler.

Lamba: Genellikle cinlerle birlikte kullanılan lamba gaz lambası şeklindedir. Lamba genelde tanrı kelimesini simgeler.

Mum: Dünyanın ışığı olan İsa’yı takip ettiğinin onun yolundan gittiğinin bir simgesidir.

Palmiye yaprağı: İsa’nın Kudüs’e son gelişinde ona tapınmayı ve selamlamayı simgeleyen palmiye yaprağı manevi değerlerin simgesidir.

Pelikan: Bu su kuşu yavrularını beslemek için kendi göğsünden kan akıttığından ilk Hıristiyanlara vefa anlamında yapılan bir dövmedir.

Tavus kuşu: Hıristiyan tarihinin ilk zamanlarının sembolü olarak kullanılır. Tavus kuşu tüylerini her kabarttığında yeni tüyler eski tüylerinin güzelliğini bastırır.

Üç tane iç içe geçmiş halka: Eğer celtik dövme modeline uygun bir Hıristiyan dövmesi arıyorsanız iç içe geçişmiş üç halka en uygunu olur. Bu aynı boyuttaki iç içe geçmiş üç halka eşitliği, bütünlüğü, birliği ve baba oğul kutsal ruh dediğimiz tanrısal üç varlığı simgeler.

Yağmur bulutları: Halos diye de bilinen yağmur bulutları genelde İsa Meryem ve aziz motiflerine ek olarak kullanılır.

Gemi:
Zor ve kasırgalı denizlerde ilerleyen gemi motifi kiliselerin tüm tehlikeler rağmen ayakta kaldığını simgeler.

Zambak: genelde doğu bölgesinde ölümsüzlüğü ve sonsuz yaşamı simgeler.

Pul ve Pulculuk Nedir?

Pul, önyüzünde çeşitli resim, şekil veya motifler basılmış, arka yüzüne özel bir zamk sürülmüş kare, dikdörtgen, üçgen, altıgen, yuvarlak, simetrik ve asimetrik veya benzeri şekillerde hazırlanmış, çeşitli büyüklüklerde olabilen, değerli bir kağıttır. Pulun ön yüzünde, ait olduğu ülkenin adı ve para birimine göre değeri yazılıdır. Bu değere ‘Nominal Değer‘ denir. Bazı ülke pullarında, ülke adı ve pulun nominal değeri başka dil ve alfabede de yazılabilir.

Pul

Dünyada ilk pul İngiltere’de basıldığı için yalnızca İngiliz pullarında devlet adı yazılı değildir. Pullar, çeşitli büyüklükteki kağıtlara tabaka halinde değişik baskı yöntemleri ile basılır ve koparma kolaylığı bakımından özel zımba cihazı ile perfore edilirler. İlk pullar tabakalardan makasla kesilerek ayrılırdı ve arkaları zamklı değildi. Posta pulları, dünyada ilk kez 06 Mayıs 1840 tarihinde İngiltere’de kullanılmıştır. Ülkemizde ise 13 Ocak 1863 tarihinde kullanılmaya başlamıştır. Posta pulları aynı zamanda koleksiyon amacıyla da kullanılmaktadır.

Posta pulları bir ülkenin kültürel, politik, turistik ve ekonomik propagandasını yapar. Bayrak gibi toprak gibi bağımsızlık sembolüdür. Posta pulları ve bununla ilgili İlk Gün Zarfı, Özel Gün Damgası, Posta Kartı ve benzeri maddeleri biriktirmeye Filateli (Pulculuk), bu işi yapan kişiye de Filatelist denir.

Pul

Pul Koleksiyonculuğu ve Tarihçesi

Yukarıda da bahsedildiği gibi Pul koleksiyonculuğu ilk defa İngiltere’de 1840 yılında Penny Black denilen pul ile başlamıştır. Bu pulun üzerinde genç Kraliçe Victoria’nın resmi bulunmaktaydı. Pul, dantelleri olmadığı için makasla kesilerek kullanılmıştır. Penny black’in kullanılmayan örnekleri çok seyrek iken, kullanılan örnekleri oldukça yaygındır ve durumuna göre 25-150 dolar arası satılır hale gelmiştir.

Çocuklar ve gençler, 1860′lı yılların başlarında ve 1870′lerde pul biriktirmeye başlamışlar, yetişkinler ise bu durumu çocukça bir hareket olarak değerlendirmişlerdir. 1800′lerin sonlarında artık büyüyen bu koleksiyonculardan bazıları, sistematik olarak posta pullarını biriktirmeye başlamışlar ve konuyla ilgili kaynaklar yayınlamışlardır. 1920′lerin sonuna kadar pul koleksiyoncularının sayısı çok artmamışsa da, bu tarihten sonra pul değerlerinin yükselmesi ile halkın ilgisi artmaya başlamıştır. Bu erken dönem posta pulların pek azının iyi şartlarda saklanmış olması değerlerinin hızla artmasının nedenidir. Bu eski pulların özellikle ikili, üçlü veya daha büyük bloklar olarak bulunması çok zordur.

Pul

1920′lerde görülen bu hızlı artış nedeni ile pek çok Amerikalı koleksiyoncu ilerde değerinin hızla artacağı ümidi ile dönemin ABD pullarını stoklamıştır. Doğal olarak 1930′lu yılların pulları böyle çok miktarda stoklandığı ve kolaylıkla bulunduğu için değerlerinin artması da söz konusu olmamıştır. Bugün aradan 70 yıldan fazla geçmesine rağmen 1930′lu yıllara ait pek çok pulu üzerinde yazılı değere yakın fiyat ile satın almak mümkün olabilmektedir. Hatta bu dönem pulları bugün bile bazı kişilerce postada kullanılmaktadır. 1930 yılından beri basılan pek çok Amerikan pulu kolaylıkla ve fazla para harcanmadan elde edilebilir. Buna karşılık üzerinde yazılı değer yüksek olan pullardan bazılarının değeri önemli oranda artmıştır. Örnek olarak 2,60$ değerli ABD Graf Zeplin pulu yüksek fiyatlar ile satılmaktadır. Diğer yüksek fiyatlara satılan pullar ise bulunması zor olan erörler, popüler ülkelere ait hatıra blokları, tabaka numaralı pullar gibi nispeten biraz daha zor bulunan pullardır.

Pul

Türk pullarında ise, İkinci Dünya Savaşı sonrasında refah seviyesinin bir miktar yükselmesiyle pul koleksiyoncuları sayıca artmış ve zorlukla bulunan erken dönem pulların fiyatları çok hızlı şekilde yükselmiştir. Koleksiyoncular, hatta koleksiyoncu olmayanlar bile değerlerinin hızla artacağı ümidi ile 1940′ların sonlarına ve 1950′li yıllara ait pulları bol miktarda alarak stoklamışlardır. Günümüzde aradan 60 yıldan fazla geçmesine karşılık bu döneme ait pulları rahatlıkla bulmak ve ucuz fiyatlardan almak imkânı vardır. Buna karşılık koleksiyoncular bazı hatıra blokları, resmi pullar ve erörler için zor bulunmaları nedeni daha yüksek fiyatlar ödemektedirler. Zamkı diğerlerine oranla daha hassas olan pullar saklanmaları sırasında bozulabildiği için, bunlarında koleksiyonluk temiz durumda olanların fiyatları daha yüksektir.

Pul

Pul Koleksiyonculuğunun Geleceği

Günümüzde telekomünikasyon imkânlarının gelişmesi ve elektronik ortam kullanımının yaygınlaşması ile pul koleksiyonculuğunun artık sona ermekte olduğu ve benzeri kötümser yorumlar yapanlar artmaktadır. Buna karşılık 20. yüzyıl başlarında telgraf, kısa bir dönem sonra telefonun geliştirilmesi ile benzeri yorumlar yapanlar olduğu düşünüldüğünde bu kötümser yorumların doğru olup olmadığı ancak zaman ile anlaşılabilecektir. Günümüzde klasik döneme ait olan pulların değeri sürekli arttığı için basit bir uğraşı alanı olarak değil bir yatırım alanı olarak görülmekte ve nadir olan pullar ile zarflar sürekli yeni rekorlar kırmaktadırlar. Pul koleksiyonculuğunun geleceği konusunda iyimser olanlar bu kırılan rekorların kendilerini doğruladığını iddia etmekte ve pul koleksiyonlarının değerlerinin gittikçe artacağını savunmaktadırlar.

Pul

Başlıca Pulculuk Terimleri

  • Sürekli Pul: Posta ücretlerinin ödenmesinde kullanılmak üzere bu isim altında, çok sayıda ve çoğunlukla iki renkli olarak bastırılan pullardır.
  • Resmi Pul: Genel ve Özel Bütçeli Daireler ile Belediyelerin posta gönderilerinde kullanılan pullar.
  • Anma Pulu: Belirli bir olay veya kişiyi anmak üzere çıkarılan ve üzerine genellikle o olay veya kişiye ait resim ve motifler basılan pullardır. Bu pulların tirajları kısa zamanda tükenecek şekilde sınırlı olur.
  • Anma Bloku: Bir olayı veya kişiyi anmak için ya da propaganda amacıyla basılan ve üzerine genellikle o olay veya kişiye ait resim ve motifler bulunan pullardır. Zımbalı veya zımbasız bir ila birkaç pulu kapsayan, bütün olarak basılan küçük pul tabaklarıdır.
  • Ek Değerli Pul: Yılda iki kez ( Türkiye için geçerli) çıkan bu pulların nominal değerlerine, + işaretiyle bir değer daha eklenmiştir. Bu ek eğerin %75′i Kızılay’a %25′i Çocuk Esirgeme Kurumu’na yardım olarak verilir.
  • Uçak Pulu: Posta ücret tarifesinde uçakla gönderilecek posta maddeleri için öngörülen ücretlerde bastırılan ve üzerinde havacılıkla ilgili resimler bulunan pullardır.
  • Tematik Pul: Kuş, çiçek, spor, meşhur adamlar, şehirler, tablolar, otomobiller gibi belli konuların resimlerini taşıyan pullardır.
  • Takse Pulu: Postaya verildiği gün ücreti ödenmemiş veya eksik ödenmiş posta gönderilerinin alıcılarından veya gerektiğinde göndericilerinden alınan ücretler için kullanılan pullardır. Bu pullar başka posta hizmetle-rinde kullanılmazlar.
  • Tet - Beş: Birbirine ters olarak basılan birbirinin aynı iki puldur.
  • Föyye: Üzerinde dantelli veya dantelsiz bir veya birkaç pul basılmış olan ve kenarlarında çoğu zaman yazılar taşıyan küçük pul tabakasıdır.
  • Sürşarj: Pulun değerini değiştirerek veya değiştirmeksizin başka bir olayı anmak veya pulun çıkarılış amacını değiştirmek için üzerlerine yeni yazılar, rakamlar veya motifler basılması işlemidir.
  • Varyete: Bir pulun değişik şekillerde basılmasıdır. Erörden farkı PTT’nin kontrolü altında yapılmasıdır.
  • Santre: Pul resmini çevreleyen çerçevenin (formanın) pul kağıdının tam ortasına basılmasıdır.
  • Portföy: Bir anma pulu için bastırılan ve içinde söz konusu anma pulu, bununla ilgili ilk gün zarfı, kart veya öbür yayınların olduğu Filatelik dosya.
  • Seri: Aynı ad altında çıkarılan pulların her değerini içine alan takıma denir.
  • Blok: Birbirinden ayrılmamış, üst üste veya yan yana en az 4 pulun meydana getirdiği gruptur.
  • Lejand: Pul üzerindeki yazılara denir.
  • Şarniyer: Pulların albüme tutturulmasına yarayan küçük zamklı kağıt parçası.
  • Filatelik Zarf: İlk gün veya özel gün damgasını taşıyan özel zarflardır.
  • İlk Gün Damgalı Zarf: Üzerlerine bir anma veya sürekli pul serisi yapıştırılıp konuya ait ilk gün damgası ile damgalanmış, yazı ve motifler taşıyan özel zarflardır.
  • Özel Gün Zarfı: Üzerlerine yapıştırılan pula özel bir filatelik damga basılan, damga konusu ile ilgili yazı ve motifler taşıyan özel zarflardır.
  • Marj: Pul tabakalarının ve anma bloklarının kenarlarında veya pulların çerçeveleri dışında kalan baskısız kısımlardır.
  • Posta Kartı: Üzerinde ‘Posta Kartı’ ibaresi taşıyan, alınacak ücreti gösterir pul baskısı bulunan, resimli veya resimsiz kartlardır.
  • Perforaj: Tabakalardaki ve anma bloklarındaki pulların birbirinden kolay ayrılabilmeleri için aralarının zımbalanması işlemidir.
  • Dantel: Perforaj işlemi sonrasında pulların kenarlarında meydana gelen dişlerdir.
  • Değer: Postada kullanılan değerli kağıtların üzerlerinde belirtilen para tutarı veya bir serideki pullardan biri.
  • Emisyon: Bir değerli kağıdın veya pulun tedavüle çıkarılması.
  • Erör: Değerli kağıtların basımı veya zımbalanması sırasında meydana gelen hatadır.
  • Ese: Baskı durumunu pulu bastıran kuruluşa göstermek için hazırlanan provalardır. Eseler yalnızca PTT müzesi veya arşivlerinde bulunur, satılmazlar.
  • Forma: Pul üzerindeki resmin marj hariç mm olarak boyutu.
  • Tiraj: Pul ve değerli kağıtların baskı adedi.
  • Filigran: Pulların kağıdında bulunan ve ışığa tutulduğunda görülen yazı, çizgi, şekil veya motif gibi özel bir belirtidir. Pulun sahtesinin basılmasını önlemede kullanılır.
  • Poşet: İçinde monte edilmiş bantlar olan ve posta pulu konulabilir plastik muhafaza.
  • Flam: Ücret ödeme makinalarında tarih sangasının yanına basılan 3,3 x 4,4 cm. boyutunda, dörtgen şeklinde olup, içinde reklam, slogan vb. bulunan damga izidir.
  • Maksimum Kart: Üzerinde büyütülmüş olarak bir posta pulundaki resim bulunan ve ayrıca basılmış veya yapıştırılmış olarak pulun kendisini taşıyan özel damgalı filatelik kart.

Pul

Kullanılan Araçlar ve Yöntemler

Pul toplamak için herhangi bir araca gerek duyulmamaktadır. Ancak koleksiyoncuların çoğu, pullarını daha iyi sergilemek, korumak ve inceleyebilmek için önemli harcamalar yapmaktan kaçınmazlar. Pulları muhafaza etmenin en kolay ve en ucuz yolu bunların şeffaf selofan zarflarda toplanması, zarfların da nem, güneş ve sıcaktan uzak bir kutuya konulması şeklinde yapılabilir. Ancak bu yöntemin uygulanması pulların sergilenmesi veya başka şekillerde kullanılmasında pek işe yaramamaktadır.

Pul

Pulların albümlere yerleştirilmesi durumunda ise koleksiyonlar çok daha kolay gözden geçirilebilmekte ve sergilenebilmektedirler. Pullar koleksiyoncunun tercihine bağlı olarak, ülkeler, konular ve hatta sonuçta göze hoş gelmek kaydıyla, ebatlarına göre bile sergilenebilmektedirler.

Herşeye Rağmen Yaşamak - Beethoven

Beethoven

Babası Bonn Prensliği Sarayı müzik görevlisi, annesi ise saray aşçısının kızı idi. Babası evi saraydaki görevinin dışında, soyluların çocuklarına müzik dersleri vermekle geçindirir, geri kalan zamanlarında aşırı içki içerek, çekilmez bir hale gelirmiş.

Beethoven’ın babası ondaki müzik yeteneğini 4 yaşında iken farkederek, onu eğitmeye başlamış. Ancak bu eğitim normal bir eğitimin sınırlarını aşan bir işkence haline gelmiş. Bazen kendisi gibi müzikle uğraşan dostlarını da yanına alarak, içkili bir şekilde eve gelir, küçük Beethoven’ı yatağından kaldırarak, klavsen başına oturtarak, ağlamasına bakmadan, sabaha dek çalıştırırmış. Bu şekilde baba, kendisinin sağlayamadığı maddi ve manevi olanaklara oğlunun sahip olması için onu yarış atı haline getiriyormuş. Küçük bedeninin uykusuzluktan ve aşırı çalışmasından yorgun düşerek yanlış çaldığında babası dövmeye başlar, ancak başarılı olduğunda övgü almazmış. Bu şekilde ürkek, içe dönük, utangaç bir çocuk haline gelmiş.

Çocukluğunu yaşayamadığından, hiç arkadaşı olmamış. İlkokul bitiminde babası onun okul eğitimini yeterli görerek, okul eğitimini sona erdirmiş. Çocuğunun sırtından para kazanmayı hesap eden babası, onu sekiz yaşında ilk kez halk karşısına piyano çalmak üzere çıkarmış. 9 yaşında iken Bonn’a gelen Neefe adlı saygın bir müzisyen onu özel öğrencilerinden biri olarak kabul etmiş. İlk yapıtını onbir yaşında yazmış. 14 yaşında saray ikinci organisti olmuş, saray tiyatrosu orkestrasında viyola grubuna katılmış. Hocası olan Neefe öğrencisine öğretecek daha fazla bir şey olmadığını düşünerek, onun 17 yaşındayken Mozart’tan ders alması amacı ile Viyana’ya gönderilmesini sağlamış, ancak kısa süre sonra annesinin ağır hastalığı nedeniyle tekrar Bonn’a dönmek zorunda kalmış. Annesinin ölümü sonrası, alkolik babasının tedavisi ve iki kardeşinin bakımını da üstlenmek zorunda kalmış. 22 yaşındayken tekrar Viyana’ya gönderilen Beethoven, Mozart bir yıl önce öldüğünden Haydn’dan ders almış. Otuzlu yaşlarında işitme sorunu başlayan besteci, yavaş yavaş toplumdan uzaklaşmaya başlar, hatta bu nedenle intiharı bile düşünür. Piyano resitalleri vermekten çekinir ve eserleri azalmaya başlar. Artık sadece kendisi için eserler yazmaktadır.

Bu dönemde beste çalışmaları sırasında, notaları hissedebilmek için, bir çubuğu ağzında tutarak , piyano üzerine koyuyor ve ses titreşimlerini hissedebiliyordu. İlerleyen hastalığı kendisini hırçın, uykusuz, iştahsız, kendine özen göstermeyen, takınaklı, sokaklarda sıkıtı içinde yürür bir hale getirmiş. Hatta bu şekilde serseri zannedilerek polisçe hapse bile atılmış. Bir eleştirmene “bunlar senin için değil, daha sonraki bir çağ içindir” şeklinde cevap verdiği söylenir. İşitme sorununun artmasına karşın, bu son dönemde yazdıkları, eski bestelerinin düzeyini geçmiştir. 51 yaşında sarılık ve sonrasında siroza yakalanmış. 57 yaşında bu hastalıktan öldüğünde, cenazesine ünlü besteci Schubert de aralarında olmak üzere çok sayıda kişi katılmış. Eserleriyle enstrümantal müziğin önemini göstermiş,orkestra boyutlarını eskisine göre arttırmış, piyanonun orkestradaki önemini ve farklı özelliklerini gözler önüne sermişti. Ünlü 5. senfonisi (Kader Senfonisi olarak da bilinmektedir) ölümünden yaklaşık yüz yıl sonra patlayan II.Dünya Savaşı’nda Nazi baskısı altına giren ülkelerin yaptıklarına direniş amacıyla, sokaktaki adam tarafından ağızdan ağıza ıslıklar halinde söylenmekteymiş.

Çocuklarınızdan sizin yapamadıklarınızı beklememelisiniz. Çocukların çocukluklarını yaşamaları, gerekli sevgiyi ve anlayışı hissedebilmeleri, yaşıtları ile arkadaşlık kurabilmeleri sağlanmalıdır. Eğitim sevgi ile verilmezse, ileride kendisini depresyonlar ve vücut direncinin düşüşü ile başka ağır vücutsal hastalıklar ile kişiyi sağlıksız ve mutsuz hale getirir. Çocuklarınızı sınav kazansın ya da başka olanaklara kavuşsun diye yarış atı haline getirmeyin. Çocuklar bu dönemlerini uygun bir şekilde yaşayamazlarsa, daha sonraki kişilik gelişim evreleri yetersiz bir zemin üzerinde inşa edildiğinden, sonraki aşamalarda da sorunlar yaşar; kişilik sorunları, depresif bozukluklar, kaygı bozuklukları gelişebilir ve sosyal olarak sorunlu bireyler haline gelebilirler.

Herkes ister doktor , ister öğretmen olsun, görevlerini becerilerinin üst sınırına dek yerine getirmeli, belli bir yerden sonra verebilecekleri başka bir şey kalmadığında , daha üst düzeyde bilgiye sahip kişilere bu görevlerini devretmelidirler.

Vücutça herhangi bir hastalığa ya da sakatlığa sahip olmak, kişinin üretkenliğine engel olmamalıdır. Hiç kimse mükemmel değildir. Sakatlıkların arkasına sığınarak, hayata küsmek, insanlık görevini yapmamakla eşdeğerdir. Herkesin ne durumda olursa olsun, kendisinden sonrakilere örnek olmak için mutlaka yapabilecekleri çok şey vardır. Hepinize bizden daha azimli,daha üretken, daha mutlu, daha yardımsever insanlar yetiştirmeniz dileklerimle.

psikiyatrist.net

Nasıl Hızlı Okuruz?

Bir resme, bir karikatüre bakarız ama bir yazıyı okuruz. Aslında ikisi arasında bir fark yoktur. Gözümüz şekilleri görür, beyin de değerlendirir. Ancak okumayı öğrenmeye başladığımızdan beri edindiğimiz ve hemen herkeste bulunduğu için farkına varamadığımız bazı alışkanlıklar nedeni ile okuma hızımız, insanın sahip olduğu kapasiteye göre hayli yavaştır.

Hızlı okuma

İnsanlar sadece göz ve beyin arasında olması gereken okuma işleminin arasına bazı lüzumsuz alışkanlıklar katarlar. Kimi duyulacak şekilde (özellikle çocuklar) sesli okur, kiminin okurken dudakları kıpırdar, kimileri ise yazıyı içinden kelime kelime okur. Bütün bu kötü alışkanlıklar okuma süresince ekstra bir güç sarfettirdiğinden okurken çabucak yorulmaya da sebep olurlar. Halbuki okuma sırasında ağız, dil, dudak, damak ve gırtlak gibi organların çalışmalarına hiç gerek yoktur. Yavaş okumamızın birinci nedeni gözümüzün görme alanını iyi kullanmamamız yani okurken her kelimeye tek tek bakmamızdır. Bu şekilde normal bir satın okumak için gözümüzü 8-12 kere hareket ettirmemiz gerekir. Halbuki gözümüzün bir bakışında birden fazla kelimeyi görebildiğimizden aynı uzunluktaki bir kelimeyi 2-3 göz harekeli ile okumamız mümkündür.

Günümüzün baş döndürücü temposunda yavaş okuyarak zaman kaybetme lüksümüz yoktur, örneğin 400 sayfalık bir kitapta yaklaşık 96 bin kelime vardır. Bu kitabı dakikada 150 kelime okuyan bir kişi 10 saatte, 500 kelime okuyan 3 saatte, bin kelime okuyabilen ise l,5 saatte bitirebilir. Basit fakat disiplinli bir eğitimle kazanılacak zaman muazzamdır. Okumamızı yavaşlatan en önemli psikolojik etken ise hızlı okursak anlayamayacağımızı zannetmemizdir. Etrafındakilerden sürekli ‘tane tane oku’ veya ‘yüksek sesle oku’ direktiflerini alan bir çocuğun bu alışkanlığı zamanla kökleşmiş hale gelir. Halbuki dakikada 6 bin kelime okuyarak küçük yaşta üniversiteye giden Mariel Aragon, dakikada 2 bin 500 kelime okuyarak ABD’yi yöneten John Kennedy hızlı okuyarak daha iyi anlamanın mümkün olduğunun kanıtlarıdır.

Hızlı okuma

Süratli okuma teknikleri ise paragraf okumak, sütun okumak, çapraz okumak gibi çeşitlidir. Bunların içinde anlama bakımından sütun okuma en etkin olanıdır. Bu teknikte 3-4 kelimelik dar bir sütunu okuyorsanız, sütunun ortasından bir doğru boyunca sözleri aşağıya doğru kaydırmak yeterlidir. Devamlı bir çalışma sonunda sütunu tamamıyla anladığınızı göreceksiniz. Daha geniş sütunlarda da yine aynı şekilde ancak her satırda kelimeleri birer atlayarak yani 4-5 kelimelik bir satırda ikinci ve dördüncü kelimeleri okuyarak sütunu taramak yeterli olmaktadır. Gözler diğer kelimelerin resimlerini çekecek ve beyne ileteceklerdir. Çok fazla kişisel yetenek gerektirmeyen hızlı okuma tekniği ile okumak, konsantrasyonun yanında kültüre ve sürekli egzersiz yapmaya da bağlıdır. Tüm bu koşulları sağlayanlar rahatlıkla dakikada bin kelime okuma seviyesine çıkabilmektedirler.

Fotoğraflarınızla Özel Tasarımlar

Photofunia’nın geliştirdiği yazılım ile sitedeki hazır şablonlarla bilgisayarınızdaki bir fotografı montajlayabiliyorsunuz. Tek yapmanız gereken; şablonu ve birleştireceğiniz fotografınızı seçmek. Sistem anında istediğinizi yerine getiriyor ve çevrenize hava atabileceğiniz yeni fotograflarınızı üretiyor.

PhotoFunia

PhotoFunia

PhotoFunia yüz tanıma teknolojisini kullanarak fotoğraflarınıza efektler katabileceğiniz eğlenceli bir site. PhotoFunia üzerinde fotoğraflarınızı yükleyip, sayısı oldukça fazla olan hazır efektlerden (resimlerden) herhangi bir tanesini seçerek kısa sürede seçtiğiniz efekte göre yeni fotoğrafınızı hazırlayabiliyorsunuz. PhotoFunia’nın Türkçe desteği de mevcut.

PhotoFunia
PhotoFunia
PhotoFunia
PhotoFunia
PhotoFunia
PhotoFunia
PhotoFunia
PhotoFunia
PhotoFunia
PhotoFunia
PhotoFunia
PhotoFunia
PhotoFunia
PhotoFunia
PhotoFunia
PhotoFunia
PhotoFunia

Kocaman Tüneller Nasıl Kazılıyor

Tünel, uluslararası literatürde mutabakat sağlanmış bir tanımı olmamakla birlikte; genel anlamıyla yeraltından kazı yapılmak suretiyle oluşturulan geçitlerdir. Ana kullanım amaçları motorlu taşıt ulaşımı, metro ve demiryolu ulaşımı ve su taşımaktır.

Türkiye’nin En Uzun Tüneli

Türkiye’nin en uzun tüneli Ordu Nefise Akçelik (Hapan) tünelidir. 29 Aralık 2006 tarihinde karayolu ulaşımına hizmet vermek üzere açılan bu tünel 3825 metre boyundadır. Tünel iki tüpten oluşmakta olup Karadeniz Otoyolu’nun Bolaman-Ordu arasındaki en zor coğrafyasında oldukça konforlu bir geçiş sağlayan Bolaman-Ordu karayolu üzerindedir. Tünel 2 gidiş 2 gelişler emniyet şeridine sahiptir. Tünel, Siemens firması tarafından dünya standartlarında en üst güvenlik seviyesinde geçiş sağlayan elektrik, elektronik ve elektromekanik sistemlerle donatılmıştır.

Dünyamız her geçen gün artan oranlarda bir nüfus artışıyla karşı karşıya kalmaktadır. Buna paralel olarak insanların ihtiyaçları ve sorunları da beraberinde getirmektedir. Nüfus artışına paralel olarak şehirleşme hızla artmakta, bunun sonucunda da kentlerde yaşayan insan populasyonu artmaktadır. Özellikle milyonlarca insanın beraberce yaşadıkları metropollerde trafik ve çevre kirliliği gibi belli başlı sorunlar nüksetmektedir. Ulaşımın hızlı olarak sağlanması, özellikle büyük şehirlerde yer altı ulaşım sistemlerinin (metro) oluşturulmasıyla mümkün olmaktadır. Boş alan azlığı ve çevre sorunlarının yaşanmadığı önceki yıllarda tünelcilik sadece, zorlu dağ engellerini aşmak için düşünülürken günümüzde yer yokluğu ve çevre etkisi daha kolay yöntemlerle (örneğin hafriyat) çözümlenebilecek yapılarda bile insanları tünellere yöneltmektedir Ayrıca metropollerin önemli sorunlarından biri olan kanalizasyon gibi alt yapı sorunları karşısında sağlanan gelişmelerde de sevindirici olmaktadır.

Gün geçtikçe artan hammadde ihtiyacı karşısında doğal kaynaklardan yararlanma eğilimi ön plana çıkmaktadır. Gerekli olan hammadde ve doğal kaynaklara en hızlı ve en ekonomik şekilde ulaşma ihtiyacı gündeme gelmektedir. Yeraltı madenlerinin işletilmesinde çağdaş standartlara uygun olarak üretim kapasitesinin arttırılması yönünde bir eğilim vardır. Bu da ancak mekanize edilmiş yeraltı maden işletmelerinde gerçekçi bir uygulama sağlanırsa mümkündür. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de enerji sorunun çözümünde var olan akarsu kaynaklarımız üzerinde yeni barajların yapılması ile birlikte etkin ve hızlı bir ulaşımın sağlanması için gerekli olan tünellerin açılmasında mekanizasyon yönünde bir tırmanış vardır. Galeri ve tünel açmada yaşanan en son teknolojik gelişmeler sayesinde hem madencilik alanında hem de inşaat mühendisliği alanında çalışma hızı ve ekonomiklik dolayısıyla da verimlilik artmaktadır.

Türkiye son yıllarda gerek kara ve demir yolu tünelleri, metrolar, kanalizasyon gerekse doğal rezervlerimiz açısından mekanizasyon çalışmaları için önemli bir potansiyel teşkil etmektedir. Mekanize kazı sistemi 20. asrın son yarısından başlayarak bugüne hızlı bir gelişme göstermiştir. Madencilik alanında yüksek üretim kapasitesine erişmek ve yapı endüstrisinde ise daha kısa zamanda daha duyarlı tünellerin açımında uygulanan mekanize kazı sistemleriyle normal koşullarda diğer klasik yöntemlere oranla daha yararlı olmaktadır.

Günümüzde tünel inşaatlarında TBM (Tunnel Boring Machine/Tünel Açma Makinası) adı verilen gelişmiş ekipmanlar kullanılmaktadır. Kazı işlemlerinin hızlandırılması amacıyla TBM kullanılarak gerçekleştirilen tünel kazıları son yıllarda yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu yaygınlaşma, büyük ölçüde TBM ile her türlü kayada kazı yapılabilmesine olanak sağlayan kan teknolojisindeki gelişmelere bağlanabilir. TBM’in kullanılmasıyla İngiltere ve Fransa arasındaki Channel tünelinde aylık ilerleme hm rekoru kırılmıştır. Bu başarılar ve ekonomik avantajlar, Japonya’da İkinci Tomei hızlı otoyolunun inşası sırasında kazılması gereken toplam 120 kilometrelik tünel ile İsviçre’de Gathard ve Lotschberg tünellerinin kazılımı sırasında TBM’in kullanılmasını gündeme getirmiştir. Bu alanda, özellikle Japonya’da, TBM ile tünel kazısına ve tünel destek tasarımına yönelik araştırmalarda büyük bir artış görülmektedir. Bu yazıda Japonya’nın Hokkaido Adası’nda halen inşası sürmekte olan Takisato Tüneli’nde TBM ile yapılan kazı sırasında edinilen deneyim ve araştırmalar esas alınarak TBM kullanımının olumlu ve olumsuz yönleri sunulmuş ve tartışılmıştır. Bunun yanı sıra, Türkiye’de pek tanınmayan Japon Kaya Kütlesi Sınıflama Sistemi’ne de değinilerek, bu sistem ana hattan ile tanıtılmıştır.

Tarihçe

En eski tüneller günümüzden 3000 yıl kadar önce değerli metallerin araştırılması amacıyla Babilliler ve Aztekler tarafından Hindistan, Mısır ve Mezopotamya’da inşa edilmiştir. Yaklaşık olarak 19. yüzyıla gelininceye değin sert kayadaki tüneller arında ateş yakılarak kaya ısıtıldıktan sonra oluşan sıcak yüzeye su ve sirke püskürtülmesi esasına dayanılarak kazılmaktaydı. Bu yolla elde edilen ilerleme miktarı yaklaşık olarak haftada 1 metreydi.

Yeryüzünde ilk tünel M.Ö. 4000 yıllarında Babil şehri yakınlarında, Fırat nehrinin altında açıldığı söylenmektedir. İnşa edilen bu tünel 3.5×4.5 çapında ve 1 km. uzunluktadır. Sonraki dönemlerde tünel açmanın bir savaş tekniği olarak da kullanıldığı görülmektedir. Surların aşılabilmesi için altlarında galerilerin kazma ve kürek vasıtasıyla açıldığı bilinmektedir. Mısırlılar ve Romalılar da ağırlıklı olarak su nakletmek amacıyla tüneller açmışlardır. Barutun icat edilmesiyle beraber birçok alanlarda gelişmeler olmasına rağmen tünelciliğe uzun süre bir yararı olmamıştır.

Tünel işlerinde önem arz eden bir gelişme 1823-1843 yılları arasında Thames nehri altında açılan tünel sebebiyle olmuştur. Bu tünelin önemi Fransız mühendis Brunel’in patentini aldığı Bukliye (kalkan) metodunu ilk kez burada uygulamasından kaynaklanmaktadır. Bu 4.20 m ve 4.80 m çaplarında ikiz tünel olup halen kullanılmaktadır. 1830 yılında Lord Cohrane’da sulu zeminlerde kuyu ve tünel açma da kullanılabilecek, basınçlı havadan istifade ederek uygulanabilecek yöntemine ait patenti almıştır. Büyük tünellerin artışının gözlenmesi demiryollarının gelişimine paralel olarak gerçekleşmiştir. İlk demiryolu tüneli Fransa’da St.Etienne-Terre Noire hattında 1826 yılında gerçekleştirilmiştir.

1868 yılında New York metrosu Amerika kıtasının ilk yeraltı demiryolu ulaşım sistemi olarak hizmete açılmıştır. İlk yeraltı demiryolu ise Türkiye’de 1874 yılında Galata-Pera arasında hizmete açılmıştır. Avrupa’nın gerçekleştirdiği büyük projelerden biriside Manş tünelinin altından tünel inşasıyla geçilmesidir. 1987′de başlayıp 1993 yılında tamamlanan, 50.5 km. uzunluğunda, deniz yüzeyinin 100 m, deniz tabanınınsa 40 m altındaki tünelin maliyeti günümüz rakamlarıyla 648 trilyon liradır.

Hidrolik Kaya Kırıcılar

Hidrolik maden ve inşaat mühendisliğinin uğraşı alanındaki birçok işlerde kullanılabilir. Tünel açma faaliyetlerinde de hidrolik kırıcılar özellikle jeolojik süreksizliklerin yoğunlaştığı formasyonlarda galeri sürülmesi işlerinde kullanılırlar

Modern hidrolik kırıcıların yapıları oldukça basittir. Serbest hareket eden piston darbe enerjisini, çok kısa bir sürede gerekli hacımdaki yağı sağlayan bir akümülatörden alır. Bu akümülatör devamlı olarak hidrolik pompa yardımı ile şarj edilir. Hidrolik kırıcıların bir avantajı da herhangi bir ekskavatöre monte edilebilir olmalarıdır.

Hidrolik kırıcılardaki piston ile kırıcı uç arasında darbe enerjisini ileten bir yağ yastığı vardır. Bu yastık, kırıcı uçta aşırı stres birikmelerini önleyerek yüksek darbe hızlarını mümkün kılar. Pistondaki kinetik enerji yağda gerilme enerjisine dönüşür, yağda basınç yükselir ve kırıcı uç ileri giderken biriken basınç tekrar kinetik enerjiye dönüşür. Eski tip pnömatik kırıcılarda darbe enerjisinin piston ağırlığına oranı 2 iken, bu oran hidrolik kırıcılarda 8′e yükselmiştir. Bu nedenle hidrolik kırıcılar, pnömatik kırıcılara oranla 20 defa daha güçlü olabilmektedir.

Bunlar genelde bir paletli aracın üzerine monte edilmiş haldedirler. Operatörün arındaki jeolojik süreksizlikleri görüp, gerektiği yerlere kırıcı ucu yöneltmesi kazı verimini oldukça artırmaktadır. Masif formasyonlarda pek uygulama alanı bulamamıştır. Genelde tünel açma makinelerine nazaran %50 ucuzdur ve kazı sırasında açığa çıkan toz miktarı da minimumdur. Buna rağmen çok zayıf formasyonlarda, ucun formasyonu kırmadan arına gömülmesi kullanılmaları konusunda bazı tereddütler yaratmıştır. İngiliz kömür ocaklarında 1965 senesinden beri uygulama alanları aranmışsa da gelişme istenildiği gibi olmamıştır.

Patlatarak Delme Yönteminin Kullanımı

Delme-Patlatma yöntemi madencilik alanındaki tüm gelişmelere rağmen bazı avantajlarından dolayı birçok maden işletmesinde kullanılmaktadır. Patlayıcı maddenin anlamı belirli şartlar altında aniden yanarak veya patlayarak ayrışan ve gaz haline dönerek yüksek basınç oluşturan kimyasal bileşimler veya karışımlar anlaşılır. Patlayıcı maddelerle kayaçların kazılmasında kayaç içerisine patlayıcı maddelerin konulacağı deliklerin açılması gerekmektedir. Deliklerin açılmasında patlayıcının etkisinin artması için delik ağız kısmının dar dip kısmının ise geniş olması fazla patlayıcı yerleştirilmesi açısından gerekmektedir. Patlayıcı madde yerleşiminden sonra üzeri etkinin artırılması için sıkılanır. Sonra ateşleme sistemi kurularak patlatmaya geçilir.

Patlayıcı maddelerin güvenlik açısından kullanımı ve saklanması esnasında bilinip dikkat edilmesi gereken bazı hususlar vardır. Çünkü bir işletmede ancak 1-2 ay yetecek kadar patlayıcı bulundurulması gerekir. Patlayıcı maddenin darbe ve sürtünmeye karşı olan duyarlılığına saklanması sırasında dikkat edilmelidir. Patlayıcı maddelerin kıvılcım ve alev etkisiyle ateş alabilme özelliklerine karşı yeraltı depolama noktaları özenle seçilmelidir. Kullanımı sırasında delikler içerisine konulacak patlayıcı miktarı ve yüzdeleri, patlayıcının kayaçtan parça koparma miktarına göre özenle seçilmelidir. Patlayıcı maddenin suya karşı dayanımına da dikkat edilmelidir. Çünkü patlayıcı madenin su içinde veya ıslak yerlerde patlatılma zorunluluğu varsa buna uygun ambalajlı olmalı ayrıca depolama alanında su ve neme dikkat edilmelidir. Dona karşı duyarlılıkta önemlidir. Soğuk iklimin hakim sürdüğü yerlerde don olayı meydana gelirse patlayıcı madde patlama özelliğini kaybettiği gibi duyarlılığı artmakta ve kullanımı sırasında tehlikede arz etmektedir. Patlatma işlemi sırasında açığa çıkan CO ve NO2 gibi zehirli gazlarda özellikle yeraltı işletmeleri için dikkat edilmesi gerekmektedir.

Patlayıcı madde ile kazının bazı avantaj ve dezavantajları vardır. Avantajları; büyük miktarlarda ilk yatırım masrafı gerektirmez. Piyasadan temin edilebilmesi hızlı ve kolaydır. Makine ile kazıdaki gibi enerji ve güç teminine ihtiyaç yoktur. Dezavantajları ise; üretimin kesikli olarak yapılabilmesidir. Metan tehlikesi olan işletmelerde kullanılamaz. Emniyetli değildir. Galeri iç cidarlarında fazla kırık çatlak yapısı geliştiğinden iyi bir tahkimata gerek vardır. Fazla söküm dolayısıyla pasa nakli artmıştır. İlerleme hızı düşüktür. Yerleşim bölgelerinde açılan tünelcilik faaliyetlerinde kullanımı sakıncalı olmaktadır.

Tünel Açma Makineleri (Galeri Açma Makineleri; GAM)

Tünel açma makineleri ilk olarak 1950′li yıllarda kömürün kazımı için Macarlar tarafından f2 modeli olarak tasarlanmış ve kömür madenlerinde kullanılmıştır. Daha sonra Ruslar bu makineleri geliştirerek Pk modeli GAM’ni üretmişlerdir. Batı Avrupa’da kullanılan ilk makineler ise 1961′de İngiliz Kömür İşletmelerince Sovyetler Birliğinden ithal edilen PK3′ler dir. Daha sonraki yıllarda İngilizler, mekanik ve hidrolik sistemi daha gelişmiş makineleri tasarlandırmışlar ve Dosco adıyla üretmeye başlamışlardır. Son 50 yılda makine ağırlığı, boyutları ve kesici kafa motor gücü, bum dizaynı kazılan malzemenin yüklenme sistemi, hidrolik ve elektrik sisteminde gelişmeler, kesici uçların metalürjik gelişmeleri ve uzaktan komuta ve otomasyon gibi birçok bölümünde teknolojik gelişmeler yaşanarak bugünkü seviyesine gelmiştir.

Makine ağırlıkları 150 ton’a ulaşmış durumdadır. Bu makinelerle daha sert kayaç formasyonlarında yüksek itme kuvveti oluşturulmaktadır. Kesici kafa motor gücü 550 kW’a kadar ulaşmış durumdadır. Sabit durulan bir noktadan, 100 m2 kesitli bir galeri kazımı yapılabilmektedir. Ağır tünel açma makineleri 120 MPa’a kadar ki kayaçlarda ekonomik olarak kullanılabilmekte ve düşük RQD değeri içeren tabakalı veya çatlaklı basınç dayanımı 160 MPa’a kadar olan kayaçları da kazabilmektedir. Eğer kayaç çok abrasiv özellikli ise uç tüketim değeri 1 adet/m3′den fazladır. Kayacın içinde bulunan silis içeriğinin artması GAM’nin performansını oldukça düşürmektedir. GAM ile çeşitli galeri kesitlerinde (atnalı, dikdörtgen vb.) ve eğimlerde (20o’ye kadar nadiren 30o) çalışılabilmekte ve 90o’ye varan dönüşlerde rahatlıkla çalışılabilmektedir. Tünel açma makineleri makine tipi (paletli, şiltli), makine ağırlığı, kesici kafa tipi, kesici kafa gücü, kesici kafanın geometrik yapısı, bum tipi (tek, çift, tamburlu) ve diğer yardımcı ekipmanlardan (lazer ünitesi, uç soğutma sistemi ve toz bastırma sistemi, vb.) oluşmaktadır.

Tünel Açma Makinelerini Değerlendirme

Son 40 sene içinde büyük gelişim gösteren bu makineler gittikçe artan bir sayıda kullanılmaya başlanmış ve günümüzde de yalnızca madencilikte değil inşaat mühendisliği alanında da yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu makineler düşük dayanımlı kayaçlardan orta sert dayanıma kadar olan formasyonlarda kullanılmaktadır. Kanalizasyon, ulaşım ve benzeri amaçlarla tünel ve kanal açılması ihtiyacı, bu işlerle uğraşan müteahhit firmalarını, bugüne kadar sadece madenciliğe mahsus olan “yumuşak ve sert taşlarda tünel açma problemi” ile karşı karşıya bırakmıştır. Bunun sonucu olarak çok yakın zamanlarda da, özellikle inşaat mühendisliği açısından, gene en sert taşları bile delip geçmek için “sert kayaç makineleri”nin gelişimi kaçınılmaz bir zorunluluk olarak ortaya çıkmış bulunmaktadır. Ayrıca bu makinelerle galeri ilerleme randımanı artmış, tünel açma maliyeti de azalmıştır. Yine direkt makineye bağlı olmamakla birlikte bir diğer üstünlüğü de nakliye, havalandırma, su atımı vs. gibi çeşitli donanımların bir yeni kullanma alanı için daha çabuk serbest kalmaları, dolayısıyla onlara yatırılan sermayeden çok daha iyi yararlanabilme olanağının doğmuş olmasıdır. Madencilik için “sahanın çabuk açılması, yeni işletme yerlerinin çabucak tesisi ve geri dönüş galerilerinin işletme başlayıncaya kadar olan muhafazası zamanının kısalması” gibi ilave bazı yararlar daha vardır.

Ekonomik üstünlüklerinin yanı sıra tünel açılması işlerinde, patlayıcı madde ile yapılacak bir çalışmanın mümkün olmadığı yerler ile meskun mahallerin altına isabet eden az derin kısımlarda, tünel ve kanal açma işlerinde Tünel Açma Makinelerinin kullanılması adeta bir zorunluluk haline gelmektedir. Dolayısıyla patlayıcı madde kullanılmasındaki bütün emniyet tedbirlerine de gerek kalmamaktadır. Bunun yanında galeri duvarlarını düzgün açması da önemli bir üstünlüktür. Ayrıca tünel açma makinelerinin bir diğer önemli avantajı da dinamitleme yöntemindeki kaçınılmaz olan arazi çatlatılmasının meydana gelmeyişi ve galeri yüzeyinin çok daha düzgün bir şekilde açılabilmesidir. Bunların sonucunda tahkimat işi hafifler ve yapımı da kolaylaşır. Tünel açma makinelerini tam kesit ve kısmi kesitli diye ikiye ayıracak olursak tam kesit tünel açma makinelerinde bütün aynanın aynı anda kazılması prensibinin gereği olarak bu makinelerde keskiler tüm galeri yüzeyini kavrayacak şekilde dizayn edilmişlerdir. Bunun bazı dezavantajları vardır. Artık aynaya yanaşmak mümkün değildir, dolayısıyla keskilerin değiştirilmesi zorlaşmıştır ve tahkimat ancak makineyi takiben arka kısımda yapılabilmektedir.

Kısmi kesitli makinelerde ise makine genişliği galeri kesitinin sadece bir kısmını işgal ettiği için kazı yapılan galeri yüzeyine kolayca ulaşılabilmekte, keskiler değiştirilebilmekte ve tahkimat makinenin yan kısmında, gereğinde aynaya kadar yapılabilmektedir. Paletli yürüme düzenine sahip kısmi kesit açma makineleri genellikle tahkimatı da yapılmış olan galeride, demontaj etmeye gerek kalmadan geriye doğru hareket edebilmektedir. Tünel açma makinelerinde dikkat edilmesi gereken diğer bir önemli noktada çalışılmakta olan galerinin eğimidir. Eğimin artması makinenin açılmakta olan galeri yüzeyine uygulayabileceği baskı kuvvetini artırır ya da azaltır. Yeraltında eğim aşağıya doğru ise makinenin kesme performansı uygulayacağı baskı kuvvetinin artmasından dolayı artacaktır. Tam tersi durum içinse fizik kurallarından ötürü baskı kuvveti düşecektir ve kazı performansı da düşecektir. Ayrıca bu sorun kesici kafanın geometrisinin bozulması yönünde de etkide bulunacaktır.

Bu alanda kullanılan makinelerin çok özel yapıda olması ve ülke genelinde az sayıda bulunması vb. nedenlerle mesleğin icrası için özel eğitim gerekmektedir. Bu meslekte kullanılan makine ve ekipmanların üretimi ülkemizde gerçekleştirilmemektedir. Bu nedenle kullanılan makine ve ekipmanlar ithal edilmekte, teknoloji kullanımı bakımından bu alanda ileri sayılan ülkeler seviyesine yakın bir çalışma standardı izlenmektedir. Teknolojik gelişmeler bu mesleği de doğrudan etkilemekte, iş güvenliği, kalite ve verimliliği artırmaktadır. Teknolojik yenilikler sonucu ortaya çıkan yeni malzeme, alet ve makine kullanımının bilinçli bir şekilde çalışanlara aktarılması ve eğitim yoluyla niteliklerinin yükseltilmesi giderek önem kazanmaktadır.

Avantaj ve Dezavantajları

Bu mekanize sistemin avantajlarından, kazı, pasa nakliyesi ve tahkimat sistemlerinin birbirinden bağımsız olarak tam otomasyon şeklinde sürekli yapılabilmesidir. TAM’nin asıl avantajı makine tarafından açılan yuvarlak ve düzgün kesittir. Bu kesitler çok sağlamdırlar ve dolayısıyla ya tahkimat hiç ihtiyaç göstermezler ya da çok az bir tahkimat gerektirirler.

TAM bir diğer avantajı da; galerinin yan duvarlarına karşı basit bir şekilde tespit edilebilmeleri ve böylece aynada çalışan keskilerin dönme momenti ve itme kuvvetinden dolayı meydana gelen reaksiyon kuvvetlerini alabilmeleridir. Bu durum bilhassa sert kayaçların kazılmasında çok önemli bir faktördür. Dolayısıyla sert kayaçlarda açılacak galeriler için en uygun makine tipidir. Mekanize kazı sistemlerinin, delme-patlatma yöntemine nazaran en önemli avantajlarından biri, kayaç formasyonlarının kırılıp çatlamaması ve aşırı sökülmenin en az olmasıdır. Buna bağlı olarak tahkimat masrafları önemli ölçüde azalmaktadır. Yine delme-patlatmaya oranla sessiz işlem yapabilme özelliğinden dolayı oluşan titreşimlerin çok düşük seviyede olması avantajlarından birisi olmaktadır.

TAM ve roadheader’ların avantajları; hızlı kazı hızı, emniyet, sürekli pasa nakli ve tahkimat sistemlerinin kullanılabilmesi ve havalandırma kolaylığıdır. Uniform ebatlı pasa çıkması bu pasanın dolgu, agrega olarak muhtelif işlerde kullanılabilmesine imkan vermektedir. Daha az sayıda çalışacak personel gerekliliği, dolayısıyla maliyet düşüşü önemli olmaktadır. Her vardiyada yaklaşık olarak 5-12 personel yeterli olmaktadır. TAM’nin dezavantajı ise belirli bir çap içinde kesim işlemi yapabilmeleri ve bu çapın çok az değiştirilebilir olmasıdır. İlk açılan galeride makinenin amortismanını sağlamadığı durumlarda alıcı firmalar için bu bir risk demektir. Çünkü açılacak ikinci bir galerinin boyutları bilinmemektedir. Bu makineler için diğer dezavantajlar ise; kazı yapılan galeri yüzeyinin artık insan için ulaşılabilir durumda olmamasıdır ki buda keski değişimleri için çok önemlidir. Tahkimatın ancak makineyi takiben sonradan yapılabilmesi ve makinenin tahkimat yapıldıktan sonra kurulu halde geri hareketinin artık çok zor olacağı montaj ve demontaj işleminin ise uzun ve masraflı olması hususlarıdır. Mekanize sistemin en büyük dezavantajı ilk yatırımlarının yüksek olması, makinelerin nakil ve montaj süreleridir. Kısa tüneller için TAM operasyonlarının çok yüksek maliyetlere ulaşması bir dezavantajdır. Çok sert ve aşındırıcı formasyonlarda keski masrafları tüm kazı maliyetinin %30′u olabilmektedir. Bu makinelerde yatayda sınırlı bir dönüş yarıçapı vardır. Bazı makineler için bu 100-125 m, bazıları içinse 225-300 m olmaktadır.

[Kaynak: wikipedia.org, frmtr.com]

Nasıl Bir Özgeçmiş (CV) Hazırlamalıyım?

Yeni mezunsunuz ve başvurduğunuz pozisyonda sizinle aynı eğitim seviyesinde fakat daha tecrübeli kişilerle yarışıyorsunuz. Bu durumda ne yapmamız gerekir hiç düşündünüz mü? Özgeçmiş, başvurulan işe uygun özellikleri ve başarıları özetleyen bir sunumdur. İyi bir özgeçmiş sizin kim olduğunuzu, bugüne kadar neler yaptığınızı, ne tür becerileriniz olduğunu, ne bildiğinizi ve ne yapmak istediğinizi anlatan bir özettir.

Özgeçmiş (CV, Curriculum Vitae) Nedir?

Özgeçmiş profesyonel iş yaşamında, part-time, full-time ve dönemsel iş ve staj başvurularında kullanacağınız ve sizi mülakata kadar götürebilecek özgeçmiş bilgilerinizi içeren bir belgedir.

Özgeçmiş Hazırlamaya Başlamadan Önce

Özgeçmiş hazırlamaya başlamadan önce hedefinizi belirlemeli ve bu hedefe yönelik olarak özgeçmişinizi hazırlıyor olmalısınız. Özgeçmişinizi genel olarak bilgi, beceri ve başarılarınızı yansıtmak üzere hazırlayabilirsiniz. Ancak, özel olarak bir pozisyona başvuruda bulunuyorsanız, özgeçmişiniz o işin gerekliliklerine göre hazırlanmış olmalıdır. Söz konusu iş için gerekli bilgi, beceri ve kişilik özellikleri incelenerek hazırlanmış özgeçmiş daha başarılı sonuç verecek ve o işe sizin diğer kişilere göre daha uygun olabileceğinizi gösterebilecektir. Diğer bir deyişle, tek ve standart bir özgeçmiş yerine, başvurulan işin özelliklerine göre şekillendirilmiş özgeçmişler hazırlamak daha yararlı olacaktır.

Özgeçmişimi Yazarken Nelerden Bahsetmeliyim

Kişisel Bilgiler: İsim, soyadı, adres, telefon, e-mail, doğum tarihi gibi bilgilerden oluşur.

Kariyer Hedefi: Kısa ve öz bir şekilde kariyer hedefinizi, istediğiniz işin niteliklerini tanımladığınız alandır.

Eğitim: En son eğitim bilgilerinizden başlayarak, bu konudaki kariyerinizi belirteceğiniz alandır.

Profesyonel Deneyim (İş Deneyimi): Yeni mezun değilseniz yani yeterli iş deneyiminiz varsa ilk olarak en önemli madde olan iş deneyiminin yazılması daha iyi olabilir. Fakat iş deneyiminiz az, yeni mezun veya öğrenci iseniz önce öğrenim bölümünü daha sonra ise yaptığınız stajlarla beraber iş deneyimi bölümünü yazmanız daha iyi olur. En son iş deneyiminizden başlayarak tüm iş deneyimlerinizi, söz konusu işlerinizdeki sorumluluk ve başarılarınızı belirterek yazacağınız alandır. Burada önemli olan tarihler arasında tutarsızlık olmaması, sorumlulukların öz olarak yansıtılabilmesidir.

İşle İlgili Beceriler: İş yaşamınızda önemli olabileceğini düşündüğünüz teknik ve teknik olmayan bilgi ve becerilerinizi içerir. Bilgisayar ve yabancı dil bilgisi, teknik bilgi ve beceriler burada yer alabilecek bilgilerdir. İlgi alanları, ödüller, gönüllü faaliyetler, yayınlanmış eserler gibi bilgiler başvurulan iş ya da kariyer hedefleri açısından önem taşıyorsa bahsedilmelidir.

Referanslar: İsteğe bağlı olarak yer alacak bir bölümdür. Belirtilecek bir referans varsa yazılmalı yoksa bu alan özgeçmişte yer almamalıdır. Referans olarak belirtilecek kişilerin daha önce birlikte çalışılmış kişiler olması tercih edilmelidir. Aynı zamanda, referans olarak belirtilen bu kişilerin önceden izinlerinin alınmış olması da oldukça önemlidir.

Özgeçmiş Yazarken Dikkat Edilecekler

  • Olumlu olun.
  • Başvurduğunuz pozisyon ya da kariyer hedefinizle ilgili olmayan özelliklerinizden bahsetmeyin.
  • İlgi alanlarınız, gönüllü çalışmalarınız gibi faaliyetlerinize başvurduğunuz işle çok alakalı olmadıkça yer vermeyin.
  • Özgeçmişinizin kendi içinde tutarlı olmasına çok dikkat edin. Önemli başarılarınızın üstünde durun.
  • Okuldaki not durumunuz 3′ün üzerindeyse genel not ortalamanızı mutlaka ekleyin.
  • Özgeçmişin size işi değil görüşmeyi sağladığını unutmayın.

Özgeçmişiniz Zayıf Yönlerini Kuvvetlendirin

Gençlik Faktörü

Eğer gençseniz bunu bir avantaj olarak sergileyebilmelisiniz. Örneğin; siz tecrübeli insanlardan, belki daha az paraya, daha az cazibeli görevlerde, uzun veya tercih edilmeyen saatlerde, belli bir konuda uzmanlaşmanıza olanak tanımayan çok yönlü bir pozisyonda çalışabilirsiniz.

Yeni Mezunum Yeterince Tecrübem Yok

Yeni mezunsunuz ve başvurduğunuz pozisyonda sizinle aynı eğitim seviyesinde fakat daha tecrübeli kişilerle yarışıyorsunuz. Bu durumda okulunuzu bir iş tecrübesi olarak düşünün ve başvurduğunuz pozisyonla ilgili aldığınız derslerden, konuya yakın olacak projelerinizden ve bütün bunların size sağladığı bilgi ve becerilerden söz edin. Pozisyonun gerektirdiği tüm bilgi ve becerilere ve bunları talip olduğunuz işte uygulayabilme potansiyeline ve yeteneğine sahip olduğunuza karşınızdakini ikna edecek şekilde yazın.

İş-Kariyer Hedefiniz

İş-kariyer hedefinizi özgeçmişinize koymak zorunda değilsiniz. Eğer gerçekten kendinize henüz uzun vadeli bir hedef belirleyememişseniz, kısa süreli hedefler koymakla başlayın. Bunu yaparken aynı zamanda başvuracağınız pozisyonu da düşünerek hedeflerinizi belirleyebilirsiniz. Ayrıca, değişik işyerlerine yaptığınız başvurularda değişik is/kariyer hedefleri koyabilirsiniz.

Kronolojik özgeçmiş, eğer son çalışılan iş başvurulan işle paralellik taşıyorsa yararlı olabilir. Kariyer değişikliği yapmak isteyen, çalışma hayatına ara vermiş kişilerin kronolojik özgeçmiş kullanmaları olumsuz sonuç verebilir.

Kronolojik bir özgeçmişte neler bulunmalıdır:

  1. Amaç
  2. Öğrenim durumunuz
  3. İş deneyiminiz
  4. Faaliyetleriniz/başarı ve belgeler
  5. Becerileriniz

Özgeçmiş İpuçları

Özgeçmişinizi işlevsiz duruma getirecek hatalar şunlardır:

  • Tarihlerin belirtilmemesi: Tarih belirtilmemiş özgeçmişler genelde dikkate alınmamaktadır. Çünkü adayın bilgi sakladığı düşünülmekte örneğin geçmiş is tecrübeleri işsiz geçen süreler bilinmediğinden negatif bir izlenim bırakmaktadır.
  • Az sayıda başarıdan bahsedilmesi: Bir özgeçmiş yetenekleriniz ve kabiliyetlerinizi pazarlayan bir dokümanın tasarlanmış halidir. Dolayısı ile bu bir pazarlama işi olduğuna göre başarılarınızın altını çizin ve mütevazı olmayın.
  • Güncel olmayan bilgiler yazılması: Özgeçmişiniz sizin hayat hikâyeniz değildir. İşverenler son zamanlarda neler yaptığınızı öğrenmek ister. 30 yıl veya daha fazla önceki iş tanımının yazılması özgeçmişinizi gölgeleyecektir.
  • Danışman unvanının kullanılması: Bazı adaylar mevcut is durumlarını tanımlarken danışman deyimini kullanmaktadırlar. Ancak bu terim çok geniş anlam taşıdığından İnsan kaynakları uzmanlarını veya işverenleri rahatsız eder. Danışman unvanı sadece belirli bir görev veya özellikli bir proje için kullanılabilir.
  • Çelişkili bilgi: İnsan kaynakları uzmanları veya işverenler aday listelerinde adayların detaylı özgeçmiş bilgileri ve resimlerinin gereksiz olduğu konusunda hemfikirlerdir.


Örnek CV

Tenisi Kimler Daha Çok Seviyor

Tenis; herkese hitap edebilen, hem açık hem de kapalı alanlarda oynanabilen nadir spor dallarından biridir. Herkesin kendi fiziksel yapısı ve yetenekleri dahilinde oynayabileceği, hız, çeviklik, koordinasyon, dayanıklılık gerektiren ve kazandıran bir spor dalıdır. Tenis, tekler ve çiftler olarak gruplandırılır. Teklerde karşılıklı birer oyuncu, çiftlerde eşli karşılıklı ikişer oyuncu olmak şartı ile oynanır. Oyun sahası 23.77 m boyu, tekler için 8.23 m, çiftler için 10.97 m eninde dikdörtgen şeklinde; çim, beton, asfalt, halı, sentetik, antuka, toprak gibi zeminlerden oluşan bir alandır. Saha 91.4 cm yüksekliğinde ve 6.40 m uzunluğunda bir fileyle ortadan ikiye ayrılmıştır.Temel oyun kuralları hem erkekler hem de bayanlar için aynıdır. Sizce tenisi kimler daha çok seviyor. Kadınlar mı? Yoksa Erkekler mi?

Tenis, raketle iki kişi ya da iki kişilik iki takım arasında oynanan bir spordur. Oyuncular raketleri ile içi boş lastik topu ağ (net) üzerinden rakibinin sahasına (kort) atmaya çalışırlar. İngiltere’den 1800′lerde ilk olarak oynanmaya başlayan oyun, öncelikle İngilizce konuşulan ülkelerde yayılmıştır. Tenis bugün bir olimpiyat sporu olup, her seviyeden, her yaştan ve her ülkeden oyuncusu bulunmaktadır. Tenis dikdörtgen düz bir yüzeyin üzerinde genellikle betonda, balçıkta veya çimin üzerinde oynanır.Bazende toprak sahada oynandığı görülür.

Bir çok mağara resimleri, hedef oyunları oynayan insanlar resmeder. Tarih öncesi yazıtlarda ise insanların birbirlerine top attıkları bazı oyunlardan sözedilir. Zaman geçtikçe insanlar ve oynadikları oyunlar daha gelişti ve karmaşıklastı.Gerçek tenis bin yıl kadar önceye dayanır. 1874′te Binbaşı Walter Clapton Wingfield bu oyunda zengin olabilme fırsatları sezinledi ve “Sphairistike” ismiyle bu oyunun patentini aldı, daha sonraları bu isim “çim tenisi” haline dönüştü. 1872′de Binbaşı Harry Gem ve Augurio Pereira’nın Leamington Spa bölgesinde kurdugu kulüp ise tarihin ilk tenis kulübü olarak bilinir. Kadın ve erkeğin aynı anda oynayabildiği nadir oyunlardan olduğu için Çim Tenisi kısa sürede popüler oldu. Sadece çim üzerinde degil her türlü yüzeyde ve kapalı alanlarda da oynandı. Bu yüzden 1970lere kadar oynandığı yüzey ne olursa olsun bu oyunun ismi Çim Tenisi olarak kaldı. 1970′lerde ülkeler çim kelimesini atarak kısaca tenis demeye başlasalar bile Uluslararası Tenis Federasyonu oyunun ismini 1977 yılına kadar değiştirmedi. İngiltere Tenis Federasyonu kendine hala Çim Tenis Birligi demektedir.

Orta çağlarda tenisin ilk versiyonlarından sayabileceğimiz bir oyun el ile oynanıyordu ve zamanla oyun taktikleri kuvvete dayandığında top eli incitmeye başladı. Oyuncular ellerini sarmaya başladılar, fakat bu da yeterince koruma sağlamayınca tahtadan yapılmış raketler kullanılmaya başlandı. Bu raketler acıyı hafiflettikleri gibi, toptan ele aktarılan titreşimi de bozdular ve elediler. Bilinen ilk tenis kitabı, Trattato del Givoco della Palla di Messer (Top Oyunun Prensipleri Üzerine), Antonio Scaino da Salo tarafından 1555 yılında Venedik’te yazıldı. Aynı kişi bundan 13 yıl önce, 1970′lerde görülen raketlere benzer ilk telli raketi yapmıştı. Binbaşı Wingfield’in promosyon aktivitelerinden sonra çim tenisi çiçek açmaya basladı. Fakat oyun kuralları ve sahası için belirli bir standart yoktu. İlk tenis turnuvasi 1877 yılında Wimbledon’da düzenlendi. Turnuva komitesi kuralların ihtiyaci karşılamadığına karar verdi ve dönemin kroket kulübünün üç üyesine (Messrs Julian Marshall, Henry Jones, C.G. Hethcote) kuralları belirleme ve düzenleme görevi verdi. Bu kişiler görevlerini o kadar iyi yaptılar ki, koydukları kurallar hala temel olarak kullanımdadır.

  • ASHE, Arthur 1943.Amerikalı tenisçi Wimbledon turnuvasını 1975 yılında kazandı.Bu turnuvayı tek erkeklerde kazanan ilk zenci tenisçi oldu.1975 yılında dünya tenis klasmanında bir numaraydı.1968 yılında Forest Hills, 1970yılında da Avusturalya Açık Tenis Turnuvasını kazandı.
  • BECER, BORİS 1967 Wimbledon’u en genç yaşta kazanan tenisçisi bu önemli turnuvay kazandıgında henüz 17 yaşındaydı biryıl sanra wimbledon şampiyonlugunda yine onun adı vardı 1989 yılında wimbledon’ı üçünçü kez kazandı. 1989′da Amerika Açık Tenis Turnuvası’nın 1991 yılında Avustralya Açık Tenis Turnuvası’nın şampiyonu oldu.
  • BORG, Björn 1956 profesyonel tenisin unutulmaz isimlerinden. Henüz 16 yaşında İsveç Yeni Zelanda Davis Kupası maçıyla uluslararası alana çıktı. 1976 –80 yılların arasında üst üste beş kez Wimbledon kazandı. 6 kez Rolant Garrosu kazandı. Amerika Açık Tenis Turnuvası’ndan da 1976 78 80 ve 81 yıllarında final oynadı hiç birini kazanamadı. 1983 yılında tenisi bıraktı.
  • CONNOLEY Maureen 1934 Amerikalı bayan tenisçi “Küçük Mo” olarak tanındı 1952, 53 ve 54 yıllarında wimbledon, 1953 ve 54 yıllarında da Roland Garrosta şampiyon oldu Forest Hills turnuvasını 1951, 52 ve 53 yıllarında üç kez kazandı. 1953 yılında Avustralya Açık Tenıs Turnuvasında şampiyon olarak Grand Slam yaptı.
  • CONNORS, JİMMY 1952 Amerikalı tenisçi 1974, 76, 78, 82 ve 83 yıllarında beş kez Amerika Açık Tenis Turnuvasını kazandı, iki kez final oynadı.1975, 77, 1974 ve 82 yıllarında Wimbledon’da şampiyon oldu.
  • COURT Margaret 1942 Avustralyalı bayan tenisçi. 1963.65.ve 70 yıllarında Wimbledon ‘da 1962, 64, 69, 70, 73 yıllarında Rolad-Garros’ta şampiyon oldu. Avustralya Açık Tenis Turnuvası ‘nı 1966-73 yılları arasında yedisi üst üste olmak üzere 10 kez kazandı.
  • EDBERG, Stefan 1966 İsveçli tenisçi 1988–90 yıllarında Wimbledon tek erkeklerde şampiyon oldu.1985 ve 1987 yıllarında Avustralya Açık Tenis Turnuvası’nı kazandı 1984 ve 85 yıllarında Davis Kupası’nda şampiyon olan takımda yer aldı.
  • BARİ, Nazmi
  • ERKOĞLU. Sedat 1908 –1975 spora Fenerbahçe genç takımında futbol oynayarak başladı. Daha sonra tenise geçti Dönemi en başarılı raketleri arasında sayıldı Şirinyan ile birlikte çift erkekler Balkan Şampiyonluğunu kazandı.

Kortlar

Tekler maçlarında kort 23, 77 metre uzunluğunda ve 8.23 metre enindedir. Kortun eni çiftler maçlarında 10.97 metreye çıkartılır. Kortun etrafındaki azdan kalan alan ise oyuncuların uçan toplarını alabilmesi içindir. Kortun eninden gerilmiş olan net sınır çizgisini iki eşit parçaya böler. Net desteğin 1.07 metre kısalığında ve merkezin 914 milimetre altındadır.

Kort Çizgileri

Kortların genişliğini belirleyen çizgilere sınır çizgileri denir. Bunların ortasındaki küçük işaretin adı ise çilekeş çizgisidir.bu çizgilerin kalınlığı 5cm.dir

Kort tipleri

Üç ana türde kort vardır. Kortların yüzeyinde kullanılan malzemeye bağlı olarak her topun yüzeye sekmesindeki hızı farklıdır. Bu da iki kişilik oyunlarda oyunun seviyesini etkileyebilir. En bilinen üç kort türü:

  • Toprak Kort
  • Çim Kort
  • Sert Kort

Bazı oyuncular belirli yüzeylerde daha başarılı sonuçlar elde ederken bu oyunculara başarılı oldukların kortun uzmanı (örneğin çim kort uzmanı) denilir. Toprak kortları ‘yavaş’ olarak tanımlanırlar çünkü top rakete gelene kadar hız kaybeder ondan sonra oldukça yükseğe zıplar ve yere carptiktan sonra ani bir hizlanma olur. cunku toprak kortta oyuncular top-spin vuruslari tercih etmeleridir. Toprak korttaki maclar winner adı verilen sayı alan vuruşların daha zor olması sebebiyle daha uzun sürer. Sayılar genellikle oyuncularin basit hatalar denilen topun filede kalması ya da çizgilerin dişarı atilmasi sonucu alınır. Toprak kortlarında oynanan oyunlarda topun bıraktıği izler belirgindir. Sert ve çim kortlar daha “hızlı” yüzeylerdir. Bu hız yapıldıkları maddeye göre değişir. Bu yüzeylerin özelliği kısa sıçrayışlardır. Bu kortlarda sert servis atan ve vuruşları sert olan oyuncuların avantajı vardır. Çim kortlarda topun sıçraması miktarı, çimin ne kadar sağlıklı ve ne sıklıkta biçildiğini gösterir.

Bir Puanlık Oyun

Oyuncular veya çiftler nette karşılıklı bir biçimde durur. Bir oyuncu servisi uygular ve netin karşısındaki oyuncu(lar) yani rakib(ler)i alıcıdır. Servis kortun iki yarısı arasından değişir. Her bir puan için, servis atan kişi sınır çizgisinin arkasında, orta işaret ile yan çizgi arasında durur. Alıcı onun tarafındaki netten istediği yerde durabilir ama genellikle servis kutusunun arkasındadır. Alıcı hazırsa servisi atan kişi atar. Meşru olarak top nete değmeden üstünden rakiplerinin çaprazı sahasına iner.Top eğer servis atarken dışarı çıkarsa aut olur ve servisi atan kişi puan kaybetmiş olur.

Şutlar

Servis

Court tennis de servis aşamaları sırasıyla (sağ elini kullanan oyuncular için);

  1. Raket ve top birbirine paralel şekilde elde hazır olur.
  2. Doğru servis kutusuna alınan vücut pozisyonuyla birlikte top dikey alın hizasına yaklaşık 2 kol boyu yükseltilir.
  3. Top raketle eş zamanlı birbirinden ayrılırken sağ eldeki raket, koldaki flexörleri çalılştırarak sırta kapalı şekilde alınır.
  4. Dirsekten, yukarıya doğru yükselen topa, omuzudan kuvvet alarak vuruş uygulanır ve raket sol ayak yanına indirilerek vuruş tamamlanır.

Forehand

Forehand de sağ kol raket tek elle tutulacak şekilde baş üstünden düzgün bir açıyla kol gergin bir şekilde geriye çekilir.Bu esnada bacaklar birbirine paralel olacak şekilde hafif bükük durulur. Gerilen raket aşağıdan giderek hafif bükülmüş dizin tam önünde topa vurulur. Topa vurulduktan sonra raket boyna çekilir ve çekilirken sol elle tutulur.

Backhand

Backhand vuruşunda geriye iki elle raket çekilir. raket geriye çekildikten sonra yüzü karşıyı göstermelidir. raket çekilirken dizler paralel bir biçimde hafif kırılmalıdır. topa dizin biraz önünde raket iki elle vurulmalıdır. raket topa vurulduktan sonra iki elle boyna çekilmelidir.

Turnuvalar

Teniste 4 büyük turnuva (Grand Slam) vardır. Bunlar; Avustralya Açık, Fransa Açık “Roland Garros”, Wimbledon ve Amerika Açık’tır. Amerikan Açık Tenis Turnuvası; sert kortlarda, Fransa Açık Tenis Turnuvası; toprak kortta, Wimbledon; çim kortlarda, Avustralya Açık ise Sentetik Kortlarda oynanır. Bu turnuvaların dışına başka turnuvalar da düzenlenmektedir.

Grand Slam Kazananlar

En az iki Grand Slam kazanmış erkek oyuncular: Pete Sampras, Roger Federer, Roy Emerson, Rod Laver, Björn Borg, Ken Rosewall, Jimmy Connors, Ivan Lendl, Andre Agassi, John Newcombe, John McEnroe, Mats Wilander, Rafael Nadal, Boris Becker, Stefan Edberg, Jim Courier, Guillermo Vilas, Arthur Ashe, Jan Kodes, Gustavo Kuerten, Stan Smith, Ilie Nastase, Johan Kriek, Leyton Hewitt, Yevgeny Kafelnikov, Patrick Rafter, Sergi Bruguera, Marat Safin, Novak Djokovic.

En az iki Grand Slam kazanmış bayan oyuncular: Margaret Court, Steffi Graf, Chris Evert, Martina Navrátilová, Billie Jean King, Monica Seles, Serena Williams, Justine Henin, Evonne Goolagong Cawley, Venus Williams, Martina Hingis, Hana Mandlíková, Arantxa Sánchez Vicario, Virginia Wade, Lindsay Davenport, Jennifer Capriati, Maria Sharapova, Nancy Richey Gunter, Tracy Austin, Mary Pierce, Amélie Mauresmo.

Türkiye’deki Gelişimi

20. yüzyılda Amerika ve Avusturalya’ya kadar yayılan tenis, yurdumuzda ilk olarak İngilizler tarafından oynandı. İngiliz diplomatları tarafından Tarabya’da düzenlenen karşılaşmanın çift erkekler kupasını K. Whittall-F. Whitenhouse kazandı.1910′larda Kadıköy Küçük Moda’daki tenis kortunda, yukarıdaki isimlere ek olarak Sleger, Simonde, Binns, Basil ve Weiss bir tenis kulübü kurdular. Bunu Osmanbey’de Ohanesyan, Abramoviç, Hotohinson ve Ananya’nın, Sıraseviller’de ise Jovarsky ile Majak’ın kurduğu klüpler izledi. İstanbul’daki bu kort faaliyetlerinin yanı sıra, İzmir’de de çalışmalar sürdürülüyordu. Giraud ve Charnot aileleri Bornova’da tenis oynayan öncüler oldular.

Türklerin tenis oynamaları 1915′de İstanbul’da başladı. Fenerbahçe kulübünde bir tenis şubesinin kurulmasıyla Galip Kulaksızoğlu, Zeki Rıza, İsmet Uluğ, Tevfik Taşçı, İbrahim Cimcöz, Mehmet Reşat Pekelman, Muhsin Yeğen ve Ekrem Rüştü cumhuriyet dönemine kadar ilk tenis oynayan kişiler oldular. Fenerbahçe ‘nin toprak kortundan parlayıp, uluslar arası alanlara çıkan Suat Subay, Şirinyan ve Sedat Erkoğlu, tenisimizin büyük isimleri olarak göze çarptı. Bayan tenisçiler arasında Vecihe Taşçı, Adriel Sadak, Mediha Baydar ve Hidayet Karacan başarı sağladı.Ankara’daki tenis çalışmalarıise Süreyya Genca ve arkadaşlarının 1929′da kurduğu Kavaklıdere Sporting Tenis Kulubü ile ilerledi. Tenisçilerimiz ilk milli karşılaşmalarını 1930′da Yunanlılarla yaptılar. Suat Subay, Sedat Erkoğlu ve Şirinyan, Balkan şampiyonasında Bulgaristan, Yunanistan ve Romanya karşısıanda galip geldiler.1940′larda Tenis Eskrim ve Dağcılık Kulubü’nün çalışmalarını arttırması yeni bir dönemin başlamasına neden oldu. Kerim Bükey ve Vedat Abut gibi öncülerin çalışması ile Fehmi Kızıl, Beliğ Beler, Behbut Cevanşir, Suzan Gürel, Enis Talay, Mualla Grodetsy, Bahtiye Musulluoğlu ve ardından Nazmi Bari ortaya çıktı. Türkiye Tenis Federasyonu 1923′te kuruldu. ITF, (Federation Internationale de Tennis) Uluslararası Tenis Federasyonu, dünya tenisini yöneten, klasmanları belirleyen en büyük kuruluşudur.

[Kaynak: wikipedia.org]

Dünyanın Yedi Harikası

M.Ö. 4. yüzyılda Sidon’lu Antipatros ilk defa, kendi çağında yeryüzünde mevcut olan yedi büyük ve güzel anıtı “Dünyanın Yedi Harikası” olarak adlandırmıştır. Heykeltraşlık ve mimarlık şaheseri olan bu eserler şunlardır:

  1. Babil’in Asma Bahçeleri
  2. Efes’teki Artemis Tapınağı
  3. İskenderiye Feneri
  4. Kral Mausoleus’un Mozolesi (Mezarı)
  5. Mısır Piramitleri (Keops)
  6. Olimpos’taki Zeus Heykeli
  7. Rodos Heykeli

Antipatros’un, yaşadığı çağda dünyanın başka yerlerine gitme imkanı olsaydı, belki de bu harikaların sayısını iki, üç katına çıkarırdı. Ancak, sadece tanıdığı yerlerde gördüğü bu eserleri yedi harika olarak tanımlamıştır. Ne yazık ki bu eserlerden günümüze sadece Mısır Piramitleri ulaşabilmiştir. Diğerlerinin ise kısmen kalıntıları bulunabilmiş ve hatta bazıları tamamen yok olmuşlardır.

Daha sonraki yüzyıllarda bazı tarihçiler “Dünyanın Yedi Harikası“na denk başka eserler olduğunu ve bu sayının arttırılması gerektiğini dile getirmişler, Çin Seddi’ni, Ayasofya’yı, Maya ve Aztek tapınaklarını, Tac Mahal’i, Sultanahmet Camii’ni ve diğer bazı eserleri de harika sanat eserlerinin arasında saymışlardır.

Unutmamak gerekir ki, bu eserleri değerlerine, üstünlüklerine göre bir sıraya koymak mümkün değildir. Yaş farkı gözetmeksizin her insanın harika sıfatını almış bu eserleri tanımasının, bu eserlerin ortaya çıkmasındaki ortam, yaşam tarzı ve inanışları bilmesindeki faydaları küçümsenemez.

Babil’in Asma Bahçeleri

M.Ö. 450′li yıllarda tarihçi Herodot “Babil, yeryüzünde bilinen bütün diğer şehirlerin ihtişamını aşar.” demiştir. Herodot, şehrin dış duvarlarının 80 kilometre uzunlukta, 25 metre kalınlıkta ve 97 metre yükseklikte olduğunu ve 4 atlı bir arabanın gezinmesine uygun olduğunu belirtmiştir. İç duvarlar, dış duvar kadar kalın değildi. Duvarların içinde som altından yapılmış büyük heykeller bulunan kaleler ve tapınaklar vardı. Şehrin içinde ünlü Babil Kulesi vardı. Bu kule, Tanrı Marduk’a yapılan bir tapınaktı ve cennete ulaşmak için göğe doğru yükseliyordu.

null

Babil, M.Ö. 605′den itibaren 43 yıl hüküm süren kral Nebuchadnezzar tarafından yapılmıştır. Daha zayıf bir rivayete göre ise M.Ö. 810 yılından itibaren 5 yıl hüküm süren Asur kraliçesi Semiramis tarafından yapılmıştır.

Bahçeler Nebuchadnezzar’ın sıla hasreti çeken karısı Amyitis’i neşelendirmek için yapılmıştı. Amytis, Medes kralının kızıydı ve iki ülkenin müttefik olması amacıyla Nebuchadnezzar ile evlendirilmişti. Onun geldiği ülke yeşil, engebeli ve dağlıktı. Mezopotamya’nın bu dümdüz ve sıcak ortamı onu depresyona itmişti. Kral, karısının sıla hasretini gidermek için onun memleketinin bir benzerini yapmaya karar verdi. Yapay dağlar ve suların akacağı büyük teraslar yaptırdı.

null

Yunanlı coğrafyacı Strabo’nun M.Ö. birinci yüzyıldaki tanımlamasına göre, bahçeler birbiri üzerinde yükselen kübik direklerden oluşuyordu. Bunların içleri çukurdu ve büyük bitkilerin ve ağaçların yetişebilmesi için toprakla doldurulmuştu. Kubbeler, sütunlar ve taraçalar pişmiş tuğla ve asfalttan yapılmıştı. Yüksekteki bahçeleri sulamak için Fırat nehrinden zincir pompalarla su yukarılara çıkarılıyordu. Zincir pompa, biri yukarıda, diğeriyse su kaynağında bulunan iki büyük volana gerili, üzerinde kovalar bulunan bir sistemdi. Nehirden dolan kova yukarıya çıkıyor içindeki suyu havuza boşaltıp tekrar nehre dönüyordu. Bu şekilde üst seviyelere taşınan su, bahçeleri sulama teraslardan aşağıya doğru akıyordu. Yunanlı tarihçi Diodorus’a göre bahçeler yaklaşık 120 metre genişlikte ve 120 metre uzunluğunda ve 25 metre yüksekliğindeydi.

null

Ninova’daki Asurbanipal kitaplığında bulunan çivi yazısı tabletlere göre Babil’de 53′ü büyük, 650’si küçük olan toplam 703 tapınak, 360 sunak, 2 ayin yolu, 24 büyük cadde ve 3 kanal vardı. Şehir dörtgen bir plana göre kurulmuştu. Biri iç, diğeri dış olmak üzere 16,5 kilometre uzunluğunda 2 surla çevriliydi. Surların dışında bütün şehri çevreleyen su hendekleri de vardı.

null

İstilalar yüzünden sönmeye başlayan şehir, özellikle Pers Kralı Keyhüsrev’in Babil’i fethetmesinden sonra sönmeye başlamış, M.S. 5 ve 6. yüzyıllarda kumlara gömülmüş ve bir kum dağı haline gelmiştir. Bu şehrin, içindeki tapınakların ve asma bahçelerin kalıntıları ancak 20. yüzyılda yapılan kazılarla meydana çıkarılabilmiştir.

Efes’teki Artemis Tapınağı

Bizanslı Philon “Babil’in asma bahçelerini, Olimpos’taki Zeus Heykelini, Rodos Kolossusu’nu, yüksek piramitlerin kudretli işçiliğini ve Mausoleus’in mezarını gördüm. Ama bulutlara doğru yükselen Efes’teki tapınağı gördüğümde, diğerlerinin tümünün gölgede kaldığını hissettim.” diye yazmıştı.

null

Tanrıça Artemis adına ilk türbe M.Ö.800′lü yıllarda Efes’teki nehrin yakınındaki bataklık kıyıya yapılmıştı. Bazen Diana da denen Efes tanrıçası Artemis, Yunan Artemis’iyle aynı değildi. Yunan Artemis’i av tanrıçasıydı. Efes Artemis’i ise belinden omuzlarına kadar birçok göğüsle resmedildiği gibi verimlilik, bereket ve doğurganlık tanrıçasıydı.

Bu eski tapınakta muhtemelen Jüpiter’den düşen bir meteorit olduğu düşünülen kutsal bir taş vardı. Tapınak, sonraki yüzyıllarda birkaç kez tahrip olmuş ve yeniden inşaa edilmiştir. M.Ö.600′lerde Efes şehri büyük bir ticaret limanı haline geldi ve Chersiphron adlı bir mimar yüksek taş kolonları olan yeni ve büyük bir tapınak inşaa etti.

Lidya kralı Croesus, M.Ö.550′de Efes’i ve Anadolu’daki diğer Yunan şehirlerini fethetti. Bu savaş sırasında mabet tahrip oldu. Croesus, mimar Theodorus’a daha öncekilerin hepsini gölgede bırakan yeni bir mabet yaptırdı. Yeni tapınak öncekinin 4 katı büyüklükte 90 metre yükseklikte ve 45 metre genişlikteydi. Masif bir çatı, yüzden fazla taş sütunla destekleniyordu

M.Ö. 356′da Herostratus adlı biri tarafından çıkarılan bir yangında yanarak tahrip oldu. Bundan kısa bir süre sonra o günün en ünlü heykeltraşı olan Scopas’lı Paros tarafından yeni bir mabet yapıldı. Romalı tarihçi Pliny’ye göre yeni tapınak, 130 metre uzunlukta ve 68 metre genişlikteydi. Tavanı, yükseklikleri 18 metre olan 127 adet sütun destekliyordu. İnşaat 120 yıl sürmüştü. Büyük İskender M.Ö.333′de Efes’e geldiğinde tapınağın inşaası hala devam ediyordu.

M.S. 57′de St. Paul Hıristiyanlığı yaymak için Efes’e geldi. O kadar başarılı oldu ki bundan, şehrin demircisi ve tapınaktaki heykellerin sahiplerinden birisi olan Demetrius büyük bir korkuya kapıldı. Çünkü Demetrius tapınaktaki heykellerin bir kısmının sahibiydi ve her yıl tapınağa hacca gelenlerden iyi bir geliri vardı ve insanların dinini değiştirmesi demek onun geçimini kaybetmesi anlamına geliyordu. Birlikte ticaret yaptığı diğer kişileri de yanına alan Demetrius heyecan verici ve “Yaşasın Efesliler’in Artemisi” diye biten bir söylev yaptı ve halkı galeyana getirdi. Hemen sonra St. Paul’un yardımcılarından ikisini tutukladılar. Bunu bir isyan takip etti. Sonuçta St. Paul, tutuklanan yardımcılarıyla şehri terk etti ve Makedonya’ya geri döndü.

262′de Gotların bir akını sırasında büyük Artemis tapınağı yakılıp yıkıldı. Bir yüzyıl sonra Roma İmparatoru Constantine şehri yeniden inşaa ettirdi. Fakat Hıristiyan olduğu için tapınağı restore ettirmedi. Constantin’in çabalarına rağmen Efes eski günlerine dönemedi. Çünkü gemilerin demirlediği liman yok olmuştu. Nehrin taşıdığı alüvyonlar tarafından deniz şehirden uzaklaşmıştı. Zamanla şehir sakinleri kenti terk ettiler. Mabedin kalıntıları başka yapıların ve heykellerin yapılmasında kullanıldı.

British Museum’dan John Turtle Wood 1863′de tapınağı araştırmaya başladı. 1869′da 6 metre derinlikte, çamurların içinde tapınağın temellerini buldu. Bulduğu heykelleri ve bazı kalıntıları British Museum’a götürdü.

1904′de yine aynı müzeden D.G. Hograth’ın liderliğindeki bir ekip kazılara devam ettiler ve sitede birbirinin üzerine inşaa edilen 5 tapınak olduğunu keşfettiler. Bugün gelen ziyaretçilere tapınağın yerini belli etmek için, bataklık halinde olan bölgeye sadece bir tek sütun dikilmiştir.

İskenderiye Feneri

Mısır’da İskenderiye Limanı’nın karşısındaki Pharos Adası üzerine yapılmıştı. Romalılar Mısır’ı ele geçirdikten sonra burada Ptolemaios (Batlamyus) olarak anılan bir devlet kurmuşlardı. İnşaası M.Ö. 285-246 yılları arasında süren Fener, bu devletin ilk iki kralı Ptolemy-Batlamyus-Soter ve Ptolemy tarafından yaptırılmıştı.

null

Kaidesi ile birlikte 135 metre yüksekliğinde olan fener, beyaz mermerden yapılmıştı. Tepesinde bulunan, tunçtan yapılmış büyük bir ayna 70 kilometre uzaklıktan görülüyor ve limana giren gemilere rehberlik ediyordu.

Üç bölümden oluşan fenerin mimarı Knidos’lu Sostratus’tur. Alt bölümü dikdörtgen şeklinde ve yaklaşık 55 metre yüksekliğindeydi. Orta bölüm, yukarıya doğru giden rampası olan bir silindir şeklindeydi. Yaklaşık 27 metre yüksekliğindeydi. Üst bölüm ise silindir şeklindeydi ve üzerinde alevin bulunduğu bir odası vardı.

İskenderiye Feneri, antik çağın yedi harikası içinde günlük yaşam için kullanılan tek eserdir. Ayrıca yedi harikanın ve gelmiş geçmiş deniz fenerlerinin en yüksek olanı da bu fenerdir.

Üst kısmı M.S. 955 yılında bir deprem ve fırtınada kopan fenerin gövde kısmı da 1302′de başka bir depremde yıkıldı. 1500 yılında ise bu yapıya ait kalıntılar tamamen yok oldu.

null

Üzerinde inşaa edildiği adadan dolayı Pharos olarak anılmış ve bu kelime birçok dile yerleşmiştir. İspanyolca, Fransızca ve İtalyancada Pharos, deniz feneri anlamına gelmektedir. Yıkılmadan önce yapılan resimleri, dünyadaki deniz fenerlerine yüzlerce yıldan beri örnek olmuştur.

Kral Mausoleus’un Mozolesi (Mezarı)

Bu mezar, Kraliçe Artemis tarafından kocası Mausoleus (Mozoles) için yaptırılmıştır. Karia Kralı Mausoleus, o zamanki adı Halikarnas olan Bodrum (O zamanlar bu bölge Karia olarak anılıyordu) bölgesinde, M.Ö. 377-353 yılları arasında hüküm sürmüştür.

null

Pythea adlı bir mimarın eseri olan bu mezar bugün ayakta değildir. Ancak, tarihçi Plinius’un anlattıklarına göre yapılan bir resmi vardır. Karia krallığından kalma bazı sikkelerin üzerinde de bu anıtın kabartmalarına rastlanmıştır.

Mezarın kaidesi 25 x 30 metre idi ve İyon stilinde sütunlarla süslenmişti. Tepesinde 4 atlı bir zafer arabası bulunuyordu. Basamaklı bir piramit görünümündeydi.

null

Anıtın tepesindeki savaş arabasında, Kral Mousoleus ve karısının yan yana oturmuş heykelleri vardı. Dörtnala sürdükleri atların çektiği o arabayla unutulmazlığa doğru yol alıyor gibiydiler.

Anıtın, araba heykeliyle birlikte yüksekliği 45 metreyi geçiyordu. Duvarları kabartmalarla süslüydü. Sütunlar arasında birçok güzel heykel vardı. 150 yıl kadar önce Mozoleyi meydana çıkaran İngiliz arkeologları heykel ve kabartmaları alıp gitmişlerdir. Bu yüzden anıtın yeri bile zor belli olmaktadır. Şimdi bunlar British Museum’da sergilenmektedir.

null

Bugün Batıda sanat değeri olan ve anıt niteliğinde bulunan mezarlara Karia kralı Mousoleus’un adı verilmektedir. Bu anıt bir depremde yıkılmıştır. Yıkılan sütun ve taşların bir kısmını, Rodos şövalyeleri başka bir yapıda kullandılar.

Mısır Piramitleri (Keops)

Dünyanın yedi harikasından günümüze kadar ulaşan tek eser, Mısır’daki Keops Piramididir. Mısır’ın başkenti Kahire yakınındaki Nil Nehrinin batısında bulunan Giza Yaylasında bulunmaktadır.

Keops Piramidinin yanında biraz daha küçük olan Kefren ve Mikorinos piramitleri bulunmaktadır. Ayrıca, içlerinde prenseslere ve firavunun en yakın yardımcılarına ait mumyaların bulunduğu beş piramit daha vardır.

null

Büyük Piramit de denen Keops Piramidi, M.Ö. 2800 yıllarına doğru hüküm süren Mısır’ın 4. Sülale devri hükümdarlarından Keops’un mezarıdır. İkinci büyük piramit, Keops’un kardeşi olan ve O öldükten sonra firavun olan Kefren’e aittir. Küçük piramit ise M.Ö. 2500′lü yıllarda hüküm süren Mikerinos’a aittir.

Mısır piramitleri yeryüzündeki anıt-kabirlerin en eskileri ve en büyükleridir. Bunların en haşmetlisi olan Keops Piramidi dış görünüşü ile de “Dünyanın Birinci Harikası” olma niteliğine hak kazanmıştır.

Piramitler, firavunun mumyası ile hepsi birbirinden değerli eşsiz nitelikteki sanat eserlerini; kral, kraliçe, prens heykellerini de içlerinde saklıyordu ve bu eşsiz hazineleri saklamak için yapılmışlardır.

Keops Piramidinin yüksekliği 138 metredir. Tepeden 10 metre kadar aşınmıştır. Bazıları 10-15 ton ağırlığında olan 2.300.000 adet blok taşın üst üste yığılmasıyla oluşturulmuştur. Bir kenarı 227 metre olan dörtgen tabanı 50.524 metrekarelik bir alanı kaplar. Piramidin iç ortasında, tepeden 100 metre kadar aşağıda ve tabandan 40 metre kadar yukarıda firavunun odası vardır. Firavunun mumyası, hazinesi ve özel eşyası bu odaya konmuştur. Oda 10,5 metre uzunlukta, 5 metre genişlikte ve 6 metre yüksekliktedir. Buraya 50 metrelik bir dehlizden girilir. Biri kraliçeye ait olan iki oda daha vardır.

null

Tarihçi Herodot’a göre, ağır granit blokları, piramidin üst bölümlerine çıkarmak için 925 metre boyunda, 19 metre genişlikte bir rampa yapılmıştır. Sadece bu rampanın yapılması bile 10 yıl sürmüştür. Bu muazzam mezar, üç ayda bir toplanan 100.000 esirin çalışmasıyla 30 yılda tamamlanmıştır. Daha sonra da Keops’un ve eşinin mumyalanmış cesetleri bu mezara yerleştirilmiştir.

Olimpos’taki Zeus Heykeli

Eski zamanlarda Yunanlıların en büyük festivali, “Tanrıların Kralı Zeus” onuruna düzenlenen Olimpiyat Oyunlarıydı. Bugünkü Olimpiyat oyunlarına benzeyen bu müsabakalarda Anadolu, Suriye, Mısır, Yunanistan ve Sicilya’dan atletler yarışırlardı. Olimpiyatlar ilk kez M.Ö. 776′da başladı. Oyunlar 4 yılda bir düzenleniyordu ve Yunan şehir devletlerinin bütünlüğünü sağlamaya yardımcı oluyordu. Yunanlılar, Yunanistan’ın batı kıyısında Peloponnesus denen bölgedeki Olimpos’ta Zeus adına bir tapınak yaptırmışlardı. Kutsal oyunlar süresince, şehir devletleri arasındaki savaşlar kesiliyor ve oyunlar için Olimpos’a (Olympia) gidecekler için güvenli bir geçiş imkanı sağlanıyordu.

null

Oyunların yapıldığı yerde bir stadyum ve kutsal bir koruluk vardı. Yunanlılar ilk zamanlarda basit bir yapısı olan tapınağın yerine, zaman içinde oyunların öneminin artmasıyla, yeni ve tanrıların kralının adına yaraşır bir tapınak yapmak istediler. Bunun için Elis’li Libon yeni bir tapınak yapmaya başladı ve M.Ö. 456′da Zeus tapınağı bitirildi.

Tapınak dikdörtgen bir platform üzerine inşaa edilmişti. Binanın yanlarında yer alan 13 adet büyük sütun, tavanı destekliyordu. Her köşede 6 adet sütun vardı. Üçgen şeklindeki tavan heykellerle doldurulmuştu. Kolonların üzerindeki pedimentler, Heracles’in heykelleriyle süslüydü. Tapınağın içerisinde tanrıların kralı Zeus’un görkemli bir heykeli yer alıyordu. Heykeli, Atina’daki Parthenon tapınağı için Athena heykelini yapan Phidias yapmıştır. Heykel tapınağın batı ucuna yerleştirilmişti. 7 metre genişlikte ve yaklaşık 12 metre yüksekliğindeydi. Zeus, özenle hazırlanmış tahtında oturur şekildeydi. Başı neredeyse tavana değiyordu. Sağ elinde zafer tanrıçası Nike’ı tutuyordu. Sol elindeyse üzerinde çeşitli metallerden kakmalar olan ve üzerinde kartal olan bir hükümdar asası vardı. Altın, abanoz, fildişinden yapılmış olan ve değerli taşlardan kakmaların bulunduğu Zeus’un oturduğu taht, heykelin kendisinden daha etkileyiciydi. Üzerinde, Yunan tanrılarının ve sfenks gibi mistik hayvanların oyma figürleri yer alıyordu.

null

Heykelin derisi fildişinden, sakalı, saçları ve elbisesi altındandı. Tasarım, bir ahşap çerçeveye altın ve fildişi levhaların tutturulmasıyla yapılmıştı. Olimpos’un havası çok fazla nemliydi. Bu yüzden fildişi levhaların çatlamaması için tapınağın altındaki özel bir havuzda bulundurulan bir yağ ile sürekli yağlanıyordu.

Roma imparatoru Theodosius I, M.S.255 yılında, bir dinsiz adeti olduğu gerekçesiyle olimpiyatları durdurdu. Daha sonra zengin Yunanlılar, heykeli Bizans’a taşıdılar. Heykel, M.S.462 yılında çıkan bir yangında yok oldu. Olimpos’ta 1829′da Fransızlar tarafından burada bulunan bazı heykel parçaları Paris’te Louvre müzesinde sergilenmektedir.

Bugün, bölgedeki stadyum restore edilmiştir. Zeus tapınağıyla ilgili birkaç sütun haricinde hiçbir şey kalmamıştır. Heykel ise tamamen yok olmuştur. Ancak, o döneme ait bulunan paralar üzerindeki resimlerden, mabedin şekli hakkında ipuçları elde edilebilmiştir

Rodos Heykeli

Rodos’un ilk sakinleri olan Dor’lar, Argos’tan gelen denizci bir kavimdi ve güneş ilahı olan Helios’a taparlardı. Dor’lar Rodos’ta en parlak devrini M.Ö. 3. asırda yaşayan bir medeniyet kurdular. Mısır ve Fenike’nin ürünlerini alıp satarak zengin oldular. Adayı kültür-sanat merkezi, güzel konuşma ve felsefe okulu haline getirdiler.

null

Dor’lar, Makedonya Kralı Demetrios’la yaptıkları bir savaşı kazandıktan sonra, zafer anıtı olarak ve ilahları Helios’a şükran borçlarını ödemek için, Rodos limanının girişine büyük bir Helios heykeli yaptılar. M.Ö.281-280 yılında yapılan 32 metre yüksekliğindeki bu tunç heykel, elinde bir meşale tutuyordu. Bu haliyle New York limanındaki Hürriyet Heykeli’ni andırıyordu.

null

Rodoslular bu heykelin kendilerini ve adayı koruduğuna inanırlardı. Bu nedenle her yıl “Helicia” denilen şölenler düzenler, bu heykelin dibinde dört atlı bir arabayı denize atarlardı. İnanışlarına göre, Helios böyle bir arabayla dünyayı dolaşarak insanları gözetlerdi.

null

Rodos heykeli ancak 50 yıl ayakta kalabilmiş ve M.Ö. 223 yılında bir depremde yıkılmıştır. Rodos Kolossosu da denilen bu anıtın heykeltıraşı Lindos’lu Khares’ti. Lindos, Rodos adasının üç büyük kasabasından biridir.

Dünyanın Yeni Yedi Harikası

Dünyanın Yeni Yedi Harikası, İsviçre’de bir organizasyon tarafından cep telefonu ve internet aracılığıyla yapılan bir oylama sonucunda, Dünyanın Yedi Harikası’na alternatif olarak seçilmiş ve 7 Temmuz 2007 tarihinde açıklanmıştır. UNESCO ise bu seçimi, oy kullananların şahsi görüşlerini yansıttığı gerekçesiyle desteklemediğini ve klâsik Dünyanın Yedi Harikası listesinin korunmaya ve benimsenmeye devam edileceğini açıklamıştır.

İsviçre merkezli New7Wonders Vakfı’nın, dünyanın yeni 7 harikasını belirlemek için başlattığı yarışmaya aralarında Ayasofya’nın da bulunduğu 21 finalist eser katıldı. Dünyanın dört bir yanından yaklaşık 100 milyon kişi cep telefonu ve Yeni Yedi Harika adlı internet sitesinde 6 yıl boyunca oy kullanarak dünyanın yeni 7 harikasını seçti. Cep telefonu ve internet oylarıyla belirlenen dünyanın yeni 7 harikası, Portekiz’in başkenti Lizbon’da ilan edildi. Dünyanın Yeni 7 Harikası; Ürdün’deki Petra Antik Kenti, Çin Seddi, Brezilya’daki Kurtarıcı İsa Heykeli, Peru’daki Machu Picchu Antik Kenti, Meksika’daki Chichen Itza Piramidi, İtalya’nın Roma kentindeki Kolezyum ve Hindistan’daki Tac Mahal anıtmezarı şeklinde sıralandı.

 

Türkiye’nin Yedi Harikası

Kybele Heykeli

null

Uluslararası kuruluşlar Konya Ovası, Çumra yakınları Çatalhöyük Neolitik yerleşim yeri kalıntılarını, korunması gereken insanlık mirası olarak tescil etmiştir. Yerleşim, MÖ 7 ve 6 binli yıllarda çağının en önemi merkezi, ilk şehir sayılacak ölçüde büyüktü. Bu yüksek Anadolu uygarlığında ilk fresko, ilk manzara resmi ve kumaş kalıntıları, proporsiyonları estetik ölçülü, ilk heykelcikler kazılarda bulunmuştur. Örnekleri arasında en anlamlı ve güzeli; tahtta oturan, kollarını yanındaki 2 leopara dayamış, bir erkek çocuk doğurma pozundaki bereket tanrıçası, ana tanrıça Kybele heykelidir. Anadolu nun bütün tarih öncesi uygarlıklarını sembolize edecek önemde, en erken, harika bir örnektir. (Anadolu Medeniyetleri Müzesi)

Nemrut Dağı Tümülüsü

null

Adıyaman, Kahta ilçesi yakınlarındaki Milli parktadır. Yöresel, küçük Kommegane krallığında, 2150 metrede, yer küre ile gök kubbenin birleştiği en yüksek dağında, MÖ 1 yy da Antiokohs I için yapılan anıtsal mabet-mezardır. Ataları Pers ve Makedonyalı olan Kral, inanç ve kültürünün sentezini inşa ettirdiği heykel ve kabartmalarda yaşatmıştı. Doğu ve Batı Dünyalarının tanrı ve tanrıçaları, kralın kendisi 8-10 metre yükseklikte, tahtlarda oturan heykeller olarak işlenmişlerdir. Binlerce ton ağırlığında, yumruk büyüklüğünde taşların biriktirilmesiyle zirveden 50 metreye yükselen yığma tümülüsün batı terasında tanrı heykelleri ve büyük altar, doğu tarafında da diğer heykeller ve koruyucu aslan, kartal kafaları gövdelerinden düşmüş, etrafa saçılmış durumdadırlar. Mezar odasına henüz ulaşılamamış ise de konumu ve heykelleri ile temsil ettiği uygarlıkların çarpıcı ve harika bir abidesidir.

Titus Tüneli

null

MÖ 3 yy da Antik Antakya şehri için inşa edilen, zamanla Akdeniz in önemli bir limanı haline gelen Seleukeia Pieria şehrindeki sel taşkını önleme sistemidir. Şehir limanını dolduran seylâpı önlemek amacı ile Roma devrinde inşa edilen en muazzam tesislerden birisidir. Dağların kazılmasında ordu mensuplarının da çalıştırıldığı kanal ve tünel tamamen kayalara oyularak taşkın sular liman dışına yönlendirilmişti. Civardaki az sayıdaki kalıntılar arasından, yamaçlardan denize doğru kıvrılarak uzanan 1435 metrelik kanalın kayalık orta bölümünde yer alan tünel, 143 metre uzunluğunda ve 8 metre enindedir. Daralan tavanın yüksekliği değişiktir. Doğu giriş duvarında Roma İmparatorları Vespasianus ve Titus’un kitabeleri ile enteresan nazarlık kabartması kambur figürü, batı çıkışta kanalı aşan küçük bir köprü bulunmaktadır. Kumsalda zamanla dolan liman ve dalgakıran kalıntıları görülmektedir.

Diyarbakır Surları

null

Dicle nehrinin büyük bir kıvrım yaparak etrafından dolandığı yüksek yamaç, şehrin kurulduğu korunaklı mahaldir. Ticaret yollarının kesiştiği bir kavşakta çok eski tarihlerden itibaren önemli bir merkez olarak gelişmiş, pek çok defa kuşatılıp el değiştirmesine rağmen her devirde metropolis özelliğini devam ettirebilmiştir. Roma devri surları sonraki devirlerde uzatılmış ve bilhassa 12. yy Anadolu-Türk mimarisinin güzel burçları ile takviye edilmişti. Yöresel siyah bazalt taşından yapılan görkemli surlar yazıt müzesi gibi değişik kitabeler ile süslüdür. 10 Metreyi aşan yükseklikte, 3-5 metre kalınlıkta ve kalkan balığını andıran şekli ile 5 km uzunluğundadır. Diyarbakır Anadolu da inşa edilen ilk camii, 10 gözlü Dicle köprüsü ve geniş, tek kemerli Malabadi köprüsü ile de meşhurdur.

Ayasofya Müzesi

null

Benzeri olmayan, sonra da denenmemiş gösterişli bir imparatorluk abidesidir. Yıkılmış önceki iki küçük kilisenin yerinde 532-537 yılları arasında İmparator Jüstinyen tarafından Roma mimari anlayışında yapılan Dünyanın en büyük kilisesiydi. 916 yıl kilise, şehrin fethinden sonrada 477 yıl cami olarak kullanılmış, 1935 yılında da müzeye dönüştürülmüştür. Sanat tarihinin bu en tanınmış eseri dünyanın 8. harikalarından birisi olarak kabul edilir. Böylesi çağlar ve dinler yaşamış, bu büyüklük ve renkte tek eserdir.

Selimiye Camii

null

Mimarlık dünyasının en güzel, en estetik eseridir. Hiç bir abidevi yapı iç ve dış oranlarında böylesi prporsiyon uyumuna, bütünlük anlayışına sahip olamamıştır. Mimar Sinan’ın 80 yaşına bastığı yıllarda, Sultan Selim için 1569-1575 tarihlerinde inşa ettiği başyapıtıdır. Önceki büyük Sultani camileri; İstanbul Şehzade ve Süleymaniye den farklı plan uyguladığı bu eserinde kare planlı duvarlar üzerinde oktagonal duvar ve kasnak yükselir. Duvar yanlarına ve içlerine çekilmiş sekiz paye üzerinde, bütün mekanı örten tek muazzam kubbe sanat ve mimarlık tarihinde yapılabilmiş en güzel abideyi tamamlar. 43.30 metre yükseklik ve 31.30 metre çapındaki kubbe, orijinal dekorlarına tekrar kavuşturulmuş hali ile, içeri atılan ilk adımda mekana hakimdir. İç mekan Türk ahşap ve mermer işçiliğinin, çini, hat ve boyama sanatlarının müzesi gibidir. 4 minaresinden mihrap yönündekilerin 3 er şerefesine ayrı kapı ve spiral merdivenlerle ulaşılır. Camii günün değişik ışıklarında ve seyir mesafelerinden ayrı güzellikler sergiler.

Anıtkabir

null

Türk Ulusu, Milli Kahramanı, devletinin kurucusu, büyük önderinin şanına layık bir anıt-mozeleyi Ankara merkezindeki tepe üzerine inşa ettirmiştir. Anıtmezar için yapılan uluslararası proje yarışmasını Türk mimarları Emin Onat ve Orhan Arda’nın eserleri kazanmış, 1944’te başlayan inşaat 1953’te tamamlanmıştı. O yıl 10 Kasım günü Atatürk ün naaşı geçici olarak bulunduğu Etnografya Müzesinden ebedi istirahatgahına nakledilmişti. Yükseltilmiş bir kaide üzerine yerleşmiş Anıtkabire 250 metre uzunluğunda, yanlarına stilize Hitit aslanlarının yerleştirildiği Aslanlı Yolun nihayetindeki Zafer Alanından girilir. Tören alanı etrafını galeriler ve köşelerde kuleler çevirir. 44 Basamakla ulaşılan Şeref Salonu 44 kare sütun ile çevrilidir. Büyük salon ülkenin değişik yörelerinden getirilmiş mermerlerle kaplı, yüksek tavanın mozaikleri Türk halı motifleri ile dekorludur. Salonun Ankara Kalesine bakan penceresi önünde, bir set üzerine yerleştirilmiş monolit mermer lahit beyaz damarlı, kırmızı-siyah renklerdedir. Modern çağın en büyük Türk mimari eseri, tarihte milli bir kahraman ve devlet adamı için yapılmış en büyük ve görkemli mezar anıtıdır. Atatürk’ün özel eşyaları ve kitaplığı çıkıştaki müzede, kullandığı vasıtalarda yan kulelerde sergilenmektedir. En yakın arkadaşı, İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün lahdi Zafer Alanı güney galerisindedir. [Türkiye’nin Yedi Harikası Kaynak: Türknil]

Kadına Dövme

Dövme kimi zaman bir harf ya da yazı, kimi zaman bir şekil ya da resim. Bazen süslenmek bazen bir şeyi vurgulamak için. Ama belki de insanoğlunun en eski kendini ifade etme sanatı. Avusturya-İtalya sınırında dağlarda bulunan “Buz Adam”ın bedeninde dövme taşıdığı Profesör Spindler tarafından 1991′de açıklandı. Muhtemelen İsa’dan önce 10 bin ile 38 bin yılları arasında bir döneme denk düştüğü var sayılıyor. Kaynaklar ilk çağlarda kamış ve yaprak boyaları ile yapılan dövmelerden söz etmekte, İ.0. 2000′lerden kalma Mısır mumyalarında dövmelere rastlanıldığını belirtmektedir. Bu dönemde insanlar dövmeyi bir statü sembolü olarak kullanmalarının yanı sıra, dövmenin onları kötü ruhlardan, hastalıklardan, büyülerden koruduğuna inanırlardı. Semboller ve motifler kişiyi ifade edecek mesajlar içerirdi. Geleneksel dövmelerde kullanılan bu motif ve sembollerin verdiği mesaj incelendiğinde, bunun bir tür yazı olduğu görülmüştür.

null

Hun kurganlarında çıkan cesetlerde son derece kıvrak çizgilerle ve dekoratif bir anlayışla yapılmış düşsel yaratıklar ve koç figürlerinden oluşan dövmeler görülmektedir. Dinsel-büyüsel kaynaklı bu dövmelerin is olduğu ihtimali bulunan bir boya nın, deriye şırınga edilmesi ile oluştuğu düşünülmektedir. Pazırık kurganında bir başkana ait cesette bulunan dövmelerde olduğu gibi, Hunlarda da asil ve kahraman kişilerin dövme resimleri yaptırabildiği, daha sonraları Kazak ve Kırgızlarda devam eden bu geleneğin yine kahramanlık niteliği taşıyan bireylerce uygulandığı bilinmektedir. Taştık mezarlarında ve daha sonra Altın Yış mezarlarının birinde bulunan cesetlerde vücudun bazı kısımlarının av sahnelerini tasvir eden dövmelerle süslü bulunduğu görülmektedir.

null

Antik Trak kavmi dövmeyi asalet nişanesi sayarken, eski Yunanlılar için ahlaksızlık damgası gibiydi. Eski Roma’da suçluları ve köleleri tanımaya yarayan dövmelere 19. yüzyıl İngiltere’sinde de rastlanılmaktadır. Cezyirli gemiciler aracılığı ile Osmanlı denizcileri arasında yaygınlaşan dövme 17. yüzyıldan itibaren Yeniçerilerce bağlı bulundukları “orta”yı (bölük) simgelemek amacı ile yaptırılmaya başlanmış, Yeniçeri ocağı kapatılıncaya kadar sürmüştür. Bu açıdan bakıldığında; dövme geçmiş kültürlerden, insanlardan, inanış ve yaşayışlardan bir ipucu olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla hiyerografik, etnografik ve antropolojik olarak ele alınması gereken bir konudur. Semboller de tıpkı mitolojiler gibi evrensel ölçekte aynı özellikleri gösterirler. Gerçek ile hayal arasındaki bağlantıyı oluşturur semboller. Etnik topluluklar, diller, inançlar, yaşam biçimleri farklı olsa da kullanılan sembollerin dili ortaktır.

null

Dünyanın tüm bölgelerinde dövmenin aşağı yukarı benzer nedenlerle yapıldığını, benzer geometrik şekillerin kullanıldığını görmek mümkündür. Sadece yapılış tekniği, dövme yapımında kullanılan malzemelerin farklı oluşu ve dövmenin vücutta uygulandığı yer bakımından birbirlerinden farklılık gösterdikleri görülür. Mitolojik mantık gereği, görünür görünmez her olgunun bir benzeri, bir eşi vardır. Bu yüzden masal, efsane ve mitolojiler mitolojik şifrelerle doludur. Soyut düşünceye erken ulaşmış Mezopotamya uygarlık merkezindeki motifler çoğunlukla simgeseldir. Göz deseni nazardan korunmayı, bolluk ve bereketi; yıldız mutluluğu; hayat ağacı figürü, yaşamı; kuş motifi yaşamı ve ruhu simgeler.

null

Dövmelerdeki yılan, boğa, kuş, kartal, inek, geyik, ceren, birbirine sarılı çift yılan, daire halka halhal, nokta, üçgen, sekizgen, kare, ikiye bölünmüş dörtgen, içinde yuvarlak noktaları olan geometrik şekillerin hemen tümü şu veya bu şekilde Ana Tanrıça’yı kutsamayı, dolayısıyla hayat kaynağı olan annenin doğurganlığını, döl bereketini, kadın rahmini, anne karnına düşen spermin yumurtayı döllemesini, ceninin gelişim evrelerini ve nihayetinde hayat ve ölümü imgeler. Çok rastlanan güneş ve ay motifleri de yine yaşam kaynağını, sonsuz yaşam isteğini simgelemektedirler. Haç motifi Hıristiyanlığın bir simgesi diye bilinse de gerçekte bu motifin tarihi çok daha eskilere uzanıyor. Renkleriyle birlikte uğurlu yön bildirdiğine, kötü bakışların etkisini yok ettiğine inanılıyor. Ucu içe dönük okun deldiği daire ise döllenmenin bir göstergesi olarak doğurganlık ve bereketi simgeliyor

null

Anadolu’da Dövme

Geleneksel dövme çok geniş bir coğrafyada pek çok toplum tarafından uygulanmıştır. Anadolu’da en çok Güney Doğu Anadolu’da görülmüştür. Güney Doğu Anadolu tarihinde dövme “dek” kelimesi ile anılırdı. Dövme yapan erkeğe “dekkak”, bayana “dekkake”, dövme yaptıran erkeğe “medkuk”, kadına “medkuke” denirdi. Güney Doğu Anadolu’da gezgin yaşayan bir topluluk olan Karaçiler bunu bir meslek olarak yapmıştı. Dövmeyi ergenlikten sonraki yaşlarda, zaman olarak da baharın ilk başlarında yapmayı tercih etmişlerdi. Dövme bayanlar arasında daha yaygındı. Motiflerdeki farklılığı belirleyen en önemli faktör cinsiyetti. Yapılışı, biçimi ile dövme, erkek ve kadın arasındaki farklılığı belirgin olarak ortaya çıkarmaktaydı. Dövme adeti özellikle Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde yaygınlık kazanmıştır.

null

1991 yılında Gaziantep Barak bölgesinde yapılan araştırmalarda 40-45 yaşın üzerindeki erkek ve kadınların el, yüz ve vücutlarında yörede “dövün” olarak adlandırılan dövmelere rastlanmıştır. Bu kişilerde el, yüz ve vücudun çeşitli bölümlerinde bulanan dövünler; 18-20 yaş civarı genç kızlarda yalnız sağ yanakta bir nokta şeklinde yer almaktadır. Yörede “gurbet” adı verilen, geçimini boncuk, iğne gibi ufak tefek gereçler satıp, karşılığında yumurta, arpa, buğday vb. alarak karşılayan küçük gezici gruplar tarafından, 15-20 yıl öncesine kadar isteyenlere dövün yapıldığı, şimdi ise bu uygulamanın de vam etmediği belirtilmiştir. Dövün yapılmadan önce, dövmeyi yaptıracak kişi veya “gurbet” tarafından belirlenen şekiller yanmış kibrit çöpü yardımı ile vücut üzerine çizilir. Üç ya da dokuz adet halinde (bu rakamların mistik özelliği bilinmektedir) bir araya getirilerek sıkıca bağlanan iğnelerle deri dövülür; koyun ödü ve kazanların altından toplanan isle hazırlanan karışım, bu dövülme sırasında altderiye yerleştirilir. Kabuk bağlayan bu yara zamanla iyileşir ve desen belirir.

null

Dövün, kadınlar tarafından özellikle çene, çene altı, ayak bileği, boyun, göğüs ve el üstlerinde tercih edilmekte, erkeklerde ise burun üzeri ve alın ortasında, el üstlerinde, el bileğinde ve kollarda dövüne rastlanmaktadır. Bilinen dövme motifleri arasında, kadınlarda el üstü ve ayak bileklerinde rastlanan tarak ve ayna; genellikle yüze yapılan yıldız ve ayak bileklerinde halka motifleri önemli yer tutmaktadır. Bunlarla beraber 60 yaş civarındaki birkaç kadında dikkati çeken, çene altından başlayarak, boyunda devam eden ve iki göğüste şekillenen ceren motifidir. Erkeklerde daha çok şakaklarda ve kollarda yoğunlaşan Arap harfleriyle yazılmış isim ve ibarelere, arslan, yılan, ay gibi şekillere rastlamak mümkündür.

null

Dövmeler in ne için yapıldığı sorusuna genel olarak süslenme yanıtı verilmekle bera ber, 60 yaş üzerindeki kadın ve erkekler uğur getirdiği, kazancı artırdığı, bereketi sağladığı inancı ile dövme yaptırdıklarını belirtmişlerdir. Ayrıca çocuğu olmayan kadınların bellerine yaptırdıkları dövme sayesinde çocukları olacağına ilişkin inanç mevcuttur. Ancak kentlerde çok yadırgandıkları, torun ve çocukları tarafından çağdışı bulunduğu için büyük bir çoğunluğu dövmeyi sevmediğini söylemektedir. Asitli maddelerle yüzlerinden bu izi çıkarmak istemişler ancak başarılı olamamışlardır.

null

1994 yılında Çankırı’da bir Türkmen köyünde yapılan çalışmada ise 50-55 yaş civarındaki kadınlarda, burnun üst kısmı ve alnın ortasında bulunan ay-yıldız şeklinde dövmenin dışında vücudun başka hiçbir yerinde dövmenin bulunmaması dikkati çekmiştir. Bu dövmenin özelliği ise kız sütü (yeni doğum yapmış ve kız çocuğu olmuş bir annenin sütünün) isle karıştırılması, bu karışımın dövmede kullanılmasıdır. Dövme yapılırken yine üç iğne bir araya getirilmekte, kaynak kişiler bunun atalarından kalma bir süs oldu ğunu belirtmektedirler.

Urfa, Mardin ve Diyarbakır’da dövme; dak ya da dek olarak da anılmaktadır. Bu yö relerde en fazla dikkat çeken dövme motifi özellikle şakaklarda görülen beş parmağı stilize eden şekildir. Bu şekillere Gaziantep’te de rastlamak mümkündür. Bu motif, Kızılcahamam’da “Yenge Mezarı” olarak anılan kadın mezarlarının başucuna konulan tahta işaretlerle büyük benzerlik taşır.

null

Dövme motiflerinde mezar taşlarından, dokumalarımıza, mimarimizden işleme tekniklerimize kadar uzanan ve hemen hepsinde dinsel, büyüsel, mitolojik; sosyal ve cinsel statü, aşiret işareti niteliği taşıyan motiflerin benzerlerini bulmak mümkündür. Bu mo tiflerin kişiyi rahatsızlıklardan, nazardan koruduğuna; güzellik ve yiğitlik getirdiğine olan inanç halen devam etmektedir.Yukarı Mezopotamya Bölgesi’nin Urfa,Mardin,Diyarbakır sahalarında yapılan araştırmalarda dövmenin şu nedenlerle yapıldığı saptanmıştır.

null

Kötü güçlerden korunma, şans sağlama: Kötü güçlerin kendisine zarar vermesini engellemek, üzerine gelen uğursuzluğu savmak, şanssızlıktan kurtulmak; yılan, akrep gibi zehirli hayvanların ve yırtıcıların kendine ve ailesine zarar vermesini engellemek için bu canlıları temsil eden figürleri bedenine işlemek; kötü güçlerin yol açtığını düşündükleri çocuk ölümlerine karşı çocuklara dövme yaptırmak, döl tutmak, soyunun devamını sağlamak ektiği ürünün bereketli olmasını sağlamak, pişirdiği yiyeceklerin güzel ve bereketli olmasını sağlamak.

Sağlığını korumak ve hastalıkları iyileştirmek: şakaklara ve göz kenarlarına yapılan dövmelerin baş ve göz ağrısına iyi geldiğine inanılmaktadır. Kollara, bileklere ve el üstüne yapılan dövmelerin el ve kolların uyuşmasını engellediği, yel ve siyatik gibi hastalıkları iyileştirdiği düşünülmektedir.

Aidiyet-soyluluk ve aşiret sembolü: Her aşiretin kendine mahsus dövmeleri vardır. Bu dövmelerin bedende işlendiği yerler ve figürler aşiretten aşirete göre değişir. Hiçbir aşiret veya kişi bir diğer aşirete ait sembolleri kullanamaz. Bu savaş nedeni sayılır. Aşiret dövmesi taşımak hem aşirete bağlılığı hem de kendini güvende hissetmeyi sağlar. Hem de soyluluk işareti olarak taşınır. Bunlar dışında aşirete ait dövme taşımanın günlük pratik yararları da mevcuttur. Savaşlarda ölen veya yaralı düşen birinin, kaybolan birinin, hırsızlık ve benzeri kötü bir iş yapan birinin hangi aşiretten olduğu dövmesinden tespit edilebilir.

Cinsellik-doğurganlık-güzellik: Dövmeler kadınlar tarafından bir güzellik nişanesi, bir süs, bir takı olarak ve karşı cinse kendini beğendirme; aşk, sevgi, cinsellik gibi eğilimlerini ifade etmenin etkin bir aracı olarak görülmekte ve kullanılmaktadır. Ayrıca yine cinselliğe bağlı olarak döl tutma doğurgan olabilme işleviyle yaygın olarak kullanılmaktadır. Erkeklerde dövme bir süsten ziyade gücün, kuvvetin sembolü olarak kullanılmakta buna bağlı olarak karşı cinse cinsel mesajların gönderiminin bir aracı olarak kullanılmaktadır.

Görülüyor ki yapılan şekiller, bunların vücutta kullanıldığı yerler ve yapıldıkları malzeme ne olursa olsun dövme inanışı insanın biyolojik yaşamını sürdürümünün etkin bir büyüsel aracı olarak kullanılır. İnsan doğada olup bitenleri anlayabilmek, anlayamadıklarını imge, simge ve sembollere çekerek anlaşılır, dokunulabilir, somut kılmak; doğadaki güçlerle kendini eşitleyebilmek ve böylece doğada kendisi için açıklanabilir bir anlam ve güç dizgesi kurarak varlığını sürdürebilmek için bu şekillerin büyüsünden bin yıllar boyu faydalanmıştır.

null

Günümüzde Dövme

Günümüzde Batı’da çok yaygın bir uygulama alanı bulunan dövme, kentsel yaşam da özellikle gençler arasında giderek daha çok ilgi çeken bir süslenme biçimine dönüşmüştür. Tarihten beri süregelen insanoğlunun kendini, kendine özel ifade etme isteği günümüzde de dövme yaptırmanın en önde gelen gerekçesi. Genel amaç süslenmek gibi görünse de sosyo-psikolojik olarak ele alındığında, dövme yaptırma isteğinin altında kendi kişiliği hakkında belirgin mesaj vermek, etkilemeye çalışmak, özellikle gençlerde kendini kanıtlama, kabul ettirme, farklı olma, gibi değişik düşünce ve istekler yatmaktadır.

null

Dövmeler Yaptırmadan Önce

Eğer bir dövme yaptıracaksanız öncelikle düşüneceğiniz konu hiç kuşkusuz hijyendir. Çünkü günümüzde o kadar çok hastalık yeni yeni türüyor ki, bunların bir çoğu da kan yoluyla bulaşan hastalıklar olup hayatımızı altüst edecek niteliktedirler.Her nerede dövme yaptıracaksanız öncelikle sterilizasyona dikkat etmelisiniz. Sterilizasyon da en önemli unsur iğnelerin değişmesi, makine uçlarının sterilize edilmesidir ve kullanılan boya kaplarının tekrar kullanılmaması. Ömür boyu vücudunuzda taşıyacağınız bir şey olduğundan, öncelikle iyi düşünüp kesin karar vermelisiniz. Anadolu dövme kültüründe de belirtildiği gibi, ergenlik zamanı yapılacak dövmeler bu sırada vücutta meydana gelen değişim sonucu şekil ve görünümde bozulma riski taşıdığından dövmenin bu dönem sonrasında yaptırılması önerilir. Bu dönemdeki kişiliğin kararsız ve heyecanlı özellik taşıdığı da düşünülecek olursa yapılan dövmeden sonra pişman olunmaması açısından da ergenlik dönemi sonrasının beklenmesi uygundur.

null

Dövme Yapılışında

Dövme, deri tarafından tümüyle yok edilemeyen bir boya maddesinin belirli bir tek nikle altderi yüzeyine kadar işlenmesi olarak tanımlanabilir. Altderiye ulaşmak için sivri uçlu bir araçla yarıklar veya delikler açılır. Açılan bu yarıklara iğne, diken gibi bir araç yardımı ile gerekli boya maddesi konur. Ya da Eskimoların kullandıkları bir teknikle, deri iğneyle delindikten sonra, ise bulanmış bir iplik deriye geçirilerek, boya deri al tına yerleştirilir. Diğer bir teknik, açılan yarıklara barut veya güherçile içeren karışımları yayarak bunları ateşlemektir. Bu işlemlerden, özellikle derinin yakılması işleminden sonda deride hiçbir zaman çıkmayan açık ya da koyu mavi renkli bir yanık izi oluşur. Dövme yapılırken en çok kullanılan boya maddesi istir. İsle birlikte çivit, antimuan tozu, kavrulup dövülmüş kemik tozu, çeşitli bitki özleri, safran ve kına da kullanılır. Bu malzemelere göre deride beliren izler kırmızıya yakın bir tonda olabilir. Yaptıranın uzun süre acıya katlanmasını gerektiren dövmenin yapıldığı mevsim de önemlidir. İyi bir dövme elde etmek için ilkbahar en uygun mevsim sayılır.

null

Süre, yapılan dövmeye, kullanılan iğnelerin sayısına bağlıdır. Dövme büyüklüğü ya da iğne sayısı arttıkça süre de uzar. İğne vuruşu yapılan yerden çok az kan çıkar ve boya malzemesi deri altına geçer. İğne vuruşuna bağlı olarak dövme yapılan bölgede kızarma ve şişme (ödem) olur izleyen günlerde burada yara oluşur. Bu yaranın iyileşmesiyle dövme ortaya çıkar. Dövme yapmada isin yanı sıra kül, çivit, antimuan tozu, kibrit tozu, güherçile, kavrulup dövülmüş kemik tozu, çini mürekkebi, susam yağı, çeşitli bitki özleri, safran, hayvan ödü ve kına katkı maddesi olarak kullanılır. Anne sütü temel karışım sayılır. Bazı yöreler de ise ateşte kızdırılan iğne, koyun ve keçinin öd kısmından alınan suya batırılarak, yüzün ve vücudun muhtelif bölgelerine küçük küçük delinerek işlenir.

null

Dövme Bakımı

İyi bir dövmeye sahip olmanın ilk şartı; iyi bir dövme sanatçısının elinden çıkması, ikincisi ise sizisiniz. Çünkü dövmenize ne kadar iyi bakarsanız, o da kendini o kadar iyi gösterecektir. Dövme uygulamasından sonraki ilk bir hafta önemli. İlk üç gün boyunca suyla temas etmemesi ilk kural. Dövme iğneleri ile hasara uğrayan ve deri altına yabancı madde (boya) enjekte edilmiş olan cildiniz en hassas döneminde, bu nedenle her tür infeksiyona açık. Her ne kadar bildiğiniz yaralar gibi görünmese de o bölgeye yaralı alan şeklinde davranmalısınız. Çünkü küçük de olsa iğne darbeleri ile kanama ve ödem oluşmuş bu alanı vücut yara olarak algılayıp, iltihabi savunma hücreleri ile onarıma geçiyor. Dolayısı ile iyi korunmadığında her yarada olabileceği gibi bu bölgenin de infekte olması riski fazla. İnfekte olan dövme istediğiniz görüntüden sizi uzaklaştırır. Suyla temas, hasarlı bölgede açılma oluşturabileceği gibi, su içindeki olası mikropları da taşıyabilir. Bu nedenle en az üç gün sudan olabildiğince koruyun. Bunu en iyi yolu, antibiyotikli bir merhemi dövme alanına yoğun bir şekilde sürmek ve 3-5 gün süre ile üzerini hafifçe sarmak. Bu işlemi günde üç kez tekrarlamalısınız. İlk haftadan sonra sargı kullanmadan merhem sürme işlemine devam edebilirsiniz. Yaranız artık iyileşmeye başladı. Bu süre yara (dövme) büyüklüğüne, ve vücut yapınızın özelliğine bağlı. Yaranın iyileşmesi kabuklanma ve kabuk atma şeklinde olacaktır. Her merhem sürme işleminde merhem ile birlikte kabuklar da yavaş yavaş çıkacaktır. Bu nedenle kuvvet uygulayarak, kopararak kabukları soymaya çalışmayın. Bu süre içinde yara kabuğunun gerilmesine bağlı olarak o bölge derisinde gerilme kaşınma olabilir.

null

Bir ay süresince güneşle direkt temas etmemesine özen göstermeniz gerekli. Çünkü dövme yaptırdığınız bölge vücuttan daha koyu renkli ve hala daha hassas. Dolayısıyla güneş ışığından daha fazla etkilenecek, bu da rengin solmasına, henüz tam iyileşmemiş cildinizin hasar görmesine yol açacaktır. Bir ay sonunda artık gururla dövmenizi arkadaşlarınıza gösterebilirsiniz. Ancak unutmayın; iyi bir dövme için bakım sürekli olmalı. Tıpkı cildiniz, saçlarınız gibi. Dövme yapılan bölgeyi iyi nemlendirir, güneşe karşı iyi korursanız her zaman ilk yapıldığı andaki gibi canlı kalacaktır.

null

null

null

null

null

null

null

[Yazı Kaynak: anatoliatattoo.com]

Bir Mini Mozaik Ustasının Eline Düşerse

Yazının başlığını okuduğunuzda Mini’den kastımın “Mini Cooper” arabası olanların daha kolay tahmin edebileceğini düşünmüş olmamdır. Bu mini de neyin nesi diyenler ise yazı içindeki resimlere bakınca daha iyi anlayabileceklerdir.

BMW Mini Cooper

BMW Mini, sokaklara ilk çıktığı zaman tarih 26 Ağustos 1959’u gösteriyordu ve bu aracın tasarımı Sir Alec Issigonis tarafından yapılmıştı. Bu ekonomik sınıfı aracı, 4 yetişkin insanın rahatlıkla oturup güvenle seyahat edebilmeleri amacıyla tasarlanmıştı. Bir ev hanımının alışveriş otomobilinden, mutlaka edinilmesi gereken bir moda eşyasına dönüşümü sırasında Mini, uluslar arası alanda, ralli şampiyonalarında itibar kazandı. Mini Cooper tasarımcısı olan aynı zamanda 2 kez Formula-1 şampiyonluğunu kazanan John Cooper, Mini Cooper’ı tasarlarken Mini’yi esas almıştı. Mini Cooper yollara 1961 yılında çıktı. 55 beygir gücü üreten 997cc’lik bir motora sahipti. Sonraları bu model, ralli araçları için kullanılan 970cc ve 1250cc’lik motorların kullanılmasıyla takip edildi. Mini Cooper, 4 yıl üst üste Monte Carlo Ralli’si şampiyonluğunu ele geçirince, süperstar durumu kazanmış oldu.

null

Mini öyle bir arabaydı ki herkes ona sahip olmak istiyordu. The Beatles, Peter Sellers, Graham Hill ve Enzo Ferrari gibi ünlü isimler birer Mini sahibi idi. Radford ve Wood & Pickett gibi modifiye şirketleri, dikkatlerini Mini Cooper’a çevirmeye başladılar. Elektrik kontrollü pencereler, deri koltuklar ve hatchback’ler genel olarak yapılan çeşitli modifikasyonlardandı. Ancak, 1970’de Mini Cooper’lar tükendi ve 1990’a kadar üretimi yapılmadı. Yeni Cooper, 65 beygir gücü üreten 1275 carb’lık bir motora sahipti. Sonunda Cooper, hava yastıkları, kapılardaki çarpışma engelleri gibi emniyet önlemleri ile birlikte geri geldi. Mevcut Cooper’lar 115 beygir gücü üreten 2-nokta enjeksiyon sistemi olan motorlara sahip arabalardır. 40 yıllık serüveni içinde şu anki Cooper’lar, Issigonis tarafından tasarlanan ekonomik sınıf orijinal Cooper’lara göre çok farklılık göstermektedirler.

null

Günümüzde Mini markası, BMW grubuna ait bir markadır. 2001 yılında, BMW bünyesinde geliştirilmiş tamamen yeni 2. jenerasyonu piyasaya sunulmuştur ve bu model, retro tasarımı alanında günümüzdeki en başarılı uygulamalardan biri olmuştur. Ayrıca bu model adeta go-kart hissi veren üstün yol tutuşuyla dünya basınında ve kullanıcılar arasında birçok övgü almıştır. Markanın en yeni 3. jenerasyon modelleri ise 2006 yılının sonlarında dünya basınına tanıtılmıştır. Satışı ise 2007 yılı içerisinde başta Avrupa olmak üzere Türkiye’de de başlamıştır. Mini’nin Türkiye distribütörü aynı zamanda BMW’nin distribütörlüğünü yürüten Borusan Otomotiv’dir.

null

null

null

null

null

null

null

null

null

Mozaik Nedir?

Küçük, birbirinden farklı, üç boyutlu parçaları bir yüzey üzerinde yanyana getirerek resim oluşturma tekniğine ve ortaya çıkan esere mozaik denir. İlk olarak beşibn yıl önce Sümerler tarafından ev duvarlarına batırdıkları çömlek parçalarıyla yaratılan bu tekniğin günümüzde iki biçimi uygulanmaktadır: Genelde çimentodan oluşan zemin malzeme üzerine parçacıkları batırmak. Tutkalla yapıştırılmış parçaların aralarına sıva döşemek.

Parçacık olarak ise seramikten metale, ahşaptan cama kadar çok çeşitte, şekilde ve büyüklükte malzeme birarada kullanılabilmektedir. Mozaik denince akla Roma İmparatorluğu zamanında yaratılan eserler gelir. Daha çok şehir kaldırımlarında, meydanlarda, ev avlularında kullanılan, sırlı seramikten yapılmış bu mozaiklerin parçaları birkaç milimetre kadar küçük olabilmektedir. Gaziantep Arkeoloji Müzesinde bulunan ve Zeugma antik şehrindeki villalardan çıkarılan mozaikler bu dönem eserlerinin en güzel örnekleri arasındadır.

Duvar ve tavan mozaikleri konusunda uzmanlaşan Bizanslılar ise parçacık olarak İtalya’da üretilen ve kalın, renkli camdan oluşan plakalar (Smalti) kullanmakla ünlüdürler. Bu dönemde, camlar, ışığı daha iyi yönlendirebilmek için farklı açılarda, ve sıvasız olarak yerleştirildi. Bazı desenlerde, camların arkasına gümüş ya da altın yapraklar yapıştırıldı. Daha çok dini görüntüler betimleyen Roma mozaiklerinin aksine Bizanslılar aristokrasinin de mozaiklerini yarattılar. İslam kültürü ise mozaik desenlerine getirdiği matematiksel zenginlikle ünlüdür. Yer yer cam küpler ve taşlar kullanılmış olsa da, İslami eserlerde, genelde, desen için özellikle üretilmiş, daha sonra, kenarları elde zimparalanarak boşluksuz yanyana oturacak şekle sokulmuş çini plakalar kullanılmıştır.

Antoni Gaudi, Guell Parkındaki koltukları mozaikle kaplayarak tekniğe yeni bir uygulama kanalı açmıştır. Bu mozaikler, farklı amaçlarla yaratılmış seramik ürünlerin yeniden düzenlenmesiyle meydana geldikleri icin kolaj tekniginin ilk örneği olarak da gösterilebilir. Gaudi’nin uyguladığı seramik kaplama tekniğinin özgün adı “trencadis” tir ve Katalanca bir sözcüktür. Kullanılmayacağı, bir işe yaramayacağı varsayılan seramik ve cam parçalarıyla bir binanın giydirilmesidir. Aralarında Chagall ve Picasso’nun bulunduğu birçok modern sanatçı da eserlerini mozaik şeklinde ortaya koymuş, mozaik eserlerin konularına zenginlik katmışlardır. Günümüzde mozaikler mobilya dekorasyonundan yer kaplamalarına, bina kaplamalarından oda bölmelerine kadar birçok farklı yerde kullanılmaktadır. Konular soyut kavramlardan hiperrealist portrelere kadar çeşitlilik kazanmıştır.

Daha Zeki Çocuklar Yetiştirmek

Çocukların zeka gelişimini etkileyen en önemli faktör genetik miras olmakla beraber hamilelik koşulları, sosyal çevre ve çocukla duygusal etkileşim gibi faktörler de zihinsel gelişimi etkileyebiliyor. Zeka aslında tek bir kavram değildir. Zekayı oluşturan alt yeteneklere bakıldığında bu yeteneklerin doğuştan getirilen yeteneklerin yanı sıra sonradan kazanılmış, gerek çocuğun kendi çabasıyla edindiği, gerekse çevresel uyaranların etkisiyle kazandığı bilgi ve becerileri de içerdiği görülür. Zihinsel beceriler çocuğun çevresine uyumunu kolaylaştıran, bilgiye ulaşmayı ve bu bilgiyi gerektiği zaman kullanabilme esnekliği sağlayan becerilerdir. Çevresel koşullar, anne-baba tutumu ve çocukla kurulan duygusal etkileşim sayesinde çocuğun var olan zeka potansiyelini rahatça kullanabilmesi ve zenginleştirmesi sağlanabilir. Elbette ki doğuştan yetersiz bir zeka potansiyeli ile dünyaya gelen bir çocuğun sadece çevresel koşulların etkisiyle zeka kapasitesinin artabilmesi mümkün değil ancak uygun ortam sağlandığında her çocuğun var olan potansiyelini en verimli şekilde kullanabilmesini sağlamak mümkün olabilir.

null

İnsan hayatının ilk yılları beyin gelişimi için çok önemlidir. Bu dönemde bebeğinizi desteklemek, zeki bir bebek yetiştirmek anne baba olarak sizin elinizdedir. Bunun için ihtiyacınız olan biraz sabır, bebeğinize ayıracağınız biraz zamandır. Bebeğin gelişimi için en gerekli şey insanlarla iletişime girmektir. Gelişimini desteklemek için yapabileceklerinize örnekler şunlardır:

Yeni doğan bebeğinizle göz teması kurun, gözlerinin açık olduğu o değerli anları kaçırmayın. Bebekle konuşun, ona bir şeyler anlatın. Bebeğinizi emzirin. Anne sütünün yararları yanında, beslenme seansları bebekle göz göze gelme, konuşma, şarkı söyleme fırsatı yaratacaktır. Bazı mimikler yapın, yüzünüzü komik şekillere sokun. 1-2 günlük yeni doğan bebekler bile yüz hareketlerini taklit edebilirler. Aynada kendisini görmesini sağlayın. Onu gıdıklayın, gülmesini sağlayın.

Birlikte yürüyüşlere çıkın. Etrafta gördüklerinizi, duyduklarınızı ona anlatın. Onu markete, alışverişe, parka götürün. Ona şarkılar söyleyin. Bu, sizin uydurduğunuz bir şarkı da olabilir. Ona müzik dinletin. Bazı çalışmalarda, müzik ritimlerini öğrenmenin ileride matematik öğrenmeyi kolaylaştırıldığı gösterilmiş. Bir şey yapmadan önce, ona ne yapacağınızı söyleyin (Şimdi ışığı kapatıyorum gibi) Böylece, neden-sonuç ilişkisi kurmaya başlayacaktır. Ona kitap okuyun, resimleri gösterin, her şeyin adını söyleyin. Değişik dokulu kumaşları, giysileri ellemesini sağlayın, onları cildine değdirin. Yiyecekleri ellemesine, kendini beslemeye çalışmasına izin verin. Hareketlenip emeklemeye başladığında, yerde yastıklar, oyuncaklarla engelli bir parkur oluşturun. Ona masal anlatın. Televizyonu kapatın. Banyo sırasında, plastik kaplara su doldurup boşaltmasına ve suyla oynamasına izin verin.

null

Hamileliğe Başlangıç Koşulları

Anne-babanın bir bebeğe sahip olmaya nasıl karar verdikleri, bebeğin ne kadar istendiği, cinsiyetiyle ilgili beklentiler ve bu dönemdeki anne ve babanın duygusal hazırlığı çocuğun kişiliğinin de oluşumunda etkili birer faktördür. En başından itibaren istenen ve keyifle beklenen bebekler hem anne karnında gerekli ilk duygusal etkileşim konusunda şanslıdırlar hem de dünyaya geldikleri andan itibaren annelerinin kendileriyle kurdukları sıcak, yakın ve sevecen ilişki tarzı sayesinde daha güvende hissederler ve bu da onların temel güven duygularının oluşumunda ilk önemli adımıdır. Tam tersi olarak istenmeden oluşan hamilelikler, huzursuz hamilelik koşulları ve mutsuz evlilikler yine annenin bebeğine olan tavrını ister istemez etkiler. Bebekle hem hamilelik sırasında hem de yeni doğan döneminde yeterli, sıcak etkileşimi kuramamış annelerin bebeklerinin dış dünya ile ilişkilerinde daha güvensiz, pasif ve çaresiz hissettikleri de bilinmektedir.

null

İlkler Daha mı Zeki?

Amerikalı ve Norveçli bilim adamlarının yaptıkları bir araştırma, ilk çocukların kardeşlerine göre daha zeki, bu nedenle de okulda iyi bir eğitim alarak yetişkinlikte daha başarılı olduklarını gösterdi.
Norveç’te 1912-1975 yılları arasında doğanların nüfus istatistik bilgilerini inceleyen ABD’nin California Üniversitesi ile Norveç Ekonomi ve İş İdaresi Fakültesi’nden araştırmacılar, bireylerin hayattaki başarıları için önemli olanın ailenin büyüklüğü değil, dünyaya gelişteki sıralama olduğunu vurguladılar.
Prof. Kjell Salvanes’in verdiği bilgilere göre, küçük kardeşler büyüklere göre daha az eğitim alıyor ve bu yüzden de iş hayatında düşük ücretli iş bulabiliyor. İlk çocukların daha kilolu doğduklarına da dikkat çeken Prof. Salvanes, ilk çocukların kendinden küçük kardeşlerine bir şeyler öğretirken aslında kendilerini eğittiklerini söyledi. Araştırma sonuçlarının öteki ülkeler için de geçerli olduğu belirtildi.

null

İlk Üç Yılda Anne-Çocuk İlişkisinin Önemi

Bebek doğduğu andan itibaren annesi aracılığıyla dış dünyayı tanımaya başlar. Ağlayarak ihtiyaçlarını ifade eder ve bazı doğal refleksleri sayesinde bu ihtiyaçlarını karşılar. Özellikle bebeklik döneminde tüm ihtiyaçları anne karşılar. Aynı kişinin düzenli, sürekli sıcak ilgisini fark eden bebek bu dönemdeki bağlanma ihtiyacını da karşılar ve bunun rahatlığıyla tüm becerilerini geliştirebilme fırsatı bulur. Bu dönemde bebeğin zihinsel gelişimi çok hızlı olur. Algının, motor gelişimin, dil gelişiminin yanı sıra duygusal gelişimin de tüm gelişim alanlarını etkileyici bir özelliği vardır. Bu nedenle ilk 3 yılda anne ile yeterli duygusal ilişkiyi kurmak hem çocuğun zeka gelişimini olumlu yönde etkiler hem de sosyal uyum yeteneğini geliştirir.

null

Bebeğin Sosyal Gelişimi

Bebeklerin sosyalleşmesinde ailenin önemi büyüktür. Yaklaşık 2 ay civarında bebekler kendilerine gülümsendiğinde bunu gülümsemeyle yanıtlayabilirler. Yani bebek neredeyse doğduğu andan itibaren dış dünya ile ve çevresindeki insanlarla etkileşim halinde olur. Bebekle ne kadar çok ilgilenilirse ve ne kadar çok değişik sosyal ortam içinde bulundurulursa o da o derece sosyal ortamlara alışık hale gelir. Öğrendiği bir beceriyi ve bilgiyi daha çok başka insanlarla etkileşim halindeyken pekiştirir veya model alma yoluyla öğrenir. Kendi bilgi seviyesini, becerilerini ve farklı yönlerini başka insanlar aracılığıyla fark eder ve sosyal ortamlarda kendini ifade fırsatı bulabilir. Çocuk büyüdükçe, becerilerini geliştirebileceği ve kendini değişik şekillerde ifade edebileceği değişik sosyal ortamların içinde bulunması önem kazanır. Bu sayede sürekli kendini geliştirmeyi öğrenir ve kendi farklı yönlerini fark etme fırsatı bulur. Değişik sosyal ortamlar var olan zeka potansiyelinin kullanılabilmesini ve becerilerin geliştirilerek sosyal açıdan kabul görür bir şekle dönüşmesini tetikler.

null

Hangi Anne-Baba Modelini Seçecek?

Model alarak (taklit yoluyla) öğrenme en etkili öğrenme biçimlerinden biridir. Çocuklar özellikle sosyal iletişim biçimini başlangıçta çevrelerindeki yetişkinleri model alarak öğrenirler. Ergenlik dönemine doğru ise yaşıtlarını model alma önem kazanır. Sosyal ilişkilere önem veren, günlük rutin ihtiyaçların karşılanması dışında kendini geliştirmeye fırsat yaratan, değişik aktiviteler ve uğraşlar içinde olabilen ailelerde çocukların da çok yönlü olmaya eğilimli oldukları ve kendilerini geliştirmek yönünde istekli oldukları bilinmektedir. Ailelerin boş zamanlarını değerlendirme alışkanlıkları çocukları tarafından da taklit edilmektedir. Örneğin tüm gece boyunca televizyon izlenen ailelerde ister istemez çocuklar da televizyona düşkün olur. Ya da benzer şekilde düzenli günlük gazete okunan evlerde çocukların da gazete ve dergi okumaya hevesli ve meraklı oldukları görülür. Belli bir yaşa gelmiş, işi, düzeni olan kişilerin kendilerini geliştirmek, yeni bilgiler edinmeye hevesli olmak yönündeki tavırları çocuklarını da etkiler, bilgi kazanımının ve bu bilgileri hayata geçirmenin keyfini öğrenmelerini sağlar. Oysa günlük rutinlerin dışında hiçbir değişiklik yapmayan, var olan bilgi ve becerileriyle yetinmeye çalışan anne-babaların çocukları için de var olanla yetinmek konusunda örnek oluşturdukları unutulmamalıdır.

null

Yeni neslin çocuk yaşlarda bu kadar ileri olan zeka seviyesine sonra ne oluyor peki?

Bu çocuklar ergenlik çağına girdikten itibaren eğer büsbütün dağıtmıyorlarsa -ki sıkça rastlanan bir durum bu- zekalarında bariz bir gerileme ortaya çıktığı görülüyor.

Bu Sonuca Nasıl Varıyoruz?

3-5 yaşlarındayken anlamlı ve düzgün cümleleri peş peşe sıralayan ve hatta büyüklerle kurdukları diyaloglarda görüldüğü üzere, kavramlar ve kelimeler arasında çok sağlam bağlar kurabilen bu çocuklar ilerleyen yıllarda:

  1. Kelime haznelerini geliştiremiyorlar. Kavramları ve sözcükleri tanımıyor ya da yanlış biliyorlar.
  2. Kavramlar ve olgular arasındaki bağları ve olaylar arasındaki sebep-sonuç ilişkilerini kuramıyorlar
  3. Bırakın yeni yabancı diller öğrenmeyi, kendi anadillerini bile doğru dürüst kullanamaz oluyorlar
  4. Matematik ve fen bilgisi gibi konularda çok başarısız oluyorlar
  5. Etik değerleri algılayamıyorlar. Hatta kendi aralarında bile sağlıklı ve düzenli iletişim kurmadıkları için asosyal ve tahripkâr oluyorlar. İçedönük bir yapıya bürünüyorlar. Bu da onları bunalıma, uyuşturucuya ve hatta intihara sürüklüyor.

Eğer bir zaman makinesi icat edilmiş olsaydı ve biz diyelim ki on beş yıl öncesinden yüz tane 3-11 yaş grubu çocuğu ve yüz tane 13-20 yaş grubundan genci bugüne getirebilseydik görecektik ki:

  1. On beş yıl öncesinin 3-11 yaş grubu çocuklarına kıyasla, bugünküler daha zeki ve bilgili,
  2. Bugünkü gençlerin (13-20 yaş grubu) zeka ve bilgi seviyesi on beş yıl önceki yaşıtlarından daha geride.

ÖSS ve OKS sınavlarında yıldan yıla düşen başarı yüzdeleri bu konuda sağlam bir örnek ama tek örnek değil kuşkusuz.

Peki, Bunun Nedenleri Ne Olabilir?

  1. Gelişen teknolojiye karşın görece artan yoksulluk,
  2. Bozulan ekonomik ve sosyal yapı
  3. Bütün bunlara ilaveten medyanın kalitesiz, bozuk ve sakat bir iletişim modelini gençlere dayatması gibi cevaplar verilebilir.

null

Ebeveynlere Öneriler

Hamilelik döneminden itibaren çocuğunuzla duygusal ilişki kurmaya özen gösterin. Onun dünyaya gelişine hazırlanmak onunla ilişki kurmanızı ve dolayısıyla her türlü gelişimine fırsat vermenizi sağlar.

Zekanın değişmez olmadığını unutmayın. Zekayı oluşturan bir çok yeteneği geliştirmek mümkündür. Çocuğunuza ne kadar bol çevresel uyaran sunarsanız çocuğunuz da o derece kendini geliştirme fırsatı bulacaktır. Her çocuğun zeka yapısı birbirinden farklıdır. Çocuğunuzu iyi tanırsanız, onun gelişmeye elverişli yönlerini bulursanız onu yönlendirmeniz daha kolay olur. Bazen çocuklar daha yetersiz oldukları konularda daha az çaba sarf ederler. Bunu fark etmek önem taşır. Bu durumda yetenekli olduğu alanları desteklemek kadar, daha az yetenekli olduğu alanları geliştirmek için önlemler almak da önemli olmaktadır. Çocuğunuzu sosyalleştirecek ortamlar hazırlamaya çalışın ve onun başka insanlarla ilişki kurmasını destekleyici olun. Çocuğunuzun ilgi duyduğu alanları keşfedip bu alanlarla ilgili aktiviteler içinde olmasını sağlayın. Bu hem becerilerini, hem kendine güvenini geliştirecek hem de sosyal gelişimine yardımcı olacaktır. Bu tarz sosyal ortamlar çocukların kendilerini rahatça ifade edebilmelerini, bir grubun parçası olmayı öğrenmelerini, sosyal kuralları öğrenip uygulayabilmelerini, kurala uyduklarında kabul göreceklerini öğrenmelerini sağlamaktadır. Çocuk girdiği sosyal ortamlarda uyumlu olmayı ve bu uyumla mutlu olmayı öğrenirse var olan becerilerini, yeteneklerini de daha rahatça ortaya koyabilecektir.

null

Çocuğa güven kazandırmak belki de bir anne-babanın çocuğuna verebileceği en önemli, en değerli şeydir. Güvenin temelinde ilgi ve sevgi yatar. İlgi ve sevgiyle büyütülmüş ama bunun yanı sıra kendi ihtiyaçlarını karşılamak konusunda desteklenmiş, kendi ayakları üzerinde durabilen bir çocuk yetiştirmek yönünde çaba gösteren bir anne-baba olmaya çalışmalısınız. Bazen ilgi ve sevgi fazla koruma ile karışabilmektedir. Fazla korumak ise çocukların birçok becerisinin gelişmesini engelleyici olabilmektedir. Buradaki temel prensip çocuk bir beceriyi öğrendiği andan itibaren o işi artık kendisinin yapması gerekliliğidir. Örneğin kaşık-çatal tutmayı öğrenen bir çocuk artık kendi başına yemek yemeye başlamalıdır. Kendi başına yeme becerisi olduğu halde anne-baba tarafından yedirilen bir çocuğun birçok konuda kendine güveni gelişmeyecektir. Güven ancak yapabildiğini fark ettiği durumlarda gelişen bir duygudur. Çocuk anneden güvenle ayrılıp başka ortamlarda kendine yetebilecek güveni kazandığında hem sosyal yönden gelişecektir hem de her alanda gelişmek için fırsat bulacaktır. Alışkanlık kazandırmada model almanın önemi bilinmektedir. Çocuğunuza kazandırmak istediğiniz tüm alışkanlıkları önce kendinizin kazanmanız ve ona bu konularda örnek olmanız gerekmektedir. Okumak, bilgi kazanmak, kenedinizi geliştirmek, sanatsal, entelektüel faaliyetlerin içinde olmak gibi alışkanlıklar ve yaşam tarzınız çocuklarınız tarafından da örnek alınacaktır. Örneğin çocuğunuza aldığınız oyuncak sayısı kadar kitap ve dergi almayı da alışkanlık haline getirirseniz çocuğunuzu daha çok okumaya teşvik etmiş olursunuz.

Çocuğun gerçekten normalden daha zeki olma durumu tespit edildiği zaman çocuğa daha uygun yaklaşımın sergilenmesi gerekmektedir. Bu yaklaşım ona farklı davranmak şeklinde algılanmamalıdır. Genelde anne ve babaların düştükleri büyük hataların başında gerek olmadan çocuklarına zeka testi yaptırmak istemeleridir . Bu durumun iki farklı yönden zararları olabilmektedir; Birincisi eğer çocuğun zeka seviyesi gerçekten anlamlı derecede yüksek ise anne ve babaların bu çocuğa karşı davranışları değişmekte veya bilinçdışı olarak çocuklarına farklı davranmaktadırlar. Bu durum çocukta davranış problemlerini çok sık bir şekilde oluşturmaktadır. Anne babalar farkında olmadan çocuklarına karşı aşırı ilgili , aşırı hoşgörülü veya aşırı beklenti içerisinde davranabilmektedirler. Bütün bunlarda çocuklarda ciddi davranış problemlerinin oluşmasına ve psikolojik olarak sıkıntı duymalarına neden olmaktadır. Gereksiz zeka testi ölçümünün ikinci önemli sakıncası ise anne ve babalar beklentilerinden düşük bir skor çıkarsa hayal kırıklığına uğramakta ve çocuklarına karşı beklentilerinin aşırı azalması ile çocuklarına karşı davranışlarını değiştirmektedirler. Bu durumdan yine çocuklar negatif yönde etkilenmektedirler. Bu dengeyi sağlayan yani çocuğuna zeka testi yaptırıp ona karşı davranışlarını değiştirmeyen anne ve babaların sayısı son derece azdır. Anne babalar ben davranışımı değiştirmem dese de maalesef bilinçdışı davranışlar değişmektedir.

Nasıl Bir Ortam Hazırlanmalı?

Bazı çocukların yüzüne karşı sık sık daha zeki çocuk olduğu söylendiğinde veya bu konu üzerinde sık sık durulduğu durumlarda bir kısım çocuklar ”nasıl olsa ben zekiyim” diye, aşırı kendine güvenden dolayı yapması gereken görevleri ve okul ödevlerini hafife almakta, ders çalışmamakta ve bunun sonucunda olacak başarısızlıklardan çocuklar ve aileleri çok kötü bir şekilde etkilenmektedirler. Bu nedenden dolayı çocukların başarıları ”zeki çocuk”, ”akıllı çocuk” diye belirtilmeli ama bu konuda çok sık vurgulama yapmaktan kaçınılmalıdır.

Normalden daha zeki çocuklardan anne ve babaların veyahut çevrenin ciddi beklentileri olabilmektedir. Bu beklentiler çok aşırı olur , her ortamda vurgulanır ve sık sık üzerinde durulursa çocukta bu beklentiye ulaşmak veya şu anda bulunduğu başarı seviyesini korumak için ciddi anlamda kaygı belirtileri zamanla oluşacaktır. Bu kaygı durumu çocuğa uzun vadede önemli sıkıntılar verecek ve çocuğun normal ruhsal gelişimini bozacaktır. Normalden zeki çocuk belli bir başarıyı elde edecektir ama bunun uygun bir şekilde devam ettirilmesi anne babanın olumlu ve istikrarlı tutumu ile mümkün olacaktır.

Normalden daha zeki çocuklara nasıl bir ortam hazırlanmalı? şeklinde anne ve babalar sık sık sormaktadırlar . Bazı anne ve babalar çocuğun bu kapasitesini artırmak düşüncesiyle çok erken yaşlarda okuma ve yazmayı öğretmek veya sayıları öğretmek gibi anlamsız müdahalelere girişmektedirler. Unutulmamalıdır ki çocuğun çok erken yaşta bu şekilde okuma ve yazmayı öğrenmesi veya buna benzer yaşından önce bazı aşamalara zorlanması çocuğun ileride yakalayacağı normal ve sağlıklı bir başarıyı da engelleyecektir. Bu konuda anne ve babalar bu türlü yanlışa düşmeyerek çocuğun hayatın her evresini dolu dolu yaşamasını sağlamaları uygun olacaktır. Yapılan bilimsel çalışmalarda erken okuma yazmayı öğrenen çocuklar ile vaktinde okuma yazmayı öğrenen çocuklar arasında ilerleyen yıllar içerisinde okul başarısı olarak anlamlı bir farklılık olmadığı gösterilmiştir. Anne ve babalar normalden daha zeki çocuğa ellerindeki imkanları kullanarak yapabildiği uygun faaliyetleri yaptırmaları, yeterince vakit ayırmaları ,ince ve kaba motor becerileri artırmak açısından uygulama yapmaları, onun için uygun arkadaş ortamı hazırlamaları ,onun hayat aşamalarını dolu dolu yaşamasını sağlamaları, çocuğun kabiliyetleri ve kapasitesi ölçüsünde ona görevler vermeleri, onun psikososyal stres faktörlerinden korunmasını sağlamaları , ona çok farklı ve sıra dışı olarak davranmamaları, zamanı geldiğinde uygun bir okula göndermeleri ve öğretmenleri ile sıkı bir diyalog içerisinde olmaları, çocuk konusunda yönlendirme ve uygun ortam hazırlama konusunda zorlandıklarını hissettikleri zaman bir uzmana başvurmaları tavsiye edilmektedir. Normalden daha zeki çocuk nasıl belli olur? şeklinde anne babaların kafasında soru işereti olabilir. Bu konuda genel belirti çocuğun yaşından daha büyük faaliyet ve aşamaları bulunduğu yaşta yapabilmesi şeklindedir. Ama bunun istisnaları olabilir. Ek olarak çocuğun anlama, algılama, kavrama, organize etme, problem çözme, sosyal uyum, olayların gidişatını tahmin etme, işlevsellik olarak yaşıtlarına oran ile daha ileride olması da çocuğun normalden daha zeki olduğunun göstergesidir. Genelde çocuğun kapasitesini ortaya koymasına negatif bir etken yok ise (tıbbi bir hastalık, psikiyatrik bir sorun) çocuklar yaşıtlarından kolaylıkla ayırt edilir. Baskılanmış, depresif, stres altındaki çocuklar kapasitelerini tam ortaya koyamadıkları için normalden daha zeki oldukları halde kapasite olarak son derece yetersizmiş gibi görülebilir. Bu durumda çocuğun yukarıda bahsedilen nedenlerden dolayı çocuğun kapasitesini ortaya koyması zorlaşır.

[Kaynak: minikeller.com]

null

null

null

null

null

null

null

Katlan(ıl)abilir Sanat

Bu yazıya başlık atarken biraz düşünmem gerekti. Bilindiği üzere birçok insan yazı içinde tasvir edilen canlılara pek dokunamaz ve hatta görmeye bile dayanamaz. Resimlerde yapılanlar oldukça hoş ve güzeller. İşte yazının başlığında yer alan katlanılabilir sanatın dokunabilirliği ve katlanılabilirliği burdan gelmekte. Katlanabilir sanat kısmı ise resimleri dikkatle incelediğinizde hemen hemen hepsi katlama tekniği kullanılarak yapılmışlar. Bize sadece yapanları tebrik etmek kalıyor.

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

GALERİ

62 Fotoğraflar

Makyajla Gelen Güzellikler

38 Fotoğraflar

Pirelli 2008

24 Fotoğraflar

Ünlü Legolar

32 Fotoğraflar

arnold

21 Fotoğraflar

bmw

18 Fotoğraflar

brucelee

93 Fotoğraflar

koenigsegg

16 Fotoğraflar

bugatti

23 Fotoğraflar

corvette

42 Fotoğraflar

poliscar

36 Fotoğraflar

dunyadagrafiti

211 Fotoğraflar

guzelyuz

Eğer güzelliğin göreceli olmadığını düşünüyorsanız bir de resimleri inceleyin derim...

35 Fotoğraflar

buzulcagi

40 Fotoğraflar

lamborghini

46 Fotoğraflar

Barbie

Küçük Kızların En Sevdiği Oyuncak

116 Fotoğraflar

kismanzarasi

24 Fotoğraflar

Citroen GT

Citroen GT Concept Teaser

45 Fotoğraflar

klasikmodifiye

96 Fotoğraflar

victoriasecret

104 Fotoğraflar

mimikler

88 Fotoğraflar

parakatla

126 Fotoğraflar

atavrat

45 Fotoğraflar

onlardacocuktu

57 Fotoğraflar

maldiv

69 Fotoğraflar

adrianalima

Sizlere Adriana Lima'nın en güzel resimlerini burada sunuyoruz. Beğeneceğinizi umuyor yorumlarınızla katkınızı bekliyoruz.

137 Fotoğraflar

paralimpik

52 Fotoğraflar

wcifadeleri

99 Fotoğraflar

Japon Pit Güzelleri

Japonya'da motor sporları ve fuar gibi etkinliklere katılan Japon kızları.

<< Devamı için resme tıklayın <<

81 Fotoğraflar

3G Hayatımıza Ne Getirecek?

Elektromanyetik dalgaların telekomünikasyon aracı olarak kullanılabileceği fikrinin doğuşu ve bu yöndeki çalışmaların başlangıcı, 19. yüzyılın sonlarına rastlamaktadır. Sözkonusu çalışmalar, mobil telefonların kullanılmaya başlanmasına yönelik ilk meyvesini, A.B.D.’nde 1940’lı yılların sonlarında, Avrupa’da ise 1950’li yılların başlarında tek hücreli analog araç telefonlarının kullanılmaya başlanması ile vermiştir. Bunu izleyen adım, 1970’lerin sonlarında hücresel analog mobil telefonların kullanılmaya başlanmasıyla atılmıştır. Bu sistemler, birinci nesil (1G) analog teknolojiyi kullanmakta olup, kullanıcıların zamanla artan ses kalitesi, kapasite, kapsama alanı gibi ihtiyaçlarına cevap vermekte yetersiz kalması, ikinci nesil (2G) sayısal teknolojiye doğru yol alınmasını zorunlu kılmıştır. Bugün kullandığımız GSM standartlarındaki cep telefonları, 2G sayısal teknolojiyi kullanan sistemlere bir örnek teşkil etmektedir. Sözkonusu 2G mobil telefonlar, 1991’in ortalarında piyasaya sürülmüş ve kullanımı büyük bir hızla yaygınlaşmıştır.

null

Üçüncü nesil (3G) mobil telekomünikasyon teknolojisi, bu gelişmeleri takip eden bir sonraki büyük adımı teşkil etmektedir. 2G ile kıyaslandığında bu yeni teknolojinin en göze çarpan farklılığının, sesten ziyade data iletimine odaklanması olduğu görülmektedir. Ne 1G, ne de 2G teknolojisi kullanıcılara çoklu ortam (multi-medya) hizmetler sunulması için tasarlanmamıştır. Ancak 3G için durumun farklı olduğu, bu teknolojinin kullanılmaya başlanması ile, mobil telefonlar vasıtasıyla yüksek hızda internet bağlantıları sağlanabileceği, bu sayede kullanıcıya hareket halinde iken sesin yanısıra data, resim, grafik ve benzeri bilgilerin 2Mbit/s hızına varan yüksek hızlarda, başka bir deyişle “geniş bantta” iletilebileceği öngörülmektedir. ITU tarafından, 3G teknolojisini kullanan terminal cihazının; telefon, bilgisayar, televizyon, çağrı cihazı, video-konferans merkezi, gazete, günlük, ajanda ve hatta kredi kartı olarak işlev göreceği ve günümüzde her yere taşınan cüzdan ya da kimlik gibi kullanıcının sürekli yanında bulunduracağı vazgeçilmez bir parçası haline geleceği tahmin edilmektedir.

Dünyada pek çok ülke, 3G teknolojisini kullanmak amacıyla lisans çalışmalarına başlamış ve bu yönde epey mesafe katetmiş bulunmaktadır. Avrupa’da, 128/1999 EC Kararı ile 3G hizmetlerinin en geç 1 Ocak 2002 itibariyle sunulmaya başlanması için Avrupa Birliği ülkeleri tarafından her türlü önlemin alınması ve bu çerçevede 1 Ocak 2000 itibariyle 3G lisanslarının verilebilmesi için gerekli yetkilendirme sisteminin kurulması hususları karara bağlanmıştır. Bu durumda, 1G mobil telekomünikasyon teknolojisi ile 1986’da, 2G teknolojisi ile ise 1994 yılında tanışmış olan Türkiye için, 3G teknolojisinin ülkemize kazandırılması hakkında bazı sorular belirmektedir.

  • 3G teknolojisi nedir ve ne gibi getirileri bulunmaktadır ?
  • Avrupa’da ve diğer dünya ülkelerinde 3G teknolojisine yaklaşımlar nasıldır ?
  • Türkiye 3G lisanslarını ne zaman ve ne şekilde vermelidir ?

Çalışmada ilk olarak, dünyada ve Türkiye’de mobil telekomünikasyon sektörü hakkında mevcut durum ve yakın gelecekte oluşması tahmin edilen koşullara yönelik açıklamalara yer verilmektedir. Bunun ardından, 3G mobil telekomünikasyon teknolojisine ve halen kullanılmakta olan mobil telekomünikasyon teknolojilerine ilişkin bilgiler aktarılmaktadır. Daha sonra, dünyadaki 3G lisans uygulamalarından örnekler verilmekte, bu maksatla 21 ülkenin 3G lisanslarını ne zaman ve ne şekilde verdikleri veya vermeyi planladıkları hakkında bilgiler sunulmaktadır. Bunu müteakip, raporun ana konusunu teşkil eden, Türkiye’de 3G lisanslarının verilmesi ile ilgili değerlendirmeler konusuna yer verilmekte ve bu konuyu raporun son bölümü olan, sözkonusu değerlendirmelerden çıkarılan sonuçlar kısmı takip etmektedir.

70 ülkede kullanıcılar Üçüncü Kuşak (3G) şebeke sayesinde yeni nesil gelişmiş cep telefonu uygulamalarıyla tanıştı. Türkiye`de ise hâlâ yurtdışındaki başarısız örnekler öne sürülerek lisans ihalesi bile yapılamıyor. Dünyada 70 ülkede 158 operatör, hızlı ve görüntülü iletişim olarak bilinen Üçüncü Kuşak (3G) şebekeyi kurarak toplam 187 milyon aboneye hizmet veriyor. Üstelik Üçüncü Kuşak sayesinde pekçok farklı yeni nesil gelişmiş uygulamayı abonelerine kullandırmaya başlayan telekom operatörleri, yeni abone girişinde de önemli mesafe katetmiş durumda. Hem İkinci Kuşak hem de 3G şebekeye sahip dünyanın önde gelen cep operatörlerinden Japon DoCoMo`nun son üç aydaki yeni abone girişlerine bakıldığında, 3G şebekenin Uzakdoğu`da oldukça popüler olduğunu görmek mümkün. Buna göre DoCoMo son 3 aylık dönemde eski kullandığı şebekede 583 bin 800 abone kaydederken, 3G şebekesine toplam 2 milyon 677 bine yakın abone kaydetmiş durumda. DoCoMo`nun 15 milyon 3G abonesi bulunuyor.

3G konusunda Avrupa da hareketli günler yaşıyor. İngiliz Telekom devi Vodafone, 1.4 milyonu Japonya`da olmak üzere dünyada 3.3 milyon 3G abonesine sahip. Bir diğer GSM devi Orange firmasının ise 1.75 milyon 3G abonesi var. Bu şebeke şu anda, Almanya, İngiltere, İtalya, İsveç, Hırvatistan, Polonya, Yunanistan, Portekiz, Tayvan, İrlanda ve Romanya`nın da aralarında bulunduğu 70 ülkede kullanılıyor. Gündemde yok Türkiye`de ise henüz bu sistemin kurulumu için öncelikli şart olan lisans ihalesi bile gündemde değil. Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım geçtiğimiz hafta konuyla ilgili yaptığı açıklamada, yurtdışında yaşanan başarısız örnekler olduğunu hatırlatarak, 3G lisans ihalesinin yakın zamanda gündemde olmadığını açıkladı. Türkiye 2000`li yılların başında bu alanda çoğu pazarda işlerin iyi gitmemesinden dolayı 3G lisans ihalesini, ilerideki bir tarihte yapmak üzere erteleme yolunu seçmişti. 3G`de lisansların dağıtılması süreci Avrupa`da 1999 yılında başlayıp 2002 yılı sonunda tamamlandı. Lisanslar Avrupa`da 108.2 milyar euro bedel ödenerek 62 operatör tarafından satın alınmıştı. Ancak o dönemde dünyada telekom pazarında yaşanan kriz ve 3G`de iş modellerinin tam olarak hayata geçirilememesinden dolayı operatörler işlerine başlayamadı. Fakat bu teknolojinin 2 yıl önce Japonya`da fırtına gibi eserek Uzakdoğu`da yayılmasıyla birlikte iş modelleri oturdu. Bunu gören Avrupalı operatörler de 2004`le birlikte işe başladılar. Şu anda, 70 ülkede 158 operatör bu altyapıdan hizmet veriyor. 3G ile cep telefonundan film izleniyor Üçüncü Kuşak, kullanıcılara geniş bantta yüksek hızda veri iletimi, mobil internet erişimi, müzik ve video programları ve gelişmiş oyunların arasında bulunduğu kapsamlı bir içerikle yeni nesil bir platform oluşturuyor. Sistemi destekleyen yeni nesil telefonlar Nokia, Siemens Mobile, Sony Ericsson ve Motorola gibi pazarın önde gelen oyuncuları tarafından üretilmeye başladı. Kullanıcılar bu telefonlarda yüksek kalitede televizyon ve canlı maç yayını izleyebilecek, sistemde yüklü harita ile gitmek istediği adrese ulaşması için telefon ona yol gösterecek, anlık bilgi servisi alabilecek, internetten müzik parçası veya video film indirebilecek.

3G Sistemine Nasıl Gelindi?

Ülkemizde mobil telekomünikasyon sektörünün ilk uygulamasını oluşturan 1G sistemleri üzerinden sadece ses hizmetlerini sunabilmek mümkünken, 2G Sayısal sistemler daha kaliteli ses hizmetlerinin yanı sıra SMS gibi basit veri hizmetleri de sunulabilir hale geldi. 2.5G olarak adlandırılan geçiş döneminde ise, mobil şebekeler üzerinden internete erişim imkanı sağlandı ve veriye dayalı hizmet türlerinde artış kaydedildi. Her kuşakta ses hizmeti sunulabilirken, bir sonraki kuşak daha kaliteli ses hizmetinin yanında daha hızlı ve zengin içerikli veri iletişimine imkan sağlıyor.

Cepten Görüntülü Konuşma Dönemi Başlayacak

3G sistemlerinde hızlar artık Megabitlerle ifade edilmekte ve 2Mbps hızına, bir sonraki teknolojiyi oluşturan HSDPA’de (High Speed Downlink Packet Access -3.5G) 14 Mbps veri iletim hızlarına teorik olarak ulaşılabiliyor. Hızdaki bu artış özellikle bilgiye erişim açısından alışılan erişim kavramına yeni bir boyut getirecek. Mobil ortamda görüntülü telefon hizmetleri, e-posta alıp gönderme, bankacılık hizmetleri, yüksek hızlarda internet erişimi, etkileşimli oyunlar, canlı radyo TV yayınlarına erişim gibi pek çok hizmetler, 3G mobil terminal cihazları tarafından rahatlıkla sağlanabilecek. Abonelerin bu hizmetleri alabilmesi için 3G sistemine uyumlu cep telefonları kullanmaları gerekecek. Ancak Türkiye’de henüz uygulama başlamamasına karşın bugüne kadar 1 milyonun üzerinde 3G sistemine uyumlu cep telefonunun satıldığı belirtildi. 3G teknolojisinin en çok merak edilen özelliklerinden başında görüntülü telefon görüşmesi yapabilmek geliyor. Yüksek veri aktarım hızı sayesinde en uzakdaki yakınlarınızla dahi 3G standartına uygun cep telefonları ile birbirinizi görerek konuşabiliceksiniz. Bu sayede yanlızca sesle yetinmeyip görüntülü olarakda sohbet edebiliceksiniz. Gezdiğimiz yerleri telefon görüşmesi yaptığımız yakınlarımıza 3G cep telefonları aracılığı ile gösterebileceğiz. Özellikle iş gezilerine sıkca çıkan iş adamları işlerini daha rahat yaptırabilecek, acil toplantı durumlarında görüntülü konferans yaparak bile işlerini uzakdan yürütebilecekler.

3. Nesil Cep Telefonları ile Neler Yapabilir?

Öncelikle 3G’nin gelişi ile birlikte cep telefonlarında kullandığımız internet hızı 20 kat artacak. 3G teknolojisi ile birlikte cep telefonlarımızda megabitlerle ifade edilen bağlantılara ulaşabileceğiz. Bu sayede dilediğimiz gibi internette dolaşabileceğiz ve Youtube gibi internet video servislerinden rahatlıkla cep telefonumuzda yüksek hızda video izleyebileceğiz. Ayrıca cep telefonunuzla çektiğiniz videoları direkt olarak video paylaşım sitelerine yollayabilecek, fotoğraflarınızı doğrudan blog’unuza aktarabiliceksiniz. Bunun yanı sıra e-devlet işlemlerini de cep telefonumuzdan haledebileceğiz. Tüm faturalarımızı, banka hesap ve havale işlemlerimizi daha hızlı şekilde, şubeye gitmeden hatta bilgisayara ihtiyaç duymadan birkaç tuşa basarak yapabileceğiz.

İnternet hızının artması ile birlikte her daim dünyadan haberiniz olucak; tüm medya servislerinin online içeriğine ulaşabileceksiniz. Sevdiğiniz online oyunları dilediğiniz zaman interektif bir şekilde oynayabilecek, dostlarınızla popüler sohbet programları ile görüşebilceksiniz. Özellikle habercilikle uğraşanlar için çok büyük bir avantaj yaratan 3G, hızlı bağlantı ağı sayesinde çekilen video ve resimleri en hızlı şekilde haber merkezlerine ulaştırmayı kolaylaştırıcak. Birçok internet kullanıcısının benimsediği internetden alışveriş yapabilmeyi artık cep telefonunuzdan gerçekleştirebileceğiniz gibi arama motorlarını kullanarak aradığınız bilgilere hemen ulaşacaksınız. Sanal kütüphanelerden yararlanabilirken ülkemizde birkaç üniversitede bulunan uzakdan online eğitim derslerine cep telefonunuzdan iştirak edebiliceksiniz.

Bunu dışında rezervasyon, check-in gibi işlemlerinizi de cep telefonunuzdan haledebiliceksiniz. 3. nesil teknolojinin en büyük avantajı ise şu anda kullandığımız, daha doğrusu maliyetinden dolayı kullanamadığımız GPRS tarifelerine göre indirme hızlarının daha yüksek ve az maliyeti olacağıdır. 3G teknolojisi, cep telefonumuzda kullandığımız çoklu ortam uygulamalarını arttıracak ve daha da zenginleşecek. 3G teknolojisinin en güzel özelliklerinen biri de bizim gibi televizyon tutkunu bir ülke için çok değerli bir özellik olan cep telefonunuzdan canlı TV yayınlarını izleyebilmek olacak. Bu sayede İstanbul trafiğinde olsanız da merakla takip ettiğiniz dizileri ya da heyecanla beklediğiniz maçları kaçırmadan cep telefonunuzdan nerde olursanız olun kontrol edebilme fırsatını da bulucaksınız.

3G Uyumlu Telefonlar

O2 Cocoon, Sony Ericsson K850, Sony Ericsson K530, Sony Ericsson W910, Sony Ericsson W960, i-mate JASJAM, Nokia 6151, LG KU800, LG U8120, Sony Ericsson W900, Sony Ericsson W950, Sony Ericsson K810, i-mate JASJAR, Nokia 7390, Nokia E90, Samsung F500, Nokia N90, Samsung Z710, Samsung Z650i, LG KU970 Shine, Samsung Z400, Nokia 6290, Nokia 6110 Navigator, Nokia N75, Nokia N77, Nokia E70, Motorola V980, Sony Ericsson W850, Nokia 6680, Siemens SXG75, Nokia N93i, Nokia 5700, Nokia 6230i, Sony Ericsson P990, Nokia N91, Motorola V3x, Nokia 6288, Samsung U700, Nokia 6282, Nokia N76, Nokia N71, Nokia N93, Nokia N92, Nokia N73, Sony Ericsson K800, Nokia N95, Samsung i620, Nokia 6233, Nokia E65, Nokia N70

null

null

null

null

[Kaynak: www.iec.org, www.itu.int, Milliyet]

Japon Pit Güzelleri

Japonya’da yapılan otomobil ve motor sporlarının pitlerinde, fuar ve tanıtım gibi birçok etkinliklerde görev alan Japon güzellerinin resimlerini incelemenizi tavsiye ederim.

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

Japon Pit Güzelleri

Japonya'da motor sporları ve fuar gibi etkinliklere katılan Japon kızları.

<< Devamı için resme tıklayın <<

81 Fotoğraflar

Hollywood Ünlülerinin Çocuklukları

George Cloney, Barbara Streisand, Avril Levigne, Robin Williams, Harrison Ford, Oprah Winfrey, Jennifer Love, Ben Stiller, Cher, Cameron Diaz, Hugh Hufner, Renee Zellwegner, Richard Gere, Halle Berry, Madonna, Broke Shields, John Travolta, Backham gibi yıldızların çocuklarını merak ediyorsanız resimleri inceleyin.

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

Telefonun Tarihi

Telefon, birbirinden uzak yerlerde bulunan kişiler ve düzenekler arasında bilgi alışverişini sağlayan elektrikli ses alıp verme aygıtıdır. Telefonun çalışmasında ana ilke ağızdan çıkan ses dalgalarının önce elektrik sinyallerine çevrilmesi, bu sinyallerin çeşitli gönderme yöntemleriyle uzağa iletilmesinden sonra, bu defa elektrik sinyallerinin yeniden kulakla duyulabilecek ses dalgalarına çevrilmesidir. Önce kentlerde kurulan telefon şebekeleri daha sonra kentlerarası, uluslararası düzenekler durumuna dönüşmüş ve uydular aracılığıyla dünyanın her köşesinin birbiriyle iletişimi sağlanmıştır.

null

1876 yılında Alexander Graham Bell telefonu icat ettiğinde, insan iletişiminde yeni bir çığır açıldı. Bell’in buluşundan önce, bir mesajı en hızlı iletmenin yolu, Mors alfabesiyle telgraf hatlarından ulaştırmaktı. Ancak telgraf kullanımında, insan sesinin teller aracılığıyla aktarılmasına olanak yoktu. Kendi dönemine göre yeni bir yöntem sayılan telgraftan önce, acil mesajların atlı ulaklar, duman işaretleri, güvercinler ve gemiler kullanılarak iletilmesi gerekiyordu. 1870′li yıllarda pek çok insan, telgrafı geliştirmek için çaba harcıyordu. Ancak Bell, tek başına ipi göğüslemeyi başardı. Bell, tüm hayatını sağırların eğitimine adamıştı. Bir yandan da telgrafı geliştirmeye ve bu sayede para kazanmaya çalışıyordu. Deneyleri sırasında, bir odadan diğerine gerdiği telin yansıttığı ses titreşimlerini duydu. Bu zayıf sesi, diğer mucitler de duymuş olsalar bile, büyük farklılığı kavrayamadıkları hemen hemen kesindi. Bell, insan kulağının titreşimleri güçlendirmesi konusundaki derin bilgilerinin yardımı ve tel aracılığıyla insan sesinin aktarılmasının mümkün olduğunu kavradı. Böylece, telefon doğdu. On yıl içerisinde, önce Amerika’ya daha sonra da tüm dünyaya yayıldı.

null

Telefonun dünü, bugünü ve yarını

Watson buraya gelebilirmisin? Yardimina ihtiyacim var. Bu kelimeler ilk telefon görüsmesinde yer aliyordu. Görüsme ise 10 Mart 1876′da dedektif Sherlock Holmes tarafindan degil telefonun mucidi Alexander Graham Bell ile yapiliyordu. Bell’den bu yana telefon dünyasinda birçok degisiklik meydana geldi. Telefonlar kisa bir süre için de olsa, radyo olarak bile kullanilsalar da günümüzde hemen hemen her evde mutlaka bir telefon bulunuyor. Bununla kalmiyor, her evde bir, hatta kisi basina da bir adet cep telefonu düsüyor ve büyük bir çogunluk telefon görüsmelerini bu tür dijital sebekeler araciligiyla gerçeklestiriyor. Avrupa’da büyük gelismelerin merkezi olsa da Almanya’nin mobil iletisim ülkesi oldugunu düsünürseniz yanilgiya düsmüs olursunuz. Çünkü cep telefonu iletisiminin devi Finliler. Finlandiya’da nüfusun yüzde 60′dan fazlasi cep telefonu kullanmaktadir. Almanya, Portekiz ve Yunanistan’in gerisinde 14. sirada yer alir. Türkiye’de ise cep telefonu günlük hayatin bir parçasi olmus ve sebekelerin kullanici sayisi günden güne artiyor. Düsünürler de yavas yavas ama kesin olarak artik sürekli erisilebilir olmanin sadece sakincalari bulunmadigini savunuyorlar. Cep telefonu operatörleri günden güne iki basamakli büyüme hizlari kaydediyor ve cep telefonu günlük yasamda neredeyse normal telefonlardan daha kullanisli bir araç konumuna geliyor. Yine de 124 yildan beri insanlarin kullaniminda olan telefonlara alismak için halen zamana ihtiyaç var.

null

Alexander Graham Bell’den ilk “Alo”

İlk olarak on yil kadar sonra yani 1872 yilinda Alexander Graham Bell gerçek telefon bulusunu yapti. 10 Mart 1876′da asistani Thomas Watson’a ve kendisine bir deney sirasinda su sözler ulasti: “Watson buraya gelebilir misin? Yardimina ihtiyacim var.” Telefon icadinin sik sik propagandasi yapildi ve tepki aldi. Bell’in ortaya koydugu elektromanyatik telefon 1876′da Philadelpghia’daki Centennial Exposition’da elestirmenleri de inandirdi. Bell telefon icadinin patentini aldi ve 1877 yilinda Bell Telephone Company’i kurdu. Böylece, telefon kablolari dünyayi çevirmeye basladi.

Telefon çok kolay ve hizli bir sekilde adapte edilerek kitle iletisimi için kullanilir hale getirildi. Sadece bir yil kadar sonra, 1878′de, Amarika Nev Haven’da ilk telefon santrali kuruldu. Almanya ise bu gelismeyi takip ederek 1881′de Berlin ve Mühlhausen’da (Elsass) santrallerini olusturdu. Telefon Bell tarafindan 1877′de gelistirildigi halde, kullanima geçebilmesi bu tarihleri buldu. On yil sonra kullanici sayisi Amarika’da 150 bin idi. Ingiltere’de bu sayi 26 bine ulasti ve Almanya’da ise telefonlar artik 22 bin kisiyi birbirine bagliyordu. Baslangiçta aslinda bu yeni bulusun halen kuvvetli bir imaj problemi bulunuyordu. Bu yüzden Berlin’de hazirlanan ilk telefon defterinin sivri bir ismi vardi: “48 Çilginin Kitabi” Önceleri sinyallerin iletimi topragin üzerinden geçen kablolarla serbest olarak yapiliyordu. Daha sonralari bu kablolar yer altina tasinmaya baslandi. Her ne kadar telefonun bulusu sirasinda ilk siradaki amaç sadece sesin iletilmesi olarak düsünülmüs olsa da sonraki yillarda baska amaçlar için de ihtiyaç duyuldu. Böylelikle telefon alicilari radyo aygitlarinin gelisimi sirasinda kullanildi. Telefonun bu kullanim amaci uzun yillar Londra, Paris ve Budapeste’de ilgi gördü. Telefon-radyolar; haberleri, müzik ve borsanin durumunu telefon agi üzerine tasidi. Sans eseri eski telefonlarin hoparlörleri yeterli sesi saglayabilecek kadar büyük yapilmislardi.

Telefonlar nasıl çalışır?

Bu süre içerisinde bazi teknikler gelistirildi. Telefonlar daima küçüldükleri gibi birçok ek özellikle donatildilar. Yine de Bell’in telefonunun temel prensipleri modern aygitlarinkine benzemektedir. Bugünde telefonlar bir mikrofona ihtiyaç duyarlar. Bell’in aygitinda bu fonksiyonu esnek bir metal diyafram ve at nali miknatis üstleniyordu. Bu miknatis üzerine dogru akim kaynagina bagli tel bobin sarili bulunuyordu. Ses dalgalari metal diyaframi salinim vererek hareket ettiriyor ve bu titresim miknatis ile tasinarak dogru akim bulunan bobinde depolaniyordu. Bu akimin ses dalgasina geri dönüsümü de yine ayni prensiple gerçeklestirilebiliyordu. O zamanlar mikrofonun kalitesi tabii ki iyi degildi. 1878′de kömürlü mikrofonlarin bulunusuyla ses iletisim kalitesi biraz daha iyilestirilmis oldu. Günümüzde ise telefonlara transistorlu mikrofonlar yerlestirilmektedir. Elektronik sinyallerin sese dönüsümünü ise küçük hoparlörler üstlenmektedir.

Numarayı çevirmek ve santrale bağlanmak

Alexander Graham Bell’in 1872′de telefonu icadindan bu yana sinyaller halen sabit kablo baglantilari ile iletilmektedir. Bu da vericinin alici ile direkt olarak kablo araciligiyla baglandigi anlamina gelir. Birçok kullanicinin bulundugu bu sistemin dogru baglantilar kura bilmek için bir telefon santrali ile yönetilmesi gerekir. Ilk telefon santralinde bu devreler el ile baglanmaktaydi. Arkadasca bir sesesahip santral memurlari her gün artan kullanici sayisina artik yetisemez duruma gelmislerdi.

Telefonun icadindan bu yana karsilasilan bu büyük sorunu çözmek ve otomatik bir telefon santrali kurmak için arastirmacilar çalismalara basladilar. Çözüm bir daha Amerika’dan geldi. Almond Brown Strowger 1889′da çevirmeli telefon aygitini gelistirdi ve böylelikle otomatik baglantilarin ilk adimi atilmis oldu. Uzunca bir süre telefon sirketleri bu yöntemi kullandilar. Telefon santrali için yeterli tepki telefon cihazi tarafindan saglaniyordu ve santral merkezinde gerekli islemi görülerek baglanti kuruluyordu. Orta vadede bu sistem çabuk eskidi. Günümüzde yeni dijital sistemler tonlu arama (Tone Dialing) yöntemi ile çok daha hizli baglanti kura bilmektedirler. Bununla birlikte bu yeni bulusun kullanimi sadece dijital telefon santrallerinde mümkün. Türkiye’de ise her iki sistem de desteklenmektedir. Dünyanin en büyük telefon sirketleri ABD’deki AT&T sirketi ve Japonya’daki NTT sirketidir. Bunlari 30 milyon baglanti ile Almanya’nin Deutsche Telekom’u takip etmekte.

Telefon ağlarının yapısı ve arama seçenekleri

Almanya’da telefon aglari yildiz sistemine göre kurulmustur. Ilk tabakada sekiz adet merkezi telefon santrali bulunmaktadir(ZVS). Yildiz formundaki bu sekiz ZVS’nin her birine de yine sekiz adet ana telefon santrali (HVS) baglanarak kollara ayrilir. HVS’lere tekrar maksimum sekiz adet son santrale (EVS) sahip sekiz adet dügüm telefon santrali (KVS) baglanmistir. Son santrallerin (EVS) sayisi sekiz ile sinirlidir, çünkü on adet tanimlama rakamindan (0-9) sadece sekiz kullanilabilmektedir. “0″ milletler arasi görüsmelerin seçimi ise “1″ de örnegin danisma yada bilgi servisleri için kullanilmaktadir. Almanya’da da önceleri telefon konusmalarinin iletimi santraller araciligiyla topragin yüzeyinden iletilirken daha sonralari yerin altindan geçen kablolar kullanilmaya baslandi. Günümüzde telefon sirketleri bunun yaninda uydu ve yönlendirici yer istasyonu baglantilari da kullanmaktadirlar.

Bazi sehir içi telefon görüsmeleri direkt olarak santrallerin baglantisi ile kurulurlar. Örnegin Istanbul’da ki Çigdem ahizeyi kaldirdiginda bölgesindeki telefon santraliyle arasinda baglanti kurulur. Aradigi numara elektronik sinyaller formuna dönüstürülerek islenir ve otomatik olarak baglanti kurulur. Eger aranan kisi ayni santral bölgesinde yer aliyorsa baglanti iki kisi arasinda direkt olarak saglanir. Istanbul’da oturan Çigdem baska bir bölgede , örnegin Bursa’daki birini aradiginda telefon görüsmesi uydu baglantisiyla saglanir. Fakat aradaki fark kullanici tarafindan asla anlasilamaz. Ayni sekilde Amarika’yi da aradiginda bir fak göze çarpmayacaktir. 184 ülkeyi kendi seçiminizle otomatik olarak araya bilirsiniz. Ülkeler arasi görüsmelerin %99.6’si ve sehir içi görüsmelerin de yüzde 100′ü tam otomatik olarak santraller tarafindan gerçeklestirilmektedir.

Cep telefonları ve cep telefonları şebekeleri

Mobil telefon aglarinda da her islem otomatik olarak gerçeklestirilir. Ilk mobil telefon denemeleri 1918 yilinda Berlin’de yapilmaya baslanmasina ragmen diger avrupa ülkelerine göre Almanya teknik gelismeler açisindan daha gelismis konumdadir. Farkli ülkelerde mobil telefon, hücre yada cep telefonu olarak da adlandirilan iletisim araçlari ülkemizde de kisa bir geçmise sahipler ve 80′li yillarin ortalarinda ilgi görmeye basladilar. 1986 yilinda Almanya’da kurulan C-Netz’i 1992 de de D-Netz izledi. Almanya’da ilk telefon sebekesi ise telekom tarafindan kuruldu. Sonralari Mannesmann ve E-Plus sirketlerine lisans verildi. Almanya’daki bugüne kadarki son girisim de 1998′de VIAG-INTERCOM agi tarafindan saglandi. Türkiye’de suan kullanilmakta olan dört telefon sebekesi de dahil olmak üzere tüm cep telefonu sebekeleri ilk önce ingiltere’de karsilastirilan hücresel aglar prensibine göre çalismaktadirlar. Dünya üzerinde bu amaçla degisik bant araliklari kullanilmaktadir. Su an Türkiye’de 900 ve 1800 Mhz. frekans araligi desteklenmektedir.

Ağ dünyasinda hücrelerin önemi

Bu sebepten dolayi kullanilan alanlar birkaç hücreye ayrilmistir. Hücreler farkli derecede büyüktürler ve karsilikli konusmalari karistirmamak için farkli frekanslar desteklemeleri gerekmektedir. Hücrelerin kapsama alanlari fiziksel özelliklere göre degisim gösterirler. Verici istasyon kurarken, seçilen alanlarin ortasina degil kenarina kurulmasina dikkat edilir. Böylelikle bir verici istasyon ile üç hücreye ayni zamanda hizmet verilmis olur. Bu hücreler içerisinde problemsiz olarak konusabilmek için her defasinda alici/verici anten ve temiz bir alici anten yeterli olacaktir. Üç ayri hücre için ise toplam alti anten gerekmektedir.

Telefonların ve ağların tarihsel gelişimi

Telefondaki en önemli gelisimi 19. yüzyilin baslarinda gerçeklesmistir. Elektrik ve manyetik üzerine elde edilen son anlayis, bilgilerin elektrik akimina çevrilmesini mümkün kilmistir. Dönüstürülen elektrik sinyalleri iletilerek ulastigi son noktada da insan konusmasina çevrilmektedir. Bu bilgi telgrafin kesfinde önemli rol oynamistir. 1837 yilinda Samuel Finley Morse hayretler içinde kalan bir kalabaligin önünde ilk yazim telgrafini tanitti. Her ne kadar insan konusmasini elektronik sinyallere çevirmek henüz o tarihlerde sorunlara neden olsa da, haberleri mors alfabesine çevirme imkani böylece ortaya çikti. Ekim 1861′de, Alman fizikçi Johann Philipp Reis, Frankfurt Main’de bagli oldugu fizik derneginde telefonunu tanıttı. Reis tarafindan gelistirilen bu aygit insan sesini direkt olarak ileten ilk bulus oldu. Daha çok müzigin iletiminde kullanilmaya uygun oldugundan belki de, hiçbir zaman beklenen ilgiyi görmedi.

İlk Cep Telefonu

1973 yılında Motorola ABD Federal İletişim Komisyonundan izin almayı başarmış ve DynaTAC 8000X modelinde bir cep telefonu üretmiş. Bunun üzerinden tam 36 sene (2009 yılına göre) geçmiş. Ne kadar kısa sürede ne kadar çok gelişme kaydedilmiş. Motorola’nın ilk iletişim alanındaki ilk ürünü olan DynaTAC 794 gram ağırlığındaydı. Daha sonra firma 1989 senesinde de MicroTAC ismini taşıyan ürününü satışa çıkardı. MicroTAC 350 gram ağırlığında ve 2,495$ ile 3,495$ arasında değişen bir fiyata satılmış.

Cep telefonu ile görüşme ve istasyonlar

Cep telefonu sahibi telefon ile görüsmek istediginde tam tamina neler gerçeklestigini örnekle açiklayalim. Örnegin: kullandig cep telefonu sebekesinden memnun olan Sait arkadasina cep telefonundan aramak istiyor. Öncelikle arayacagi kisinin cep telefonu sebekesine kayitli olmasi gerekiyor. Bu islem her defasinda cep telefonu açildigi sirada gerçeklestirilir. PIN no’su girildikten sonra telefon otomatik olarak bir istasyon arar ve o istasyona kayit isteginde bulunur. Bu amaçla kullanici tanimlari ve cihaz seri numarasi yayinlanir. Baz istasyon veri tabanindaki onaylama bilgilerini kontrol ederek giris için onay bekler. Ayni zamanda telefonun seri numarasinin çalinti telefonlar arasinda bulunup bulunmadigi “kara liste” ye bakarak, seri numarasinin dogrulugu kontrol edilir. Bu temel asamalar geçildikten sonra diger adima sira gelir.

Ali’nin telefon verileri ve su anda bulundugu bölge birçok veri tabanina saklanir. Cep telefonu artik ulasilabilir durumdadir ve SMS yani kisa mesaj servisi kutusu yeni gelen mesajlar ve haberler için taranir. Tüm bu giris islemleri en fazla bes saniye içerisinde tamamlanmis olur. Kayit isleminden sonra Ali’nin telefonu düzenli araliklarla en yakin baz istasyonunun verici gücünü kontrol edecektir. Ayni anda en yakindaki diger istasyonlarin frekans bilgileri de alinmaktadir. Sinyal gücü en düsük seviyenin altina indiginde telefon otomatik olarak daha güçlü sinyal yayan istasyona kayit olacak ve alan bilgileri yenilenecektir.

Emel ariyor…
Ali’nin telefonu hazir.

Ali’nin telefonu Emel’in aramasi için artik hazirdir. Emel telefonu çevirdiginde en yakin telefon sebekesiyle baglanti kuracaktir. Simdi ise tesadüfen Ali’nin ayni santral bölgesinde bulunup bulunmadigi veri tabanindan kontrol edilir. Farkli veri tabanlarini da sorguladiktan sonra Emel’in aramasi ilgili santrale iletilir. Bu islem bölgenin baz istasyonunda gerçeklestirilir. Öte yandan baglanti görüsme bitene kadar devam edecektir.

…..Ali yolculukta
İstasyondan uzaklasiyor

Ali bulundugu alandaki istasyona kayit edilmis, Emel ile konusmaktadir. Eger Ali bulundugu istasyondan uzaklasirsa ne olur? Bir cep telefonu telefon görüsmesi sirasinda sadece SMS mesajlarini degil ayni zamanda yan yana bulunan istasyonlarin da sinyal bilgilerini degerlendirmektedir. Ali , Emel ile konusurken telefon baglantidaki kaliteyi komsu hücreler ile karsilastirir. Ali baska bir hücre alanina dogru hareket ettiginde yavas yavas komsu istasyonun gönderim kalitesi artacaktir. Bu durumda çok kisa bir süre için çok büyük olmayan bir kalite kaybi meydana gelebilir. Komşu hücrenin kabul sinyali bulundugu istasyondan daha güçlü hale geldiginde telefon komsu istasyona geçisi simgeleyen bir sinyal gönderir. Bir hücre ile digeri arasindaki degis tokus “hand-over” olarak tanimlanir.

Cep telefonu ile değiş tokuş oyunu

Cep telefonu bulundugu istasyona, istasyon degis tokusu için sinyal gönderdigi anda su anki istasyon geçisi yapilacak alanda kapasite bulunup bulunmadigini kontrol eder. Eger her iki istasyon da ayni kanal üzerinde bulunuyorsa anlasma saglanir. Karsilastirilan anda telefon yeni frekansa geçer ve yeni istasyondaki yeri ayirtilmis olur. Konusulan kisi ile ayni zamanda içinde baglanti devam ettirilir. Bu hand-over okadar düzenli isler ki ne arayan ne de aranan farkina bile varmaz. Hersey çok güzel ve mükemmel gibi duruyor fakat, eger geçis yapilacak istasyonda konusmanin devam etmesi için kapasite bulunmuyorsa ne olacak? Bu durumda cep telefonu eski istasyon ile baglantiyi mümkün oldugu sürece tutmaya çalisacak. Ayni zamanda da en yakindaki diger istasyonlari baglanti kurmak için kontrol etmeye devam edecektir. Alinan sinyaller çok zayifladiginda ya da baska bir istasyona geçis saglanamadigi anda ise baglanti kesilecektir.

Gelecekten beklentiler

Yerel aga bagli ev telefonlari üzerinde çalismalar yapan girisimci kuruluslar telefon sirketlerinin hükümdarliklarini ellerinden almak için “Son Mil” adinda yeni bir teknoloji gelistiriyorlar. Halen eski tekelci kuruluslar da ellerindeki imkanlarin özel sirketlere verilmesine büyük tepkiler gösteriyorlar. Önceden kullanilmakta olan televizyonun kablolu agi örnegin elektrik akimi iletimini mümkün kilarak imkanlar sunuyor. Fakat Almanya’da kablolu televizyon yayin haklari halen Deutsche Telekom’un elinde bulunuyor ve mevcut telefon hatlarina alternatifler getirme fikrine pek cazip bakilmiyor. Bununla birlikte kablo aginin parçalarinin yakin zaman içerisinde ihaleler ile satilmasi düsünülüyor. Satislar gerçeklestiginde bu alanda hareketlenmeler görülmesi bekleniyor. Verilerin elektrik akimi kablolariyla tasinmasini saglayacak Power-line sistemi de su an test asamasinda bulunuyor. Ayni zamanda Essen’daki RWE firmasi da (Rheinisch-Westfalische Elektrizitatswerk) bu dogrultuda çalismalarina tekrar yogunluk vermis durumda. Uzmanlar diger bir alternatif olarak yönlendirici yer istasyonu baglantisini görüyorlar. Bu sistem son kullaniciya yüksek maliyet getiriyor. (Yaklasik 1000 euro). Eski aglarda çalisan telefon sirketleri için en büyük sorun ise yeni aglarin yapisi.

Bu aralar cep telefonu servisi saglayan sirketler bu sorunu hemen hemen çözmüs durumdalar. Hatta Almanya’da cep telefonu agi çok iyi durumda olmasina ragmen tekrar yapilandirilmis. Ag sistemi için su an görülen en büyük sorun iletisim hizinin arttirilmasi. Bunun için HSCSD (High Speed Circuit Switched) ve GPRS (General Packet Radio Services) ile kuruluslarin bu sorunu asmak için simdiden çözümleri hazir. Hatta birsonraki adim için çözüm çaktan elde edilmis. UMTS (Universal Mobile Telecommunications Systems) ile tasima ve iletisim oranlari 2 Mbit’e kadar sorunsuz olarak saglaniyor. Aslinda kullanicilarin bu yeni standartlarin zevkini çikarmasi için biraz zaman gerekiyor. Gelecekte cep telefonu dünyasiyla bilgisayarlar arasindaki sinir giderek silinecek. Hatta bu sene düzenlenen Cebit fuarinda ilk karisim ürün sergilendi. Siemens ve Casio firmalari palm pc olan Casiopeia ve en iyi cep telefonu modellerinden S-25′i birlestirerek ortak bir ürün ortaya çikardilar. Tüm bu baslangiçlar tek bir noktada bulusuyorlar. Artik iletisim alanindaki çalismalar ses kalitesini yükseltmek için yapilmiyor. Birkaç yil içerisinde yeni ürünlerle birlikte telefon görüsmeleri ücretsiz olarak yapilacak. Normal telefon görüsmeleri kullanicilari sasirtacak sekilde promosyonla verilecek. Tarihin büyük mucidi Alexander Graham Bell kuskusuz bu manzara karsisinda büyük mutluluk duyacaktir.

Teknoloji

Telefon ilk olarak telgraf sistemine benzer iki bağlantı üzerinden konuşulacak şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Çoğu defa bir bağlantı demir tel, diğer bağlantı ise toprak olduğu için yitimler fazla ve sesler karışık olarak işitiliyordu. Bakır alaşımlarının gelişmesiyle tel sayısı arttırıldı. Konuşma sayıları arttıkça bağlantılar yetişmemeye başladı. 1886 yılında tek devreden değişik frekanslarla ses gönderen bir aygıt (multiplex) devresi yapıldı. Uzun hatlara konulan yükselticilerle kayıplar giderildi. Telefonda büyük adım, operatör kullanmaksızın yapılan otomatik konuşmalardır. 1891 yılında geliştirilen Strowger otomatik arayıcıyla araya operatör girmeden aboneler birbirine bağlanabilmiştir. Bu düzenek 1920 yılında Bell düzeneği olarak geliştirilmiştir. 18 Ekim 1892′de Chicago ve New York arasında ilk uzun telefon hattı açıldı. 1948 yılından sonra ise transistörün sahneye çıkmasıyla elektromanyetik röle sistemler yerini, elektronik devrelere bırakmıştır. Elektronik arayıcı sistem ilk olarak 1965 yılında ABD’de servise konulmuştur.

Telefonda atılan diğer büyük adım da, uzak mesafe konuşmalarında yüksek frekanslı radyo yayınlarından yararlanılmasıdır. 150-300 km aralıklarla yer alan röle istasyonları konuşmaları koaks kablolardan ve havadan elektromanyetik yayın şeklinde iletmektedir. Frekans yükseldikçe tek bağlantı üzerinden konuşma kanal sayısı da yükselmektedir. Böyle bir sistemle iki röle istasyonu arasında aynı anda 3600 konuşma yapmak olasıdır. Bu gelişmeyi uydular aracılığıyla yapılan konuşmalar izlemiştir. Anakaralar arası telefon konuşmaları 1915 yılında başlamıştır. İlk konuşma Paris’le ABD’de Arlington arasında yapılmıştır. Anakaralar arası telefon konuşmalarında güçlü radyo alıcı vericileri kullanılıyordu. İyonosferin etkisi konuşmaları zorlaştırdığı için sualtı kabloları kullanılmaya başlandı. İlk sualtı kablosuyla telefon görüşmeleri 1950 yılında Florida ile Havana arasında 185 km’lik uzaklıkta yapıldı. Sonuç doyurucu olduğu için 1956 yılında New York ile Londra arasına aynı düzenek kuruldu. Uydu aracılığıyla anakaralar arası ilk telefon konuşmaları 1960 yılında başladı. Echo 1 isimli uyduyla ABD’nin doğu yakası ile batı yakası arasında telefon bağlantısı sağlanınca bunu Telstar I, Telstar 2 ve diğer uydular izledi. Bugün uyduların devreye girmesiyle gemi ya da uçaklarla otomatik telefon konuşması yapılabilmektedir. 1985 yılında uzay mekiği Discovery’nin yörüngeye koyduğu uydulardan biri aynı anda 20.000 konuşma yapabilmeye olanak verecek sığadadır.

Türkiye’de eski telefonlar

Türkiye’de ilk telefon 1908 senesinde uygulanmaya başlandı. Kadıköy ve Beyoğlu santralları 1911 senesinde hizmete açıldı. İlk otomatik telefon santralı 1926 senesinde Ankara’da kuruldu. Ardından diğer il merkezlerinde de telefon santralları kurulmaya başlandı. Kısa bir süre sonra kurulan santrallar aracılığıyla bütün iller arası telefon haberleşmesi başlamış oldu. PTT’nin 1970′lerden sonra yaptığı çalışmalarla telefon, Türkiye’de geç olmakla beraber, süratle yayılmaya başladı. Türkiye’nin milletlerarası telefon santralı İstanbul’daki Tahtakale Telefon Santralıdır. Bu santralın diğer milletlerarası telefon santrallarıyla irtibatı 1985 senesi itibarıyla altı yoldan olmaktadır. Bunlar:

  • Edirne (Bulgaristan) hattı,
  • İzmir/Seferihisar (Yunanistan) hattı,
  • Antalya (İtalya) hattı,
  • İskenderun (Suriye) hattı,
  • Diyarbakır (Irak) hattı,
  • Ankara (Uydu) hattı.

Diyarbakır’dan Bağdat’la görüşecek bir abone önce Tahtakaleyle irtibatlanır daha sonra Diyarbakır radyolinkiyle Bağdat’a ulaşır. İleriki senelerde uzaya gönderilecek Türk uydularıyla (Türk-Sat) milletlerarası santral hatlarında artış beklenmektedir (1994).

null

Cep telefonunun tarihi

Çalışmalarına 1982 yılında başlanan cep telefonunun hikayesi, kablo döşeme sıkıntısı yaşayan ülkelerin alternatif arama çabasıyla başladı. İlk cep telefonu görüşmesi 1991 yılında Finlandiya’da yapıldı. İlk kısa mesaj ise 1992 yılında atıldı. Daha önceki denemeler sayılmazsa Graham Bell, 10 Mart 1876′da telefonu icat ettiğinde iletişim devriminin önünü açtığının farkında değildi. Yaklaşık 100 yıl boyunca gelişen ama kablosu olduğu için her zaman bir yere bağlı olarak kullanılan telefon, kablo döşeme sıkıntısı yaşayan ülkelerin alternatif arama çabasıyla kablosuz hale geldi.

Telefon teknolojisinde son gelişmeler ve GSM

Yirmi birinci yüzyıla yaklaştığımız şu günlerde, teknoloji gelişmişlik-iletişim ve bilgi birbirlerinden ayrılmaz parçalar oldu. Bugün iletişim çağın gerisinde değil, hep bir adım önünde gitmektedir. Hücresel mobil servisleri, hareket halindeki insanların haberleşme ihtiyaçlarını gidermeye çalışmıştır. Geçen 10 yıllık sürede hücresel telefonlar, otomobillerden başlayarak, diğer tip taşıtlarda da kullanılabilecek şekilde gelişmiş ve sonunda da taşınabilir (cep telefonu) bir özelliğe kavuşmuştur. Haberleşme alanında her geçen gün daha da artan gereksinimler, alabildiğince çok haberleşme servisini içine aldı ve kitlelerin bulundukları coğrafi dağılım bölgelerinden bağımsız olarak bu servislere ulaşmalarını sağlayacak merkezi bir hücresel mobil haberleşme şebekesinin kullanılmasına ortam hazırlamış ve bunun sonucunda da GSM (İngilizcesi: Global System for Mobile Communication) doğmuştur. Bugüne kadar hücresel bir mobil haberleşme şebekesi kurulurken veya sığası arttırılırken, analog şebekelerin kullanılmasından dolayı frekans ve hücre planlamalarında birçok güçlükler çıkıyordu. GSM frekans problemlerini, hücre ve kanal planlamalarındaki zorlukları ortadan kaldırmaktadır. Mobil telefon kullanımını en üst düzeye ulaştıran GSM, sayısız üstünlük ve olanakları bir arada sunmaktadır. Bu yeni sistemle ağırlığı 200-250 grama kadar düşen cep telefonları ile net bir şekilde sadece Türkiye sınırları içinde değil, bütün Avrupa’da rahatça ve ses yitimi olmadan konuşma yapılabilmektedir. GSM sistemi, her türlü ilerlemeye açık olarak geliştirilmiştir. Uygulanmak istenen her türlü yenilikler (kısa mesaj, faks, telfoto… vs.) çok basit, hızlı programlama tekniğiyle cep telefonuna aktarılabilecek. GSM teknolojisi, düşük güç çıkışlı cihazların kullanımını sağladığı için cep telefonları ile uzun süre konuşma yapmak olası olabilecektir.

Bir GSM abonesi, yerleşik analog hücresel şebekelerden farklı olarak kendi terminallerini bütün Avrupa devletlerinde kullanabilecektir. Aynı zamanda GSM şebekesi, abonelerin devamlı değişen ortamlarının kaydını tutarak, gelen çağrı mesajlarını otomatik olarak coğrafi bölgelere aktarabilecektir ve yönlendirebilecektir. Sistem abone numaraları SIM (Subscriber Identity Module) adlı kredi kartı ebadında, kişinin cüzdanında taşıyabileceği büyüklükteki kartlara programlanıyor. Ayrıca Plug-in olarak adlandırılan daha küçük boyutlarda bir kart daha kullanılmaktadır. Bununla birlikte her abonenin kendisi için özel tanımlanmış özel kimlik numarası olan PIN (Personal Identity Number)ı girmesi koşuluyla mobil telefonlardan konuşma yapılabilinmektedir. Bu sistemle hiç kimse bir başkasının SIM kartını kullanamamaktadır. Kullanılacak [Akıllı kart] teknolojisiyle aboneye ait bütün bilgiler, bu abone kartına toplandığından, yurtdışına çıkan bir abone, artık yanında telefon aygıtı (cep telefonu) taşımak zorunda kalmayacaktır. Her yerde, kendi adına kayıtlı SIM kartı ile bir el (cep) telefonu kiralayıp istediği görüşmeyi yapabilecektir. Türkiye’de de GSM’nin alt yapı çalışmaları olanca hızıyla devam etmektedir. GSM projesi ilk beş yıl içinde Türkiye’nin bütün illerinde sistem ağını kuracaktır. Bu sistem, otomobilimizde faks çekme, telekonferans düzenleme, çağrı gönderme, borsayı takip edebilme, nerede olursa olsun sağlıklı ve parazitsiz telefon edebilme, veri gönderebilme… vs. birçok kolaylıkları olacaktır.

Sonuç olarak haberleşme alanında GSM sistemi, serbest bilgi dolaşımını sağlayacaktır. Bu gelişmeyle birlikte görüntülü telefon, konuşma ve görüntüyü aynı anda aktaran sistem de artık yaygınlaşma aşamasındadır. Görüntülü telefon 1964 yılında ilk önce ABD’de yapılmaya başlamıştır. Buna rağmen görüntülü telefon sistemi hala gerekli pazara ulaşamamıştır. Türkiye’de de görüntülü telefon çalışmaları ciddi bir şekilde, 1994 yılında başlamıştır. 2000′li yıllar ise artık ‘Görüntülü Cep Telefonları’ yılları olacaktır. Telefon, teknolojinin insanlığa sunduğu en yararlı araçlardan birisidir.

GSM - Global Systems Mobile

Finlandiya ve İsveç gibi yüzlerce kilometre fiyort ve binlerce adaya sahip Kuzey Avrupa ülkeleri, söz konusu yerlere coğrafi koşullar yüzünden kablo döşemekte sıkıntı yaşayınca alternatif iletişim yöntemleri aramaya başladı. Bu ülkelerin imdadına Avrupa Telekomünikasyon Standartları Komitesi yetişti ve GSM’in ilk adını veren Global Systems Mobile’ı 1982 yılında oluşturdu. GSM konusunda yapılan çalışmalar, 1984 yılında Avrupa Komisyonu tarafından onaylandı.

null

Gelişme yolunda büyük adım

Avrupa Birliği 1986 yılında cep telefonlarının 900 Mhz frekansında çalışmasına karar verdi ve bir yıl sonra GSM sisteminin temel standartları imzalandı. 1987′de 13 ülkenin GSM Memorandum of Understanding (MoU) ya da bir başka deyişle GSM tabanlı hücresel ağların gerçekleştirilmesi ile ilgili şartnameyi imzalamasıyla cep telefonu, gelişme yolunda büyük adım attı. Özellikle Avrupa’da 1988 ve 1989 yıllarında yoğun çalışmalar yapıldıktan sonra 1991 yılında Finlandiya’nın yerel GSM operatörü Radiolinja üzerinden Nokia’nın 1011 modeli ile ilk cep telefonu görüşmesi gerçekleştirildi.

2 yıl içinde 1 milyon abone

İlk görüşmenin bir yıl sonrasında, Telecom Finlandiya, İngiliz Vodafone ile ilk roaming anlaşmasını yaptı ve iki ülke arasında cep telefonu görüşmeleri mümkün oldu. 1992 yılında ilk SMS de (Kısa Mesaj Servisi) gönderildi. Yaşanan yoğun talebin ardından 1993 yılında 18 ülkeden 32 GSM ağı hizmet verirken, bir yıl sonra MoU’yu imzalayan abone sayısı 100′e yükseldi ve GSM abone sayısı da 1 milyona ulaştı.

Hazır kart 1996′da çıktı

Bugün milyonlarca kişi tarafından kullanılan ön ödemeli telefon kartı 1996 yılında piyasaya çıktı. Aynı yıl ABD’de 15 GSM ağı 1900 Mhz üzerinden yayına çıkarken üç bantla çalışan cep telefonu da yine 1997 yılında piyasaya sürüldü. 1998 yılında GSM abone sayısı 100 milyona ulaştı. İlk WAP, hemen ardından GPRS (Genel Paket Radyo Servisleri) sözleşmeleri imzalandı. Hem üretici hem de yazılımcılar çalışmalarını hızlandırırken, ilk ticari GPRS servisi 2000 yılında hizmete girdi ve 3G için ilk ihale ilanı gerçekleştirildi. Japon NTT DoCoMo 1 Ekim 2001′de ilk ticari 3G (Üçüncü nesil) hizmetini piyasaya tanıtarak GSM sektörüne yeni bir dinamizm getirdi.

null

2001 yılında ilk renkli ekranlı cep telefonu

Yeni yüzyılın ilk yılında, ayda atılan SMS sayısı 5 milyon civarındaydı, bir yıl sonrasında bu rakam 50 milyona ulaştı. Toplam GSM abone sayısının 500 milyona ulaştığı 2001 yılında GSM kullanıcıları ilk renkli ekranlı cep telefonu ile tanıştı. 2002 yılı GSM sektörü için birçok yeniliği de beraberinde getirdi. Kullanıcıların birbirlerine SMS’e ek olarak fotoğraf ya da video klibi göndermesine imkan tanıyan İlk MMS (Multimedia Messaging Servis) devreye sokuldu. Yılda 400 milyar SMS atılırken, aboneler de ilk kameralı cep telefonuna sahip olmak için raf önlerinde uzun kuyruklar oluşturdu.

50′den fazla operatör 3G ağı kurdu

Bir yıl sonrasında ilk EDGE (Enhanced Data Rates for Global Evolution - Global Gelişme için Geliştirilmiş Data Hızları) devreye girdi. GSM cihazı üretimi de yıllık 500 milyona ulaştı. 1994 yılında 1 milyona ulaşan toplam GSM abonesi sayısı sadece on yıl içinde bin kat artarak 2004 yılında 1 milyara ulaştı. Tüm dünyada 50′den fazla operatör 3G ağı kurdu. Herkes bu artışı konuşurken bir yıl sonra abone sayısı 1,5 milyarı da geçti ve kablosuz cihaz pazarının yüzde 75′i, GSM ile ilgili cihazlardan oluştu.

2005 yılında HSDPA teknolojisine geçildi

2005 yılının bir başka önemli olayı, kullanıcıların yüksek hızda internet erişimine ulaşmasını sağlayan HSDPA (High Speed Downlink Packet Access) sisteminin hayata geçmesi oldu. Bu yıl içinde 3G’ye geçen şirket sayısı 100′ü aştı, bir yıl içinde atılan SMS sayısı 1 trilyonu geçti. Takvimler 2006 yılını gösterirken GSM abone sayısı iki milyara ulaştı. 60 ülkede 3G hizmeti sunan 130 şirket, 100 milyon aboneye yüksek hızlı internet erişimi imkanı sağladı. Yıl sonuna kadar ticari HSPDA ağ sayısı 85′i geçti ve 1 milyar telefon satıldı. Aboneye doymayan GSM sektörü, 2,5 milyar aboneye geçtiğimiz yıl ulaştı. Mobil hızlı internet hizmeti sunan operatör sayısı 150′yi geçerken, dünya aboneleri, Yakın Alan İletişimi (NFC) kullanan cep telefonları ödeme mekanizması olarak 2007 yılında kullanılmaya başladı. Bu yıl sona ermeden GSM abone sayısı 3 milyar barajını geçti ve dünyanın yarısı iletişimde mobil hale geldi.

Türkiye’de ilk GSM operatörü Turkcell

Türkiye’de ilk GSM operatörü 1994 yılının Mart ayında hizmete başlayan Turkcell oldu. Turkcell’i iki ay sonra hizmete başlayan Telsim takip ederken, Avea 2001 yılının Mart ayında hizmete girdi. Turkcell ilk ismini korurken, Telsim, Vodafone tarafından satın alındı, Avea ise Aycell ve Aria’nın birleşmesi ile hizmete girdi. Türkiye’de, aktif olarak kullanılan sim kart sayısı da 60 milyonu geçti.

null

null

null

null

[Kaynak: Ceptelefonline.com, Tubider Bilişim Dünyası]

Sanal Müziğin Öncüsü: Gorillaz

Gorillaz, Ermeni müzik grubu Blur’un solisti Damon Albarn ve Tank-Girl gibi çizgi romanların yaratıcısı Jamie Hewlett’in önderliğinde kurulmuş olan Dünya’nin ilk sanal müzik grubudur.

Grup ilk albümlerini 2001 yılında çıkarmış ve bu albüm Dünya çapında 6 milyon kopya satarak Guinness Rekorlar Kitabi’na “En Çok Satan Müzik Albümü” adıyla girmiştir. İkinci albümleri Demon Days’i de 2005 yılında piyasaya çıkaran Gorillaz, albümde yer alan “Feel Good Inc.” şarkısıyla Grammy Ödülü almıştır.

Grup üyeleri gerçek yüzlerini asla göstermezler.Konserlerini gölgelerin arkasından sadece siluetleri gözükecek şekilde düzenledikleri bir ışık gösterisi eşliğinde yaparlar.2005 yılında MTV Avrupa Müzik ödüllerinde hologram tekniğini kullanarak yaptıkları 3 boyutlu konserle tüm Dünya’nin takdirini kazanmıştır ve bu zamandan sonra birkaç konserini daha bu teknikle yapmışlardır. 2006′nin son çeyreğinde dağıldığını açıklayan grup ardında sadece iki albüm bırakmasına rağmen gelmiş geçmiş en iyi müzik gruplarından biri olarak sayılmaktadır.Grubun tekrar bir araya geleceğine inanan büyük bir topluluk mevcuttur çünkü böyle kısa süreli bir ayrılık daha öncede yaşanmıştı.

null

Tarihçe

1999 yılında Damon Albarn ve Jamie Hewlett projeyi ilk oluşturduklarında grup ismini “Gorilla” olarak belirlemişlerdi ama 2000 yılında ismi Gorillaz olarak değiştirdiler.İlk şarkıları “Ghost Train” ülkede ses getirince grup hemen sonrasında kendi adlarını taşıyan albümlerini 2001 yılında piyasaya sürdüler ve büyük başarı elde ettiler.1 yıl sonra “G-Sides” adı altında çıkardıkları albüm ile ilk albümündeki şarkıların çoğunun kendileri yeniden düzenlemiştir.Bu albüm ile ünlerini daha da arttıran Gorillaz bir süre singlelar üzerinde durmuştur.

5 Mart 2001 yılında yayınladıkları ve Clint Eastwood’a karşı eleştiler taşıyan “Clint Eastwood” adlı singleları “Yılın En İyi Single Şarkısı” ödülünü almıştır. 25 Haziran 2001′de çıkardıkları “19/2000″ adlı singleları ise Dünya müzik listelerine bir numaradan giriş yapmış ve büyük ilgi görmüştür.Bunun sonucunda EA Games ile yapılan bir anlaşma ile 19/2000 , FIFA 2002′nin resmi müziği olarak seçilmiştir ve aynı sene “En İyi Oyun Müziği” dalında ödül kazanmıştır. 22 Kasım 2001′de çıkardıkları “Rock The House” ve 7 Aralık 2001′de çıkardıkları “911″ adlı singleları ile 2001 yılını kapatan Gorillaz bir anda Dünya’nin en iyi grupları arasındaki yerini almıştır.Öyle ki 2001 yılının başında neredeyse sayılı bir kitle tarafından tanınan bir grupken , sene sonuna gelindiğinde Dünya’nin her tarafında büyük hayran kitleleri olan bir grup haline gelmişlerdi.

null

2002 yılında 2 single daha yayınlayan grup daha sonrasında artık bu işten zevk almadıklarını öne sürerek dağıldıklarını açıklamışlardı.Grubun 4 üyeside Dünya’nin farklı yerlerine dağılmış ve arkasında büyük bir hayran kitlesi bırakmışlardır.Aradan geçen 2 seneden sonra 2004 yılında bu ayrılığa dayanamayan grup üyeleri Haruka Kuroda (Noodle)’nin çabalarıyla tekrar bir araya geldi ve yeni albüm üzerine çalışmaya başladılar.

9 Mayıs 2005′de yayınladıkları “Feel Good Inc.” adlı singledan hemen 2 hafta sonra 21 Mayıs 2005′de piyasaya çıkan “Demon Days” adlı albüm ile tekrar müzik dünyasına dönen Gorillaz çalışmalarına “Feel Good Inc”,”Dare”,”El Manana”,”Dirty Harry” gibi en sevilen parçalarına klipler çekerek devam etti. 2005 yılına kadar Gorillaz tüm konserlerini karanlık bir sahnede gölgelerin arkasından yapıyordu.Hazırlanan ışık düzeni ile sadece kara bir cisim gibi gözüküyorlardı. Sahnenin üst tarafına koyulan bir ekran ile şarkı eşliğinde o şarkının klibi veya ilgili resimler gösteriliyordu.Ama 2005 MTV Avrupa Müzik Ödülleri’nde bu değişti.Geceye davetli olarak katılan Gorillaz sahnede yıllarca unutulmayacak bir gösteriye imza attı.Hologram tekniğini kullanarak Gorillaz karakterlerini 3D şeklinde yansıtarak canlı müzik yaptılar.Ardından 2006 Grammy Müzik Ödülleri’nde de Madonna ile birlikte aynı sahneyi paylaşayarak hologram konseri yapmışlardı.

null

2006′nin son çeyreğinde 2. kez hayranlarını üzecek bir olay yaşandı ve Gorillaz bu sefer bir daha asla birleşmemek üzere dağıldığını açıkladı.Hatta ciddi olduklarını göstermek için birkaç TV şovuna çıkıp kendilerini ilk defa insanlara göstermişlerdir.Ama buna rağmen hayranları halen Gorillaz’in yeniden birleşeceğine inanmaktadır.

Grup birleşmiş ve 20 Kasım 2007 tarihinde yeni albümleri D-Sides piyasaya çıkmıştır.

null

null

Grup üyeleri

2-D (Vokalist, Klavye)

Damon Albarn’in karakteri olan 2-D’nin gerçek ismi Stuart Tusspot’tur.Grubun en sakin ve normale yakın kişiliğe sahip sayılabilecek üyesidir.

Murdoc Niccals (Bas Gitar)
Phil Cornwell’in karakteri olan Murdoc psikolojisi bozuk,sadist,sapık ruhlu ve kadınlara düşkün bir kişidir.Grubun en anormal üyesidir ama çoğu internet sitelerine göre Murdoc Gorillaz’in en iyi üyesidir ve birçok hayran sitesi mevcuttur.İngiltere’de yapılan bir ankette satılan Gorillaz ürünleri arasında en çok Murdoc’un ürünlerinin tercih edildiği ortaya çıkmıştır.

null

Russel Hobbs (Bateri)
Remi Kabaka’nin karakteri olan Russel’in garip bir özelliği vardır;uyuduğu zaman onun kötü niyetli hayaleti ortaya çıkar ve Dünya’ya karanlığın hükmetmesini sağlamak için uğraşır.Yemek yapmak,tamirat hobileridir.

Noodle (Gitarist,Vokal)
Haruka Kuroda’nın karakteri olan Noodle grubun kadın üyesidir.Gruptaki herkes ondan korkar çünkü Uzakdoğu Dövüş Tekniklerinin ustasıdır.Dünya çapında büyük fan kitleleri oluşturmuş olan Noodle kendini bir FedEx kutusu içinde Japonya’ya kargolaması ile bilinir.

null

Diğer karakterler

Del
Russel’in kötü niyetli hayaletidir. “Clint Eastwood” ve “Rock The House” kliplerinde görünmekte olup, grubun Gorilla Bite adındaki kısa filmlerinden “Jump The Gut” adlı bölümünde de gözüküyor.

Paula Cracker
2-D’nin eski kız arkadaşıdır ve grubun birkaç şarkısında gitaristlik yapmıştır. Noodle ondan nefret eder.

null

Diskografi

Singleları

Clint Eastwood (2001)
19/2000 (2001)
Rock The House (2001)
911 (2001)
Tomorrow Comes Today (2002)
Lil (2002)
Feel Good Inc. (2005)
DARE (2005)
Dirty Harry (2005)
Kids With Guns (2006)
El Manana (2006)

DVD
Phase One: Celebrity Take Down (2002)
Demon Days Live (2006)
Phase Two: Slowboat to Hades (2006)

null

null

Gorillaz Videoları

 

Gorillaz HDTV(1080I) Klipleri

null

null

null

null

http://rapidshare.com/files/163839723/GorillazHD.1080i.5klips.part01.rar
http://rapidshare.com/files/163930144/GorillazHD.1080i.5klips.part02.rar
http://rapidshare.com/files/163934779/GorillazHD.1080i.5klips.part03.rar
http://rapidshare.com/files/163939772/GorillazHD.1080i.5klips.part04.rar
http://rapidshare.com/files/163944862/GorillazHD.1080i.5klips.part05.rar
http://rapidshare.com/files/163954312/GorillazHD.1080i.5klips.part06.rar
http://rapidshare.com/files/163960577/GorillazHD.1080i.5klips.part07.rar
http://rapidshare.com/files/163967292/GorillazHD.1080i.5klips.part08.rar
http://rapidshare.com/files/163976465/GorillazHD.1080i.5klips.part09.rar
http://rapidshare.com/files/163985769/GorillazHD.1080i.5klips.part10.rar
http://rapidshare.com/files/163992465/GorillazHD.1080i.5klips.part11.rar
http://rapidshare.com/files/164001282/GorillazHD.1080i.5klips.part12.rar
http://rapidshare.com/files/164008654/GorillazHD.1080i.5klips.part13.rar
http://rapidshare.com/files/164019021/GorillazHD.1080i.5klips.part14.rar
http://rapidshare.com/files/164029927/GorillazHD.1080i.5klips.part15.rar
http://rapidshare.com/files/164039708/GorillazHD.1080i.5klips.part16.rar
http://rapidshare.com/files/164051324/GorillazHD.1080i.5klips.part17.rar
http://rapidshare.com/files/164060016/GorillazHD.1080i.5klips.part18.rar
http://rapidshare.com/files/164071307/GorillazHD.1080i.5klips.part19.rar
http://rapidshare.com/files/164081783/GorillazHD.1080i.5klips.part20.rar
http://rapidshare.com/files/164465566/GorillazHD.1080i.5klips.part21.rar
http://rapidshare.com/files/164473328/GorillazHD.1080i.5klips.part22.rar
http://rapidshare.com/files/164480802/GorillazHD.1080i.5klips.part23.rar
http://rapidshare.com/files/164488678/GorillazHD.1080i.5klips.part24.rar
http://rapidshare.com/files/164508369/GorillazHD.1080i.5klips.part25.rar
http://rapidshare.com/files/164523663/GorillazHD.1080i.5klips.part26.rar
http://rapidshare.com/files/164527846/GorillazHD.1080i.5klips.part27.rar

null

null

null

null

null

null

24 Kasım Tarihine Dikkat: Virus Alarmı

Güvenlik uzmanlarından ciddi uyarı: Gelecek Pazartesi günü virüs saldırıları doruğa ulaşacak! Güvenlik uzmanları, yediden yetmişe tüm bilgisayar kullanıcılarını gelecek Pazartesi için uyardı: Virüs salgını tarihinin doruk noktasına 24 Kasım günü ulaşacak!!

null

Dünya çapında 500.000 bilgisayardan alınan virüs ve trojan bilgilerinin sonuçlarını dikkate alan PC Tools’un güvenlik uzmanları, 24 Kasım tarihinde trojan ve virüs salgınının gelmiş geçmiş en büyük rakamlara ulaşacağını bildirdiler. 2007 yılında Amerika’da 3 gün bayram olarak ilan edilen Şükran gününde müthiş bir trojan salgını yaşanmış ve bir çok kullanıcının kredi kartından kişisel bilgilerine özel dosyalarına kadar bir çok belge hackerların eline geçmişti. Uzmanlar yaklaşan Noel ve gelecek hafta yaşanacak olan şükran günü öncesi internetten alışveriş istatistiklerinin hızla arttığının görüldüğünü ve tahminlerin bunun üzerine yapıldığını belirttiler.

Hackerlar özellikle kredi kartı ve kişisel bilgilerin çalınması amacıyla siteyi ve site üzerinden bilgisayarı yoğun bir trojan saldırısına maruz tutuyorlar. Bu saldırı sonucunda meşgul olan sunuculardan faydalanarak istediklerini alıp gidebiliyorlar. Uzmanlar bu yıl internet üzerinden Noel alışverişi yapacak olan kullanıcıları uyarırken bu rakamın geçtiğimiz yılın %15 üzerine çıkacağı düşüncesindeler.

null

En yeteneksiz virüs hangisi, veya en modern virüs… Peki ya en yalancı virüs?

Aslına bakarsanız aynen bilgisayarımızda çalışan diğer programlar gibi virüsler de birer bilgisayar programıdır. Onları bilgisayarda çalışan diğer programlardan ayıran özellik ise zarar vermek amacıyla yazılmış olmaları.

Elbette bilgisayar programlarının kusursuz oldukları söylenemez. Kullanmış olduğumuz her programın açığı ve eksik yönleri olabilir. Aynı durum virüsler için de geçerli. Sonuçta hepsi insan yapımı. Tabii ki hal böyle olunca kimisi daha hızlı, kimisi daha sinsi, kimisi ise çok gereksiz olabiliyor.

Virüsleri her zaman bilgisayarlara ve bilgilere zarar veren programcıklar olarak tanıdık. Ama onların dünyasına hiç farklı bir gözle bakmadık. En çok duyduğumuz ifadeler “en tehlikeli virüs” veya “en çok zarar veren virüs” gibi şeyler oldu. İsterseniz virüslerle ilgili önyargılarımızı bir kenara bırakıp onların dünyasına biraz daha farklı bakmaya çalışalım.

Virüsler bilgisayara bulaşmak için 3 farklı yol izlerler. Kullanıcıların bilgi eksiklikleri, boş anları ve zaafları. Biz de tersinden ilerleyip virüslerin bu özelliklerine göz attık ve bugüne kadar piyasada kola gezen virüsleri inceledik. Bakın ortaya nasıl bir sonuç çıktı.

En modern virüs

Modern olmak deyince aklımıza cep telefonları gibi güncel ve sık kullanılan teknolojik aletler gelir. En modern virüs ise tabii ki bu cihazlara yönelik oluşturulanlar. ComWar.A.worm adlı virüs de yayılmak için en modern yöntemleri kullanıyor. Cep telefonlarının SMS ve MMS hizmetlerini kullanarak yayıldığı için en modern virüs olma ödülü kendisinin.

En sinir virüs

Sizi gerçekten sinir edebilen ve gerebilen Wazoo, Ofis programlarından Word’e bulaşıyor. Klavyeden “w” harfine bastığınız zaman Wazoo yazdığı için adı Wazoo olarak kalan virüsün ilk defa Washington Üniversitesi’nde görüldüğü biliniyor. Üniversiteden birinin insanları sinir etmek için yazdığı düşünülen virüs “en sinir virüs” ünvanını hakkediyor.

En yeteneksiz virüs

Yeteneksiz virüs olur mu dediğinizi duyar gibiyim. Ama insan yapımı oldukları için hata barındırmaları normal karşılanmalı. Banker.APM yeteneksizlik konusunda bir numara olmayı başarmış bir truva atı. Aslında insanların bankacılık bilgilerini çalmak için yazılmış olan virüs fikir olarak her ne kadar ilginç görünse de programlama hatalarından dolayı tam bir fiyasko olmuş. Taşıdığı hatalardan dolayı amacına ulaşamayan truva atı, soymaya gittiği evin alarmını kapatmayı unutan hırsızlara benziyor.

En fanatik virüs

Olay futbol olunca pek çok kişinin dikkatini çekmek çok daha kolay oluyor. Futbolun keyfi ise onu stadyumda izledikçe artıyor. Tabii ki bilet bulabilirseniz… Sober.V de işte bu fırsatı kullanıyor. Almanya futbol finalleri için bedava bilet verme vaadiyle insanları kandıran Sober.V’nin bilgisayara bulaşması diğer virüslere oranla daha kolay oldu. Futbol fanatiği virüsün insanların futbola olan zaafından faydalanarak izlediği bu yol onun hem hızlı, hem de çok sayıda bilgisayara kolayca yayılmasını sağladı.

En yalancı virüs

Hiç bir virüs ben virüsüm ve bilgisayarına bulaşmak istiyorum demez. Tabii ki bir takım yan yollara başvuracaklardır. Yalan söylemek de bunlardan bir tanesi. Tam anlamıyla virüs tehdidi olarak ifade edilemese de çok tehlikeli olabilen phishing (sanal dolandırıcılık) saldırıları da yalan üzerine kuruludur. Downloader.EJD bu konuda en yalancı virüs ödülünü almayı başarıyor. Çünkü virüs Microsoft’tan geliyormuş gibi mesajlar gönderiyor.

Mesajda (e-postada) sizi Zotob ve IRCBot’lara karşı uyarıyor. İndireceğiniz bir yama ile bilgisayarınızı daha güvenli hale getireceğinizi söyleyen mesajdaki linke tıkladığınızda güncelleme paketini bilgisayarınıza indiriyorsunuz. Paketi kurduğunuz zaman ise virüs bilgisayarınıza bulaşmış oluyor. Buyrun cenaze namazına…

En tehlikeli virüs(ler)

Gelmiş geçmiş en tehlikeli virüse karar vermek biraz zor. Çünkü belirli zamanlarda bilgisayarlara çok ciddi zararlar veren virüsler oldu. Her geçen gün de bir diğeri gün ışığına çıkıveriyor. Bir tanesini seçip bu en tehlikeli virüstür demek imkansız gibi. Bu yüzden birkaç isim belirleyip bugüne kadar başa fazlaca bela açanları bu kategoride toplamayı uygun gördük.

En tehlikeli virüslerden birisi Netsky. İlk defa kendi e-posta gönderme motorunu kullanan virüs olarak ortaya çıktı. Aynı anda onlarca e-posta adresine kendini göndermeyi başaran bu virüs özellikle de Norton yüklü bilgisayarlarda Windows’un kilitlenmesine kadar işi ileriye götürebiliyor.

Sober ve benzeri türevleri de liste başında yer alan virüslerden. Bu virüsler de kendi e-posta gönderme motorunu kullanarak yayılmasıyla bir anda milyonlarca kullanıcıyı etkiledi. Bu tarz yayılma modasını Netsky’dan alan virüs halen en tehlikeli olanlar arasında denilebilir.

Mytob’u unutmuş değiliz. Özellikle antivirüs programını kapatması ve diğer kişilerin bilgisayarınıza girmesine izin vermesi sayesinde virüs tarihine adını yazdırmış olan virüsün halen ortalarda dolaştığını da belirtelim. Piyasaya çıkalı uzun zaman olmasına rağmen değişik türleri internette kol geziyor.

Mydoom ise Mytob ile isim benzerliği taşımasına rağmen Mytob kadar zarar verici değil. Ancak Kazaa gibi paylaşım programlarına kendini kopyalaması ve Kazaa ile diğer bilgisayarlara yayılmaya çalışması onu farklı kıldı. Mydoom ayrıca e-posta programındaki kişilere de kendini gönderiyor.

RPC (Remote Procedure Call) servisine sinyal göndererek bir dakikada bilgisayarı kapatan Blaster, özellikle Windows NT 4, 2000, XP ve 2003 işletim sistemlerinde kendini gösteriyor. Windows’un önceki sürümleri RPC servisinin olmaması yüzünden virüsten etkilenmedi. Ancak Blaster ile virüs yazarlarının Windows 98/98 ve ME gibi işletim sistemlerini hedef almadıklarını ortada.

IIS’ye yönelik saldırılarıyla tanıdığımız Nimda, bilgisayar ağlarına saldıran Bugbear, ILOVEYOU konulu e-postalar gönderen LoveLet, Word dosyalarına bulaşan Melissa, BIOS’u silmesi ile tanıdığımız CIH yine tehlikeli virüsler arasında yer alıyor. Tabii ki liste daha da uzatılabilir. Ancak adını yazdığımız ve yazabileceğimiz bu tarzdaki virüsler en tehlikeli virüs olmayı fazlasıyla hakkediyorlar.

En hızlı virüs

“Dakika bir, gol bir” lafını hak eden Download.AEE, 2005 yılının ilk çıkan virüsüydü. Virüs muhtemelen 2005 yılına girilmeden birkaç dakika önce veya tam yeni yıla girerken internete bırakıldı. Galiba virüs yazarları partiye gitmek istemeyip can sıkıntılarını birkaç satır kod yazarak giderdiler.

En sadık virüs

Virüslerin organize olmak veya yaratıcısına bağlı kalmak gibi bir sıkıntısı aslında yok. Çünkü onların amaçları zarar vermek ve virüsü gönderen herhangi bir kişi adına bilgi çalmak. Rona.A isimli virüs de bilgi çalmak için yazılmış virüslerden biri. Ancak virüsün çaldığı, daha doğrusu virüs yazarına gönderdiği bilgiler arasında kendine ait sürüm ve tarih bilgisi de yer alıyor. Hani bilgi çalınır ve başka yerlere gönderilir ama hangi mantıkla, yazılmış bir virüs kendine ait sürüm bilgisini de çalıp virüs yazarına gönderir ki?

En alçak virüs

Asya’da yaşanan tsunami felaketinde zarar görenler için yardım kampanyası niteliğinde gönderilen bir e-postada, resmin hemen altında bir tane de link yer alıyordu. Linke tıkladığınız zaman gittiğiniz siteden de Zar.A.worm isimli bir solucan siz farkında olmadan bilgisayarınıza indiriliyordu. Aynı yöntemi kullanan Downloader.ENC de benzeri bir truva atı ve insanların iyi niyetlerini suistimal ederek bulaşanlardan. Yardım kampanyalarında doğal afetlerde zarar gören insanlara yardım etmek tabii ki insani bir görev ve takdir edilesi bir durum. Ancak birilerinin bunu kötü emeller için kullanması kadar alçakça birşey olamaz.
En güzel virüs

Olur olur, virüsün güzeli de olur. Anna Kournikova isimli bu solucan (kızdan bahsetmiyorum :p) kendini meşhur tenisçinin resimlerinin içine gizliyor. Resimler size e-posta yoluyla geliyor. Siz de e-posta kutunuzda gördüğünüz zaman yanlışlıkla gönderildiğini düşünebiliyorsunuz ama resme bakmadan da edemiyorsunuz. Ünlü tenisçi hem tenis kariyeri hem de verdiği pozlarla bu kadar gündeme gelmişken siz de ister istemez resmi açıyorsunuz. Resmi açtığınız zaman tabii ki Anna Kournikova’nın resmini görüyorsunuz. Ama resmi açmanızla birlikte solucan da boş durmuyor ve bilgisayarınıza bulaşıyor. Siz en güzel bayana bakıyorken bilgisayarınız da en güzel virüse sahip oluveriyor.

[Kaynak: blogcu.com, vatan]

Geleneksel Sanatlar

Kültür ve Sanat alanındaki tarihsel ve çağdaş oluşumlar, bağlı oldukları dönemlerin ekonomik süreçlerini kapsayan toplumsal göstergelerini de yansıtıyorlar. Bu alandaki çağdaş sorunların doğru bir şekilde algılanması, geleneksel sentez iradesinin tarihsel tüm boyutları ile kavranmasına bağlı bulunuyor. Müslüman Türk iradesinin yansıdığı yeni bir kültür sentezi, Selçuklu çağının başından Osmanlı çağlarının sonuna değin, söz konusu iradenin kozmopolit ve yabancı unsurlar üzerinde, politik dehası ve engin inanç hoşgörüsü ile egemen kılındığı şartlara bağlı görünüyor. Göç dinamikleri kapsamında yaşanmış özgün deneyimler sonucu, bu özel coğrafyaya cesaret ve güvenle intibak edebilen güçler, mahalli etnik ya da yabancı tüm unsurları kendi içinde eritebilen bir sosyo-ekonomik başarının yanı sıra, kültür ve sanat alanında da aynı serüvenlerin yaşandığı bir yenilenmeyi temsil ediyorlar. 900 yılı aşkın bir süredir yaşanan bu sürecin, Batı dünyasındaki teknolojik gelişmeler sonucunda, ithali zorunlu olan yeni biçim göstergelerine bağlı değişimlerle kesintiye uğradığı şüphesi ise, ülkemizdeki çağdaşlığın en hazin sendromunu oluşturuyor.

null

Ebru

Ebru’nun Tarihçesi

Ortaya çıkış yeri ve tarihine ilişkin kesin bir delil bulunmamaktadır. Ancak, köklerinin 9. ve 10. yüzyıla kadar uzandığı varsayılmaktadır. Bilinen o ki, bu sanat, kağıdın tarih sahnesine girmesiyle gelişmiştir. Çin’de lin-şa-şien, XII. asırdan itibaren Japonya’da suminagaşi ve beninagaşi isimleriyle sulu vasatta yapılan bir takım çalışmaların mevcudiyeti, daha sonraki asırlarda Çağatay Türkçesi’yle ebre adını alarak Türkistan’da ortaya çıkan bu sanatın tarihi gelişimi hakkında, müphem de olsa bir fikir vermektedir. Türkistan’dan en geç XVI. asır başlarında İpekyolu’nu takiben İran’a geçişinde ebri olarak isimlendirilen bu sanat, görünüşüyle gerçekten bulut kümelerine benzer şekiller taşıdığından, buluta nisbet ifade eden bu Farsça ismi doğrulamaktadır. Osmanlı ülkesinde de revaç bulan aynı isim, telaffuz zorluğundan son yüzyılda Türkçede ebru’ya dönüşmüştür. Galat olmakla beraber, kaş gibi şekiller de ihtiva ettiğinden, bu sanata ebru denilmesi bir çelişki sayılmamalıdır; çünkü ebru kelimesi Farsça’da kaş manasına gelmektedir. XVI. asır ortalarında Mir Muhammed Tahir tarafından Hindistan’da yapılmaya başlandığı rivayet olunan ebruculuk, buradan İran’a ve sonra da İstanbul’a kadar yayılmıştır. Aynı yüzyılın sonlarında, İstanbul’dan Avrupalı seyyahlar tarafından kendi memleketlerine götürülen ebru kağıtları önce Almanya’da, sonra da Fransa ve İtalya’da mermer kağıdı veya Türk mermer kağıdı, hatta sadece Türk kağıdı adıyla tanınıp benimsenmiş ve oralarda da yapılmaya başlanmıştır. Zaman içinde İngiltere ve Amerika’ya da yayılan ebru kağıdı, her ülkenin sanat anlayışına göre bir başkalık gösterir. Bunda, kullanılan değişik malzemenin de rolü olmalıdır. Belgelenen en eski ebru örneği 16. yüzyıla aittir. Kağıdın süslenmesinde, kıt’a ve levhaların iç ve dış pervazlarında, yazma ciltlerinde yan kağıdı olarak sıkça kullanılmıştır.

null

Ebru, kâğıt üzerine, özel yöntemlerle yapılan geleneksel bir süsleme sanatıdır. Ebru sözcüğüne köken olarak, bulut anlamına gelen Farsça “ebr” sözcüğü gösterilmektedir. Bu sözcükten türetilen ve “bulut gibi” ya da “bulutumsu” anlamına gelen “ebri” sözcüğü Türkçede değişerek “ebru” biçimini almıştır. Gerçekten de ebru bulut izlenimi uyandıran bir görünümdedir. Ebru sözcüğü bir başka görüşe göre “yüz suyu” anlamına gelen Farsça “âb-rûy” tamlamasından gelmektedir.

null

Ebru sanatının ne zaman ve hangi ülkede ortaya çıktığı bilinmemekle birlikte bu sanatın doğu ülkelerine özgü bir süsleme sanatı olduğu kesindir. Bazı İran kaynaklarında ilk kez Hindistan’da ortaya çıktığı yazılıdır. Hindistan’dan İran’a, oradan da Osmanlılara geçmiştir. Gene bazı kaynaklara göre de ebru Türkistan’daki Buhara kentinde doğmuş ve İran yoluyla Osmanlılara geçmiştir. Batıda ebru “Türk Kâğıdı” diye adlandırılır.

null

Ebrunun Yapılması

Ebrunun yapılışı oldukça zevkli ve sabır isteyen bir iştir. Önce uygun bir kâğıt seçmek gerekir. Çünkü her kâğıda ebru yapılmaz. Kâğıt, boyayı iyice emecek nitelikte ve dayanıklı olmalıdır. Eskiden hattatlar (güzel yazı ustaları) yazı yazmak için yüzeyine “ahar” denen özel karışımlı (nişasta ve yumurta akı) bir sıvı sürülen ve bu yüzden “aharlı” denilen kâğıt türünü yeğlerlerdi. Ebrucular ise bu tür kâğıtlar boyayı iyi emmediği için “aharsız” da denen ham kâğıt kullanırlardı.

Ebru yapmak için genellikle dikdörtgen biçiminde, büyükçe ve yayvan bir tekne gerekir. Geven denilen otun gövdesinden elde edilen ve beyaz renkli bir tür zamk olan kitre, belli bir oranda, suyla bir kabın içinde karıştırılır. Kitre yerine salep, keten tohumu, ayva çekirdeği, gazyağı gibi birçok değişik madde de kullanılmaktadır. Kitre ile yapılan bu karışım 12 saat kadar bekletilir ve zaman zaman karıştırılır. Kitre bu süre sonunda erir ve karışım boza kıvamını alır.

Daha sonra küçük fincanlarda ebru için boya hazırlanır. Bu amaçla kullanılacak boya çok ince toz haline getirilmeli ve suda eriyip dağılmayan bitkisel ve kimyasal boyalardan olmamalıdır. Fincanda su ile iyice karıştırılarak sıvılaştırılan boyalara ayrıca iki kahve kaşığı taze sığır ödü katılır. Bu işlemin amacı iyice ezilmiş boyanın dibe çökmeden yüzeyde kalmasını sağlamaktır. Bu biçimde hazırlanan değişik renkteki boyalar özel tekneye boşaltılmış olan boza kıvamındaki sıvının yüzüne serpilir. Yüzeyde birikintiler halinde kalan bu boyalar daha sonra tahta bir çubukla karıştırıldığında ya da yayıldığında şaşırtıcı ve ilginç desenler ortaya çıkar. Ayrıca hazırlayanın isteğine göre belli desenler de elde edilebilir. Bu desenlerin üzerine yatırılan özel kâğıt, 5-10 saniye sonra, iki ucundan tutularak kaydırmadan ve oynatmadan, kitap sayfası açar gibi bir yana doğru kaldırılır. Kâğıt, boyalı tarafı üste gelmek üzere uygun bir yere serilerek kurutulur. Böylece ortaya binlerce ayrıntı ve renk taşıyan desenler çıkar. Eğer, bu desenlerin arasına bir yazı ya da herhangi bir çiçek motifi yerleştirilmek istenirse, başka bir yöntem uygulanır. Yazı ya da motif, bir kâğıda yazılır ya da çizilir. Keskin bir araçla kenarları kesilip kalıp çıkartılır ve ebru kâğıdına zayıf bir yapıştırıcı ile yapıştırılır. Kâğıdın, yapıştırılan desenin bulunduğu yüzeyi yukarıda anlatıldığı gibi teknenin içine yatırılır. Elde edilen ebru kuruduktan sonra, hafifçe yapıştırılmış olan bölüm sökülünce yazı ya da motiflerin yerleri boş kalır. Bu yöntem hattat ve ebru ustası Necmeddin Okyay (1883-1976) tarafından bulunduğu için bu yöntemle yapılan ebrulara “Necmettin Ebrusu” denir. Ebrunun “battal ebru”, “taraklı ebru”, “çiçekli ebru” gibi daha birçok türü vardır.

null

Ebru ciltçilikte ve hattatlıkta çok kullanılırdı. Bazen elde edilen ilginç ve güzel desenler bir tablo görünümünde olduğu için bu amaçla da kullanıldığı oldu. Türkler’den Hatip Mehmed Efendi (18.yüzyıl), Şeyh Sadık Efendi (19.yüzyıl), Bekir Efendi (20.yüzyıl başları) gibi çok usta ebru sanatçıları yetişmiştir. Bu sanatın Necmeddin Okyay’dan sonra yetişen son ustaları arasında Mustafa Düzgünman (doğumu 1920) ve Niyazi Sayın (doğumu 1927) özellikle anılabilir.

Karagöz - Hacivat

Karagöz Tarihçesi

Gölge oyununun çıkış noktası uzakdoğu, Çin olarak bilinir. Ticaret ve geziler sonucu Endonezya, Java ve Hindistan’da yaygınlaşan gölge oyunu mistik ve dinsel bir etkiye sahiptir. Türkler Çin ile yakın ilişkileri dolayısıyla bu sanatı öğrenmişler ve kendi kültürleri doğrultusunda geliştirmişlerdir. Uygur ve Budist duvar resimlerinde görülen tasvirler Çin gölge oyununda da görülür. Topkapı Sarayı Müzesi’nde eserleri bulunan Mehmet Karakalem çalışmaları da bunlara benzer örneklerdir.

null

Karagöz Oyun Bölümleri

Karagöz oyunu dört ana bölümden oluşur.
A. Mukaddime (Başlangıç)
B. Muhavere (Söyleşme)
C. Fasıl
D. Bitiş

null

A. Mukaddime: Oyun başlamadan perde ortasına göstermelik denen figürler (Limon ağacı, Çiçek saksısı, Gemi, Çeşme, Hamam vb.) yerleştirilir. Göstermelik hangi oyunun oynanacağına dair bir ipucu olabildiği gibi oyundan tamamen bağımsız da olabilir. Göstermelik Hayali ya da Yardağın çaldığı kamıştan yapılmış nareke ismi verilen düdüğün çıkardığı zırıltılı ses ve def velvelesi eşliğinde perdeden yavaş yavaş kaldırılır. Bu oyunun başladığına işarettir. Daha sonra seyirciye göre sol taraftan Hacivat semai formunda bir şarkı söyleyerek gelir, şarkısını bitirdikten sonra perde gazelini okur. Perde Gazeli: Perdeden Göstermelik na’reke vızıltısı ve def velvelesi eşliğinde kaldırıldıktan sonra Hacivat tarafından söylenen uyaklı manzum şiirlerdir. Hayali perde gazeline başlamadan “Oof Hay Hak!” diye yaratana seslenir. Oyunların tasavvufî yönlerinin ağırlıklı olarak vurgulandığı perde gazellerinde, yaratanın varlığı ve birliği övülürken insanın aciz bir kul olduğunun altı çizilir. Karagöz’ün ibret perdesi olduğu ve gösterinin bir ders niteliğinde olduğu belirtilir. En bilinen perde gazeli;

Naks-i sun’un remz ider hüsnünde rüyet perdesi
Hace-i hükmü ezeldendir hakikat perdesi
Sîreti sûrette mümkündür temasa eylemek
Hâil olmaz ayn-i irfâna basiret perdesi
Her neye im’an ile baksan olur is âşikâr
Kılmış istilâ cihani hab-i gaflet perdesi
Bu hayâl-i âlemi gözden geçirmektir hüner
Nice Karagözleri mahvetti bu sûret perdesi
Sem-i askın yandırıp tasviri cismindir geçen
Âdemi amed süt etmekte azimet perdesi
Hangi zilla iltica etsen fena bulmaz acep
Oynatan üstadı gör kurmuş muhabbet perdesi
Dergah-i Âl-i Abâ’da müstakim ol Kemterî
Gösterir vahdet elin kalktıkça kesret perdesi.

(Türk Folklor Araştırmaları Yıllığı, Karagöz Özel Sayısı, İstanbul Haziran 1959, Sayı 119, s: 1935-1936.)

null

Bu gazel 1312 (H.) senesinde Üsküdar’da ölen Kemteri mahlasını alan Rasit Ali Efendi’nindir. Karagöze izafe edilen ve Bursa’da Çekirge yolundaki mezar tasına 1310 (H.) yılında yazılmıştır. Bu ve bunun gibi değişik perde gazellerinin okunmasıyla oyun açılmış olur. Perde gazeli bitimiyle Hacivat seyirciyi selamlar ve Karagöz’ü çağırmak için teganniye başlar. Karagöz bağırmamasını söylese de Hacivat bağırmaya devam eder. Bunun üzerine Karagöz aşağıya atlayıp, Hacivat’la alt alta, üst üste kavga ederler. Hacivat kaçar, Karagöz sırt üstü yerde yatarken anlamsız sözlerden oluşan tekerlemesini söyler.

Karagöz Hacivat’a kızıp söylenirken, “Bir daha gel bak ben sana neler yaparım” der. Hacivat tekrar perdeye gelir ve Mukaddime biter, Muhavere (söyleşi – atışma) başlar.

B. Muhavere: Kelime anlamı karşılıklı konuşma olan muhavere, Karagöz ve Hacivat’ın tüm özelliklerini bünyesinde barındıran bir bölümdür. Yanlış anlamalara dayalı, kelimelerin ses oyunlarıyla farklı anlamlarda kullanılmaları, ikilinin eğitim öğretim durumları ve kişilik özellikleri bu bölümde iyice belirginleşir. Eski oyunlardan günümüze ulasan muhavereler asıl oyunun konusuyla ilgili değildir. Yeni yazılan muhavareler ise oyunla ilgili olabiliyor. Bu bölüm Karagöz’ün yabancı sözcükler kullanarak konuşan Hacivat’ı yanlış anlaması ya da yanlış anlar görünmesi üzerine kuruludur. Böylece muhavere, ortaya türlü cinaslar ve nükteler çıkmasıyla sürer gider. Muhavereler her konuya açıktır, önceden bilinen bir muhaverenin içine günlük olaylar sokulabileceği gibi, günlük olayları sakacı bir dille eleştiren doğaçlama muhaverelerde olabilir. Bu Karagöz oynatan ustanın maharetine ve kültürüne bağlıdır. Evliya Çelebi’nin çok övdüğü Hayâlî Kör Hasanzade Mehmet Çelebi’nin aksamdan sabaha dek değişik taklitler yapıp herkesi hayretler içinde bıraktığı, 18. yüzyıl sonlarında yetişen Kasımpaşalı Hafız’ın da gece sabaha kadar sadece Hacivat ile Karagöz’ü oynatıp konuşturduğu, dinleyenlerin çatlamak derecesine geldiği ve vaktin nasıl geçtiğini fark etmedikleri biliniyor. 18. yüzyıl sonlarında yetişen hayal küpü Emin Aga’nın bir söylediği muhavereyi bir daha söylemez diye şöhreti vardır. Muhavere bölümü Hacivat’ın Karagöz’den dayak yiyip kaçması, yalnız kalan Karagöz’ün “Sen gidersin de ben durur muyum. Ben de giderim evime bakalım ayine-i devran ne suretler gösterir” diyerek çıkması ile sona erer.

null

C. Fasıl: Oyunlara ad olan bölümdür. Karagöz oyunları isimlerini burada geçen olay örgüsünden alırlar. Karagöz ve Hacivat dışındaki diğer tipler ağırlıklı olarak bu bölümde perdeye gelir, kendilerini gösterirler. Basit entrikalarla oluşan düğüm yine bu bölümde çözüme kavuşturulur. Hacivat’ın Karagöz’e is bulması, Karagöz’ün kendisini zor durumda bırakacak isler yapması en çok kullanılan temalardır. Akışa göre kendi kılık ve şiveleri ile çeşitli tipler perdeye gelip giderler. Gelen her tip kendi müziği eşliğinde şarkısını söyler.

D. Bitiş: Karagöz oyununun en kısa bölümü bitiştir. Fasıl bölümü sona erdikten sonra Karagöz ile Hacivat perdeye gelirler. Burada kıssadan hisse söylenir. Gelecek oyunun adı, yeri ve zamanı konuşma arasında ilan edilir. Karagöz Hacivat’ı tekrar döver, bunun üzerine Hacivat, klasik sözü, “Yıktın perdeyi eyledin viran, varayım sahibine haber vereyim heman” diyerek yukarı sola doğru perdeden ayrılır. Oyunu kapatan Karagöz’dür. “Her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola! Bak yarın aksam ben sana neler ederim neler!” diyerek yukarı sağa doğru perdeden çekilir. Hayal perdesinde ışığın kararmasıyla oyun sona erer.

null

Karagöz oyun metinleri Kar-i kadim ve Nev icad olmak üzere ikiye ayrılır. Eski Karagöz oyunlarına (Kar-i kadim), yeni olanlara ise (Nev icad) denir.

Lületası

Lületaşının, beyaz, sarımtrak, gri ya da kırmızımsı ve mat renklileri vardır. Sertlik derecesi 2 - 2.5 olup, hafif yapışkan ve gözeneklidir. Toprağın 20-60-130 metre derinliklerinde, irili ufaklı yumrular halinde bulunur. Küçük yumrular, derinlere açılan kuyular ve kuyulara bağlı tüneller kazılarak toplanır. Bu kuyuların bir kısmı kuru, bir kısmı suludur. Sulu olan kuyuların tasları daha makbuldür. Pensilvanya, Güney Karolina, Utah, Meksika, Madrid, Nayirobi gibi değişik yerlerde de lületaşı üretilmektedir; ancak bunlar önemsiz ve düşük kalitededir. En kaliteli lületaşı Eskişehir’de bulunmaktadır. Kururken nem ve gazın içindeki artıkları bünyesinde tutma özelliği ile, çok uygun bir pipo malzemesi olduğu gibi, pek çok sanayi dalında kullanılan iyi bir absorban, filtre, yalıtım ve dolgu malzemesidir. Yıllardır sanayide, vazgeçilmez bir madde haline gelmiştir. Ağızlık, pipo, süs eşyası ve otomobil boya sanayiinde kullanılır. Porselen hamuruna, böcek ilaçlarına, pudra ve leke çıkartma ilaçlarına katılır.

null

Jeolojik olarak üç kademe halinde teşekkül etmiştir:

Birinci sıralık: Kumlu-killi toprak arasında 10-14 m. derinliklerdeki cevherdir.
İkinci sıralık: 40-60 m. arasında oluşur. Killi seviyesinde teşekkül eden cevherdir.
Üçüncü sıralık: Kongremera serisinde teşekkül eden en kaliteli lületaşı serisidir ve bu da 80-130 m. arasında topografyaya uygun olarak teşekkül etmiştir.

null

Diğer lületaşı cinsleri ise; parçapamuklu, daneli dökme, birim birlik ve cılızdır.

Eskisehir’de lületaşı çıkartılan yerler ise: Sarısu, Yenisehir, Türkmentokat, Gökçeoglu, Karaçay, Söğütçük, Sepetçi, Margi, Nemli, Kümbet, Yeniköy, Kepertepe, Karahöyük ve Basören’dir.

null

null

1978-1987 yıları arasında lületaşı pipo ihracatı, yılda 800-900 bin dolar getirmiştir. Pipo dışında, satranç takımı, bilezik, kolye, küpe gibi mamullerin ihracatta payı büyüktür. Alıcı ülkeler, ABD, Avusturya, Hollanda, Belçika ve Almanya’dır. Günümüzde, yılda en az 1-1.5 milyon dolarlık ihracat yapılmaktadır. Bunun yanında yurdumuza gelen turistlere de işlenmiş lületaşı satılarak, Türkiye ekonomisine fayda sağlanmaktadır.

null

Halıcılık

Hereke’de halıcılığa ilişkin ilk çalışmalar, 1891 yılında Hereke dokuma fabrikası’na Gördes, Demirci ve Sivas’tan getirtilen ustalarla başladı. Bu ustalar çevre köylerde bu sanatı öğretti ve halıcılık kısa sürede yaygınlaştı. Saray halıları ve yabancı devlet adamlarına armağan edilecek değerli halılar burada dokunmaya başladı. Özellikle 1943′ten sonra Hereke halıcılığında büyük bir canlanma görüldü. Önceleri Gördes, Demirci türü halılar dokunurken daha sonra Uşak, Gördes, Bergama ve Saray halıları örnek alınarak özgün motifler oluşturuldu.

null

Hereke asıl ününü ipek halılarla yapmıştır. Bursa ipeğinden dokunan bu çok değerli halılar yurtiçinde ve yurtdışında kolaylıkla alıcı bulmuşlardır. İpek Hereke halılarında santimetre karede ortalama 100 düğüm bulunur. Çok ince ve çok değerli olan bazı halılarda santimetre karedeki düğüm sayısı 400′ü geçmektedir. Bu halılarda gül, karanfil, lale, erik ağacı motifleri çoğunluktadır. Kimi halılarda çerçeve içine alınmış eski harfli yazılara ya da çiçek motifleri arasına yerleştirilmiş hayvan motiflerinden oluşan değişik kompozisyonlarda bulunur.

null

null

null

Hereke halıları büyüklüklerine göre küçük yastık (25 x 40 cm.), yastık (60 x90 cm.), seccade (120 x180 cm.), karyola (150 x225 cm.), kelle (200 x 300 cm.) gibi değişik adlar almaktadır.

null

1970′li yıllarda özel sektörün ipek halıya yatırım yapmasıyla hızlanan sektör 1980′li yıllarda zirveye varmıştır. Fakat 1990′li yıllarla birlikte gerek bazı kişilerin isin sanat yönünü bırakıp sadece para yönüyle ilgilenmesi, gerekse yurtdışında dokunan kalitesiz halıların Hereke halısı adı altında piyasaya sürülmesiyle halıcılık sektöründe belli bir gerileme söz konusudur.

Bakırcılık

null

Yapılan araştırmalar, Anadolu’da bakırcılığın gelişiminin, çok eski tarihlere dayandığını, bakır cevher yataklarının eskiden beri isletildiğini doğrulamaktadır. Anadolu sanatında önemli bir yeri olan bakır, süslemeye de çok elverişli bir madendir. Günlük kullanımda kap-kacak, takılar, miğferler, kapılarda, kapı süslemelerinde, yapı unsuru olarak kullanılmıştır. En çok kullanılan maden bakırdır. Bakır kap yapım teknikleri; dövme, dökme, sıvama (tornada çekme), preste basma olarak dört çeşittir. Günümüzde en çok kullanılan maden isleme olarak bakır, kalaylanarak mutfak eşyası yapımıyla geniş bir şekilde sürdürülmektedir.

null

null

null

null

Kaligrafi: Türk Hat Sanatı

Türk hat sanatını yaratanlar, inançlarını, derin ve renkli kişiliklerini, yazıya getirdikleri yeniliklerle bütünleştiren sanatçılardı. Aynı zamanda yasadıkları çağı özümsemiş, engin kültüre sahip alçak gönüllü ve bilge kişilerdi. Örneğin Aklam-i Sitte (Alti Kalem’in) yaratıcısı Yakut, İslâm hukuku uzmanı, sair ve yazardı. Yazıda o gün için ilk olan okunaklı ve hoş kompozisyonlar oluşturarak kaligrafi tarihine geçti. Yazıya estetik, akıcı ve canlı bir yapı kazandırarak yazının temellerini de oturtmuş oldu. Yakut, Osmanlı hattatlarını etkiledi ve kendine özgü bir ekol yarattı. Yazı sanatında “sülüs” ve “nesih” yazılarının estetik kurallarını ise Seyh Hamdullah’a borçluyuz. Yazı onunla sanat düzeyine yükseldi, yalın, güzel ve estetik bir bütünlüğe ulaştı.

null

Yazıda bir diğer önemli kaligraf da Ahmet Karahisarî’dir. Karahisarî’nin ekolü ise bugünlere dek uzanmıştır. Aklam-i Sitte’nin ikinci şeyhi ise Hafız Osman’dır. Olgunluk döneminde yazdığı nesihlerdeki güç ve etki onlara kıvılcımlı nesih denilmesine neden olmuştur. II. Mahmut’un hocası olan Mustafa Rakım Efendi güzel sanatların diğer dallarında da yetenekli olan, “celi” ve “sülüs” stiline ve tuğraya en uyumlu ve mükemmel formunu veren yenilikçi bir kaligraftir. Osmanlı İmparatorluğu zamanında hat sanatı alanında eser veren ve adı anılmaya değer III. Seyh ise Mahmud Celalüddin Efendi’dir. Sanatçı olağanüstü yaratıcılığını ve ustalığını yansıtan pek çok yapıt ortaya koymuştur.

null

Görkemli tarihimiz, uzun geçmişimizde yalnız bas yapıtların yaratılmasına tanık olmadı kuskusuz. Devletimizin uzun süren savaş yıllarında, geçirdiği dramatik dönemlerde kimi kopukluklar olmasına karsın gelenek etkisini yine de sürdürmüştür. Bu iklimde yaratılmış pek çok seçkin ürünün dünyanın pek çok yerine dağılmış gibi görünmesine karsın yine de en büyük hazine Topkapı sarayında yasamakta ve ağırbaşlılıkla günümüz kültür ve sanatını beslemeye devam etmektedir. Çağdaş grafik tasarıma baktığımızda Ebüzziya Tevfik ve Emin Barin gibi güçlü köprülerin atıldığını ve Ihap Hulusi Görey, Sait Maden, Mürside İçmeli, Mengü Ertel, Aydın Erkmen, Savaş Çekiç gibi kimi grafik tasarımcılarının daha sonraki bölümlerde göreceğimiz gibi geçmiş kültürümüzden kopmadıkları, bilinçli arayış ve seçimlerle bu köprüyü kurdukları anlaşılacaktır.

null

null

null

Düyun-u Umumiye’den IMF’ye

Düyun-u Umumiye İdaresi niçin kuruldu?

Osmanlı Devleti’nin yıkılışında nasıl bir etki yaptı?

Osmanlı Devleti’nin bir gayr-i Müslim ülkeden borç alma yönündeki süregelen menfi tavrı artan mali bunalım ve savaş harcamalarının getirdiği baskı ile kırılınca Avrupa ülkelerinden dış borç alımına başlandı. 1854 yılında aralanan kapı ancak 100 yıl sonra kapanacak, Osmanlı mali tarihinde acı bir tecrübesi olarak kalacaktır.

İlk borcun alınmasında Kırım Savaşı’nın büyük etkisi vardı. Dolayısıyla alınan ilk borç savaş harcamalarının finansmanında kullanıldı. Daha sonra yapılan borçlanmaların da önemli bir kısmı cari masraflara, saray yapımına, maaş ödemelerine ve donanma teşkiline ayılıyordu. Dolayısıyla yatırımlara kanalize edilmeyen kaynaklar ülke maliyesini düzlüğe çıkarma gibi bir fonksiyonu ifa edemeyecekti. Öyle ki devlet dış borçların anapara ve faizlerini ödemek için bile tekrar dış kaynaklara müracaat edecekti.

Fakat hızlı borçlanma süreci kısa sürecek, devlet 20 yılı geçmeden tıkanma noktasına gelecektir. Zira 1873 yılında patlak veren borsa krizi Avrupa ülkelerinden sermaye ihracını durduracak, yeni kaynakların bulunması güçleşecektir. 1875 yılına geldiğinde devlet borçların ancak yarısını ödeyeceğini ilan etmesine rağmen bir yıl sonra dış borç ödemelerini tamamen durdurduğunu ilan etme zorunda kalacaktır. Devletin bu hızlı borçlanma serüveninde 1875 yılına dek dışarıya olan borcu 200 milyon sterline yaklaşıyordu. Anapara ve faiz ödemeleri ise yılda 11 milyon sterlini buluyordu. Devletin tüm gelirleri ise 18 milyon sterlin dolayında idi ki dış borç ödemelerini sürdürebilmek için devlet gelirlerinin %60′ını dış borç ödemelerine ayırması gerekiyordu.

Borç ödemelerinin tıkanması Osmanlıya borç veren batı ülkelerini ödemeleri güvence altına almak için yeni bir yöntem geliştirmelerinin önünü açmıştır. Bu yöntem ile Osmanlı maliyesinin vergi kaynaklarının bir bölümü üzerinde doğrudan yönetim kurularak bu kaynaklardan sağlanan gelirlerin borç veren ülkelere aktarılması mümkün hale geliyordu. Aslında batılı ülkelerin mali kontrolü, 1858 ve 1862 yıllarında yapılan istikrazlara karşılık gösterilen gelirin her altı ayda bir borç sahiplerine ödenmesi için kaynakların denetimi, azası Osmanlı ve borç veren ülkelerden oluşan bir komisyona bırakılması ile başlar. Bu komisyon Düyun-u Umumiye’nin temeli sayılır.

null

1296 yılında Berlin Konferansında Osmanlı hükümetinin verdiği söz üzerine batılı sermaye çevrelerinin temsilcileri İstanbul ‘a gelerek beş ay süren müzakereler sonunda bir Kararnâme imzalanır. Batılı sermaye çevreleriyle Osmanlı yöneticileri arasında 1881 yılının Aralık, Hicri takvime göre Muharrem ayında imzalanan ve tarihe “Muharrem Kararnâmesi” olarak geçecek olan bu anlaşma ile borçların tediyesini amaçlayan Düyûn-u Umumiye kuruldu. Bu anlaşma ile Osmanlı borçlarında indirime gidildi ve ödeme şartları yeniden düzenlendi. Ancak Osmanlı borçlarının yönetim, ödeme ve vergilerin toplanması Düyun-u Umumiye müessesine bırakıldı. Bu idare İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan, Avusturyalı ve Osmanlı alacaklıları ile kendilerine öncelik tanınan Galata bankerlerini temsilen 7 üyeden oluşmuştur.

Kurumun denetlediği vergiler Osmanlı maliyesinin önemli gelir kaynakları idi. Galata bankerlerine bırakılan rüsum-u sitteden oluşan tuz ve tütün tekelleri, damga resmi, ipek öşrü, müskirat resmi ve İstanbul bölgesinde balıkçılıktan alınan vergilerden başka gümrük muahedelerinin tadili halinde gümrük gelirinde meydana gelecek hasılat farkı, patent nizâmnamesinin tatbik mevkiine konulmasından ve temettü vergisinde hasıl olacak fazlalıklar, Bulgaristan vergisi, Kıbrıs varidat fazlası, Şarki Rumeli vergisi ile mezkur eyalet gümrükleri safi hasılatı karşılığı olan 5000 lira, tönbeki resmi hasılatından 50 bin lira, Berlin muahedesine göre Düyun-u Umumiye’den Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan ve Yunanistan’a isabet eden meblağlar da Düyun-u Umumiye müessesinin tasarrufuna bırakıldı.

Ayrıca 1883 yılında yabancı sermaye ile kurulacak olan Tütün Rejisi Şirketi’ne ülke içindeki tütün üretiminin denetlenmesinde, tütün alım ve satımında ve sigara üretiminde ayrıcalıklar tanıyordu.
Düyun-u Umumiye İdaresi ‘nin Osmanlı mali teşkilâtı içindeki yeri zamanla genişlemiş ve I. Dünya Savaşı arefesinde bir maliye nezareti halini alacak kadar kuvvetlenmiştir. Kağıt üzerinde bir Osmanlı devlet idaresi gözükmekle beraber Maliye Nezareti’nden büyük ölçüde bağımsız olarak çalışıyordu. Kurulduğu tarihte geliri 2.54 milyon liradan 1911/2 yılında 8.16 milyonu bularak devlet gelirleri içindeki hissesi %17′den %27′ye yükselmiştir.

Düyun-u Umumiye İdaresi kendi denetimine bırakılan vergi kaynaklarını geliştirmek ve vergileri daha etkin bir şekilde tahsil etmek amacıyla beş binden fazla çalışanıyla yirmiden fazla şehirde geniş bir organizasyon kurmuş idi. Bu idarenin üst düzey çalışanı Avrupalı diğer çalışanlar ise Osmanlı vatandaşlarıydı. İdarede görevli yabancıların oranı toplam memurların %7-8’ini geçmiyordu. İdare kendisine bırakılan alanlarda mesela tütün ve ipek gibi zirai malların üretimine ve ihracatına yöneldi.
Düyun-u Umumiye İdaresi ‘nin kurulmasından sonra Osmanlı Devleti borç alımını sürdürdü. Osmanlı maliyesi üzerindeki batı ülkelerinin denetimi Osmanlı Devleti’nin batı ülkelerinden daha uygun şartlarda, daha düşük faizler ile borç alımına imkan sağlıyordu. Diğer taraftan bu idare sayesinde batılı ülkeler alacaklarını eksiksiz ve zamanında tahsil ediyorlardı. İdarenin yabancı demiryolu şirketleriyle işbirliğinden Türk köylüsü de yararlanmıştır. Demiryolları mahalli üretim fazlasını başka bölgelere aktarılmasını sağlıyor, dolayısıyla geçtiği bölgelerde verimlilik artışına sebep oluyordu. Yine demiryollarına ve hükümet borçlarına teminat olarak ayrılan a’şârın ihalesinde ihmalkarlığın önlenmesi a’şâr ihalelerinin elverişli zamanlarda yapılmasına ve köylülerin mahsulu iyi fiyatla satmasına sebep oluyordu.

1881 anlaşmasından sonra Osmanlı Devleti’nin borç ödemeleri alınan yeni borçların üzerinde gerçekleşti. I. Dünya Savaşı’na kadar batılı ülkelerden alınan yeni borçların yaklaşık iki katı anapara ve faiz ödemeleri olarak batı ülkelerine aktarılmıştır.

Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden çekilişine kadar yürürlükte kalacak olan Düyun-u Umumiye İdaresi Osmanlı mali kaynaklarının önemli bir bölümünü doğrudan denetleyecek ve sağladığı gelirleri Avrupa ülkelerine aktaracak ve merkezi hükümetin bağımsız kararlar almasının da önünü tıkayacaktır.

Düyun-u Umumiye’den IMF’ ye

null

Osmanlı Devleti’nin Galata bankerlerine olan (iç) borcuna karşılık damga, İstanbul Bölgesi balık avı resimleri, tuz ve tütün tekelleri ve bazı vilayetlerin aşar vergisi 10 sene süre ile 1879’da kurulan “Rüsümü Sitte” idaresine terk edilmişti. Bu idareyi emsal gösteren Batılı alacaklılar baskılarını yoğunlaştırmış, yaşanan diğer bazı siyasal gelişmeler sonucunda 1881 yılında Düyun-u Umumiye İdaresi kurulmuştu. Daha önceki terk edilen gelirlerle birlikte, Kıbrıs gelirleri, Bulgaristan vergisi, ticaret anlaşmalarının yenilenmesi halinde gümrük vergilerinde ortaya çıkacak artış, gelir vergisinde ortaya çıkacak artış, tönbeki resmi hasılatından 50 bin lira, Şarki Rumeli vergisi de Düyun-u Umumiye’ye terk edilmişti. Alacaklıları temsil eden yedi kişiden oluşan bir meclis, gelirlerin toplanması, paraya dönüştürülmesi, idare masrafları çıktıktan sonra geri kalanını borç taksitlerine yatırmakla görevliydi. Gerekli görevlileri atama yetkisine sahip bu kurul, aynı zamanda gelir kaynaklarından herhangi birini kiraya verebiliyordu. (Açba,1995)

Sadece vergi ve resimleri toplamakla kalmayıp, bu gelir kaynaklarını işletip kiraya verebilen idare, zamanla yabancı sermayeli işletmeciliğe geçti. 1865 yılında Balıkesir’de bor madenlerinin işletmesini Fransız, 1882 yılında Ereğli kömür işletmeli Fransız ve İtalyan sermayeli şirketlere verdi. İdare aynı zamanda Akdeniz ve Karadeniz’deki tuzları işlediği gibi, içki imalatçıları idareye %15 oranında vergi ödüyordu. Belirtilmesi gereken ilginç bir nokta, ipek aşarını toplama yetkisine sahip olan idare, Bursa’da ipekböceği üreticilerinin üretimlerini artırmak, yaygınlaştırmak, ıslah etmek amacıyla bir ipekçilik enstitüsü kurmuştur. 1883’te kurulan ve tütün ile ilgili olarak oluşturulan tekel hakkı da idare tarafından kiraya verilmiştir.

Daha önce de belirtildiği gibi, DUİ’nin yedi kişiden oluşan kurulunun dolaylı yollardan da olsa, Batılı ülke hükümetleri tarafından atanması, kurul üyelerinin Osmanlı ile iş yapan şirketlerle olan bağları nedeniyle Osmanlı’nın yarı sömürge durumuna gelmesi, Batı ile kurulan dolaylı-doğrudan emperyalist ilişkilerin güçlenmesine neden oldu. Osmanlı’nın yağmalanması Birinci Dünya Savaşı sırasında doğrudan işgal şeklini alırken, Anadolu’dan bir kurtuluş harekatı başlatan ulusal güçlerin Kurtuluş Savaşı’nı kazanması ile birlikte ülkenin Batılılarla olan bu şekildeki ilişkisi sona erdi. 1929 krizi ile birlikte büyük ölçüde içine kapanarak devletçi sanayileşme hamlesini başlatan Türkiye, tekrar dışa açılma politikaları izlemeye başladığında İkinci Dünya Savaşı bitmişti ve yeni bir uluslararası ekonomik ve siyasal ilişkiler ağı mevcuttu. Türkiye’nin 1947 yılında üye olduğu Uluslararası Para Fonu (IMF), bu yeni ağın en önemli parçalarından biridir.

II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından 1944 yılında Dünya Bankası ile birlikte kurulan IMF’nin kuruluş amacı, uluslararası ticaretin tamamiyle serbestleşmesi için, ulusal para politikaları ve müdahalelerinin bu amaca uygun bir şekilde işlemesini sağlamak. 180’den fazla üyesi olan IMF, tıpkı bir şirket gibi kurulmuş ve öyle yönetiliyor. Konulan sermaye kadar oy hakkı bulunuyor. Sermayesinin yarısı sanayileşmiş on ülkeye aitken, Türkiye’nin payı ise binde beşin altında. Üye ülkeler oy güçlerine göre, IMF meclisinde yerini alırken, son kararı veren 24 kişiden oluşan bir kurul. “İcra Direktörler Kurulu” adını alan bu kurulun üyelerinin neredeyse yarısı, kuruluş sözleşmesinde adları belirtilmiş sanayileşmiş 10 ülkeden süresiz olarak atanırken, geri kalan yarısı diğer ülkelerden seçiliyor. Görüldüğü gibi IMF bu yapısıyla 10 kadar ülkenin güdümünde olan bir kuruluş. Kuruluş sözleşmesine göre, dış ödeme güçlüğü yaşayan üye ülke hükümetleri, yapısal bazı düzenlemeleri içeren bir niyet mektubuyla kredi için başvurabiliyor. Mektup onaylandıktan sonra, konulan sermayesi ile orantılı olarak kredi alabiliyor. Kredi taksitler halinde ödeniyor, taksitlerin hak edilebilmesi için IMF’nin denetimlerinde verilen sözlerin yerine getirildiğinin tesbiti gerekiyor. Kredi için başvuran ülke, niyet mektubunda verdiği sözleri yerine getirmezse kredi alamıyor. (Eğilmez, 1997)

IMF adına son kararı veren İcra Direktörleri Kurulu’nda sanayileşmiş on ülkenin daimi temsilcisinin bulunması, konulan sermaye ile orantılı olarak IMF meclisinde de bu ülkelerin çoğunluğu elinde bulundurması, alınan kararların bu on ülkenin isteği doğrultusunda şekillenmesine neden oluyor. Yıldızoğlu (2000)’na göre IMF’nin kuruluş amacı, 1929 krizinden çıkarılan dersler doğrultusunda Dünya Bankası ile birlikte, dünyanın tüm pazarlarını sanayileşmiş ülkelere açmak, korumacılık ve benzeri nedenlerle pazarın tekrar parçalanmasına engel olmaktır. Hatırlanacağı üzere, Türkiye de bu kriz sırasında korumacılıkla içine kapanmış ve krizin avantajlarını iyi kullanarak devletçi sanayileşme hamlesini başlatmıştı. Gelecekte ortaya çıkacak bir kriz sırasında dünya ekonomilerinin kendilerine kapanmasını önlemek için IMF’nin çalışmalar yaptığını belirten Yıldızoğlu (2000)’na göre, “kuruluş bugünkü güçlü ve önemli konumuna, merkez ülkelerin krizini azgelişmiş ülkelere yönelik olarak dışlaştıran dinamiklerin, 1980’lerin başında yaşanan bir borç kriziyle tıkanmasından sonra ulaştı.” Büyük mali kuruluşların tehlikeye düşen kredi geri ödemelerini güvenceye almak için bu yönde politikalar dayatan IMF, azgelişmiş ülkelerde birçok krizin ortaya çıkmasına neden oldu.

IMF’nin kuruluş anlaşmasında tek yönlü uzun süren piyasa müdahalelerine girilmemesi, sürdürülemez düzeylerde borç alınıp verilmemesi, ödemeler dengesi amacıyla istenmeyen para ve maliye politikalarının uygulanmaması, mevcut iktisadi ve mali koşullarla uzun süre uyuşmayan döviz kuru politikası uygulanmaması gibi maddeler var. Tümüyle kendiliğinden işleyen bir serbest piyasa mekanizmasının dünyanın her türlü iktisadi, mali, sosyal, siyasi sorunlarını çözeceği anlayışıyla kurulan IMF, bunun dünyada gerçekleşmesi için, üye ülkelerin bu tür politikaları uygulayıp uygulamadığını gözetlerken, sorun çıkınca da uyum kredisi veriyor. Daha önce teker teker ülkeleri denetleyen IMF, 1970’lerde ortaya çıkan parasal istikrarsızlıktan sonra bunu çok taraflı uluslararası bir mekanizma haline getirdi. Artık dünyanın gidişine göre IMF bazı senaryolar çiziyor ve buna uyulup uyulmadığını denetliyor. (Arın, 1996)

2001 yılı içinde imzalanan on sekizinci stand-by anlaşması ile birlikte Türkiye, IMF ile en fazla anlaşma imzalayan ülkelerin başında gelmektedir. Eğilmez (1997)’e göre, ortalama üç yılda bir IMF ile stand-by anlaşması imzalayan Türkiye’nin IMF ile birlikte yaşamaya alışmış olduğunu söylemek mümkündür. Aynı yazara göre, ödemeler dengesi bunalımına girdiği her dönemde Türkiye’nin yanında IMF’ yi bulması olumlu bir unsur olmakla birlikte, bu kadar yakın aralıklarla ve bu denli fazlı sayıda stand-by düzenlemesine konu olması Türkiye’nin ödemeler dengesi sorununu kalıcı olarak bir türlü çözemediğinin bir kanıtıdır. IMF konusunda yapılan asıl eleştiriler genellikle (örneğin; Yıldızoğlu, 2000) IMF’nin gelişmiş birkaç ülkenin çıkarları doğrultusunda azgelişmiş ülkelere politikalar dayattığı, bu politikaların azgelişmiş ülkeler açısından iflasla sonuçlandığı, azgelişmiş ülkelerdeki bankacılık ve finans kesiminin tekel konumundaki çok uluslu şirketlerin güdümüne geçtiği, uygulanan istikrar programlarının yoksul ülkelerden zengin ülkelere kaynak transfer etmekten başka bir şeye yaramadığı yönünde. Arın (1996), Türkiye IMF benzeri örgütlerden çekilmeli mi sorusunu, bu eleştiriler doğrultusunda “evet” diye yanıtlamaktadır.

Dış ticaret açıkları ile birlikte yaşanan kötü ekonomik tablo Osmanlı’nın son dönemlerinde olduğu gibi, zaman zaman Cumhuriyet döneminde de görülmektedir. Osmanlı Devleti, alacaklıların bizzat kendilerinin oluşturduğu bir kurumla doğrudan sömürüldü. Türkiye’nin de kuruluşundan kısa bir süre sonra üyesi olduğu IMF ise, Türkiye ödemeler dengesi krizine ve ekonomik bunalıma girdiğinde yerine getirilecek koşullar karşılığında kredi alabildiği, diğer kredi kapılarını açabilen bir kapı oldu. IMF konusunda iki farklı görüş var. Krizdeki ülkelere yapılan müdahalelerin, dünya ekonomisinin sorunsuz bir şekilde büyümesini sağlayıp, refahı arttırdığı görüşüne karşılık, tıpkı Düyun-u Umumiye örneğinde olduğu gibi, üçüncü dünyanın sanayileşmiş ülkeler tarafından sömürülmesinin araçlarından biri olduğu savunuluyor. Her durumda Türkiye, sorunu bulunduğu için IMF’ye başvuruyor.

[Kaynaklar: Maliye Nezareti İhsaiyat-u Maliye 1325, İstanbul 1327, sh. 312-318; Eldem, Vedat, Osmanlı İmparatorluğu'nun İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik, sh. 182-199; Pamuk, Osmanlı-Türkiye İktisadî Tarihi, sh. 208-210; Tabakoğlu, Ahmed, Türk İktisat Tarihi, sh. 185-186; Karamürsel, Ziya, Osmanlı Malî Tarihi Hakkında Tetkikler, sh. 87-88, 102 vd.; Blaisdell, Donald C., Osmanlı İmparatorluğunda Avrupa Malî Denetimi (Düyunuumumiye), Çev. Ali İhsan Dalgıç, İstanbul 1979.]

Hayvanların Komik Dünyası

Hayvanlar dünyasından komik enstantaneler. Kedilerin olduğu resimler çok daha hoş ve sempatikler.

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

Arıcılık

TARİHÇESİ VE GELİŞİMİ

1. Arıcılığın Tarihçesi

Arıcılığın tarihçesi insanların mağara hayatı yaşadığı on binlerce yıl öncesine kadar gitmektedir. M.Ö. 7000 yıllarına ait mağaralara çizilen resimler, çok eski tarihlere ait arı fosilleri ve benzeri tarihi buluntular bu görüşü doğrulamaktadır. İlk insanlar doğal olarak ağaç kovukları ve kaya oyuklarına yuvalanan oğulları öldürerek ballarından yararlanmışlardır.

Tarihi gelişim içinde taş devrinden itibaren; önce mantar ve ağaç kütükleri sonra da toprak ve kilden yapılmış kaplar kovan olarak kullanılmış ve zamanla bugün kullanılan kovanlar geliştirilmiştir. Gerçek arıcılık, insanların ağaç kovukları içinde yuvalanan arıları öldürmeden bir miktar bal almaları ve bir miktar balı da arılara bırakmaları ile başlamıştır. Arıların gen merkezlerinin Orta-Doğu ülkeleri olduğundan arıcılığın ortaya çıkması bu ülkelerde olmuştur. Bununla birlikte M.Ö. 1300 yıllarına ait olduğu sanılan ve Hititler devrinden kalma Boğazköy’deki taş yazıtlarda arılardan bahsedilmesi arıcılığın Anadolu’da da çok eski tarihlere dayandığını göstermektedir.

null

2. Arıcılığın Gelişmesi

Son birkaç yüzyıl öncesine kadar çok uzun bir süre ilkel olarak yapılan arıcılık, bir çok bilimsel buluş ve gelişmelerin ışığında günümüz arıcılığına kadar gelişme süreci yaşamıştır. Günümüz arıcılığına gelinmesinde; 1787 yılında ana arının havada çiftleştiğinin tespiti, 1845 yılında arı üreme biyolojisinin izahı, 1851 yılında çerçeveli fenni kovanın keşfi, 1857 yılında temel petek kalıplarının bulunuşu, 1865 yılında bal süzme makinesinin icadı, 1882 yılında larva transfer yöntemiyle ana arı yetiştirme tekniğinin keşfi ve 1926 yılında ana arılarda yapay döllemenin bulunuşu gibi icatlar katkıda bulunmuştur.

3. Teknik Arıcılık

Teknik arıcılık, bir amaç doğrultusunda “Arıları Kullanabilme ve Yönetebilme Sanatı” olarak adlandırılabilir. Teknik arıcılık için bilgi ve tecrübeye ihtiyaç vardır. Aksi halde, bilgi ve tecrübe olmadan teknik arıcılık hatta sıradan bir arıcılık bile yapmak mümkün değildir. Arıcılığa başlamadan önce arı ailesi (koloni), aile bireyleri ve koloninin yaşam düzeni ile arıcılığı ilgilendiren diğer konularda bilgi sahibi olunmalıdır.
Bilgi ve tecrübeden yoksun yapılacak arıcılık ekonomik kazanç bir yana, başarısızlıkla sonuçlanır. Arıcılığa başlarken, arıcılık yapılacak bölge iyi seçilmeli, bölgenin bitki örtüsü ve iklimi arıcılık için uygun olmalıdır.

null

4. Dünyada Arıcılık

Günümüzde arıcılık, tüm dünyada yapılan en yaygın tarımsal faaliyetlerden birisidir. Bugün dünyada 56 milyon dolayında arı kovanı bulunmakta ve bunlardan 1.2 milyon ton dolayında bal üretilmektedir. Üretilen balın yaklaşık 1/4′ü ticarete konu olmakta ve dış satımın %90′ı 20 dolayındaki bal üreticisi ülkeden yapılmaktadır. Dünyanın en çok kovan varlığına (65 milyon) sahip ve bal üreten (211 bin ton) ülkesi Çin’dir.

Kovan başına ortalama dünya bal üretimi 20 kg dolayında olup bu rakam Çin’de 33, Arjantin’de 40, Meksika’da 27, Kanada’da 64, Avustralya’da 55, Macaristan’da 40 ve Türkiye’de 16 kg dolayındadır. Bu ülkeler aynı zamanda dünyanın en çok bal ihraç eden ülkeleridir. Dünyada en çok bal ithal eden ülkeler ise; Almanya, ABD, Japonya, İngiltere, İtalya, İsviçre, Fransa, Avusturya ve diğer Avrupa ülkeleridir. Bu ülkelerden Almanya yalnız başına Türkiye’nin bal üretiminden daha fazla bal ithal etmektedir.

Bal yanında; propolis, arı sütü, polen ve balmumu gibi arı ürünleri de dünya ticaretinde yer almaktadır. Diğer yandan tarımı gelişmiş ülkelerde arıcılık, arı ürünleri üretimi yanında hatta daha önemli olarak, bitkisel üretimde miktar ve kalitenin artırılması amacıyla yapılmaktadır. Örneğin, ABD’de bitkisel üretimde bulunan üreticiler üretim yaptıkları bitkilerde tozlaşmanın sağlanması için arıcılara 41 milyon dolar arı kirası öderlerken, buna karşılık kendileri arıların üretimlerine katkısından 3.2 milyar dolar kazanmaktadırlar. Yine ABD’de yapılan bir başka çalışmada; 40 dolayındaki bitki türünden elde edilen toplam 30 milyar dolarlık ürün değerinin yaklaşık 1/3′ü olan 10 milyar doların bal arılarından dolayı sağlandığı bulunmuştur.

Diğer yandan bal, propolis, arı zehiri, arı sütü gibi arı ürünleri pek çok ülkede “Arı Ürünleri ile Tedavi” anlamına gelen “Apiterapi”de kullanılmaktadır. Bununla birlikte arıcılık, doğa ve çevreye zarar vermeden yapılabilen ender tarımsal faaliyetlerden birisidir. Bu yönüyle de arıcılık geleceğin en önemli sürdürülebilir tarım faaliyetlerinden birisi olacaktır. Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı arıcılık, tüm dünyada vazgeçilemez tarımsal bir faaliyet olarak sürdürülmektedir.

null

5. Türkiye’de Arıcılık

Türkiye’de arıcılık, çok eski yıllardan beri bir gelenek olarak yapıla gelen sosyo-ekonomik bir faaliyettir. Türkiye sahip olduğu 4 milyon dolayındaki kovan varlığı ve 63 bin ton dolayındaki bal üretimi ile dünyada 3. ve 4. sıralarda yer alarak hem kovan varlığı hem de bal üretimi bakımından dünyanın en önemli ülkeleri arasındadır. Ancak bu önemli gelişmeye karşın, ülkemizde kovan başına ortalama bal üretimi 16 kg dolayında olup dünya ortalaması olan 20 kg’ın altındadır. Bununla birlikte, Türkiye’nin dünya bal ticaretinde %1.87′lik bir payla 10. sırada yer alışı sahip olunan kovan varlığı ve bal üretimiyle uyum sağlamamaktadır. Hem dünya bal ticaretindeki payımız hem de koloni başına bal üretimimiz dikkate alındığında, ülkemizin sahip olduğu mevcut arıcılık potansiyelinden yeteri kadar faydalanamadığımız ortaya çıkmaktadır. Diğer yandan ülkemizde, bal dışında diğer arı ürünlerinin üretimi ve bal arılarının bitkisel üretimde yeterli tozlaşmanın sağlanması amacıyla kullanılmaları da yaygın değildir. Kovan başına bal üretiminin artırılması, bal üretimi yanında diğer arı ürünlerinin üretilmesi ve bal arılarının bitkisel üretimde daha yaygın kullanılması durumunda mevcut potansiyelimizi daha iyi değerlendireceğimiz açıktır. Ancak, ilkel ve geçit kovanlardan modern kovanlara geçişin büyük ölçüde tamamlanmış olması, koloni başına ortalama bal üretiminde bir miktar artışın sağlanması arıcılığımız için olumlu gelişmeler olarak sayılabilir.

Türkiye’nin ekolojik ve sosyo-ekonomik yapısı gereği, ülkemizin her yerinde arıcılık yapılabilirken sırasıyla Ege, Karadeniz ve Akdeniz Bölgeleri gerek kovan varlığı gerekse üretim payı bakımından arıcılık için en önemli bölgelerimizdir. Türkiye bal üretiminin yaklaşık yarısı bu üç bölgemizde gerçekleşmektedir. Bal üretimi bakımından sırasıyla ilk on ilimiz; Muğla, Ordu, Adana, Aydın, Sivas, Antalya, İzmir, İçel, Erzincan ve Samsun olup ülkemiz bal üretiminin yaklaşık yarısı bu illerimizde üretilmektedir.

ÜLKE EKONOMİSİNDEKİ YERİ VE ÖNEMİ

1. Arıcılığın Aile Ekonomisindeki Yeri

Arıcılık diğer tarımsal faaliyetlere göre daha az sermaye ile yapılabilen ve kısa sürede kazanç sağlayan bir faaliyettir. Arıcılık yapmak için kapalı bir alan yapımına veya arazi satın alınmasına gerek yoktur. İyi planlandığı veya diğer arıcılarla işbirliği yapıldığı takdirde ikinci bir meslek olarak boş zamanlarda bile yapılabilir. Ayrıca, aile fertlerinden herhangi birisinin kolaylıkla yapabileceği bir faaliyettir. Bu yönüyle, aile ekonomisi için asıl veya yan gelir kaynağı olabilir. Özellikle kırsal kesimde aile bütçesine önemli katkılar sağlar.

null

2. Arıcılığın Tarım İşletmelerindeki Yeri

Arıcılık tarla, bağ-bahçe ve hayvancılık gibi tarım işletmeleri içinde ikinci üretim dalı olarak yapılabilir. Bu yolla işletmenin kazancı artırılmış olur. Aslında, tarla ve bağ-bahçe ürünleri üreten işletmelerde bal arılarına ihtiyaç da vardır. Bilindiği üzere, arılar bitkisel üretimde bitkilerin tohum ve meyve üretebilmeleri için ihtiyaç duydukları tozlaşmayı sağlayarak ürün miktarı ve kalitesinde çok büyük artışlara neden olurlar. Sadece bu nedenle bile tarım işletmelerinde arıcılığa yer verilebilir. Özellikle, çevrelerinde zengin bitki örtüsü bulunan işletmelerde arıcılığa da yer verilmesi hem işletmenin kazancında artışlara neden olur hem de bal veya diğer arı ürünleri üretiminden dolayı işletme bütçesine katkı sağlar.

3. Arıcılığın Bitkisel Üretimdeki Yeri

Yukarıda da bahsedildiği üzere, bitkilerin tohum ve meyve üretebilmeleri için çiçeklerin yeterli miktarda tozlaşmaları gerekmektedir. Bal arıları, özellikle açık alanlarda tozlaşmayı (polinasyon) en iyi yapan böceklerdir. Bal arılarının değişik evrim aşamalarından geçerek nektar ve polenle beslenme sistemine geçmeleri ve bu amaca uygun organlarının oluşumu bitkilerin tozlaşma ihtiyaçlarının karşılanması ile bağlantılı olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle vücut yapıları ve beslenme tarzları gereği çok iyi tozlayıcı olan arılar, nektar salgılamaları ile çiçekler tarafından cezbedilirler. Nektar ve polenin arılar tarafından toplanması sırasında da tozlaşırlar. Bitkilerin tozlaşma ihtiyaçlarını, tozlaşmada bal arılarının önemini ve bu yolla sağlanacak ürün artışını iyi bilen dış ülkelerdeki üreticiler bitkilerin çiçeklenme dönemlerinde arı kolonisi kiralayarak daha fazla ve daha kaliteli ürün elde ederler. Bu konu maalesef ülkemizde yeterince bilinmemekte ve büyük miktarlarda ürün kayıpları meydana gelmektedir.

Arılarla sağlanan tozlaşmadan; başta badem, elma, kiraz, şeftali, armut, kayısı, erik ve çilek gibi meyve türleri; pamuk, ayçiçeği ve anason gibi tarla bitkileri; kavun ve karpuz gibi bahçe bitkileri; fiğ, üçgül, yonca ve korunga gibi yem bitkileri olmak üzere hemen hemen tüm bitki türleri fayda sağlar. Bunun yanında, bazı bitki türlerinin tozlaşması sadece arılar aracılığı ile gerçekleşir ve bitkinin sürekliliği arıların varlığına bağlıdır.

Bitkisel üretimde bulunan üreticiler; bitkilerin tozlaşma istekleri, bitkiye has tozlayıcılar, tozlaşma etkinliğinin artırılması ve bu amaçla bal arılarının kullanılması konularında bir uzmanın görüş ve önerilerini alarak üretim miktarlarını ve ürün kalitesini artırabilirler.

null

4. Arıcılığın Ülke Ekonomisine Katkısı

Arıcılığın ülke ekonomisine katkısı, tarımsal bir faaliyet olması sonucu doğrudan ve gerek sosyo-ekonomik bir konu olması gerekse bitkisel üretime katkısı nedeniyle dolaylı olarak da olmaktadır. Arıcılık toprağa bağımlı olmayıp, topraksız veya az topraklı aileler için tek başına bir geçim kaynağı olabilmektedir. Aynı zamanda en ucuz ve en kolay istihdam yaratan tek tarımsal faaliyettir. Ayrıca, arıcılığın çevreye ve doğaya doğrudan veya dolaylı hiçbir zararlı etkisi yoktur. Daha da önemlisi doğal denge için mutlak surette arılara ve dolayısıyla arıcılığa ihtiyaç vardır. Ülkemizde çok geniş alanlarda arı tozlaşmasına ihtiyaç duyan ürünler yetiştirilmekte ve arıcılıktan bu yönde de faydalanılmaktadır. Çoğu kişilerce fark edilmeyen bu katkı arı ürünlerinden çok daha fazladır.

Kısaca, arıcılığın bir üretim dalı olarak bal ve balmumu üretimiyle ülke ekonomisine doğrudan katkısı 160 trilyon TL. civarındadır. Arıcılığın tozlaşma yolu ile ekonomiye olan katkısının bal ve balmumu ile sağlanan katkının en az 10-15 katı olduğu dikkate alındığında arıcılık bu yolla ülke ekonomisine 1.6-2.4 katrilyon TL. katkı sağlamaktadır. Ayrıca, büyük çoğunluğu kırsal kesimde yaşayan ve yeterli toprağı olmayan 150.000 dolayındaki kişi için istihdam kaynağı olması arıcılığın ülkemiz ekonomisi yönünden önemini ortaya koymaktadır.

null

ARICILIKTA KULLANILAN ARAÇ VE GEREÇLER

A- Arı Kovanları ve Özellikleri

Arıcılıkta kullanılan en önemli araç ve gereçlerin başında arıcılığın vazgeçilmez girdisi olan kovanlar gelmektedir. Arılar doğal şartlarda ağaç ve taş kovuklarını barınak (yuva yeri) olarak kullanırlar. Ancak, tarımsal bir faaliyet olarak arıcılığın gelişmesiyle birlikte, arılar insanlar tarafından değişik barınaklara alınmışlardır. Arıcılığın gelişme süreci içinde arı barınakları da geliştirilerek günümüz modern kovanlarına kadar gelinmiştir. Eski sistemden modern arıcılığa geçiş, çerçeveli kovanların kullanılmasıyla mümkün olmuştur.

Arıcılığı ileri ülkelerde eski tip kovanlar artık yerini tamamen modern kovanlara bırakmasına rağmen ülkemizde az sayıda da olsa ilkel ve modern kovanları yan yana görmek mümkündür. Modern kovanlar, arı ticaretinin daha uygun koşullarda ve daha kolay yapılabilmesine olanak sağlarlar. Bununla birlikte modern kovanlardan daha yüksek verim alınabilmesi, arıların bakım ve beslemelerinde çalışma kolaylığı, gezginci arıcılık yapanlar için arı naklinin kolaylaşması gibi nedenlerle çerçeveli modern kovan kullanımı ülkemizde ve tüm dünyada hızla yaygınlaşmıştır. Kovanlar aşağıda verildiği gibi 3 gruba ayrılabilir.

null

1. Basit Kovanlar

Ülkemizin her köşesinde bu tip kovanlara rastlamak mümkündür. Bunlar yapılış ve görünüş tarzı olarak basit olup teknik ve gezginci arıcılık için uygun olmayan kovanlardır. İçi oyulmuş kütükler, çamurla veya samanla sıvanmış hasır veya çalıdan örülmüş sepetler olabildiği gibi su kabakları, toprak kaplar, basit tahta kutular ve hatta meyve sandıkları kovan olarak kullanılmıştır.

null

2. Geçit Kovanlar

Geçit tipi kovanlar, basit kovanlardan standart çerçeveli kovanlara geçişte atılan ilk adım olup iki tip arasında bulunmaktadır. Açılıp kontrol edilmeleri, bal hasadı ve diğer bir kısım uygulamalar açısından basit kovanlardan üstündür. Önde ve arkada kapakları bulunan dikdörtgen şeklindeki 4 parça tahtadan yapılmış küçük çerçeveli kovanlar geçit kovanların en sık kullanılan örneklerindendir.

null

3. Modern Kovanlar

Bugün dünyanın pek çok yerinde ve ülkemizde içerisinde hareketli çerçevelerin bulunduğu standart çerçeveli modern arı kovanları kullanılmaktadır. Langstroth ve Dadant olmak üzere iki tip modern kovan bulunmasına karşın ülkemizde ve dünyada Langstroth tipi kovanlar daha sık görülür. Her iki kovanda da sistem aynı olup sadece ölçüler farklıdır. Modern kovanlar teknik arıcılıkta diğer kovan tiplerine göre büyük avantaj ve yarar sağlarlar. Modern kovanların yararları ve üstünlükleri aşağıdaki gibi sıralanabilir.

  • Çerçeveli kovanın bütün parçalarının hareketli olması nedeniyle çıkarıp tamir etmek ve yenilemek mümkündür.
  • İlkel kovanlara göre sağlam ve uzun ömürlüdür.
  • Bu tip kovanlarda bilinen bütün arıcılık teknikleri rahatlıkla uygulanabilir.
  • Koloniler istenildiği zaman bala veya diğer arı ürünleri üretimine yönlendirilebilir.
  • İstenilen şekilde ve istenildiği zaman besleme yapılabilir.
  • Her türlü hastalık ve zararlılar ile istenilen şekilde mücadele edilebilir.
  • Ana arı yakından görülebilir ve gerektiğinde yenilenebilir.
  • İstenildiği zaman bal hasadı yapılabilir.
  • Gezginci arıcılık yapmak için idealdir.

null

4. Langstroth Kovanı

Langstroth arı kovanlarında kuluçkalık ve ballık aynı ölçüde olup bu kovanlar florası zayıf, nektar dönemi kısa, kışların ılık geçtiği sıcak ve kurak iklime sahip bölgelerde ve gezginci arıcılık şartlarına uygundur. Langstroth tipi kovanlarda kuluçkalık ve ballık gövde ve çerçeve ölçüleri birbirinin aynısıdır. Langstroth kovanında 10 çerçeve kuluçkalıkta 10 çerçeve ballıkta olmak üzere toplam 20 çerçeve bulunur. Kovan gövde kalınlığı 25 mm’dir. Kuluçkalık ve ballık ölçüleri dıştan dışa 505 mm x 435 mm x 260 mm; içten içe ise 455 mm x 385 mm x 260 mm’dir. Langstroth kovanlara ait çerçevelerin dıştan dışa olan ölçüleri 440 mm x 250 mm olup çerçeve koltuk genişliği 37 mm’dir. Çerçevenin dıştan dışa uzunluğu kovana oturma payları ile birlikte 472 mm’ye çıkar.

5. Langstroth Kovanının Başlıca Parçaları

Kovan Dip Tahtası

Kovanın en altında bulunan parçasıdır. Dip tahtası sabit olmamalı, gerektiğinde kolayca çıkarılabilmelidir. Ancak ülkemizde geniş ölçüde gezginci arıcılık yapıldığı için dip tahtası sabit olarak yapılmaktadır. Uçuş tahtası dip tahtası boyunca menteşeli ve kapanacak şekilde yapılmaktadır. Uçuş tahtası, kovan bekçiliği yapan arılar için bir nöbet tutma yeri ve kovanın havalandırılması sırasında kanat çırparak kovana hava pompalayan arılar için durak yeridir. Aynı zamanda bu tahta arıların kovana giriş çıkışlarını kolaylaştırır.

Kuluçkalık

Kuluçkalık, dip tahtası üzerine yerleştirilen ve ön alt kısımda uçuş deliği bulunan kovanın ana parçasıdır. Adından da anlaşıldığı üzere kuluçkalık arıların yavru yetiştirdiği bölümdür. Kuluçkalık aynı zamanda arıların kışladıkları ve kışlık gıda stoğunun yapıldığı kısımdır.

null

Ballık

Kovan içerisinde arı mevcudunun artıp kuluçkalığa sığmaz hale geldiği zaman kuluçkalık üzerine yerleştirilen kattır. Hasat edilecek balın hemen hemen tamamı bu katlardan alınır. Ana arı yumurtlamak için kuluçkalıkta boş yer bulamadığı zaman yumurtlamasını ballıklarda da sürdürür.

Çerçeveler

Kuluçkalık ve ballık içinde yan yana yerleştirilen ve temel petek takılarak arıların iş ve zamandan tasarruf sağlamalarını ve bunun sonucu daha üretken olmalarını imkan veren kovan kısımlarıdır.

Örtü Tahtası

Kovan kapağı altına yerleştirilen iç kapak durumundadır. Örtü tahtası 2-4 parçalı veya yekpare tek parça olarak yapılabilmektedir. Gezginci arıcılık yönünden tek parça olması daha uygundur.

Kovan Kapağı

Yukarıda sayılan bütün kovan parçalarının ve arıların koruyucusudur. Düz veya geriye meyilli olabilir. Kovan içerisine yağmur ve kar sularının girmesini önler. Özellikle gezginci arıcılık yapılması halinde kovan kapağının ön ve arka kısımlarında havalandırma deliklerinin olması gereklidir.

null

B- Diğer Arıcılık Malzemeleri

Arıcı Körüğü

Arıcının koloni kontrolleri sırasında sürekli olarak kullandığı, arıları sakinleştirip zararsız hale getirdiği ve rahat bir çalışma ortamı oluşturmada kullandığı bir alettir. Körük genelde silindirik yapıda olup duman verici maddelerin yakıldığı depo (kazan) kısmı, hava pompalayarak yanmayı kolaylaştıran ve çıkan dumanı üfleyen körük kısmı ile dumanın püskürtüldüğü huni şeklindeki ağız kısmı olmak üzere üç kısımdan oluşmaktadır. Körük içerisinde marangoz talaşı, çürümüş ağaç kökü ve saman gibi maddeler yakılabilir. Yakılacak malzeme bal ve balmumunda koku bırakmamalıdır. Bu durum özellikle bal hasadı sırasında daha da önem kazanmaktadır.

Arıcı Maskesi

Arıcının baş ve boyun kısımlarını arılardan koruyan, yüze gelen kısmı ince tül veya telden yapılmış şapka gibi giyilebilen bir başlıktır. Maske görüşü engellememeli ve arıcıyı bunaltmayacak şekilde hafif ve aynı zamanda dayanıklı olmalıdır. Sadece insanın baş kısmını veya vücudun belden yukarısını koruyan ya da tulum şeklinde giyilebilen tipleri bulunmaktadır.

null

Eldiven

İnce deriden veya kauçuktan yapılmış olup bazılarında dirseğe veya bileğin üst kısmına kadar örten bez kısmı bulunur. Eldiven genellikle yeni arıcılığa başlayanlar tarafından sıkça kullanılmakta olup parmak hareketlerini kısıtladığı için deneyimli ve usta arıcılar tarafından pek kullanılmaz.

El Demiri

El demiri çok basit yapılı ve küçük bir demir parçası olmasına karşılık oldukça işe yarayan ve çok kullanılan bir alettir. El demiri örtü tahtalarını kaldırmada, çerçeve çıkarmada, bal mumu, propolis veya diğer artıkları kazıyıp temizlemede ve kovan gövdelerini birbirinden ayırmada kullanılır.

null

Temel Petek

Bal üretimini artırmak ve arıların petek yapımını kolaylaştırmak için çerçeve teli ve mahmuz yardımıyla çerçevelere sabitleştirilen, işçi arı gözü basılı ve saf bal mumundan yapılmış ince mum levhasıdır.

Mahmuz

Temel peteklerin çerçeve tellerine sabitlenmesi sırasında kullanılır. Bir sap ve buna bağlı dişli bir tekerlekten ibaret olup dişlerin içi tel üzerinde yürümeyi sağlayacak biçimde oyuktur.

Biz

Temel petek telinin çerçevelere takılması için çerçevelerin yan çıtalarında delik açılması sırasında kullanılır.

Bal Bıçağı ve Sır Tarağı

Bal süzme işlemi sırasında sırlı peteklerin sırlarını açmak için kullanılır. Sırları açma sırasında petek gözlerinin bozulmamasına dikkat edilmelidir. Bazı ülkelerde sır alma işlemi otomatik sır alma makinesi ile yapılmakta olup iş gücünden önemli ölçüde tasarruf sağlanmaktadır.

Çerçeve Teli

Çerçevelere takılan temel peteklerin daha sağlam olarak tutturulması için çerçevelerin yan çıtaları arasına gerilen ince paslanmaz ve yumuşak teldir.

Bölme Tahtası

Zayıf arı ailelerinde kovandaki arılı ve yavrulu çerçeveleri bir tarafa sıkıştırdıktan sonra son çerçevenin yanına konulan düz bir tahtadır. Bölme tahtası kovan içi hacmini daraltarak kuluçkalıkta gerekli sıcaklığın sağlanmasını ve korunmasını kolaylaştırır.

null

Ana Arı Izgarası

Kuluçkalık ile ballık arasına yerleştirilerek ana arının ballıklara geçişini engelleyen metalden yapılmış ızgaradır. Ana arı ızgarasının aralıklarından işçi arılar geçiş yapabilirken ana arı ve erkek arılar geçemezler. Genellikle kaliteli petekli bal üretmek amacıyla kullanılır.

Ana Arı Kafesleri

Ana arısız kalmış veya verimsiz, sakat, yaşlı ana arıya sahip kolonilere yeni bir ana arı vermek ya da ana arıları bir yerden bir yere nakletmek için kullanılan, çok değişik tipleri bulunan özel kafeslerdir.

Yemlik

Kolonilere katı veya sulu yemlerle besleme yapmak için kullanılan çinko, plastik, ahşap ve fiberglas gibi çeşitli malzemelerden ve değişik tiplerde yapılan kaplardır.

Polen Kapanı

Arıların bol polen topladıkları dönemlerde kovan uçuş deliğine ya da kovan tabanına monte edilerek işçi arıların getirdikleri çiçek tozu kümelerini toplamaya yarayan bir tuzaktır. Son yıllarda arı nakilleri sırasında havalandırma penceresi olarak da kullanılabilen kovan tabanına monte edilen tipleri daha sık kullanılmakta ve önerilmektedir.

Bal Süzme Makinesi

Santrifüj makinesi olarak da adlandırılan bal süzme makinesi, sırları alınmış peteklerden balı çıkarmak için kullanılır. El veya elektrikle çalışan ve devir sayısı ayarlanabilen modern tipleri de mevcuttur. Galvanizli saç veya çinkodan yapılan silindirik biçimdeki bal süzme makinelerinin silindirik muhafaza kısmı , bu kısım içinde çerçeve konulacak özel yuvalar ve bu yuva takımının bağlı olduğu düzeni döndürmeye yarayan dişli bir çevirme mekanizmasından ibarettir.

Bal Dinlendirme Kapları

Elde edilen süzme balın, içinde bir süre tutularak dinlendirildiği, bal içindeki mum kırıntılarının ve hava kabarcıklarının üste çıkarak balın arındırıldığı kaplardır.

BAL ARILARININ VÜCUT YAPILARI VE GELİŞİMİ

A- Bal Arının Taksonomisi

Dünyada 100.000 dolayında böcek türü taksonomik olarak sınıflandırılmıştır. Bu 100.000 tür içinde 23.000 dolayında arı türü bulunmaktadır. Bal arıları evrimleri süresince diğer böcek türlerinden farklılık göstererek kendilerine has morfolojik ve anatomik yapılarını geliştirmişlerdir. Örneğin bal arılarında polen toplamaya yarayan polen sepetçiklerinin oluşması, nektar ve polenle beslenmeye geçiş bu farklılaşmanın en tipik örnekleridir. Hayvanlar aleminin böcekler sınıfında yer alan bal arısının taksonomisi aşağıda verilmiştir.

  • Alem (Kingdom) : Hayvanlar (Animalia)
  • Şube (Phylum) : Eklembacaklılar (Arthropoda)
  • Alt şube (Subphylum) : Antenliler (Antennata)
  • Sınıf (Class) : Böcekler (Insecta)
  • Takım (Order) : Zar kanatlılar (Hymenoptera)
  • Familya (Family) : Arılar (Apidae)
  • Cins (Genus) : Bal arıları (Apis)
  • Tür (Species) : Bal arısı (Apis mellifera)

Apis cinsi içinde “Batı” bal arısı olarak adlandırılan Apis mellifera dışında 3 tür daha bulunur ki bunlar “Doğu” bal arısı türleri olan; Apis cerana, Apis dorsata ve Apis florea’dır. Dünya bal üretiminde A. Cerana’dan kısmen yararlanılırken üretimin tamamına yakın kısmı A. mellifera kullanılarak gerçekleştirilmektedir. Diğer 2 tür ise kovana alınamamış olup doğal yuvalarda tek bir petek üzerinde yaşamaktadırlar. Arı taksonomisinde türden sonra ırklar yer almaktadır. Örneğin Anadolu ırkı, Apis mellifera anatolica olarak ifade edilir.

B- Arının Vücut Yapısı

Genel morfolojik yapısı bakımından diğer böceklere benzemekle birlikte, arının vücudu yumuşak yapıda olan yoğun bir kıl örtüsü ile kaplıdır. Arının vücudu baş, göğüs ve karın olmak üzere üç kısımdan meydana gelir. Başta gözler, duyargalar ve ağız parçaları bulunur. Baş, vücudun ikinci kısmı olan göğüse ince oynak bir boyunla bağlıdır. Göğüs ve karının dış kısmı segment denilen halkalardan oluşur.

1. Baş

Arılarda baş önden bakıldığında bir üçgeni andırır. Başta; gözler, duyarga ve ağız parçaları bulunur. Gözler bir çift bileşik (petek) göz ile üç adet basit gözden ibarettir. Basit gözlerin her biri binlerce küçük üniteden oluşmaktadır. Bileşik göz; ana arıda 3.000, işçi arıda 4.000 ve erkek arıda 8.000′den fazla gözcüğün birleşmesinden meydana gelmiştir. Gözün her bir ünitesi bakılan cismin küçük bir kısmını görür ve bu görüntüler birleştirilerek cismin görüntüsü tamamlanır. Arılarda koku, tat ve dokunma-hissetme duyularını algılayan bir çift duyarga (anten) başta bulunmaktadır. Bu duyargalar oldukça kuvvetli kaslar yardımıyla her yöne hareket etme kabiliyetine sahiptirler. Duyargalar dişilerde 12, erkeklerde 13 halkadan meydana gelmiştir. Duyargalar içerisinde bulunan sinir uçları sayesinde arılar duyularına ek olarak rüzgar hızını ve hava sıcaklığını da algılayabilmektedirler. Arıların duyargaları o kadar hassastır ki 2 km mesafeden balın kokusunu algılayabilirler.

Arılar; üst dudak, üst çene, alt çene ve alt dudak olmak üzere dört kısımdan meydana gelen yalayıcı-emici ağız tipine sahiptirler. Alt çeneleri yardımıyla koparıcı özellik gösterirler. Alt çene ve alt dudak birlikte uzanarak hortum şeklindeki “probozis”i oluştururlar. Probozis ve bunun uzantısındaki dil sıvı gıdaların alınmasını sağlar. Dil uzunluğu, arı ırkına göre değişmekle birlikte 6-7 mm arasındadır. Arının, üzeri kıllarla kaplı bulunan dil kısmı iç içe geçmiş sert halkalardan oluşur. Bu halkalar arasında zarımsı, dar ve tüysüz kısımlar vardır. Bu yapısından dolayı dil gerektiğinde uzayıp kısalabilme özelliğine sahiptir. Beslenme işlemi bittiğinde probozis kıvrılıp başın arka kısmına katlandığında dil eski haline nazaran oldukça kısa görünmektedir. İşçi arılar üst çenelerini polen almak, petek yapımında mum işlemek, herhangi bir şeyi tutup kavramak gibi işlerde kullanırlar. Arılarda hortum (dil) nektar, bal, şurup veya su gibi sıvı besinleri almak için kullanılır. Dil, arının emme işlevini yerine getiren organıdır. Baş, iç yapı itibariyle de önemli salgıların üretildiği kısımdır. İşçi arıların yutak üstü salgı bezleri genç yaşta arı sütü, daha ileri ki yaşlarda baldaki sakarozu parçalayan enzimleri salgılarlar. Çenede bulunan salgı bezleri ana arıda ana arı feromonunu, işçi arılarda ise alarm feromonunu salgılar.

2. Göğüs

Arılarda göğüs hareketi dört segmentten meydana gelmiştir. Karnın ilk halkası göğsün son halkasıyla birleşmiştir. Göğüste bulunan üç segmentte her birinden bir çift olmak üzere, üç çift bacak ve iki çift kanat bulunmaktadır. Bu nedenle göğüs arının hareket merkezi olup güçlü kaslarla doludur.
Bacaklar, arının hareket etmesini sağlaması yanında başka görevlere de sahiptirler. Öndeki bir çift bacak baş ve antenlerin temizliğini yapmada kullanılır. Orta bacaklar daha ziyade dayanmayı-tutunmayı sağlar. Aynı zamanda polenin göğüsten ve ön bacaklardan arka bacaklara aktarılmasını ve polen sepetine doldurulmasını sağlar. Üzerindeki sert tüyler nedeniyle bunlara “fırça” da denilmektedir. Arka bacaklar üzerinde bulunan polen sepetçiği polenin kovana taşınmasında kullanılır.

Bal arılarında iki çift kanat bulunur. Kanatlar, çok ince zardan yapılmış olup kitinleşmiş damarlarla desteklenmiştir. Ön kanatlar, arka kanatlardan daha geniş, daha uzun ve daha damarlı olmakla birlikte uçuşta ikisi birlikte çalışmaktadır. Kanatlar uçmanın dışında uçuşu yönlendirmeyi de sağlarlar. Arılar kanatlarını kullanarak havada belirli bir noktada sabit kalabilmekte, uçuş yönlerini değiştirebilmekte ve ani olarak çeşitli yönlere dönüş yapabilmektedir.

3. Karın

Arıların karın (abdomen) kısmında mide, bağırsak ve üreme organları gibi iç organlarla, balmumu, zehir ve nasanof salgı bezleri ile iğne bulunur. Bal arısı larvasında 10 adet abdominal segment vardır. Fakat birinci abdominal segment göğüsle birleşir ve ergin arıda 9 segment bulunur. Son karın segmentleri de iç içe girerler ve böylece işçi ve ana arıda 6 segment varmış gibi görünür. 8., 9.,10. segmentler küçülerek 7. segment içerisine gizlenmiştir.

İşçi arıların 4, 5, 6 ve 7. karın halkalarında her birisinde sağlı-sollu bir çift mum salgı bezi (balmumu aynası) bulunur. İşçi arı hayatının balmumu yapma döneminde kalınlaşarak mum salgılama yeteneğini kazanır. Mum, sıvı olarak aynalar üzerine salgılanır ve mum ceplerinde katılaşarak küçük pulcuk haline geçer. Arılar, zincirleme birbirine tutunarak özel hareketlerle balmumu salgılarlar. Ayaklar yardımıyla ağıza götürülen balmumu pulcukları orada yumuşatılarak yoğrulmakta ve böylece petek gözlerinin yapımında kullanılmaktadır. Mum salgılama dönemini tamamlayan işçi arılarda mum salgı bezleri dumura uğrayıp birer sıra hücre tabakasına dönüşürler.
İşçi arıların 7. abdominal segmentinin iç yüzeyinde ve sırt halkasının ön kenarına yakın kısmında büyük hücrelerden oluşan koku bezi (nasanof bezi) bulunmaktadır. İşçi ve ana arıda abdomenin sonunda iğne bulunur. İğne, iğne odacığından çıkan ince, sivri uçlu bir savunma organıdır. İşçi arıların iğnesi geriye doğru çentiklidir. Bu yüzden işçi arı sokmak üzere iğnesini bir yere batırdığında geri çekemez ve bunun sonucunda organını k aybederek ölür.

H: Baş, Th: Göğüs, Ab: Karın, E: Bileşik göz, Ant:Anten, Lm: Labrum, Lb: Labium Md: Mandibula, Mx: Maksilla, Prb; Probobsis, Gls: Glossa (Dil), Tg: Tergit, W2 : Ön kanat, W3 : Arka kanat, Sp: Stigma, L1 : Ön bacak, L2 : Orta bacak, L3 : Arka bacak, Stn: Sternit

C- Arının Biyolojik Gelişme Dönemleri

Bal arıları yaşama bir yumurta olarak başlarlar. Ana arının petek gözlerine yumurtladığı döllenmiş yumurtalardan işçi arılarla ana arılar, dölsüz yumurtalardan ise erkek arılar meydana gelir. Bir arının gelişmesinde yumurta, larva ve pupa olmak üzere 3 farklı gelişme dönemi vardır. Arılarda yumurtadan ergine toplam gelişme dönemi; ana arıda 16, işçi arıda 21 ve erkek arıda da 24 gündür.

1. Yumurta

Arı yumurtası, silindir şeklinde, uçları yuvarlak ve uzun ekseni boyunca eğri bir dışbükey görünümündedir. Petek üzerinde işçi arı yetiştirmek için yapılmış gözler (hücreler) küçük, erkek arı yetiştirmek için yapılanlar ise büyüktür. Ana arı, büyük göze dölsüz, küçük göze döllü yumurta bırakır.
Yumurta, petek gözüne bırakıldığı zaman dikey konumdadır. Dikey konumda bırakılan yumurta yavaş-yavaş yana eğilerek üçüncü günün sonunda petek gözünün tabanında tamamen yatay bir konuma girer ve larvaya dönüşür. Bu özellikten faydalanarak petek gözündeki yumurtanın kaç günlük olduğu kolayca anlaşılır. Tüm arı bireylerinde yumurta dönemi 3 gündür.

2. Larva

Bal arısı larvası gelişme dönemlerinde renk, şekil, hacim olarak çok hızlı ve önemli değişiklik gösterir. Bu dönemde vücudu oluşturan halkalar üzerinde gözenekler bulunur ve başta ağız parçaları oluşmuştur. Larva dönemine geçmeden az önce işçi arılar, yumurtanın yanına arı sütü koymaya başlamışlardır. Larvanın çıkışıyla birlikte göze oldukça fazla miktarda arı sütü bırakılır. Larva, yumurtadan çıktığı an arı sütü ile beslenmeye başlar.

Bütün arı bireyleri larva döneminin ilk üç gününde 5-15 günlük işçi arılar tarafından salgılanan arı sütüyle beslenirler. Larvaya verilecek arı sütünün ölçüsü ve kalitesi bireylere göre değişir ve en çok arı sütünü ana arı larvaları tüketir. Ana arı larvaları, bütün larva dönemi boyunca işçi arı larvalarına göre, daha sık ve daha zengin arı sütüyle beslenirler. Döllü yumurta, bu beslenme farklılığından dolayı işçi veya ana arı olarak farklı bireyler şeklinde gelişebilmektedir. Yani döllü yumurtalardan meydana gelecek ferdin işçi veya ana arı olması onun larva dönemindeki beslenme şekline bağlıdır.

3. Pupa

6 günlük larva döneminde 5 kez gömlek değiştiren larva pupa dönemine girer. Yumurtadan itibaren 8. günün sonunda işçi arı larvası içeren gözün ağzı mühürlenir. Larva 9. gününde başındaki özel bir bezden salgıladığı salgıyı kullanarak bir kozaya dönüşür. Larva, 10. gününde bu kozasında hareketsiz olarak durur. Bu devre prepupa (pupa öncesi) devresi olarak adlandırılır. Prepupa 11. günde pupa olur. Pupa dönemi prepupa dönemiyle birlikte ana arıda 7, işçi arıda 12 ve erkek arıda ise15 gündür. Basit olarak arının; yumurta ve larva dönemi açık yavru, pupa dönemi de kapalı yavru olarak adlandırılır. Ana arı, işçi arı ve erkek arı için toplam açık yavru dönemi sırasıyla 8.5, 9 ve 9.5 gün olup benzer sıra içinde kapalı yavru dönemleri ise 7.5, 12 ve 14.5 gündür. Kapalı yavru dönemi süresinin erkek arılarda daha uzun olması özellikle varroa mücadelesi yönünden önem arz eder. Bu süreye bağlı olarak varroa, işçi arı kapalı yavru hücrelerine göre erkek arı kapalı yavru hücrelerinde daha fazla nesil üretir.

BAL ARISI KOLONİSİ VE ARI IRKLARI

A- Bal Arısı Kolonisi

Bal arıları, koloni adı verilen topluluklar halinde yaşayan sosyal böceklerdir. Koloni hayatında yardımlaşma ve iş bölüşümü esas olup kolonideki her bireyin kendine özgü görevleri vardır. Kolonide bireyler arası iletişim, bireyler tarafından vücut dışına salgılanan ve diğer bireylere mesaj veren feromon adı verilen kimyasal maddeler vasıtasıyla gerçekleşir. Bir arı kolonisinde ana arı, işçi arı ve erkek arı olmak üzere üç farklı birey vardır. Ana arı ve işçi arılar dişi bireyler olup döllü yumurtalardan gelişirlerken erkek arılar dölsüz yumurtalardan gelişirler. Arı kolonilerinde kışın sadece dişi bireyler mevcut olup erkek arılar ilkbaharda yeni sezonla birlikte görülürler.

B- Koloni Bireyleri ve Görevleri

1. Ana Arı ve Görevleri

Normal koşullar altında her arı ailesinde sadece bir adet ana arı bulunur. Görevi, yumurtlayarak yeni nesillerin meydana gelmesini ve koloninin sürekliliğini sağlamaktır. Ana arının vücut yapısı ince ve uzun, rengi diğer bireylere göre daha açık ve parlaktır. Özellikle kolonide yavru yetiştirme aktivitesinin yüksek olduğu dönemlerde karın çok uzundur. Ana arı, genellikle kendisini çevreleyen, temizliği ve beslenmesiyle ilgilenen bir grup işçi arı arasında görülür. Yaşamı süresince sadece çiftleşme amacıyla ya da koloninin oğul vermesi durumunda kovan dışına çıkar. Kendi kendine beslenemez. Beslenmesi, bakıcı işçi arıların ağzına arı sütü vermeleri şeklinde olur. Tek görevi yumurtlamaktır. Ana arı işçi arıya göre daha uzun ve daha az çentiği bulunan iğneye sahiptir. Bu nedenle iğnesini batırıp çıkararak defalarca kullanabilir. Ana arı, iğnesini rakip ana arılara karşı kullanır. Ana arı; ana arı hücresi, ana arı memesi veya ana arı yüksüğü denilen özel bir göz içerisinde gelişir ve gelişme süresi 16 gündür. Hücreden çıktıktan sonra ortalama 1 hafta içinde güneşli, sıcak ve rüzgarsız bir günde ve öğleden sonra çiftleşme uçuşuna çıkarak havada erkek arılarla çiftleşir. Değişik nedenlerden dolayı yeterli sayıda erkek arıyla çiftleşemeyen ana arı daha sonraki günlerde 2-3 defa daha çiftleşme uçuşuna çıkabilir. Çiftleşmesini tamamlayan ana arı kovanına döner ve 2-3 gün sonra yumurtlamaya başlar. Ana arı kovan içi ve kovan dışı şartlara ve kalitesine bağlı olarak günde ortalama 1.500-2.500 adet yumurta yumurtlayabilir.

Ana arı salgıladığı feromonla işçi arıları etrafına çeker, kolonide birliği ve düzeni sağlar. Feromon kokusunu algılayan işçi arılar kolonideki işleri düzenle yürütürler. Aynı zamanda bu feromonlar işçi arıların yumurtalıklarının gelişmesini ve kolonide yeni bir ana arı yetiştirmelerini önler. Herhangi bir nedenle ana arısız kalan ve ana arı yetiştirme olanağı bulunmayan bir kolonide işçi arılardan bazılarının yumurtalıkları gelişerek yalancı ana arı meydana gelir. Yalancı ana arılar sadece dölsüz yumurta yumurtlayabileceklerinden koloni zamanla erkek arılarla dolar ve söner. Ana arıların ortalama yaşam süreleri 3-5 yıl olmakla beraber 7 yıla kadar yaşayabilirler. Ancak artan yaş ile birlikte giderek daha az yumurtlarlar ve daha fazla oranda dölsüz yumurta bırakırlar. Bu nedenle teknik arıcılıkta genç, sağlıklı ve verimli ana arılarla çalışmak esas olduğundan kolonilerin ana arıları her 1-2 yılda bir değiştirilmelidir.

2. İşçi Arı ve Görevleri

İşçi arılar, döllenmiş yumurtalardan meydana gelirler. Koloninin gücüne ve mevsime bağlı olarak kolonideki işçi arı sayısı kış aylarında 10.000-20.000 arasında değişirken, ilkbaharda sayıları giderek artar ve yaz aylarında 60.000-80.000 adet olabilir. Kolonilerin gücü, sahip oldukları işçi arı varlığı ile belirlenir. Başta bal üretimi olmak üzere diğer tüm arı ürünleri üretimi, ekonomik olarak ancak güçlü kolonilerle yapılabilir. Güçlü bir koloni için, kolonide genç ve kaliteli bir ana arının bulunması zorunludur.
Normal koşullar altında yumurtlama hariç kolonideki bütün işler olağanüstü bir işbirliği içinde işçi arılar tarafından yapılır. İşçi arıların kolonideki başlıca görevleri; kovan temizliği, arı sütü ve balmumu salgılama, petek örme, yavru bakımı, kovanın havalandırılması, ana arının bakım ve beslenmesi, kovan bekçiliği, kovana nektar, polen, propolis, su taşıma ve balın olgunlaşmasını sağlama gibi görevlerdir. Ömürleri kısa olan işçi arılar, ağır bir çalışma temposu ve yıpranma nedeniyle ilkbaharla sonbahar arasındaki dönemde 35-40 gün yaşarken, kışlayan işçi arılar daha uzun süre yaşarlar. Kuluçka süresini tamamlayıp petek gözünden çıkan işçi arıların görevi hemen başlar. Ancak farklı görevler farklı yaşlarda yapılır. İşçi arının yaşı, görevin yerine getirilmesinde belirleyici olan en önemli faktördür. Yaşa göre yapılan ve kovan içi hizmet olarak adlandırılan bu görevler aşağıdaki gibi sıralanabilir. İşçi arı;

  • 0-3 günlük yaşta; kendisini ve yavru gözlerini temizler ve yavrulu gözler üzerinde dolaşarak kuluçka sahasında gerekli sıcaklığın oluşmasını sağlar.
  • 3-6 günlük yaşta; petek gözlerinden aldığı çiçek tozu ve bal ile hazırladığı karışımla yaşlı larvaları besler.
  • 5-15 günlük yaşta; arı sütü salgılayarak genç larvaları besler.
  • 12-18 günlük yaşta; balmumu üretip petek örer ayrıca kovan temizliğiyle de uğraşır.
  • 18-20 günlük yaşta; kovan uçuş deliğinde ve uçuş tahtası üzerinde nöbet tutarak kovan bekçiliği yapar.

İlk 20 gününü kovan içinde, kovan içi hizmetlerle tamamlayan ve 21 günlük olan işçi arılar artık kovan dışı hizmetler için hazırlardır. Ömürlerinin geri kalan kısmını kovan dışında ve arazide çalışarak kovana nektar, polen, propolis ve su taşırlar. Kovan dışı görevleri yapan bu arılara “tarlacı arılar” denir. Tarlacı arıların kovan dışı hizmetleri aşağıda sıralanmıştır.

a) Polen Toplama

Arılar beslenme ve özellikle yavru büyütmek için mutlaka polene ihtiyaç duyarlar. Polen protein, yağ, vitamin ve mineral madde kaynağıdır. Polen olmadan koloni kuluçka faaliyetini sürdüremez, işçi arılar arı sütü salgılayamaz. İşçi arı, çiçekleri dolaştıktan sonra vücudu üzerindeki poleni orta bacağındaki tüyler vasıtasıyla arka bacaklarında bulunan polen sepetine aktararak kovana getirir ve petek gözüne bırakır. Kovan içi hizmeti gören genç işçi arılar bu poleni göz içerisine çene ve başı ile yerleştirir ve dili ile de nemlendirirler. Bir polen yükü olan iki polen kümesini yapabilmek için 50-100 çiçeğin ziyaret edilmesi gerekir. Bir petek gözünün polenle dolması için 1500 yonca çiçeğinin ziyaret edilmesi lazımdır. Polen toplamak için günlük uçuş sayısı ortalama 6-8 olmasına rağmen bu sayı 45′e kadar çıkabilmektedir. İşçi arının arka bacağında taşıdığı bir polen kümesinin ağırlığı 12-25 mg arasında değişmektedir. Koloniye polen getiren arı, polen kaynağının yerini ve kovandan olan uzaklığını petek üzerinde “ARI DANSI” denilen özel bir dans yaparak diğer arılara tarif eder.

b) Nektar Toplama

Arıların bal yapmak üzere çiçeklerden topladıkları şekerli sıvıya nektar (bal özü) denir. Arı, bir çiçekte nektar olup olmadığını diliyle belirler. Ayrıca nektarın kokusunu da algılayarak nektar olup olmadığını anlar. Arı, nektarı bulduğu anda hızla kursağına (bal midesi) çeker, kursağını dolduruncaya kadar çiçekleri dolaşır. Arı, küçük çiçeklerden 1000-1500 çiçek ziyaret ederek kursağını doldururken bazen büyük çiçeklerden 100 ziyaretle kursağını doldurabilmektedir. Nektar taşıyan bir arının günlük sefer sayısı ortalama 8-10′dur. Bu sayı 24′e kadar çıkabilmektedir. Arının bir seferde taşıyabildiği nektar miktarı 30-50 mg’dır. Koloniye nektar getiren arı polen toplamada olduğu gibi petek üzerinde dans ederek nektar kaynağının yerini ve kovandan olan uzaklığını kendisini izleyen diğer arılara tarif eder. Getirdiği nektardan bir miktar kendisini izleyen arılara vererek taşıdığı nektarın şeker konsantrasyonu (yoğunluğu) hakkında bilgi verir. Arılar şeker konsantrasyonu yüksek olan nektarları tercih ederler. Nektar taşıyan arı, kovan içerisine girdiği zaman nektarı kovan içinde görevli arı veya arılara aktarır, onlar da petek gözlerine yerleştirirler. Nektarın bala dönüşümü için hem fiziksel hem de kimyasal değişime ihtiyaç vardır. Fiziksel değişim su oranının azaltılması, kimyasal değişim ise nektarda bulunan sakkarozun enzimlerle glikoz ve früktoza indirgenmesidir.

c) Propolis Toplama

Propolis toplayan arılar, propolis kaynağını çenesi ile ısırır, ön bacakları yardımıyla koparır ve polen sepetine atarak kovana getirirler. Kovan içerisinde diğer arılar propolisi çekerek küçük parçalar halinde alıp istedikleri yerlere yapıştırırlar. Arılar propolisi, kovan çatlak ve patlaklarının kapatılmasında, kovanın dezenfekte edilmesinde ve kovana giren ve dışarı atılamayan herhangi bir canlının propolisle kapatılarak kokuşmasının önlenmesinde kullanırlar.

d) Su Taşıma

Yaşayan bütün organizmaların suya ihtiyaç duymaları gibi arılar da suya ihtiyaç duyarlar. Arılar suyu, yavru büyütmede, kovan içini serinletmede ve nemlendirmede kullanırlar. Suyu kovana taşıyan arılar, kovan içine geldiklerinde getirdikleri suyu diğer arılara aktarırlar. Sadece bir arıya aktarabileceği gibi 18 arıya kadar dağıttığı da görülmüştür. Su kaynağının yeri, su taşıyan işçi arılarca nasanof feromonu ile işaretlenip diğer arılar tarafından daha kolay bulunması sağlanır. Su, sıcak ve kurak havalarda polen ve nektar gibi depolanmaktadır. Su depolama işi peteğin üst kısmına, bal mumu ile yapılan küçük bölmelere olur. Su taşıyan arılar 1 günde ortalama olarak 50 sefer yaparlar. Kovana taşınan su miktarı ortalama 25 mg olup 50 mg’a kadar çıkabilir. Dolayısıyla bir arı bir günde 1250 mg su taşıyabilir. Böylece kovana 1 litre suyun taşınabilmesi için 800 arının gün boyunca su taşıması gerekir.

3. Erkek Arı ve Görevleri

Döllenmemiş yumurtalardan gelişen erkek arılar koloninin iri ve tombul bireyleridir. Çevre koşullarına ve koloninin gücüne bağlı olarak kolonilerde Nisan-Mayıs aylarından itibaren erkek arıları görmek mümkündür. En çok oğul mevsiminde görülen erkek arıların boyu, ana arının boyu kadar uzun değildir, fakat işçi arılardan ve ana arıdan daha geniş ve iridir. Erkek arılar çok kısa bir dile sahiptir. Bu nedenle çiçeklerden nektar alamazlar ve iğneleri olmadığı için kendilerini de koruyamazlar. Kolonideki erkek arı miktarı, sezona ve kolonideki koşullara bağlı olup oğul mevsiminde 500-2.000 arasındadır. Koloniler, ilkbahar ve yaz başlarında erkek arı yetiştirmeye başlarlar. Geç sonbaharda ve kış aylarında normal koşullarda kolonilerde erkek arı bulunmaz. Son derece obur olan erkek arıların başlıca görevi çiftleşme uçuşuna çıkan genç ana arılarla çiftleşmektir. Erkek arı, genç ve çiftleşmemiş ana arıyı havada yakalar ve onunla çiftleşir. Ana arıyla çiftleşen erkek arı çiftleşme organını kaybeder ve ölür. Ortalama yaşam süresi 55-60 gündür.

İşçi arılar, ergin erkek arıları koloniden atmak veya erkek arı yumurta ve larvalarını tahrip etmek suretiyle kovandaki erkek arı sayısını düzenlerler. Erkek arı yumurtalarının ancak % 50-56’sının ergin arı olarak gelişmesine fırsat verilir. Erkek arılar, genellikle 5-7 günlük olunca uçarlar. Erkek arılarda en yoğun uçuş aktivitesi günün en ılık saatleri olan saat 14-16 arasında olup genellikle sıcaklık 18-20oC’in üzerine çıkmadıkça uçmazlar. Uçuş amacı; çevreyi tanıma, dışkılama veya çiftleşme olabilir. Günde ortalama uçuş sayısı 2-4 olup bu sayı 17′ye kadar çıkabilir. Uçuşa çıkmadıkları zamanlarda kovanda ballı çerçeveler üzerinde dururlar ve beslenirler. Yaz sonu veya sonbahar dönemlerinde işçi arılarca zorla kovandan dışarı atılarak ölüme terk edilirler.

C- Arı Irkları

Arı ırkları; büyüklük, renk, dil uzunluğu, vücudun kıl örtüsü, balmumu bezlerinin şekil ve büyüklüğü, kanat damar yapısı ve kanat büyüklüğü gibi morfolojik özelliklerle birbirlerinden ayrılırlar. Bu güne kadar yapılan taksonomik çalışmalarda dünyada 24 arı ırkı kesin olarak tanımlanmıştır. Bunlardan ancak bazıları ekonomik öneme sahip olup ekolojik şartların elverdiği her yerde yetiştirilirler. Ekonomik değer taşıyan arı ırkları içinde İtalyan, Kafkas ve Karniyol ilk sıralarda yer alırlar.

1. İtalyan Irkı

İtalyan arısı (Apis mellifera ligustica) olarak da adlandırılan bu ırk, ılıman iklim kuşaklarında yetiştirilir. İnce karın ve nispeten uzun bir dile sahiptir. Bu ırkta kıllar sarı renkte olup bu durum erkek arılarda daha belirgindir. İtalyan ırkı arılar sakin yaradılışlıdırlar. Çoğalma kabiliyetleri fazladır. Yavru büyütme yeteneği fazla olup erken ilkbaharda kuvvetli koloni oluştururlar. Bol nektar toplayarak çok bal yaparlar. Oğul verme meyilleri zayıftır. Obur oldukları için kış mevsiminde fazla bal tüketirler. Kısmen uzun dilleri sayesinde yonca çiçeklerinden kolaylıkla yararlanırlar. Üstün petek örme özelliği İtalyan arısını, arılar arasında en iyi petek ve petekli bal üreten arı haline getirmiştir. Bu olumlu özelliklerine karşın yön tayin etme duyguları zayıftır ve yağmacılığa eğilimlidirler.

2. Karniyol Irkı

Karniyol arısı (Apis mellifera carnica), ince yapılı ve uzun dillidir. Kısa ve sık bir kıl örtüsüne sahiptirler. Gri arılar da denilen Karniyol arısının kitini çok koyu renktedir ve genellikle 2. ve 3. halkalar üzerinde kahverengi noktalar, bazen de kahverengi çizgiler vardır. En sakin ve uysal arı ırkıdır. Yavru üretme kabiliyetleri çok iyidir. Küçük aileler halinde kışladıklarından yiyecek tüketimleri azdır. Polen miktarı yeterli olduğu sürece yavru büyütme uzun süre devam eder. Sonbaharda ailenin nüfusu süratle azalır. Çok sert iklim şartlarında bile kışlama yetenekleri iyidir. Oğul verme eğilimleri yüksektir. Yön tayin etme ve kovanlarını bulma duyguları kuvvetlidir. Yağmacılığa karşı meyilli değildirler. Çok az propolis kullanırlar ve bu yüzden yavru hastalıklarına karşı çok hassastırlar. Çevre şartları değişikliklerine uyma kabiliyetleri yüksektir.

3. Kafkas Irkı

Kafkas arısı (Apis mellifera caucasica) biçim, büyüklük ve kıl örtüsü bakımından karniyol arısına benzer. Kitin rengi koyudur fakat birinci karın halkası üzerinde kahverengi noktalar görülür. Kafkas ırkı, bilinen arı ırkları içinde en uzun dile sahip olan ırktır. Uysallıkları ve petek üzerindeki sakinlikleri bu ırkın en tipik özellikleridir. Yavru verimleri yüksektir ve kuvvetli aileler meydana getirirler. Fakat en kuvvetli oldukları devre yaz ortasıdır. Oğul verme meyilleri zayıftır. Propolisi çok kullanırlar. Nosema hastalığına karşı hassasiyetleri dolayısıyla kuzey bölgelerinde kışlama durumları pek iyi değildir. Yağmacılığa meyillidirler. Bal verimleri yüksektir.

4. Yerli Irklar

Anadolu arısı (Apis mellifera anatoliaca) olarak da isimlendirilen bu ırk, Anadolu’nun büyük kısmında yayılış göstermektedir. 1953 yılında ırk düzeyinde sınıflandırılmıştır. Anadolu arısı, İngiltere ve ABD’ne götürülerek bu ülkelerdeki ıslah çalışmalarında kullanılmıştır. Ege formu gibi değişik alt türlerinin olabileceği bildirilmektedir. Anadolu arısı esmer ve küçük yapılı arılardır. Olumsuz kış şartlarına çok dayanıklı olup yavru ve bal üretim kabiliyetleri yüksektir.

Yine… Deprem

null

Deprem, yerkabuğu içindeki kırılmalar nedeniyle ani olarak ortaya çıkan titreşimlerin dalgalar halinde yayılarak geçtikleri ortamları ve yeryüzeyini sarsma olayıdır. Magma üzerinde yüzen levhalar konveksiyonel akım sayesinde sürekli hareket halindedir. Kıtaların hareketi ile plato sınırlarında kaynama ve ayrılmadaki sürtünmeden oluşan kinetikenerjinin aniden büyük bir güçle boşalabilir. Yer katmanlarında oluşan şok dalgalarının sebep olduğu doğa olayına deprem denir.

null

Depremin nasıl oluştuğunu, deprem dalgalarının yeryuvarı içinde ne şekilde yayıldıklarını, ölçü aletleri ve yöntemlerini, kayıtların değerlendirilmesini ve deprem ile ilgili diğer konuları inceleyen bilim dalına “Sismoloji” denir.

null

Sismik şok dalgaları, yer kabuğunda dikey veya yatay olarak hareket edebilirler. Deprem bölgesinin jeolojik yapısı sonucu killi veya kumlu arazilerde yer altı su kaynakları aniden yeryüzüne çıkabilir. Arazide seviye kaybı veya tersi oluşabilir. Deprem, insanın hareketsiz kabul ettiği ve güvenle ayağını bastığı toprağın da oynadıgı ve üzerinde bulunan tüm yapıların da hasar görüp, can kaybına uğrayacak şekilde yıkılabileceklerini gösteren bir doğa olayıdır. İstanbul Kandilli Rasathanesi Türkiye depremlerini araştıma ve bilgi merkezidir.

null

Depremin Şiddeti (Büyüklüğünün Ölçülmesi)

Sismograf depremi çıplak gözle ve doğrudan gözlemleyemediklerinden bazı sayısal verileri veya çeşitli ölçümleri esas alarak depremleri analiz ederler. Bu yüzden temel olarak birbirinden farklı ama eşit derecede önemli iki ölçüm sistemiyle depremleri analiz ederler: Büyüklük ve şiddet. Bir depremin sahip olduğu enerji, büyüklük sistemiyle, herhangi bir noktadaki sarsıntı yoğunluğu ise şiddet sistemiyle ölçülür. Deprem büyüklüğünü gösteren tabelaya Richter ölçeği denir. Depremin süresi ve şok dalgalarının kuvvetine göre sınıflandırılır. Richter ölçeğinin skalası 1 den 9,5 a kadardır.Mercalli ölçeği ise şiddeti gösterir.

null

Deprem Türleri

Depremler oluş nedenlerine göre degişik türlerde olabilir. Dünyada olan depremlerin büyük bir bölümü yukarıda anlatılan biçimde oluşmakla birlikte az miktarda da olsa baska doğal nedenlerle de olan deprem türleri bulunmaktadır. Yukarıda anlatılan levhaların hareketi sonucu olan depremler genellikle “Tektonik” depremler olarak nitelenir ve bu depremler çoğunlukla levhalar sınırlarında olusurlar.Yeryüzünde olan depremlerin %90′ı bu gruba girer. Türkiye’de olan depremler de büyük çoğunlukla tektonik depremlerdir.

İkinci tip depremler “Volkanik” depremlerdir. Bunlar volkanların püskürmesi sonucu oluşurlar.Yerin derinliklerinde ergimiş maddenin yeryüzüne çıkışı sırasındaki fiziksel ve kimyasal olaylar sonucunda oluşan gazların yapmış oldukları patlamalarla bu tür depremlerin maydana geldiği bilinmektedir. Bunlar da yanardağlarla ilgili olduklarından yereldirler ve önemli zarara neden olmazlar. Japonya ve İtalya’da olusan depremlerin bir kısmı bu gruba girmektedir. Türkiye’de aktif yanardağ olmadığı için bu tip depremler olmamaktadır.

Bir başka tip depremler de “Çöküntü” depremlerdir. Bunlar yer altındaki boşlukların (mağara), kömür ocaklarında galerilerin, tuz ve jipsli arazilerde erime sonucu oluşan boşlukları tavan blokunun çökmesi ile oluşurlar. Hissedilme alanları yerel olup enerjileri azdır fazla zarar getirmezler. Büyük heyelanlar ve gökten düşen meteorların da küçük sarsıntılara neden olduğu bilinmektedir. Odağı deniz dibinde olan Derin Deniz Depremlerinden sonra, denizlerde kıyılara kadar oluşan ve bazen kıyılarda büyük hasarlara neden olan dalgalar oluşur ki bunlara (Tsunami) denir. Deniz depremlerinin çok görüldüğü Japonya’da Tsunami’den 1896 yılında 30.000 kişi ölmüstür.

null

Deprem Parametreleri

Herhangibir deprem oluştuğunda, bu depremim tariflenmesi ve anlaşılabilmesi için “Deprem Parametreleri” olarak tanımlanan bazı kavramlardan söz edilmektedir. Aşağıda kısaca bu parametrelerin açıklaması yapılacaktır.

Odak Noktası (Hiposantr)

Odak noktası yerin içinde depremin enerjisinin ortaya çıktığı noktadır. Bu noktaya odak noktası veya iç merkez de denir. Gerçekte, enerjinin ortaya çıktığı bir nokta olmayıp bir alandır, fakat pratik uygulamalarda nokta olarak kabul edilmektedir.

Dış Merkez (Episantr)

Odak noktasına en yakın olan yer üzerindeki noktadır. Burası aynı zamanda depremin en çok hasar yaptığı veya en kuvvetli larak hissedildiği noktadır. Aslında bu, bir noktadan çok bir alandır. Depremin dış merkez alanı depremin şiddetine bağlı olarak çeşitli büyüklüklerde olabilir. Bazen büyük bir depremin odak noktasının boyutları yüzlerce kilometreyle de belirlenebilir. Bu nedenle “Episantr Bölgesi” ya da “Episantr Alanı” olarak tanımlama yapılması gerçeğe daha yakın bir tanımlama olacaktır.

Odak Derinliği

Depremde enerjinin açığa çıktığı noktanınyeryüzünden en kısa uzaklığı, depremin odak derinliği olarak adlandırılır. Depremler odak derinliklerine göre sınıflandırılabilir. Bu sınıflandırma tektonik depremler için geçerlidir. Yerin 0-60 km. derinliğinde olan depremler sığ deprem olarak nitelenir. Yerin 70-300 km. derinliklerinde olan depremler orta derinlikte olan depremlerdir. Derin depremler ise yerin 300 km. den fazla derinliğinde olan depremlerdir. Türkiye’de olan depremler genellikle sığ depremlerdir ve derinlikleri 0-60 km. arasındadır. Orta ve derin depremler daha çok bir levhanın bir diğer levhanın altına girdiği bölgelerde olur. Derin depremler çok genis alanlarda hissedilir, buna karşılık yaptıkları hasar azdır. Sığ depremler ise dar bir alanda hissedilirken bu alan içinde çok büyük hasar yapabilirler.

Eşşiddet (İzoseit) Eğrileri

Aynı şiddetle sarsılan noktaları birbirine bağlayan noktalara denir. Bunun tamamlanmasıyla eşşıddet haritası ortaya çıkar. Genelde kabul edilmiş duruma göre, eğrilerin oluşturduğu yani iki eğri arasında kalan alan, depremlerden etkilenme yönüyle, şiddet bakımından sınırlandırılmış olur. Bu nedenle depremin şiddeti eşşiddet eğrileri üzerine değil, alan içerisine yazılır.

Şiddet

Herhangibir derinlikte olan depremin, yeryüzünde hissedildiği bir noktadaki etkisinin ölçüsü olarak tanımlanmaktadır. Diğer bir deyişle depremin şiddeti, onun yapılar, doğa ve insanlar üzerindeki etkilerinin bir ölçüsüdür. Bu etki, depremin büyüklüğü, odak derinliği, uzaklığı yapıların depreme karşı gösterdiği dayanıklılık dahi değişik olabilmektedir.

Şiddet depremin kaynağındaki büyüklüğü hakkında doğru bilgi vermemekle beraber, deprem dolayısıyla oluşan hasarı yukarıda belirtilen etkenlere bağlı olarak yansıtır. Depremin şiddeti, depremlerin gözlenen etkileri sonucunda ve uzun yılların vermiş olduğu deneyimlere dayanılarak hazırlanmış olan “Şiddet Cetvelleri”ne göre değerlendirilmektedir. Diğer bir deyişle “Deprem Şiddet Cetvelleri” depremin etkisinde kalan canlı ve cansız herşeyin depreme gösterdiği tepkiyi değerlendirmektedir. Önceden hazırlanmış olan bu cetveller, her şiddet derecesindeki depremlerin insanlar, yapılar ve arazi üzerinde meydana getireceği etkileri belirlemektedir.

Bir deprem oluştuğunda, bu depremin herhangibir noktadaki şiddetini belirlemek için, o bölgede meydana gelen etkiler gözlenir. Bu izlenimler Şiddet Cetveli’nde hangi şiddet derecesi tanımına uygunsa, depremin şiddeti, o şiddet derecesi olarak değerlendirilir. Örneğin; depremin neden olduğu etkiler, şiddet cetvelinde VIII şiddet olarak tanımlanan bulguları içeriyorsa, o deprem VIII şiddetinde bir deprem olarak tariflenir. Deprem Şiddet Cetvellerinde, şiddetler romen rakamıyla gösterilmektedir. Bugün kullanılan batlıca şiddet cetvelleri değiştirilmiş “Mercalli Cetveli (MM)” ve “Medvedev-Sponheur-Karnik (MSK)” şiddet cetvelidir. Her iki cetvelde de XII şiddet derecesini kapsamaktadır. Bu cetvellere göre,şiddeti V ve daha küçük olan depremler genellikle yapılarda hasar meydana getirmezler ve insanların depremi hissetme şekillerine göre değerlendirilirler.

null

Magnitüd

Deprem sırasında açığa çıkan enerjinin bir ölçüsü olarak tanımlanmaktadır. Enerjinin doğrudan doğruya ölçülmesi olanağı olmadığından, Amerika Birleşik Devletleri’nden Prof. C. Richter tarafından 1930 yıllarında bulunan bir yöntemle depremlerin aletsel bir ölçüsü olan “Magnitüd” tanımlanmıştır. Prof . Richter, episantrdan 100 km. uzaklıkta ve sert zemine yerlestirilmis özel bir sismografla (2800 büyütmeli, özel periyodu 0. 8 saniye ve %80 sönümü olan bir Wood-Anderson torsiyon Sismografı ile) kaydedilmiş zemin hareketinin mikron cinsinden (1 mikron 1/1000 mm) ölçülen maksimum genliğinin 10 tabanına göre logaritmasını bir depremin “magnitüdü” olarak tanımlamıştır. Bugüne dek olan depremler istatistik olarak incelendiğinde kaydedilen en büyük magnitüd değerinin 8. 9 olduğu görülmektedir(31 Ocak 1906 Colombiya-Ekvator ve 2 Mart 1933 Sanriku-Japonya depremleri).

Magnitüd, aletsel ve gözlemsel magnitüd değerleri olmak üzere iki gruba ayrılabilmektedir. Aletsel magnitüd, yukarıda da belitildiği üzere, standart bir sismografla kaydedilen deprem hareketinin maksimum genlik ve periyod değeri ve alet kalibrasyon fonksiyonlarının kullanılması ile yapılan hesaplamalar sonucunda elde edilmektedir. Aletsel magnitüd değeri, gerek hacim dalgaları ve gerekse yüzey dalgalarından hesaplanılmaktadır. Genel olarak, hacim dalgalarından hesaplanan magnitüdler (m), ile yüzey dalgalarından hesaplanan mağnitüdler de (M) ile gösterilmektedir. Her iki magnitüd değerini birbirine dönüştürecek bazı bağıntılar mevcuttur.

Gözlemsel magnitüd değeri ise, gözlemsel inceleme sonucu elde edilen episantr şiddetinden hesaplanmaktadır. Ancak, bu tür hesaplamalarda, magnitüd-şiddet bağıntısının incelenilen bölgeden bölgeye değiştiği de gözönünde tutulmalıdır. Gözlemevleri tarafından bildirilen bu depremin magnitüdü depremin enerjisi hakkında fikir vermez. Çünkü deprem sığ veya derin odaklı olabilir. Magnitüdü aynı olan iki depremden sığ olanı daha çok hasar yaparken, derin olanı daha az hasar yapacağından arada bir fark olacaktır.

Yine de Richter ölçeği (magnitüd) depremlerin özelliklerini saptamada çok önemli bir unsur olmaktadır. Depremlerin şiddet ve magnitüdleri arasında birtakım ampirik bağıntılar çıkarılmıştır. Bu bağıntılardan şiddet ve magnitüd değerleri arasındaki dönüşümleri aşağıdaki gibi verilebilir.

null

Dünya’da Meydana Gelen Önemli Depremler

  • İstanbul - Küçük Kıyamet, 1509 Büyük İstanbul Depremi
  • Lizbon Depremi (1755)
  • İstanbul - 1766 Büyük İstanbul Depremi
  • San Francisco Depremi (1906) - Büyüklüğü 7,7-8,3 arasında. Deprem ve sonrasında çıkan yangın büyük hasara sebep olmuştur.
  • Karabük Depremi (1912) - 7,2 şiddetindeki depremde 2,514 kişi ölmüştür.
  • Erzincan Depremi (1938) - 8,7 büyüklüğündeki depremde 40.000′e yakın insan ölmüştür.
  • Erzincan Depremi (1939) - 7,9 büyüklüğünde ki depremde 32.962 kişi hayatını kaybetmiştir.
  • Bolu Depremi (1944) - 7,2 büyüklüğündeki depremde 3,959 kişi ölmüştür.
  • Büyük Meksika Depremi (1985). 8,1 büyüklüğünde.
  • Ermenistan Depremi (1988)
  • Erzincan Depremi (13 Mart 1992) 6,9 büyüklüğündeki depremde 3.500′e yakın insan ölmüştür.
  • İzmit Depremi (17 Ağustos 1999) Mw 7.4 büyüklüğündeki depremde 25.000′e yakın insan ölmüştür.
  • Düzce Depremi (12 Kasım 1999) Mw 7.2 büyüklüğündeki depremde yaklaşık 2.000 kişi hayatını kaybetmiştir.
  • Bakü Depremi (2000)
  • Keşmir Depremi (2005) 80.000′e yakın insanın ölümüne sebep oldu.
  • Cava Depremi (2006) 9.7 büyüklüğünde meydana gelmiştir. Yaklaşık 70.000 kişi ölmüştür.

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

17 Ağustos 1999 gecesi herşey 45 saniyeye sığdı.

Zamanın durduğu, saatlerin akrep ve yelkovanlarının donduğu 45 saniye geride kaldığında, gecenin karanlığı yüzyılın felaketinin silüetlerini taşıyordu. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yaşanan acının ve depremin yıkıcı gücünün akılalmaz boyutları ortaya çıktı. Deprem bölgesine ilk koşanlar, yaşananlara tanıklık edenler ise gazeteciler oldu. Objektifler, kameralar enkazları taradı, anaların, çocukların gözyaşlarını tüm dünyaya aktardı, yardımların dağıtımında yaşanan aksaklıkları ortaya çıkardı.

Kimi kez fotoğraf çekerken ağlasalar, objektiflerinin netini yapmaya çalışırken hıçkırıklara boğulsalar da gazeteciler üzerlerine düşen görevi yerine getirmek için haftalarca deprem bölgelerinden ayrılmadılar. O günlerin fotoğraf karelerine sığmayan acıları bundan sonrası için birer ibret belgesi olarak önümüzde duruyor. Depremde yitirdiğimiz canların, sönen ocakların sadece alın yazısı olmadığını biliyoruz. İlgisizliğin, başıboşluğun faturasını o 45 saniyenin sonunda Türk halkının ödediğini unutmayacağız. Ve unutturmayacağız…

Kayseri ve Bolu’da Orta Şiddette Deprem

Düzce depreminin 9. yıldönümü olan dün, Kayseri ve Bolu’da orta şiddette iki deprem meydana geldi. Kayseri’nin Kocasinan ilçesi Güneşli beldesinde meydana gelen 4.9 büyüklüğündeki depremde 20 ev ve 2 caminin minaresi zarar gördü. Depremde can kaybının olmadığı belirtildi. Beldede evleri hasar gören 10 aile, geceyi geçirmeleri için okul binasına yerleştirildi. Kale ve Cumhuriyet mahallelerinde telefon ve elektrik hatlarının kesildiği, yetkililerin hatları onarmak için çalışmalara başladığı belirtildi. Bolu’nun Yeniçağa ilçesinde ise dün saat 13.57 sıralarında 4.0 büyüklüğünde deprem meydana geldi. İlçede saat 16.25 sıralarında büyüklüğü 3.7 olan bir deprem daha kaydedildi.

17 Ağustos ve 12 Kasım Depremlerinde Yaşamlarını Yitirenleri Saygıyla Anıyoruz…

null

[Kaynak: deprem.gov.tr]

Kartiny Vladimira Kusha

Kartiny Vladimira Kusha’nın kendi hayal dünyasını yansıtan ve bu dünyayı çok güzel bir şekilde tuvale döken ressamın birkaç eserinden örnekler aşağıda yer alıyor.

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

[Resimler: ziza.ru]

Motorsiklet Dünyasının Harikaları

Harika Motorsikletler

null

Motor dünyasının en güzel örneklerini bulabileceğiniz motorsiklet resimlerinden bazıları sitemizde yer almaktadır.

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

motor

Motorsiklet Dünyasının Harikaları

108 Fotoğraflar

En Güzel Atatürk Resimleri ve Dünyanın Atatürk İçin Söyledikleri

Kemal Atatürk veya bizim O’nun o zamanlar tanıdığımız ismiyle Kemal Paşa, gençlik günlerimde benim kahramanımdı. Büyük devrimlerini okuduğum zaman pek çok duygulandım. Türkiye’yi modernleştirme yolunda Kemal Atatürk’ün giriştiği genel çabayı büyük bir takdirle karşıladım. O’nun dinamizmi, yılmak ve yorulmak bilmezliği insanda büyük bir etki yaratıyordu. O, Doğuda modern çağın yapıcılarından biridir. O’nun en büyük hayranları arasında bulunmakta devam ediyorum.

null

Hindistan Başbakanı Jawaharial Nehru

  • Kemal Atatürk, şüphesiz, yirminci yüzyılda İkinci Dünya Savaşı’ndan önce yetişen en büyük devlet adamlarından biri, hiçbir ulusa nasip olmayan cesur ve büyük bir devrimci olmuştur. O, ulusunun özgürlüğünü ve yurdun bütünlüğünü tehdit eden düşmanı yok etmesini ve dünkü düşmandan, öç alma ve hınç duygularına kapılmadan bir dost ve müttefik yapmasını bilen güçlü bir savaşçı, tek başına bütün dünyaya karşı direnmekten korkmayan sadık ve gerçek bir yurtseverdir.

 

İsrail Başkanı David Ben Gurion

  • Çağımızda; uzak görüşlü, cesur, siyasi, sosyal ve ekonomik reformlarla Türkiye’yi bugünkü modern cumhuriyet durumuna getiren Kemal Atatürk’tür. Aynı zamanda bugün Türkiye’nin Avrupa Ortak Pazarına girebilecek güce erişmesini sağlayan modern ekonominin temelini hazırlayan da yine O’dur.

 

Hollanda Dışişleri Bakanı Joseph Luns

  • Arkadaşlar, yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki, O büyük dahi çağımızda Türk Ulusu’na nasip oldu. Mustafa Kemal’in dehasına karşı elden ne gelirdi?

 

İngiltere Başbakanı Lloyd George

  • Mustafa Kemal hakkındaki bilgiyi O’nu çok iyi tanıyan birisinden edindim. SSCB’nin Amerikaca tanınması konusunda Sovyet Rusya Dışişleri Bakanı Litvinof ile görüşürken, kendisine, onun fikrince bütün Avrupa’nın en değerli ve ilgi çekici devlet adamının kim olduğunu sordum. Bana verdiği cevapta Avrupa’nın en büyük devlet adamının bugün Avrupa’da yaşamadığını, Boğazların gerisinde, Ankara’da yaşadığını, Bunun Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal olduğunu söyledi.

 

ABD Başbakanı Franklin D. Roosevelt

  • Batıda ihtilal ve devrimlerin yavaş yavaş elde ettiklerini Atatürk’ün ülkesi birdenbire kazandı ve Türk hayatında o kadar derin izler bıraktı ki, Batıdakilerde bu, ancak yüz yılda erişebilecek bir başarı idi.

 

Macar Prof. Dr. Fekete Lajos

  • Hiçbir Türk, yurttaşlarının içinde bulundukları korkunç durumu Kemal Atatürk kadar doğru bir şekilde göremedi. Türklerin düşünüş tarzının ne şekilde değişebileceğini anlayan sadece o, olmuştur. (1937)

 

ABD, General Charles Sherrill

  • Yeni Türkiye, Atatürk’le yalnız İslam anlayış ve görüşlerini değil, aynı zamanda Avrupa’nın düşünme tarzını da açmıştır. Türkiye bir dürüstlük, samimiyet ve realite politikası gütmekte ve bu sebeple tepkilere, başarısızlıklara uğramamaktadır. Bu politikanın kendisinden öncekilere benzer tarafı olmadığı gibi taklidi de yoktur.

 

Alman Tarihçi Prof. Dr. Herbert Meizing

  • Şöhreti bütün cihana yayılmış olan tecrübeli Başkanın yönetimi herkesin sevgisini ve saygısını çeken büyük Türk ulusunun milli bağımsızlığını devamla bir başarıyla kuvvetlendirmiş ve yeni milli yapısını yaratmıştır. (1935)

 

SSCB Başbakanı Kalinin

  • Türk devriminin bütün Doğu dünyasının ilerleme ve gelişmesindeki rolü, Batı dünyasını kültür ve uygarlık yoluna yönelten Fransa Devrimi kadar önemli ve etkilidir. Devriminizin kıvılcımlarından çıkacak ateş, bütün Doğu uluslarını aydınlatacak, kamaştıracak ve gerçek nuru yaratacaktır. (1936)

 

Çin, General Ho-Yao-Su

  • O, uğraşlarıyla, yalnız Türkiye’ye değil, bütün Doğu dünyasına kurtuluş yolunu göstermiştir. O tarih büyüğünün, O Türk kahramanın, O Doğunun kurtuluş ve uygarlık önderinin eserini her zaman sevgi ve saygıyla anacağız. (1939)

 

Hindistan Meclis Başkanı Sir Abdurrahim

  • Kemalizm, hızlı gelişme yolunu keşfetti ve ispat etti ki, yalnız bir kuşakta disiplinli bir eğitim ile halkçı büyük bir uygarlık geliştirilebilir. Bu, insanlığa denenmiş bir felsefe örneği olarak sunulabilir. Kemalizm, yüzyıllara sığabilecek işleri on yılda tamamladı. (1937)

 

Fransız Yazar Gerard Tongas

  • Atatürk tarafından yaratılan bugünkü modern Türkiye’yi tanıyanlar, Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki Türk Anavatanının durumunu tasavvur bile edemezler.

 

Almanya Büyük Elçisi F. Von Papen

  • Öyle bir an düşünün ki, Batı dünyamızda rönesans, reform, XII. yüzyıl sonunda bilimsel kültürel ihtilali, Fransız ihtilali ve endüstriyel ihtilallerin hepsi bir insan hayatının içine yığılmış olsun ve bunlar kanunla zorunlu kılınsın. İşte Atatürk, 1920-1930 arasında, bu kadar kısa bir süre içinde ve hiçbir ülkede uygulanamamış en ihtilalci bir programı gerçekleştirdi. (1963)

 

İngiliz Tarihçi Prof. Arnold J. Toynbee

  • Osmanlıların “Hasta Adamı” iyileşmemiş, ilerlemiş ve güçlenmiştir. Atatürk bunu yapmakla gerçekten bir mucize göstermiştir. (1938)

 

Polonya - Gazete Plska

  • Hiçbir ülke, yeni Türkiye’nin Ata’sı tarafından başarılan yenileşme kadar hızlı ve o kadar kökten bir gelişme görmemiştir. Böylesine insanlar yüzyıllar içinde yalnız bir defa görülür. Şimdi Türkiye’nin tarihi bu eşsiz devlet adamının tarihidir. (1938)

 

Bulgaristan Dness Gazetesi

  • Türkiye, İslam dünyasında bir mucize manzarası göstermektedir. Türkler, ebediyen Atatürk’e minnettar kalacaklardır. (1939)

 

Çekoslavakya, Ç.T.K. Ajansı

  • Atatürk’ü her zaman hatırlayacağız. Atatürk’den önce tarihe mal olmuş hiçbir kimse, Atatürk kadar, ulusal hayata kendi damgasını vurmak yoluyla dünyayı hayretler içinde bırakmamıştır. Atatürk, Türkiye modern anlayışının yaratıcısı olmuştur ve öyle kalacaktır. (1938)

 

ABD Dışişleri Komisyon Bşk.

  • Bundan sonraki kuşaklar O’nun akıllara hayret veren destanlarını birbirine anlatacak, bir tek adamın zekası ve kuvvetiyle nasıl bu büyük işleri başardığını hayretle anacaklardır. O’nun böyle birkaç yıl içinde sevdiği yurdunda yepyeni bir ulus yaratması, onu yükseltmesi, bayındırlık ve ekonomik alanda bu ölçüde ilerlemesi, yaratıcılığının eşsizliğini gösterir. (1938)

 

Irak, El Arabi Gazetesi

  • O’nun adı, dünyanın en büyük ilham kaynaklarından biri olarak yaşayacak ve Müslümanların en derin yurtseverlik içinde yaşamalarına önderlik edecektir. O’na duyulan sevgi, daima bütün Müslüman dünyasına ve insanlığa faydalı olacaktır. (1965 - Anıtkabir Defteri)

 

Pakistan, General Muhammed Azam Khan

  • Sizlere şunu söyleyeyim ki, ben Atatürk’e katip olmak isterdim. Sebebi de, O’nun her akşam sofrasında bulunup, yüksek fikirleriyle beslenmek dileğinde oluşumdur. (1933)

 

Fransa Başbakanı Edouard Herriot

  • Devlet Şefiniz gibi insanlığın en yüksek mertebesine erişmiş büyük dahinin bir ülke için ilerlemenin ancak, o ülke kadınlarının genel seviyeye yükselmeleri ile gerçekleşeceğini anlamış olması, uluslararası kadın davasını çok kolaylaştırmıştır. Size Atatürk tarafından kazandırılan haklar ve sizin özgürlüğünüz bütün dünya kadınları için çok güven verici ve onların mücadelesinde onlara yardımcı bir kuvvet olacaktır. (1935)

 

Uluslararası Kadın Birliği Gnl. Sek. Katherin Bonifas

  • O’nun ölümü Türkiye’nin sarsılması olmayacak; çünkü bütün genç kuşak, Şefi tarafından çizilen yolu inançla ve çoşkunlukla izlemektedir. (1938)

 

Macaristan, UJ Magyar Gazetesi

  • İkinci Dünya Savaşı’na kadar Mustafa Kemal’in eseri Türkiye çapında değerlendirildi; eski bir ülkenin modern bir ulus haline gelmesi için harcanan çabayı takdir etmeyen yoktur. Söz konusu eser 1945′den bu yana bir örnek değeri kazandı. Kemalizm, Türkiye Tarihi’nin bir sayfası olmaktan çıkıp, siyasi bir sisteme önderlik etmeye başladı. Çünkü, yeryüzünde henüz Moskova’ya ve Pekin tımarına girmemiş olan üçüncü çeşit devletlere bu sistem yol göstermektedir. Yarı gelişmiş uluslar için Marksizm’in karşısına dikilen ikinci bir alternatiftir bu sistem. (1961)

 

Fransız Hukukçu, Prof. Maurice Duverger

  • Boğazlar Anlaşmasının yeniden gözden geçirilmesini isterken izlediği yol, zamanı seçişi mükemmeldi. Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını sağlayan diplomasi çalışması bir ustanın eseridir. Dünyanın gidişi hakkındaki görüşleri de insanı ürkütecek kadar doğru çıkmıştır. (1964)

 

İngiltere, Times Dergisi’nin Eki

  • Dünya tarihinde, Kemal Atatürk gibi, önemli bir görevi kesin şekilde başarı ile sonuçlandıran ve bir ulusun mutlu geleceğini sağlayacak sorumlulukları üzerine alan dürüst insanlara çok ender rastlanmaktadır. Bu azim ve irade iledir ki, Atatürk; deha, seziş ve başarıcılığı ile yalnız neticesiz bir savaşla uçurum kenarına gelmiş bulunan yurdunu kurtarmakla kalmamış, aynı zamanda memleketi çağdaş uygarlık düzeyine ulaştıracak bütün temelleri atmıştır. (1963)

 

İran, Şah Rıza Pehlevi

  • O’nun yeni Türkiye’yi yaratan mucizesi, yüzyılları geride bırakan bir anıt olarak kalacaktır. (1938)

 

Yunanistan Başbakanı Y. M. Metaksas

  • Hayatının sonuna kadar ulusunun mutlak güveniyle kurduğu devletin başında kalan muzaffer kumandanın kişiliği, eşi görülmemiş bir karakter örneğidir.

 

İtalyan Bakanı Soforça

  • Ulusunu hürriyet ve demokrasiye kavuşturmak uğrunda savaşarak başarı kazanan büyük Türk önderi hakkında engin duygularımı ve hayranlığımı iletmek isterim. Atatürk’ün hayatı ve eseri yalnız Türkiye için değil, fakat dünyanın bütün hür ulusları için de ilham kayağı olmakta devam edecektir. (1963)

 

Çin Devlet Başkanı Çang Kay Şek

  • Japonya’da Atatürk, Birinci Dünya Savaşı sonrası yıkımlarından Türkiye’yi kurtararak büyük zafere ulaştıran kahraman ve Osmanlı İmparatorluğu yıkıntılarından yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni yaratan büyük bir devlet adamı olarak çok iyi tanınmaktadır. Özellikle Atatürk’ün Türk Dili Devrimi’ni gerçekleştirmesi ve dinle siyaseti birbirinden ayırarak Türk toplumunun modernleşmesini sağlamak yolundaki çabalarına karşı büyük bir hayranlık duymaktayız. (1963)

 

Japonya Başbakan Hayato İkeda

  • Kuvvetli karakterli ve dünya ulusları arasında kendi ulusunu, haklı gururu üzerine kesin görüşlü bir adam olarak hiçbir zaman kişisel ün peşinde koşmadı. Yurdunun çıkarlarını herşeyin üstünde tutan ve milleti için her faydalı sonuca ulaşmaya çalışan bu zat gücünü damarlarına işleyen görev duygusundan alıyor.

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

Adriana Lima

null

Yeni vücut ölçüleri: 84-65-84 ve Adriana Lima

90-60-90… Tüm bayanların ulaşmak istediği vücut ölçüsü ama artık bu ölçüler, rahatlık ve sadeliğe daha önem veren moda akımları, stresli ve yoğun iş temposu, değişen yaşam tarzı ve yemek alışkanlıkları ve tabiki erkeklerin de bakış açısıyla değişti. Artık ideal vücut ölçüsü 84-65-84 olarak kabul edilebilir.

Bu habere en çok sevinen tabi ki bayanlar oldu. Sıfır beden tartışmaları yaşanan günümüzde her ne kadar bazı bayanlar özellikle kalça ölçüsünün biraz daha geniş olmasını isteseler de bu duruma sevinenler çoğunlukta. Yeni ölçülere göre şimdi en gözde ve bayanları kıskandıracak kadar seksi olan bayan ise Adriana Lima…

null

Biyografi

Mavi-gri, zaman zaman yeşil görünen gözleri, siyah saçları ve düzgün vücuduyla dünyanın en seksi kadınları arasında gösterilen Lima, en çok Victoria’s Secret’la olan çalışmalarıyla tanınıyor. Adriana Francesca Lima, 12 haziran 1981’de Brezilya’da Salvador, Bahia’da düşük gelirli ve dindar bir ailede dünyaya geldi. 13 yaşında, yerel bir mağazada alışveriş yaparken keşfedilen Amerikan yerlisi, Afrika, Brezilya ve İsviçre kökenli Lima, 15 yaşındayken Ford Supermodel of Brazil Model Search yarışmasında 1. seçildi. 1996’da yapılan Ford Supermodel of the World Contest’de ise 2. oldu.

Kısa bir süre sonra Ford Modellik Ajansı sayesinde New York’a taşınan Lima, Elite Model Management ile anlaştı. 1997-1998 yılları arasında daha kariyerinin başlarındayken Vogue ve Marie Claire gibi dergiler için moda çekimleri gerçekleştiren 1,78 m. boyundaki Lima, Christian Lacroix, Valentino gibi ünlü markaların defilelerine çıktı. Ama Lima’nın asıl büyük çıkışı Dominik’li sevgilisi Alberto ile birlikte çalıştıkları ve Times Square’deki reklam tablosuna asılan Vassarette billboard reklamıyla gerçekleşti.

2000’de Guess?’in Costanoa Kampanyasında Claudia Schiffer, Laetitia Casta ve Eva Herzigova gibi çok ünlü süper modellerle birlikte yer aldı ve ardından Maybelline, Bebe, Mossimo ve BCBG’nin reklam yıldızı oldu. Harper’s Bazaar, Elle gibi önemli dergilere kapak olmaya başlayan Lima, 1998’de Victoria’s Secret defilesinde yer alarak iyice tanınır hale gelmeyi başardı. Heidi Klum ve Gisele Bündchen’le birlikte melek kanatları taktıkarak sergiledikleri iç çamaşırı defilesinin ardından, 2003’deki Victoria’s Secret defilesinin de açılış mankeni oldu.

2001’de Adriana Lima 8:47 dakkalık BMW kısa filminde Mickey Rourke, Clive Owen ve Forest Whitaker’la birlikte oynadı. Ünlü bir adamın (Rourke) karısını (Lima) kıskanarak onu takip ettirmek için bir dedektif (Owen) tutmasıyla başlayan filmi Wong Kar-Wai yönetti.

2005’de sınırlı sayıda üretilen Pirelli takviminde yer alan Lima, aynı yıl AskMen.com’un ‘Top 99 Women’ listesinde 1. sırada yer alırken, 2006’da 4. oldu. Yine 2006’da Forbes.com’un ‘En Çok Kazanan Ünlüler’ (Highest Paid Celebrities) listesinde 97. sırada ve En Güçlü 100 İnsan (100 Most Powerful People) listesinde 99. sırada yer aldı.

null

Biography

Adriana Francesca Lima (born June 12, 1981) is a Brazilian supermodel best known as a Victoria’s Secret Angel since 2000 and a spokes model for Maybelline cosmetics. At age 15, Adriana Lima finished first place in Ford’s “Supermodel of Brazil” competition, and took second place the following year in the Ford “Supermodel of the World” competition before signing with Elite Model Management in New York City.

Adriana Lima continued to build upon her portfolio, doing more print work for Maybelline, as well as bebe, Mossimo, Armani, Bulgari, De Beers, FCUK, Intimissimi, Keds, Swatch, Versace, and BCBG. Adriana Lima also appeared on the covers and in the editorials of other fashion magazines such as Harper’s Bazaar, ELLE, Vogue, GQ, Marie Claire, Arena, Cosmopolitan, Esquire, and many more. Her April 2006 GQ cover was the highest-selling issue that magazine for the year. Adriana Lima also appeared in the 2005 Pirelli Calendar and became the face of Italy’s cell phone carrier, Telecom Italia Mobile, a move that earned her the nickname, “The Catherine Zeta-Jones of Italy.”

ADRIANA LIMA’NIN EN GÜZEL RESİMLERİ

adrianalima

Sizlere Adriana Lima'nın en güzel resimlerini burada sunuyoruz. Beğeneceğinizi umuyor yorumlarınızla katkınızı bekliyoruz.

137 Fotoğraflar

Alfabenin Ünlü Ünsüzleri

Resimler üzerinde kesinlikle oynanmamıştır. Fotoğrafların ilk karesinde normal hayattan kişiler, diğer karesinde yer alanlar ise Hollywood ünlüleridir. Benzerlikler inanılmaz değil mi?

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

Onlarda Çocuktu

Bir zamanlar onlarda çocuktular…

Günümüzün Hollywood yıldızlarından bahsediyoruz. Onları çocukluklarında nasıl birer çocuk olduklarını merak ediyorsanız resimleri incelemenizi tavsiye ederim.

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

Klasik Modifiye Otomobiller

Arabaların Klasik Dünyası

İşte sizlere modifiye edilmiş harika araba resimlerinden birkaç örnek. Herşeyiyle mükemmel ötesi olan ve klasik arabalardan hoşlananlar için harika birer görsellik…

Üretildikleri yıldan günümüze kadar popülerlikleri kaybetmeden aksine daha da popüler olarak gelen yılların eskitemediği arabalardır. Öncelikle 25 yaşın üstünde olması gerekmektedir. Çok az üretilmiş olması ve o anki satış fiyatı çok önemlidir. Klasik bir otomobilin çizgileri çok önemlidir bütün klasiği klasik yapan klasik çizgileridir.

null

null

null

null

null

klasikmodifiye

96 Fotoğraflar