Atlantis’in Gizemi Bilinmeyen mi Olması?
Atlantis Atlas’ın adası, Platon’un Timaeus ve Critias kitaplarında bahsettiÄŸi efsanevi batık bir kıta ve uygarlık. Platon’a göre Atlantis, “Herkül Sütunları’nın ötesinde” yer alan, Batı Avrupa ve Afrika’nın birçok kısmını fetheden ve Solon’un zamanından 9,000 yıl önce (yaklaşık M.Ö.9500) Atina’yı fethetmeye çalışan, ancak baÅŸarılı olamayıp bir gecede okyanusa batan bir uygarlıktır. Platon’un diyaloglarında gömülü bir hikâye halinde olan Atlantis, genellikle Platon tarafından kendi politik teorilerini anlatmak için yaratılmış bir efsane olarak görülür. Bir çok akademisyen için Atlantis hikâyesinin amacı belirgin olmasına raÄŸmen, Platon’un hikâyesinin nekadarının eski hikâyelerden derlendiÄŸi bir tartışma konusudur. bazı akademisyenler Platon’un hikâyeyi Thera yanardaÄŸ patlaması veya Troya Savaşı’ndaki bazı öğelerle oluÅŸturduÄŸunu savunurken, bazıları ise M.Ö. 373′te gerçekleÅŸen Helike’nin yıkımı veya M.Ö. 415-413 yılları arasında gerçekleÅŸen Atina’nın baÅŸarısız Sicilya iÅŸgali gibi olaylardan esinlendiÄŸini savunurlar.


M.Ö. 421 yılında Sokrates’in evindeki bir Felsefe sohbetinde Atinalı devlet adamı Kristias, dedesi Dropides’in kendisine naklettiÄŸi efsaneyi hikâye eder. Hikayeyi dede Dropides’e nakleden ünlü Yunanlı ÅŸair Solon’dur. Solon’un gösterdiÄŸi kaynak ise Mısır’da bulunduÄŸu dönemde tanıştığı Mısırlı bir keÅŸiÅŸtir ve KeÅŸiÅŸ’e göre Atlantis ‘e iliÅŸkin olaylar M.Ö. 9000 yılında gerçekleÅŸmiÅŸtir. Plutarkhos’a göre Sais ÅŸehrinde Solon’a ders veren rahibin adı Sonchis idi. İskenderiyeli Clemens’e göre bu aynı zamanda Pythagoras’a ders veren Mısırlı rahibin adıdır. Platon’un hem Kritias, hem de Solon’la akrabalığı vardı. Ayrıca, kendisi de Mısır’ı ziyaret ederek birkaç yıl kalmış ve inisiye olmuÅŸtu. Onun için, bazı Atlantologlar onun Atlantis konusunu yazmadan önce, bu konuda bilgileri topladığı fikrindeler. Platon(eflatun)’a göre bu kıta çok zengindi ve soylu insanlar tarafından yönetiliyordu.Bir felaket sonucu okyanusun sularına gömülmüştü. Kur’an’da “Ad kavmi” diye de geçer, Ad-land; Ad Ülkesi demektir. Kimi araÅŸtırmacılar İbranice’deki, ilk insanı belirten ve adama sözcüğünden gelen “Adem”, Sanskrit dilinde “ilk, baÅŸlama” anlamına gelen ve Aryenler’in ilk konuÅŸan insan türüne verdikleri ad olan “Ad-i”, Frigler’in “Attis”, Kafkasyalılar’ın “Adige”, Polinezyada’daki “atea”, Truva öyküsündeki “Ate”, Aztek mitolosindeki “Atzlan” (ada) ve Türkçe’deki “ad”, “ada”, “ata” sözcükleri ile “Ad” kavminin adı arasında etimolojik bir baÄŸlantı olabileceÄŸi düşünülmektedir.



Erken zamanlarda tanrılar dünyayı kendi aralarında paylaşırken, Poseidon tarihe Atlantis olarak geçecek adayı seçti ve onu 10 parçaya ayırarak oÄŸulları arasında paylaÅŸtırdı. En büyük ve önemli parçayı ise en büyük oÄŸlu Atlas’a büyük Kral’a verdi. AtlantiÄŸin soÄŸuk ve karanlık sularına batmasının binlerce yıl ardından, Atlantis tarihin en büyük bilmecelerinden biri olarak varlığını sürdürüyor. GeçmiÅŸte, eÄŸer gerçekten böyle bir uygarlık vardıysa, tarihçilere göre batışı bir günden daha az bir zaman içerisinde gerçekleÅŸti. Atlantis’in yükseliÅŸi ve denizin derinlikleri altında kayboluÅŸu hakkında, yaÅŸayan en büyük hikayeler, M.Ö dördüncü yüzyılda, Yunan düşünür Pluto tarafından kaleme alınmıştı. Atlantis mimarisindeki zevki, büyük meyve bahçeleri ve bünyesinde barındırdığı hayvanlarla adeta cennet’ten bir parçayı andırıyordu. Merkezinde bulunan Kraliyet binası, yanında Poseidon onuruna inÅŸa edilmiÅŸ tapınak ve dış halkalarda düzen içinde yapılanmış konakları ile Atlantis’i kurtarmaya ne muazzam altın hazineleri ne de kendi kurtulma çabaları yetti. Manevi deÄŸerlerini kaybeden ve gittikçe yozlaÅŸan Atlantis halkı tanrıların tepkisini çekti ve bu muhteÅŸem uygarlığı çabuk ve olaÄŸanüstü bir sona sürükledi. Tarih içerisinde Atlantis zaman zaman diÄŸer gizemli yapı ve yerlerle de bütünleÅŸtirildi. Mısır piramitler ve İngiltere’de Stonhenge gibi. Platon’nun anlattığı efsanevi uygarlık hakkında hiç bir zaman somut verilere ulaşılamadı. Ama büyük bir çoÄŸunluk, Atlantis’in gümüş, bakır ve altından yapılarının, okyanusun altında, bulunabilmek için parladığıma inanıyor.


Muhteşem Bir Uygarlık
Pluto’nun anlattıklarına göre, üç kanal ile çevrelenmiÅŸ ÅŸehrin merkezinde, yanında Poseidon icin yapılmış tapınak ile birlikte yükselen ve önünde geniÅŸ bir avlusu bulunan Kraliyet Binası bulunuyordu. Yapılar, Poseidon’un en büyük oÄŸlu ve kayıp uygarlığın Kraliyet’in ilk büyük Kralı Atlas tarafından inÅŸa edilmiÅŸti. Ama ondan sonra gelen Hükümdarlar güçlerini ve bilgeliklerini gösterebilmek için bu geometrik dehayı kendilerinin yaptığını büyük bir keyifle belirtmiÅŸlerdi. Saray’a gelmek isteyen ziyaretçiler, binanın önündeki avluya ulaÅŸabilmek için üç kanaldan, kalay ve bakırdan yapılmış ve adeta ateÅŸten yapılmışçasına parlayan duvarlar ve onları ayıran büyük kapılardan geçmek zorundaydılar. Bütün yapılar öylesine muhteÅŸemdiki, Plato bunları ifade edebilmek için gerekli kelimeleri bulamadığını yazmıştır. OlaÄŸanüstü güzellikteki Kraliyet Binası o güne kadar gördüğü ve ondan sonra da hiç bir zaman göremeyeceÄŸi bir güzellikteydi Uygarlığın manevi merkezi Poseidon Tapınağıydı. Burada yapılan toplantılarla kanunlar ve kurallar belirlenirdi. Tapınak mimari olarak Atlantislilerin, bu alandaki baÅŸarısını gözler önüne seren bir abideydi. Etrafı altıntan bir halka ile çevrelenmiÅŸ olan bina, kuleleri haricinde tamamiyle gümüşle kaplanmıştı. Kalan bu en uzun ve sivri yapılar içinse gene altın kullanılmıştı. Tapınağın iç yapısında da, sütün ve duvarlarda, yine altın, bakır ve gümüş kullanılmıştı. Tapınakta yer alan ve kanatlı altı atın çektiÄŸi Poseidon heykeli ise tamamiyle som altında inÅŸa edilmiÅŸti. Uygarlığın ilk Kralı ve dokuz kardeÅŸi, diÄŸer illerin dokuz prensi ile birlikte, her altı ya da yedi yılda bir tapınakta biraraya gelerek toplantı yaparlardı. Bir boÄŸanın kurban edilmesi ve onun tanrılara ikram edilmesi töreni ardından, altın tabletler üzerine toplantı notlarını yazarlardı. Akıllıca yönetilen Atlantis halkı uyum içerisinde yaşıyordu. Kalpleri her zaman doÄŸruyu gösteren halk, tam anlamıyla asildi.



Zenginlik Onlarada Mutluluk Getirmedi
Uygarlığının en yüksek döneminde, Plüto daha doÄŸmadan 9200 yıl önce, Atlantis eÅŸsiz bir konuma gelmiÅŸ ve kendini her açıdan geliÅŸtirmeyi baÅŸarmıştı. Yine de tüm Atlantis halkı, güç ve üstünlük için hep daha fazlasını istiyordu. Limitsiz ve lüks yaÅŸam tarzı bedelini almakta fazla gecikmedi. Atlantisliler sahip oldukları zenginliÄŸin yükü altında ezildiler ve bütün faziletlerini kaybettiler. Büyük ordularını Yunanistan’ı zaptetmek için kullandılar. Ama Zeus, tanrıların Kralı, buyruÄŸunu iletti. İnanılmayacak derecede büyük ve tamiyle yok edici bir ceza. Büyük depremler ve dev dalgalar birbirini takip etti, bütün uygarlık ardında hiç bir iz kalmamacasına denizin dibine gömülerek cezalandırıldı. Plüto’nun yazdıklarına göre uygarlığın bulunduÄŸu nokta bir daha asla geçilemeyecek ve araÅŸtırılamayacak bir hal aldı.


Atlantis ve Gizem İmparatorluğu
12 Nisan 1939′da 22 yaşında genç bir adam, transa geçtikten sonra Atlantis’in son günleri hakkında açıklamalarda bulundu. Bu açıklamalarında, Atlantis hemen yok olmadan önce o zamanlar Maya diyarı olarak söylenen ve ÅŸimde Yucatan olarak bilinen varlık, okyanusu uçan aracı ile geçerek Ülke’ye vardı. KonuÅŸmacı uyuyan ÅŸair olarak anılan Edgar Cayce’ti. Transa geçerek geçmiÅŸten izlenimler aktardığı için kendisine bu isim verilmiÅŸti. Cayce, Atlantis Uygarlığında 20 yüzyılda dahi görülemeyecek teknolojilerin kullanıldığını anlattı. Atlantis dibe batmadan önce hava taşıtları ile ülke’den kaçabilen bir gurubun bilgeliklerini, ulaÅŸabildikleri her köşeye öğretmeye çalıştıklarını belirtti. Åžairin söyledikleri belki o günler için oldukça fantastik olabilirdi. Ama İsa’nın doÄŸumundan 355 yıl önce Atlantis’in hikayesini yazan Pluto ve kuÅŸaktan kuÅŸaÄŸa anlatılan bütün hikayeler Atlantis’i bu güne kadar taşıdı. Denizin dibinde keÅŸfedilmeyi bekleyen kayıp bir cennet! Dünya üzerinde çözülmeyi bekleyen birbirinden ilgiç bilmece ve gizemlerin olduÄŸu bir gerçek. Bulardan bazıları hemen her gün görebildiÄŸimiz bina ve yerler. Ama bazıları varki saklı mezarlarında hala keÅŸfedilmeyi bekliyor. 2000′den fazla kitaba, sayılamayacak kadar fazla hikaye ve ÅŸair’e ilham kaynağı olan Atlantis, bu güne kadar pek çok bölgede araÅŸtırıldı. Güney Afrika Atlas DaÄŸları’nda, Sahara çöllerinde, Malta ve Akdeniz adalarında. Tunus ve İspanya’da, Yunanistan’da ve Mısır’da. Aynı zamanda kayıp uygarlıklar MU ve Lemuria ile baÄŸlantıları olduÄŸu düşünüldü.

Atlantis Üzerine Araştırmalar
Ignatius Loyola Donnely 1831 yılında Philedelphia’da dünyaya geldi. Hedefleri ve tutukuları olan, Donneyl genç yaÅŸta babasını kaybettiÄŸi halde, annesinin de desteÄŸi ile eÄŸitimine büyük bir önem verdi ve baÅŸarıyı yakalayarak avukat oldu. Philedelphi’lı politikacı 1856 yılında doÄŸum yerinden ayrılarak Minnesota’ya taşındı. Okumak baÅŸlıca tutukularından biri olan bürokrat, zamanının büyük bir bölümünü, Kongre Kitaplığında geçiriyor ve ayırım yapmaksızın okuyordu. 1870 yılında Jules Verne’in Denizler Altında 20 bin Fersah kitabını okuyan ve burada Atlantis’in kalıntılarını bulan denizaltı araÅŸtırmacılarından etkilenen Donnely, kendini Atlantis ve onun izlerini bulmaya adadı. 1881 yılında Minnesota’daki evinde kısaca Atlantis adını verdiÄŸi kendi kitabını, notlarını yazmaya baÅŸladı. Gündüzleri iÅŸ harininde vakit bulduÄŸunda, geceleri de kerosen ışığı altında yazmayı sürdüren Donnely yazdıkça kendini daha çok bu iÅŸe kaptırdı. Ona göre Atlantis dünya üzerindeki ilk modern uygarlıktı. Ülkeden ayrılan insanlar, dünyanın çeÅŸitli bölgelerine yerleÅŸmiÅŸ, diÄŸer uygarlıkların doÄŸmasını saÄŸlamışlardı. Hindistan, Mısır, Amerika ve diÄŸer ülkelerin kökeninde hep Atlantis yatıyordu. Donnely aynı zamanda bu tezini kanıtlayacal delillerde bulmuÅŸtu. Mesela Alman bitki bilimcisi Otto Kuntze, Asya ve Amerika’daki tropik bitkilerin kökeninin aynı olduÄŸunu belirtiyor ve örnek olartak muzu gösteriyordu. Donnely’de muz’un ilk olarak Atlantis’te yetiÅŸtirildiÄŸini ve oradan diÄŸer ülkelere geçiÅŸ yaptığı tezini savundu. En öenmli tezi ise, birbirinden uzak uygarlıklar arasındaki kültür benzerlikleri oldu. AraÅŸtırmaları sonucunda Asya uygarlıkları, Amerikan yerlileri ve Orta doÄŸu’daki kültürler arası benzeÅŸmenin sadece bir rstlantıdan ibaret olduÄŸunu kesinlikle reddetti. Ona göre bu ortaklığın tek cevabı, kültürlerin tek bir merkezden, kayıp Ülke Atlantis’ten geldiÄŸi yönündeydi. Donnely adeta baktığı her yerde tezinin kanıtlarını buluyordu. Bronz çağına ait bulunan spiral ÅŸeklindeki bir sembolü örnek aldı. Aynı tür buluntulara İskoçya’da, İsviçre’de, Meksika’da da rastlanmıştı. Mısır piramitleri ile Meksika’daki piramitler arasında da baÄŸlantı kurdu. Farklı ülke dillerini araÅŸtırarak aralrındaki benzerlikleri bile kaleme aldı. 1881′de kitabını tamamlayan Donnely, adını deÄŸiÅŸtirerek Atlantis: tarih öncesi Dünya olarak isimlendirdi. 1882 yılında yayınlanan kitap Amerika ve İngiltere’de gerekli ilgiyi gördü. Bu dönem içerisinde zaten popüler olan spiritüalizm ve gizemcilik insanların Atlantis’e ve onun efsanevi hikayesine gerekli ilgiyi göstermesini saÄŸladı. Aynı dönem içerisinde 1864 yılında Fransız bilgin, Charles-Etienne de Bopurbourg, Madrid Kütüphanesinde yaptığı bilimsel araÅŸtırmada, Mayalar tarafından kullanılan alfabeyi inceledi. Elinde İspanyol istilacılar tarafından ganimet olarak alınmışs bir tablet bulunan bilimadamı, sembolleri tercüme ettiÄŸinde, eski bir uygarlıktan söz edildiÄŸini anladı. Sözü edilen uygarlık, bir volkan patlaması sonucu okyanusa batmıştı. Adı geçen uygarlık ise bu günkü dile çevrildiÄŸinde ortaya çıkan kelime “MU” oldu. DiÄŸer bilim adamları olaya kuÅŸkulu bakıyordu. Ama ilk Maya harabelerini bulan Fransız arkeolog Augustus le Plongeon, bu anahtar alfabeyi ve diÄŸer Maya duvar yazılarını kullanarak kendi araÅŸtırmalarını sürdürdü. Plonogeon’un araÅŸtırmasına göre, MU’nun Kraliçesi Moo’nun kardeÅŸleri arasında amansız bir rekabet yaÅŸanmıştı. Bu rekabet uygarlığı yavaÅŸ yavaÅŸ yokolma noktasına getirmiÅŸ ve Kraliçe Mısır’a kaçarak ve burada İsis adı altında Sfenks’i inÅŸa ettirmiÅŸ ve Mısır uygarlığını kurmuÅŸtu. MU’nun felakteinden kurtularak ahayatta kalmayı baÅŸaran diÄŸerleri Yucatan’a kaçarak hikayelerini yazmışlar ve büyük tapınaklar inÅŸa etmiÅŸlerdi. Brasseur ve le Plongeon tarafından, Meksika körfezi ve batı karaipler’de battığı öne sürülen Mu ile Atlantis arasında büyük bir benzerlik vardı. Plüto’nun efsanevi uygarlığı Atlantis gibi, Mu da 10 ayrı krallığa ayrılmıştı ve Atlantisle aynı zamanlarda yok olmuÅŸtu.

DiÄŸer yandan Rusya’da ise Helena Petrova Hahn ise, karizmatik kiÅŸiliÄŸi, geçmiÅŸe ve geleceÄŸe ait anllattığı hikayeleri ile ilgi kaynağı olan bir kiÅŸilikti. Henüz 17 yaşına girmeden Nikifor Blavatsky ile evlenen ve birlikteliÄŸi sadece bir kaç ay süren Hahn, ömrünün sonuna kadar Madam Blavatsky adını kullandı. Sürekli uykusunda gezen, zaman zaman vizyonlar gören ve çok sık seyahat eden Madam Blavatsky, Tibet’te yedi yıl kalmış, budizmin esaslarını öğrenmiÅŸti. Hahn tarafından kurulan Gizli Kuramcılık felsefesi ise iki kitaptan oluÅŸuyordu. Kitaplarında doÄŸudan gelen ruhların kendisine kayıp kıtalar Atlantis ve Lemuria hakkındaki gerçekleri anlattığını açıklıyordu. O ve muritlerine göre Lemuryalılar insan ırkının 7 soyundan üçüncü kökenini oluÅŸturuyordu. Dördüncü kök ise Lemuryalılardan türeyen Atlantislilerdi. Atlantis ve Lemurya’lılar üzerine bir baÅŸka araÅŸtırmacı ise Avusturyalı Filozof Rudolf Steiner’di. Madam Blavatsky’nin fikir ve çalışmaÅŸlarından oldukça etkilenen Steiner de kendi fikirlerini kaleme aldı. Ona göre Atlantisliler atmosfere kadar yükselebilen uçaklar kullanıyorlardı. Kayıp uygarlıklar üzerine yazılan en ayrıntılı inceleme ise yazar W. Scott Elliot’a ait oldu. Yazara göre Atlantisliler saatte 150 kilometre hız yapabilen ve vrill olarak adlandırılan ve bu gün kullandığımız jet motorları ile aynı itici gücü saÄŸlayan gizemli yakıt ile çalışan uçan araçlar kullanıyorlardı.
Ve Bugün…
‘Kusursuz’ dikdörtgen ÅŸekillerin Galler büyüklüğünde olduÄŸu ve 4 kilometre derinlikte yer aldığı belirtildi. Birbirini direkt kesen belirgin çizgiler adeta bir haritayı andırıyor. Åžekillerin doÄŸal yollarla oluÅŸamayacak kadar düzgün olması dikkat çekiyor.








Günümüzde yapılan sıradışı keÅŸif, okyanus bilimcileri ve jeofizikçileri harekete geçirdi. Harabe olduÄŸu sanılan su altı ÅŸekilleri, Afrika kıtasının batı sahillerine 997 kilometre uzaklıkta yer alıyor. Atlantis’ten bahseden filozof Platon, kıtanın M.Ö 9700′de, yani yaklaşık 12 bin yıl önce sulara gömüldüğünden bahsetmiÅŸti. New York Üniversitesi’nden arkeoloji kuratörü doktor Charles Orser, keÅŸfi büyüleyici olarak niteledi. Orser, Åžekiller, Platon’nun tarif ettiÄŸi bölgede bulunuyor. Kesinlikle daha yakından bakılmayı ve araÅŸtırılmayı hakediyordedi.
Platon’un diyaloglarında gömülü bir hikâye halinde olan Atlantis, genellikle filozof tarafından kendi politik teorilerini anlatmak için oluÅŸturulmuÅŸ bir efsane olarak görülüyordu. Ancak dünyanın her yerinden bilim adamları bu kıtanın gerçek olabileceÄŸine dair çok sayıda araÅŸtırma yapsa da, ÅŸu ana kadar net bir kanıt bulunamadı.


