Dünyanın Yedi Harikası
M.Ö. 4. yüzyılda Sidon’lu Antipatros ilk defa, kendi çağında yeryüzünde mevcut olan yedi büyük ve güzel anıtı “Dünyanın Yedi Harikası” olarak adlandırmıştır. HeykeltraÅŸlık ve mimarlık ÅŸaheseri olan bu eserler ÅŸunlardır:
- Babil’in Asma Bahçeleri
- Efes’teki Artemis Tapınağı
- İskenderiye Feneri
- Kral Mausoleus’un Mozolesi (Mezarı)
- Mısır Piramitleri (Keops)
- Olimpos’taki Zeus Heykeli
- Rodos Heykeli
Antipatros’un, yaÅŸadığı çaÄŸda dünyanın baÅŸka yerlerine gitme imkanı olsaydı, belki de bu harikaların sayısını iki, üç katına çıkarırdı. Ancak, sadece tanıdığı yerlerde gördüğü bu eserleri yedi harika olarak tanımlamıştır. Ne yazık ki bu eserlerden günümüze sadece Mısır Piramitleri ulaÅŸabilmiÅŸtir. DiÄŸerlerinin ise kısmen kalıntıları bulunabilmiÅŸ ve hatta bazıları tamamen yok olmuÅŸlardır.
Daha sonraki yüzyıllarda bazı tarihçiler “Dünyanın Yedi Harikası“na denk baÅŸka eserler olduÄŸunu ve bu sayının arttırılması gerektiÄŸini dile getirmiÅŸler, Çin Seddi’ni, Ayasofya’yı, Maya ve Aztek tapınaklarını, Tac Mahal’i, Sultanahmet Camii’ni ve diÄŸer bazı eserleri de harika sanat eserlerinin arasında saymışlardır.
Unutmamak gerekir ki, bu eserleri değerlerine, üstünlüklerine göre bir sıraya koymak mümkün değildir. Yaş farkı gözetmeksizin her insanın harika sıfatını almış bu eserleri tanımasının, bu eserlerin ortaya çıkmasındaki ortam, yaşam tarzı ve inanışları bilmesindeki faydaları küçümsenemez.
Babil’in Asma Bahçeleri
M.Ö. 450′li yıllarda tarihçi Herodot “Babil, yeryüzünde bilinen bütün diÄŸer ÅŸehirlerin ihtiÅŸamını aÅŸar.” demiÅŸtir. Herodot, ÅŸehrin dış duvarlarının 80 kilometre uzunlukta, 25 metre kalınlıkta ve 97 metre yükseklikte olduÄŸunu ve 4 atlı bir arabanın gezinmesine uygun olduÄŸunu belirtmiÅŸtir. İç duvarlar, dış duvar kadar kalın deÄŸildi. Duvarların içinde som altından yapılmış büyük heykeller bulunan kaleler ve tapınaklar vardı. Åžehrin içinde ünlü Babil Kulesi vardı. Bu kule, Tanrı Marduk’a yapılan bir tapınaktı ve cennete ulaÅŸmak için göğe doÄŸru yükseliyordu.

Babil, M.Ö. 605′den itibaren 43 yıl hüküm süren kral Nebuchadnezzar tarafından yapılmıştır. Daha zayıf bir rivayete göre ise M.Ö. 810 yılından itibaren 5 yıl hüküm süren Asur kraliçesi Semiramis tarafından yapılmıştır.
Bahçeler Nebuchadnezzar’ın sıla hasreti çeken karısı Amyitis’i neÅŸelendirmek için yapılmıştı. Amytis, Medes kralının kızıydı ve iki ülkenin müttefik olması amacıyla Nebuchadnezzar ile evlendirilmiÅŸti. Onun geldiÄŸi ülke yeÅŸil, engebeli ve daÄŸlıktı. Mezopotamya’nın bu dümdüz ve sıcak ortamı onu depresyona itmiÅŸti. Kral, karısının sıla hasretini gidermek için onun memleketinin bir benzerini yapmaya karar verdi. Yapay daÄŸlar ve suların akacağı büyük teraslar yaptırdı.

Yunanlı coÄŸrafyacı Strabo’nun M.Ö. birinci yüzyıldaki tanımlamasına göre, bahçeler birbiri üzerinde yükselen kübik direklerden oluÅŸuyordu. Bunların içleri çukurdu ve büyük bitkilerin ve aÄŸaçların yetiÅŸebilmesi için toprakla doldurulmuÅŸtu. Kubbeler, sütunlar ve taraçalar piÅŸmiÅŸ tuÄŸla ve asfalttan yapılmıştı. Yüksekteki bahçeleri sulamak için Fırat nehrinden zincir pompalarla su yukarılara çıkarılıyordu. Zincir pompa, biri yukarıda, diÄŸeriyse su kaynağında bulunan iki büyük volana gerili, üzerinde kovalar bulunan bir sistemdi. Nehirden dolan kova yukarıya çıkıyor içindeki suyu havuza boÅŸaltıp tekrar nehre dönüyordu. Bu ÅŸekilde üst seviyelere taşınan su, bahçeleri sulama teraslardan aÅŸağıya doÄŸru akıyordu. Yunanlı tarihçi Diodorus’a göre bahçeler yaklaşık 120 metre geniÅŸlikte ve 120 metre uzunluÄŸunda ve 25 metre yüksekliÄŸindeydi.

Ninova’daki Asurbanipal kitaplığında bulunan çivi yazısı tabletlere göre Babil’de 53′ü büyük, 650’si küçük olan toplam 703 tapınak, 360 sunak, 2 ayin yolu, 24 büyük cadde ve 3 kanal vardı. Åžehir dörtgen bir plana göre kurulmuÅŸtu. Biri iç, diÄŸeri dış olmak üzere 16,5 kilometre uzunluÄŸunda 2 surla çevriliydi. Surların dışında bütün ÅŸehri çevreleyen su hendekleri de vardı.

İstilalar yüzünden sönmeye baÅŸlayan ÅŸehir, özellikle Pers Kralı Keyhüsrev’in Babil’i fethetmesinden sonra sönmeye baÅŸlamış, M.S. 5 ve 6. yüzyıllarda kumlara gömülmüş ve bir kum dağı haline gelmiÅŸtir. Bu ÅŸehrin, içindeki tapınakların ve asma bahçelerin kalıntıları ancak 20. yüzyılda yapılan kazılarla meydana çıkarılabilmiÅŸtir.
Efes’teki Artemis Tapınağı
Bizanslı Philon “Babil’in asma bahçelerini, Olimpos’taki Zeus Heykelini, Rodos Kolossusu’nu, yüksek piramitlerin kudretli işçiliÄŸini ve Mausoleus’in mezarını gördüm. Ama bulutlara doÄŸru yükselen Efes’teki tapınağı gördüğümde, diÄŸerlerinin tümünün gölgede kaldığını hissettim.” diye yazmıştı.

Tanrıça Artemis adına ilk türbe M.Ö.800′lü yıllarda Efes’teki nehrin yakınındaki bataklık kıyıya yapılmıştı. Bazen Diana da denen Efes tanrıçası Artemis, Yunan Artemis’iyle aynı deÄŸildi. Yunan Artemis’i av tanrıçasıydı. Efes Artemis’i ise belinden omuzlarına kadar birçok göğüsle resmedildiÄŸi gibi verimlilik, bereket ve doÄŸurganlık tanrıçasıydı.
Bu eski tapınakta muhtemelen Jüpiter’den düşen bir meteorit olduÄŸu düşünülen kutsal bir taÅŸ vardı. Tapınak, sonraki yüzyıllarda birkaç kez tahrip olmuÅŸ ve yeniden inÅŸaa edilmiÅŸtir. M.Ö.600′lerde Efes ÅŸehri büyük bir ticaret limanı haline geldi ve Chersiphron adlı bir mimar yüksek taÅŸ kolonları olan yeni ve büyük bir tapınak inÅŸaa etti.
Lidya kralı Croesus, M.Ö.550′de Efes’i ve Anadolu’daki diÄŸer Yunan ÅŸehirlerini fethetti. Bu savaÅŸ sırasında mabet tahrip oldu. Croesus, mimar Theodorus’a daha öncekilerin hepsini gölgede bırakan yeni bir mabet yaptırdı. Yeni tapınak öncekinin 4 katı büyüklükte 90 metre yükseklikte ve 45 metre geniÅŸlikteydi. Masif bir çatı, yüzden fazla taÅŸ sütunla destekleniyordu
M.Ö. 356′da Herostratus adlı biri tarafından çıkarılan bir yangında yanarak tahrip oldu. Bundan kısa bir süre sonra o günün en ünlü heykeltraşı olan Scopas’lı Paros tarafından yeni bir mabet yapıldı. Romalı tarihçi Pliny’ye göre yeni tapınak, 130 metre uzunlukta ve 68 metre geniÅŸlikteydi. Tavanı, yükseklikleri 18 metre olan 127 adet sütun destekliyordu. İnÅŸaat 120 yıl sürmüştü. Büyük İskender M.Ö.333′de Efes’e geldiÄŸinde tapınağın inÅŸaası hala devam ediyordu.
M.S. 57′de St. Paul Hıristiyanlığı yaymak için Efes’e geldi. O kadar baÅŸarılı oldu ki bundan, ÅŸehrin demircisi ve tapınaktaki heykellerin sahiplerinden birisi olan Demetrius büyük bir korkuya kapıldı. Çünkü Demetrius tapınaktaki heykellerin bir kısmının sahibiydi ve her yıl tapınaÄŸa hacca gelenlerden iyi bir geliri vardı ve insanların dinini deÄŸiÅŸtirmesi demek onun geçimini kaybetmesi anlamına geliyordu. Birlikte ticaret yaptığı diÄŸer kiÅŸileri de yanına alan Demetrius heyecan verici ve “YaÅŸasın Efesliler’in Artemisi” diye biten bir söylev yaptı ve halkı galeyana getirdi. Hemen sonra St. Paul’un yardımcılarından ikisini tutukladılar. Bunu bir isyan takip etti. Sonuçta St. Paul, tutuklanan yardımcılarıyla ÅŸehri terk etti ve Makedonya’ya geri döndü.
262′de Gotların bir akını sırasında büyük Artemis tapınağı yakılıp yıkıldı. Bir yüzyıl sonra Roma İmparatoru Constantine ÅŸehri yeniden inÅŸaa ettirdi. Fakat Hıristiyan olduÄŸu için tapınağı restore ettirmedi. Constantin’in çabalarına raÄŸmen Efes eski günlerine dönemedi. Çünkü gemilerin demirlediÄŸi liman yok olmuÅŸtu. Nehrin taşıdığı alüvyonlar tarafından deniz ÅŸehirden uzaklaÅŸmıştı. Zamanla ÅŸehir sakinleri kenti terk ettiler. Mabedin kalıntıları baÅŸka yapıların ve heykellerin yapılmasında kullanıldı.
British Museum’dan John Turtle Wood 1863′de tapınağı araÅŸtırmaya baÅŸladı. 1869′da 6 metre derinlikte, çamurların içinde tapınağın temellerini buldu. BulduÄŸu heykelleri ve bazı kalıntıları British Museum’a götürdü.
1904′de yine aynı müzeden D.G. Hograth’ın liderliÄŸindeki bir ekip kazılara devam ettiler ve sitede birbirinin üzerine inÅŸaa edilen 5 tapınak olduÄŸunu keÅŸfettiler. Bugün gelen ziyaretçilere tapınağın yerini belli etmek için, bataklık halinde olan bölgeye sadece bir tek sütun dikilmiÅŸtir.
İskenderiye Feneri
Mısır’da İskenderiye Limanı’nın karşısındaki Pharos Adası üzerine yapılmıştı. Romalılar Mısır’ı ele geçirdikten sonra burada Ptolemaios (Batlamyus) olarak anılan bir devlet kurmuÅŸlardı. İnÅŸaası M.Ö. 285-246 yılları arasında süren Fener, bu devletin ilk iki kralı Ptolemy-Batlamyus-Soter ve Ptolemy tarafından yaptırılmıştı.

Kaidesi ile birlikte 135 metre yüksekliğinde olan fener, beyaz mermerden yapılmıştı. Tepesinde bulunan, tunçtan yapılmış büyük bir ayna 70 kilometre uzaklıktan görülüyor ve limana giren gemilere rehberlik ediyordu.
Üç bölümden oluÅŸan fenerin mimarı Knidos’lu Sostratus’tur. Alt bölümü dikdörtgen ÅŸeklinde ve yaklaşık 55 metre yüksekliÄŸindeydi. Orta bölüm, yukarıya doÄŸru giden rampası olan bir silindir ÅŸeklindeydi. Yaklaşık 27 metre yüksekliÄŸindeydi. Üst bölüm ise silindir ÅŸeklindeydi ve üzerinde alevin bulunduÄŸu bir odası vardı.
İskenderiye Feneri, antik çağın yedi harikası içinde günlük yaşam için kullanılan tek eserdir. Ayrıca yedi harikanın ve gelmiş geçmiş deniz fenerlerinin en yüksek olanı da bu fenerdir.
Üst kısmı M.S. 955 yılında bir deprem ve fırtınada kopan fenerin gövde kısmı da 1302′de baÅŸka bir depremde yıkıldı. 1500 yılında ise bu yapıya ait kalıntılar tamamen yok oldu.

Üzerinde inşaa edildiği adadan dolayı Pharos olarak anılmış ve bu kelime birçok dile yerleşmiştir. İspanyolca, Fransızca ve İtalyancada Pharos, deniz feneri anlamına gelmektedir. Yıkılmadan önce yapılan resimleri, dünyadaki deniz fenerlerine yüzlerce yıldan beri örnek olmuştur.
Kral Mausoleus’un Mozolesi (Mezarı)
Bu mezar, Kraliçe Artemis tarafından kocası Mausoleus (Mozoles) için yaptırılmıştır. Karia Kralı Mausoleus, o zamanki adı Halikarnas olan Bodrum (O zamanlar bu bölge Karia olarak anılıyordu) bölgesinde, M.Ö. 377-353 yılları arasında hüküm sürmüştür.

Pythea adlı bir mimarın eseri olan bu mezar bugün ayakta deÄŸildir. Ancak, tarihçi Plinius’un anlattıklarına göre yapılan bir resmi vardır. Karia krallığından kalma bazı sikkelerin üzerinde de bu anıtın kabartmalarına rastlanmıştır.
Mezarın kaidesi 25 x 30 metre idi ve İyon stilinde sütunlarla süslenmişti. Tepesinde 4 atlı bir zafer arabası bulunuyordu. Basamaklı bir piramit görünümündeydi.

Anıtın tepesindeki savaş arabasında, Kral Mousoleus ve karısının yan yana oturmuş heykelleri vardı. Dörtnala sürdükleri atların çektiği o arabayla unutulmazlığa doğru yol alıyor gibiydiler.
Anıtın, araba heykeliyle birlikte yüksekliÄŸi 45 metreyi geçiyordu. Duvarları kabartmalarla süslüydü. Sütunlar arasında birçok güzel heykel vardı. 150 yıl kadar önce Mozoleyi meydana çıkaran İngiliz arkeologları heykel ve kabartmaları alıp gitmiÅŸlerdir. Bu yüzden anıtın yeri bile zor belli olmaktadır. Åžimdi bunlar British Museum’da sergilenmektedir.

Bugün Batıda sanat deÄŸeri olan ve anıt niteliÄŸinde bulunan mezarlara Karia kralı Mousoleus’un adı verilmektedir. Bu anıt bir depremde yıkılmıştır. Yıkılan sütun ve taÅŸların bir kısmını, Rodos şövalyeleri baÅŸka bir yapıda kullandılar.
Mısır Piramitleri (Keops)
Dünyanın yedi harikasından günümüze kadar ulaÅŸan tek eser, Mısır’daki Keops Piramididir. Mısır’ın baÅŸkenti Kahire yakınındaki Nil Nehrinin batısında bulunan Giza Yaylasında bulunmaktadır.
Keops Piramidinin yanında biraz daha küçük olan Kefren ve Mikorinos piramitleri bulunmaktadır. Ayrıca, içlerinde prenseslere ve firavunun en yakın yardımcılarına ait mumyaların bulunduğu beş piramit daha vardır.

Büyük Piramit de denen Keops Piramidi, M.Ö. 2800 yıllarına doÄŸru hüküm süren Mısır’ın 4. Sülale devri hükümdarlarından Keops’un mezarıdır. İkinci büyük piramit, Keops’un kardeÅŸi olan ve O öldükten sonra firavun olan Kefren’e aittir. Küçük piramit ise M.Ö. 2500′lü yıllarda hüküm süren Mikerinos’a aittir.
Mısır piramitleri yeryüzündeki anıt-kabirlerin en eskileri ve en büyükleridir. Bunların en haÅŸmetlisi olan Keops Piramidi dış görünüşü ile de “Dünyanın Birinci Harikası” olma niteliÄŸine hak kazanmıştır.
Piramitler, firavunun mumyası ile hepsi birbirinden değerli eşsiz nitelikteki sanat eserlerini; kral, kraliçe, prens heykellerini de içlerinde saklıyordu ve bu eşsiz hazineleri saklamak için yapılmışlardır.
Keops Piramidinin yüksekliği 138 metredir. Tepeden 10 metre kadar aşınmıştır. Bazıları 10-15 ton ağırlığında olan 2.300.000 adet blok taşın üst üste yığılmasıyla oluşturulmuştur. Bir kenarı 227 metre olan dörtgen tabanı 50.524 metrekarelik bir alanı kaplar. Piramidin iç ortasında, tepeden 100 metre kadar aşağıda ve tabandan 40 metre kadar yukarıda firavunun odası vardır. Firavunun mumyası, hazinesi ve özel eşyası bu odaya konmuştur. Oda 10,5 metre uzunlukta, 5 metre genişlikte ve 6 metre yüksekliktedir. Buraya 50 metrelik bir dehlizden girilir. Biri kraliçeye ait olan iki oda daha vardır.

Tarihçi Herodot’a göre, ağır granit blokları, piramidin üst bölümlerine çıkarmak için 925 metre boyunda, 19 metre geniÅŸlikte bir rampa yapılmıştır. Sadece bu rampanın yapılması bile 10 yıl sürmüştür. Bu muazzam mezar, üç ayda bir toplanan 100.000 esirin çalışmasıyla 30 yılda tamamlanmıştır. Daha sonra da Keops’un ve eÅŸinin mumyalanmış cesetleri bu mezara yerleÅŸtirilmiÅŸtir.
Olimpos’taki Zeus Heykeli
Eski zamanlarda Yunanlıların en büyük festivali, “Tanrıların Kralı Zeus” onuruna düzenlenen Olimpiyat Oyunlarıydı. Bugünkü Olimpiyat oyunlarına benzeyen bu müsabakalarda Anadolu, Suriye, Mısır, Yunanistan ve Sicilya’dan atletler yarışırlardı. Olimpiyatlar ilk kez M.Ö. 776′da baÅŸladı. Oyunlar 4 yılda bir düzenleniyordu ve Yunan ÅŸehir devletlerinin bütünlüğünü saÄŸlamaya yardımcı oluyordu. Yunanlılar, Yunanistan’ın batı kıyısında Peloponnesus denen bölgedeki Olimpos’ta Zeus adına bir tapınak yaptırmışlardı. Kutsal oyunlar süresince, ÅŸehir devletleri arasındaki savaÅŸlar kesiliyor ve oyunlar için Olimpos’a (Olympia) gidecekler için güvenli bir geçiÅŸ imkanı saÄŸlanıyordu.

Oyunların yapıldığı yerde bir stadyum ve kutsal bir koruluk vardı. Yunanlılar ilk zamanlarda basit bir yapısı olan tapınağın yerine, zaman içinde oyunların öneminin artmasıyla, yeni ve tanrıların kralının adına yaraşır bir tapınak yapmak istediler. Bunun için Elis’li Libon yeni bir tapınak yapmaya baÅŸladı ve M.Ö. 456′da Zeus tapınağı bitirildi.
Tapınak dikdörtgen bir platform üzerine inÅŸaa edilmiÅŸti. Binanın yanlarında yer alan 13 adet büyük sütun, tavanı destekliyordu. Her köşede 6 adet sütun vardı. Üçgen ÅŸeklindeki tavan heykellerle doldurulmuÅŸtu. Kolonların üzerindeki pedimentler, Heracles’in heykelleriyle süslüydü. Tapınağın içerisinde tanrıların kralı Zeus’un görkemli bir heykeli yer alıyordu. Heykeli, Atina’daki Parthenon tapınağı için Athena heykelini yapan Phidias yapmıştır. Heykel tapınağın batı ucuna yerleÅŸtirilmiÅŸti. 7 metre geniÅŸlikte ve yaklaşık 12 metre yüksekliÄŸindeydi. Zeus, özenle hazırlanmış tahtında oturur ÅŸekildeydi. Başı neredeyse tavana deÄŸiyordu. SaÄŸ elinde zafer tanrıçası Nike’ı tutuyordu. Sol elindeyse üzerinde çeÅŸitli metallerden kakmalar olan ve üzerinde kartal olan bir hükümdar asası vardı. Altın, abanoz, fildiÅŸinden yapılmış olan ve deÄŸerli taÅŸlardan kakmaların bulunduÄŸu Zeus’un oturduÄŸu taht, heykelin kendisinden daha etkileyiciydi. Üzerinde, Yunan tanrılarının ve sfenks gibi mistik hayvanların oyma figürleri yer alıyordu.

Heykelin derisi fildiÅŸinden, sakalı, saçları ve elbisesi altındandı. Tasarım, bir ahÅŸap çerçeveye altın ve fildiÅŸi levhaların tutturulmasıyla yapılmıştı. Olimpos’un havası çok fazla nemliydi. Bu yüzden fildiÅŸi levhaların çatlamaması için tapınağın altındaki özel bir havuzda bulundurulan bir yaÄŸ ile sürekli yaÄŸlanıyordu.
Roma imparatoru Theodosius I, M.S.255 yılında, bir dinsiz adeti olduÄŸu gerekçesiyle olimpiyatları durdurdu. Daha sonra zengin Yunanlılar, heykeli Bizans’a taşıdılar. Heykel, M.S.462 yılında çıkan bir yangında yok oldu. Olimpos’ta 1829′da Fransızlar tarafından burada bulunan bazı heykel parçaları Paris’te Louvre müzesinde sergilenmektedir.
Bugün, bölgedeki stadyum restore edilmiştir. Zeus tapınağıyla ilgili birkaç sütun haricinde hiçbir şey kalmamıştır. Heykel ise tamamen yok olmuştur. Ancak, o döneme ait bulunan paralar üzerindeki resimlerden, mabedin şekli hakkında ipuçları elde edilebilmiştir
Rodos Heykeli
Rodos’un ilk sakinleri olan Dor’lar, Argos’tan gelen denizci bir kavimdi ve güneÅŸ ilahı olan Helios’a taparlardı. Dor’lar Rodos’ta en parlak devrini M.Ö. 3. asırda yaÅŸayan bir medeniyet kurdular. Mısır ve Fenike’nin ürünlerini alıp satarak zengin oldular. Adayı kültür-sanat merkezi, güzel konuÅŸma ve felsefe okulu haline getirdiler.

Dor’lar, Makedonya Kralı Demetrios’la yaptıkları bir savaşı kazandıktan sonra, zafer anıtı olarak ve ilahları Helios’a şükran borçlarını ödemek için, Rodos limanının giriÅŸine büyük bir Helios heykeli yaptılar. M.Ö.281-280 yılında yapılan 32 metre yüksekliÄŸindeki bu tunç heykel, elinde bir meÅŸale tutuyordu. Bu haliyle New York limanındaki Hürriyet Heykeli’ni andırıyordu.

Rodoslular bu heykelin kendilerini ve adayı koruduÄŸuna inanırlardı. Bu nedenle her yıl “Helicia” denilen şölenler düzenler, bu heykelin dibinde dört atlı bir arabayı denize atarlardı. İnanışlarına göre, Helios böyle bir arabayla dünyayı dolaÅŸarak insanları gözetlerdi.

Rodos heykeli ancak 50 yıl ayakta kalabilmiÅŸ ve M.Ö. 223 yılında bir depremde yıkılmıştır. Rodos Kolossosu da denilen bu anıtın heykeltıraşı Lindos’lu Khares’ti. Lindos, Rodos adasının üç büyük kasabasından biridir.
Dünyanın Yeni Yedi Harikası
Dünyanın Yeni Yedi Harikası, İsviçre’de bir organizasyon tarafından cep telefonu ve internet aracılığıyla yapılan bir oylama sonucunda, Dünyanın Yedi Harikası’na alternatif olarak seçilmiÅŸ ve 7 Temmuz 2007 tarihinde açıklanmıştır. UNESCO ise bu seçimi, oy kullananların ÅŸahsi görüşlerini yansıttığı gerekçesiyle desteklemediÄŸini ve klâsik Dünyanın Yedi Harikası listesinin korunmaya ve benimsenmeye devam edileceÄŸini açıklamıştır.
İsviçre merkezli New7Wonders Vakfı’nın, dünyanın yeni 7 harikasını belirlemek için baÅŸlattığı yarışmaya aralarında Ayasofya’nın da bulunduÄŸu 21 finalist eser katıldı. Dünyanın dört bir yanından yaklaşık 100 milyon kiÅŸi cep telefonu ve Yeni Yedi Harika adlı internet sitesinde 6 yıl boyunca oy kullanarak dünyanın yeni 7 harikasını seçti. Cep telefonu ve internet oylarıyla belirlenen dünyanın yeni 7 harikası, Portekiz’in baÅŸkenti Lizbon’da ilan edildi. Dünyanın Yeni 7 Harikası; Ürdün’deki Petra Antik Kenti, Çin Seddi, Brezilya’daki Kurtarıcı İsa Heykeli, Peru’daki Machu Picchu Antik Kenti, Meksika’daki Chichen Itza Piramidi, İtalya’nın Roma kentindeki Kolezyum ve Hindistan’daki Tac Mahal anıtmezarı ÅŸeklinde sıralandı.
Â
Türkiye’nin Yedi Harikası
Kybele Heykeli

Uluslararası kuruluşlar Konya Ovası, Çumra yakınları Çatalhöyük Neolitik yerleşim yeri kalıntılarını, korunması gereken insanlık mirası olarak tescil etmiştir. Yerleşim, MÖ 7 ve 6 binli yıllarda çağının en önemi merkezi, ilk şehir sayılacak ölçüde büyüktü. Bu yüksek Anadolu uygarlığında ilk fresko, ilk manzara resmi ve kumaş kalıntıları, proporsiyonları estetik ölçülü, ilk heykelcikler kazılarda bulunmuştur. Örnekleri arasında en anlamlı ve güzeli; tahtta oturan, kollarını yanındaki 2 leopara dayamış, bir erkek çocuk doğurma pozundaki bereket tanrıçası, ana tanrıça Kybele heykelidir. Anadolu nun bütün tarih öncesi uygarlıklarını sembolize edecek önemde, en erken, harika bir örnektir. (Anadolu Medeniyetleri Müzesi)
Nemrut Dağı Tümülüsü

Adıyaman, Kahta ilçesi yakınlarındaki Milli parktadır. Yöresel, küçük Kommegane krallığında, 2150 metrede, yer küre ile gök kubbenin birleştiği en yüksek dağında, MÖ 1 yy da Antiokohs I için yapılan anıtsal mabet-mezardır. Ataları Pers ve Makedonyalı olan Kral, inanç ve kültürünün sentezini inşa ettirdiği heykel ve kabartmalarda yaşatmıştı. Doğu ve Batı Dünyalarının tanrı ve tanrıçaları, kralın kendisi 8-10 metre yükseklikte, tahtlarda oturan heykeller olarak işlenmişlerdir. Binlerce ton ağırlığında, yumruk büyüklüğünde taşların biriktirilmesiyle zirveden 50 metreye yükselen yığma tümülüsün batı terasında tanrı heykelleri ve büyük altar, doğu tarafında da diğer heykeller ve koruyucu aslan, kartal kafaları gövdelerinden düşmüş, etrafa saçılmış durumdadırlar. Mezar odasına henüz ulaşılamamış ise de konumu ve heykelleri ile temsil ettiği uygarlıkların çarpıcı ve harika bir abidesidir.
Titus Tüneli

MÖ 3 yy da Antik Antakya şehri için inşa edilen, zamanla Akdeniz in önemli bir limanı haline gelen Seleukeia Pieria şehrindeki sel taşkını önleme sistemidir. Şehir limanını dolduran seylâpı önlemek amacı ile Roma devrinde inşa edilen en muazzam tesislerden birisidir. Dağların kazılmasında ordu mensuplarının da çalıştırıldığı kanal ve tünel tamamen kayalara oyularak taşkın sular liman dışına yönlendirilmişti. Civardaki az sayıdaki kalıntılar arasından, yamaçlardan denize doğru kıvrılarak uzanan 1435 metrelik kanalın kayalık orta bölümünde yer alan tünel, 143 metre uzunluğunda ve 8 metre enindedir. Daralan tavanın yüksekliği değişiktir. Doğu giriş duvarında Roma İmparatorları Vespasianus ve Titus’un kitabeleri ile enteresan nazarlık kabartması kambur figürü, batı çıkışta kanalı aşan küçük bir köprü bulunmaktadır. Kumsalda zamanla dolan liman ve dalgakıran kalıntıları görülmektedir.
Diyarbakır Surları

Dicle nehrinin büyük bir kıvrım yaparak etrafından dolandığı yüksek yamaç, şehrin kurulduğu korunaklı mahaldir. Ticaret yollarının kesiştiği bir kavşakta çok eski tarihlerden itibaren önemli bir merkez olarak gelişmiş, pek çok defa kuşatılıp el değiştirmesine rağmen her devirde metropolis özelliğini devam ettirebilmiştir. Roma devri surları sonraki devirlerde uzatılmış ve bilhassa 12. yy Anadolu-Türk mimarisinin güzel burçları ile takviye edilmişti. Yöresel siyah bazalt taşından yapılan görkemli surlar yazıt müzesi gibi değişik kitabeler ile süslüdür. 10 Metreyi aşan yükseklikte, 3-5 metre kalınlıkta ve kalkan balığını andıran şekli ile 5 km uzunluğundadır. Diyarbakır Anadolu da inşa edilen ilk camii, 10 gözlü Dicle köprüsü ve geniş, tek kemerli Malabadi köprüsü ile de meşhurdur.
Ayasofya Müzesi

Benzeri olmayan, sonra da denenmemiş gösterişli bir imparatorluk abidesidir. Yıkılmış önceki iki küçük kilisenin yerinde 532-537 yılları arasında İmparator Jüstinyen tarafından Roma mimari anlayışında yapılan Dünyanın en büyük kilisesiydi. 916 yıl kilise, şehrin fethinden sonrada 477 yıl cami olarak kullanılmış, 1935 yılında da müzeye dönüştürülmüştür. Sanat tarihinin bu en tanınmış eseri dünyanın 8. harikalarından birisi olarak kabul edilir. Böylesi çağlar ve dinler yaşamış, bu büyüklük ve renkte tek eserdir.
Selimiye Camii

Mimarlık dünyasının en güzel, en estetik eseridir. Hiç bir abidevi yapı iç ve dış oranlarında böylesi prporsiyon uyumuna, bütünlük anlayışına sahip olamamıştır. Mimar Sinan’ın 80 yaşına bastığı yıllarda, Sultan Selim için 1569-1575 tarihlerinde inşa ettiği başyapıtıdır. Önceki büyük Sultani camileri; İstanbul Şehzade ve Süleymaniye den farklı plan uyguladığı bu eserinde kare planlı duvarlar üzerinde oktagonal duvar ve kasnak yükselir. Duvar yanlarına ve içlerine çekilmiş sekiz paye üzerinde, bütün mekanı örten tek muazzam kubbe sanat ve mimarlık tarihinde yapılabilmiş en güzel abideyi tamamlar. 43.30 metre yükseklik ve 31.30 metre çapındaki kubbe, orijinal dekorlarına tekrar kavuşturulmuş hali ile, içeri atılan ilk adımda mekana hakimdir. İç mekan Türk ahşap ve mermer işçiliğinin, çini, hat ve boyama sanatlarının müzesi gibidir. 4 minaresinden mihrap yönündekilerin 3 er şerefesine ayrı kapı ve spiral merdivenlerle ulaşılır. Camii günün değişik ışıklarında ve seyir mesafelerinden ayrı güzellikler sergiler.
Anıtkabir

Türk Ulusu, Milli Kahramanı, devletinin kurucusu, büyük önderinin ÅŸanına layık bir anıt-mozeleyi Ankara merkezindeki tepe üzerine inÅŸa ettirmiÅŸtir. Anıtmezar için yapılan uluslararası proje yarışmasını Türk mimarları Emin Onat ve Orhan Arda’nın eserleri kazanmış, 1944’te baÅŸlayan inÅŸaat 1953’te tamamlanmıştı. O yıl 10 Kasım günü Atatürk ün naaşı geçici olarak bulunduÄŸu Etnografya Müzesinden ebedi istirahatgahına nakledilmiÅŸti. YükseltilmiÅŸ bir kaide üzerine yerleÅŸmiÅŸ Anıtkabire 250 metre uzunluÄŸunda, yanlarına stilize Hitit aslanlarının yerleÅŸtirildiÄŸi Aslanlı Yolun nihayetindeki Zafer Alanından girilir. Tören alanı etrafını galeriler ve köşelerde kuleler çevirir. 44 Basamakla ulaşılan Åžeref Salonu 44 kare sütun ile çevrilidir. Büyük salon ülkenin deÄŸiÅŸik yörelerinden getirilmiÅŸ mermerlerle kaplı, yüksek tavanın mozaikleri Türk halı motifleri ile dekorludur. Salonun Ankara Kalesine bakan penceresi önünde, bir set üzerine yerleÅŸtirilmiÅŸ monolit mermer lahit beyaz damarlı, kırmızı-siyah renklerdedir. Modern çağın en büyük Türk mimari eseri, tarihte milli bir kahraman ve devlet adamı için yapılmış en büyük ve görkemli mezar anıtıdır. Atatürk’ün özel eÅŸyaları ve kitaplığı çıkıştaki müzede, kullandığı vasıtalarda yan kulelerde sergilenmektedir. En yakın arkadaşı, İkinci CumhurbaÅŸkanı İsmet İnönü’nün lahdi Zafer Alanı güney galerisindedir. [Türkiye’nin Yedi Harikası Kaynak: Türknil]







Åžubat 3rd, 2009 | 13:32 |
Dünya insanlık tarihinde yeryüzü coÄŸrafyasında en büyük eserler, hep alt kültürlerin seçkileri ve dışa vurumları olmuÅŸtur. Sürekli bir çatışma ve buna baÄŸlı olarak üstünlük kurma mücadeleleri ile birbirlerini yok etme, yakıp-yıkma, talan etme örnekleri ile doludur geçmiÅŸ. Gelecek de geçmiÅŸin aynasıdır derler. Üst kültürler, alt kültürlerin bileÅŸkesi olamama sorununa dayanır öz itibarı ile. Alt kültürler deyince milletler, topluluklar, dini inançlar, diller, gelenekler, görenekler vb’lerini anlarız. Tüm bunların yeryüzü coÄŸrafyasında aynı havayı, suyu ve aynı güneÅŸin enerjisi ile hayatta kaldığı, kalabildiÄŸi düşüncesiyle alt aidetlerin üzerinde baÄŸlı oldukları bir üst aidet kabul görmediÄŸinden; yeryüzünde doÄŸal yıkımların dışında bizatihi alt kültürlerin birbirlerini, birikimlerini, eserlerini yakıp yıkma, yok etme serüvelerini görüyoruz bu yaÅŸananlardan günümüze kadar gelen izlerden. Bu izler bizlere yeryüzü coÄŸrafyasında büyük bir aile kurulamadığı gibi, komÅŸuluk dahi yapılamadığını kanıtlıyor. Kutsal öğretilerde ”Cennet annelerin ayaklarının altındadır” söylemine sadık kalındığında pekala bir üst kimliÄŸin inÅŸasını baÅŸarabilir insanlık. Bu üst bakış anlayışında her bireyi bir ananın doÄŸurduÄŸu gerçeÄŸi vardır. Her ananın tüm dünya çoçuklarını kendi çocuÄŸu gibi görmesi ve tüm çocukların tüm anaları kendi anası olarak görebilme erdemine dayanması en üst kültür anlayışı olmalıdır, olabilmelidir. Tüm dünya annelerinin ve çocuklarının birliÄŸini saÄŸlayamadan alt kültürlerin yarattıklarına sahip çıkamaz ve koruyamayız. Bu baÄŸlamda gerçek medeniyet ya da medeniyetsizlik cansız varlıklar üzerine inÅŸa edilenler midir?, Samimi duygu ve düşüncelerin kök salıp, dalanıp budaklanıp meyvelerinden tatmak, tattırmak, paylaÅŸmak mıdır? Erdemli olan, olması gereken!
Åžubat 3rd, 2009 | 14:36 |
Dünya insanlık serüveninde erdemin krallıkları ve hükümdarlıkları hakim olagelseydi günümüze kadar, bu gün bizler doğanın taribatlarının onarıldığını, açtığı yaraların sarıldığını görecek ve şahitlik yapacaktık. Hal böyle olsaydı alt kültürlerin zenginlikleri daha da büyük eserler, bırakıtlar taşıyabilecekti günümüze kadar. Büyük insanlık, büyük aileyi kurarak günümüze akabilseydi, kuşkusuz yürek esintilerinin mirası yeryüzünü bir başka güzellikte ve zenginlikte eserlerle süsleyebilecekti. Böyle bir geçmişin, günışığına, günyüzüne olan yansımaları bizlerin geleceğe dönük neler inşa edip bırakacağımıza dair bizlerden sonra gelenlerin akıl ve mantık süzgecinde bir yansıması, yargılanabilmesi olanağı tanıyacaktır. Yani varsıllara yönelik olarak, onları anamız, kardeşlerimiz olarak mı göreceğiz?, Dışlayarak, yadsıyarak yürümeye devam mı edeceğiz? Doğanın soruları ve karşılıkları bilinmekle birlikte, insanlığın vereceği sınavlar doğanın ki gibi şeffaf olmadığından bilinmezlikler ve belirsizliklerle kaplı!
Åžubat 3rd, 2009 | 14:54 |
Yorumların için tsk ederiz Nil
Åžubat 3rd, 2009 | 14:59 |
Rica ederim sevgiler, umarım beğeniyorsunuzdur. Kendime göre özgün bakış ve görüşlerden çok hoşlanırım. Dünyayı yeniden keşfetmek anlamında değil tabiki de. Gözden kaçanlar peşinde koşmak gibi bir şey sanırım.
Åžubat 3rd, 2009 | 15:09 |
Elbetteki… Kendi bakış açınız ve görüşlerinizi yansıtmanız çok önemli. Sonuçta bizlerde yapılan yorumlara göre hareket ediyor ve konulara yön veriyoruz. Saygılar
Åžubat 4th, 2009 | 20:05 |
Sayın admin 3 gün oldu sarkı sözü ekledim :)) ama bi cvp gelmedi sitede de yok online deilsiniz heralde ??
Åžubat 5th, 2009 | 15:37 |
Merhaba… Åžarkı sözünü hangi konu baslığı altına ekledin. Ben henuz göremedim oyle bisi. saygılar