Hazret-i Muhâmmed’in KiÅŸilik Özellikleri
Hazret-i Muhâmmed, uzuna yakın orta boylu, pembemsi nuranî beyaz tenli olup iri yapılı idi. Ama ÅŸiÅŸman deÄŸildi ve göbeÄŸi göğüs hizasından taÅŸmazdı. Uyumlu ve dengeli bir vücuda sahip olan Hazret-i Muhâmmed’in başı irice olup O’na ayn bir güzellik ve heybet veriyordu. Saçları kumral olup düz ile kıvırcık arasındaydı ve kulak yumuÅŸağına kadar uzanırdı. Saçını çoÄŸu zaman tam ortasından ayırarak iki yana doÄŸru tarardı. Muntazam ve gür bir sakalı vardı. Saç ve sakallarındaki beyaz tel sayısı vefat anlarında yirmiyi bulmuyordu. Saç ve sakal bakımını asla ihmal etmez, yanında devamlı tarak bulundururdu. KaÅŸlarının arası hafif aralıklı, gözleri siyah, burnunun üst tarafı gayet itidal üzere yüksekçe, diÅŸleri muntazam ve tertemizdi. Devamlı misvak kullanırdı. Omuzlarının arası genişçe, omuz baÅŸları kalın, el ve ayakları enlice idi. İki kürek kemiÄŸi arasında, keklik ya da güvercin yumurtası büyüklüğünde tüylerle kaplı kırmızımtırak bir ben vardı; ki, bu ben, peygamberlik mührü idi. Yürürken adımlarını düzgünce kaldırarak atar, sanki yokuÅŸtan iniyormuşçasına önüne hafifçe eÄŸilerek hızlıca yürürdü. Peygamber Efendimiz, bedeninin, giyeceklerinin, yiyeceklerinin ve çevresinin temizliÄŸine büyük bir önem ve itina gösterirdi.

Hazret-i Muhâmmed’in Åžahsiyeti ve Ahlakı
Peygamber Efendimiz, bedenen olduÄŸu kadar ahlak ve ÅŸahsiyeti itibariyle de insanların en mükemmelidir. Bu hususta yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Şüphesiz ki sen, büyük bir ahlak üzeresin” (el-Ka-lem, 68/4). Bizzat Hazret-i Muhâmmed; “Ben, ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurmuÅŸtur (Muvatta’, Husnü’1-Hulk,
. Biliyoruz ki, Peygamber Efendimiz çocukluÄŸundan beri Cenab-ı Hakk’ın kontrol ve murakabesi altında idi. Bu sebeple O; “Beni Rabbim terbiye etti ve güzel terbiye etti” buyurmuÅŸ (Süyüti, el-Ca-miu’s-Sağîr 1/14); hayatı boyunca gayri İslamî ve gayri insanî hiç bir söz, davranış ve fiil ondan sadır olmamıştır. PeygamberliÄŸinden önce de doÄŸru sözlülüğü, dürüstlüğü, ahde vefası, yardımseverliÄŸi ve her türlü güzel ahlakı ile takdirler kazanan ve KureyÅŸIiler tarafından “el-Emîn=güvenilir kiÅŸi” ünvanına layık görülen Hazret-i Muhâmmed, peygamberliÄŸinden sonra da Rabbinin Kur’an’la mü’minlere ve bütün insanlara emrettiÄŸi tüm ahlakî deÄŸerlere sımsıkı sarılmış ve bunları büyük bir titizlikle harfiyyen yerine getirmiÅŸtir. Bu bakımdan mü’minlerin annesi Hz. AiÅŸe’ye Ashab-ı kiram’dan birisi Hazret-i Muhâmmed’in ahlakını sorduÄŸu zaman, Hz. AiÅŸe; “O’nun ahlakı Kur’an idi” diye cevap vermiÅŸti (Müslim, Müsafirîn 136).
Peygamber Efendimiz, Allah’ın Rasulü ve İslam devleti’nin baÅŸkanı olarak yönetimi elinde bulundurmasına raÄŸmen, son derece mütevazî ve samimi idi. Daima sade bir hayatı tercih ederdi. GiyiniÅŸi, ev düzeni, yiyecekleri, tüm yaÅŸayışı sade idi. Zengin-fakir, küçük-büyük herkesle ilgilenir; hakka uygun olmak kaydıyla kendisine yapılan hiç bir müracaatı boÅŸ çevirmez, meÅŸru istekleri mutlaka yerine getirirdi. Son derece cömert ve iyilikseverdi. Hiç kimseye kötülük yapmaz, kimsenin kötülüğünü istemez, kimse hakkında kötü söz söylemez, kimsenin gönlünü kırmaz, ÅŸahsiyetini rencide etmez, kimseyi hor ve hakir görmezdi. Åžayet kızar ve öfkelenirse; bu, ÅŸahsı açısından olmayıp Allah içindi. SevdiÄŸi, beÄŸendiÄŸi, razı olduÄŸu ÅŸeyleri de Allah rızası için severdi. Cesaret ve ÅŸecaat, sabır, azim ve ümit, müsamaha ve iltifat, ÅŸefkat ve merhamet, O’nun belirgin ahlakî özellikleri idi. Peygamberlerin temel vasıflarından birisi olarak parlak bir zekaya, keskin bir kavrama gücüne, eÅŸsiz bir muhakeme kudretine, süratli bir intikal kabiliyetine sahipti. En tehlikeli ve kritik anlarda dahi çaresizliÄŸe düşmez, yapılabilecek en uygun davranışı uygular ve Cenab-ı Hakk’a tevekkül ederdi.

İdareci Olarak Hazret-i Muhâmmed
Kur’an-ı Kerîm’in ihtiva ettiÄŸi ayetler ve İslamiyet’in mahiyeti, insanların birbirleri ile olan münasebetlerini ve dünya hayatının da tanzimini gerekli kıldığından; Hazret-i Muhâmmed, teÅŸekkül ettirdiÄŸi İslam cemiyetini yönetecek esasları koyarak bizzat tatbik etmiÅŸ ve Medine’ye hicretten itibaren varlık kazanan İslam devleti’nin ilk baÅŸkanı olmuÅŸtu. Hazret-i Muhâmmed’de mevcut yüksek idarecilik kabiliyet ve özellikleri o andan itibaren daha açık bir ÅŸekilde ortaya çıkmıştır. Tabilerini kendisine kayıtsız ÅŸartsız baÄŸlama imkanına raÄŸmen, Peygamber Efendimiz devlet yönetiminde cahiliye döneminin aksine, tebeası üzerinde tahakküm kurma cihetine gitmemiÅŸ; bu bakımdan, yönetimde ve yönetim anlayışında bir inkılap gerçekleÅŸtirmiÅŸtir. Cahiliye döneminde Araplar kendilerini temsil ve idare eden kabile reisine kayıtsız ÅŸartsız baÄŸlanarak haklıhaksız her hususta ona itaata mecbur tutulur ve reisin emir, fiil ve davranışlarına itiraz hakkına sahip bulunmazlardı. Peygamber Efendimiz ise devlet yönetiminin temel esası olarak istiÅŸareyi kabul etmiÅŸ, Cenab-ı Hak’tan emir almadığı her hususta mutlaka ashabıyla istiÅŸare ederek durumu onların müzakeresine açmıştır.
Adalet ve hakkaniyet ölçülerine uyma, O’nun kaçınılmaz prensiplerinden idi. Adalet önünde soy, mevki, makam, mal, mülk gibi farklılıklar gözetmez; hakkın yerini bulmasına gayret gösterirdi. Kendisine, hırsızlık yapmış eÅŸraftan Fatıma adlı bir kadın getirilmiÅŸ ve bazıları aracılık yaparak cezayı hafifletmek istemiÅŸlerdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz öfkelendi ve “Hırsızlık yaparak getirilen, kızım Fatıma dahi olsa elini keserdim” buyurdu (Buharî, Hudüd 12; Müslim, Hudüd 8, 9). Devlet idaresi için çeÅŸitli kademelerde görevli tayininde ehliyet ve liyakat esasına riayet eder; layık olan kiÅŸileri yaÅŸları küçük olsa da, soylu ailelerden olmasalar bile görevlendirirdi. Hak olan hususlarda kendisine ve görevlilerine itaat edilmesini ister; ancak hakka ve hakikata uymayan konularda tebeanın itaat mükellefiyetinde olmadıklarını belirtirdi. Böylece hak sınırları içerisinde emîre itaati gerekli görmekle birlikte, halkı kendi hizmetine mecbur kiÅŸiler olarak görmez, kendini onların üstünde saymazdı; bilakis onların içinden, aralarından biri idi.
Hazret-i Muhâmmed‘in devlet yönetimi, İslamî esasların bizzat kendisi ve tümü idi. Pek çok Kur’an ayetinde ifade edildiÄŸi üzere (el-En’am, 6/57, 62; Yusuf 12/40, 67; el-Kasas, 28/70, 88), İslam idare sisteminde hakimiyet, hükümranlık, hüküm ve tam idare Allah’a ait idi. Kanun koyma yetkisi de, bu bakımdan öncelikle Allah’ın vahiylerini ihtiva eden Kitab’a, yani Kur’an-ı Kerim’e mahsus bulunuyordu. Bizzat Hazret-i Muhâmmed ise ikinci sırada kanun koyucu durumundaydı. Dinî meselelerde Hazret-i Muhâmmed’in getirdiÄŸi hükümler ya Cebrail vasıtasıyla Cenab-ı Hak’tan aldığı, ama Kur’an’da yer almayan emirlere (vahy-i gayr-i metlüvv), dayanıyordu ya da bizzat kendi kararları idi. Ama bizzat kendisine ait bu kararlarda Hazret-i Muhâmmed’in bir yanılgısı söz konusu ise derhal Cenab-ı Hak tarafından ikaz ve tashih ediliyordu.

Devlet Başkanı Olarak Hazret-i Muhâmmed
Toplumda Müslümanlar arasında veya İslam devleti’nin tebeası durumunda bulunan gayr-i müslimler arasında çıkan anlaÅŸmazlıkları, dava konusu olan problemleri de çözümlüyordu. Bu gibi durumlarda davacıyı olduÄŸu kadar davalıyı da dinliyor; yerine göre ÅŸahitlerin bilgisine baÅŸvuruyor, getirilen delilleri deÄŸerlendiriyor ve meseleyi fazla uzatmadan, sürüncemede bırakmadan, çoÄŸu zaman hemen o anda, deÄŸilse en kısa zamanda çözüme baÄŸlıyordu. Taraflara hakkaniyet mefhumunun aşılanmasına büyük hassasiyet gösteriyor; kendisinin bir beÅŸer olarak yapılan konuÅŸmalara, getirilen delil ve gösterilen ÅŸahitlere göre hüküm vereceÄŸini, gaybı bilemeyeceÄŸini, bu durumda aslında haklı olmadığı halde kendisine bir hak verilmiÅŸ olanın gerçekte Cehennem ateÅŸini almaktan baÅŸka bir kârı olmadığını belirtiyordu. Davaların halini bazan ashabının ileri gelenlerine havale ettiÄŸi de olurdu. Eyaletlere tayin edilen valiler Hazret-i Muhâmmed adına idareyi yürütüyor ve adliyeye taalluk eden meselelere bakıyorlardı.

Eğitimci Olarak Hazret-i Muhâmmed
Hazret-i Muhâmmed‘in temel görevinin dinî ve dünyevî tüm meselelerde insanları eÄŸitmek olduÄŸu söylenebilir. Bu bakımdan bizzat kendisi; “Ben ancak bir muallim olarak gönderildim” buyurmuÅŸtur (ibn Mace, Mukaddime 17). Hazret-i Muhâmmedin eÄŸitimi, insanlara her yönde faydalı bilgilerin kazandırılması ve kazanılan bilgilerin kiÅŸilerin hayatına yansıyarak faydalı hale gelmesi esasına dayanıyordu. O, bir taraftan Cenab-ı Hakk’ın emrine uyarak; “Rabbim, benim ilmimi artır!” (Taha, 20/114) diye bilgisinin artırılması için Allah’a yalvarır ve bu uÄŸurda çaba sarfederken, diÄŸer taraftan; “Allahım, bana öğrettiÄŸinle faydalanmayı nasîbet!” (İbn Mace, Mukaddime 23) diye yakarıyor; “Faydasız ilimden Allah’a sığınırım” (Müslim, Zikr 73) diyerek de bilgiden maksadın faydalanmak ve faydalı olmak olduÄŸunu belirtiyordu.
Bu ölçüler içerisinde Peygamber Etendimiz ashabını Medine’ye hicretten önce Mekke döneminde Daru’l Er-kam’da, Hicretten sonra da Mescidü’n-Nebîde ve Suffa’da yoÄŸun bir ÅŸekilde eÄŸitim ve öğretime tabi tutmuÅŸtu. Tabiatıyla eÄŸitim, bütün bir hayatı ilgilendirdiÄŸinden; Hazret-i Muhâmmed evlerde, çarşıda, pazarda, yolda, bir sefer sırasında, harp halinde iken vesair durumlarda gerekli olan her yerde, her fırsat ve vesile ile eÄŸitim görevini yerine getiriyordu. EÄŸittiÄŸi kiÅŸilerin ÅŸahsî ihtiyaçları, ferdî farklılıkları, kabiliyet ve kapasiteleri Hazret-i Muhâmmed tarafından göz önünde tutuluyordu. Peygamber Efendimiz, kendisi haricinde eÄŸitim ve öğretim için görevliler de tayin etmiÅŸti.
Okuma-yazma, basit matematik, Kur’an tilaveti, temel dinî bilgiler, hayatta uygulanacak pratik malumat bu ÅŸekilde öğretmenler tarafından veriliyordu. O sıralarda Arap Yarımadası’nda okuma-yazma seviyesi son derece düşük olduÄŸundan, yeterli Müslüman öğretmenin bulunmadığı ilk yıllarda Hazret-i Muhâmmed, gayr-i müslim öğretmenlerden istifade etmekte bir beis görmemiÅŸti. Mesela Bedir gazvesinde müşriklerden elde edilen esirler arasında okuma-yazma bilenlerin, hürriyetlerine kavuÅŸabilmeleri için, on Müslümana okuma-yazma öğretmeleri ÅŸart koÅŸulmuÅŸtu. İlk yıllarda Müslüman çocukları okuma-yazma öğrenmek üzere Medine Yahudilerine ait okullara gönderilmiÅŸti. Peygamber Efendimiz kadınların eÄŸitim ve öğretimi ile de meÅŸgul oluyordu. Haftanın sadece kadınlara ayırdığı bir gününde onlara konuÅŸmalar yapıp ders veriyor, sorularını cevaplandırarak problemleri ile ilgileniyordu. Ayrıca Hz. AiÅŸe baÅŸta olmak üzere Rasülüllah’ın zevceleri ve Ashabın alim hanımları öğretim faaliyetlerinde Hazret-i Muhâmmed’e yardımcı oluyorlardı. Bu bakımdan Peygamber Efendimiz henüz o sırada okuma-yazma bilmeyen zevcesi Hz. Hafsa’ya okuma-yazma öğretmek üzere bir görevli tayin etmiÅŸti.

Komutan Olarak Hazret-i Muhâmmed
KureyÅŸ müşrikleri baÅŸta olmak üzere İslam düşmanlarının faaliyetleri ve İslam’ın varlığına müsaade ve müsamaha göstermeyen tavırları, İslam’ın yeterli bir güç ve otoriteye kavuÅŸtuÄŸu Medine’ye hicretten itibaren düşmana karşılık vermeyi gerekli kılmış ve bunun bir sonucu olmak üzere, Hazret-i Muhâmmed’in hayatında savaÅŸlar, kaçınılmaz olarak zaman zaman ortaya çıkıp hayatının sonuna kadar devam etmiÅŸti. Bu sebeple tertiplenen askerî seferler göstermiÅŸtir ki; Hazret-i Muhâmmed fevkalade yüksek bir komuta güç ve dirayetine, eÅŸsiz bir askerî kabiliyete sahip idi. SavaÅŸ usûl ve taktikleri, hücum, savunma ve manevra ÅŸekilleri konusunda mükemmel bilgileri, savaÅŸ araç ve gereçleri hususunda yeni geliÅŸmeleri takip ederek baÅŸarı ile uygulama hassasiyeti vardı. Son derece cesaretli ve ÅŸecaatli olduÄŸundan Uhud ve Huneyn gazvelerinde olduÄŸu gibi savaşın en hararetli ve kritik anlarında ÅŸiddetli düşman hücumları karşısında Ashabın tereddüte düştüğü, bazılarının dağıldığı sıralarda bile sebat gösterir, en tehlikeli anlarda Ashabı O’nun yanına sığınarak kendilerini korurlardı. Son ana kadar savaşın kesin sonucu bilinemeyeceÄŸinden, düşmanın muzaffer göründüğü durumlarda bile metanetini kaybetmez ve akl-ı selîm ile düşünerek dağılan kuvvetlerini toplayıp karşı taarruzu gerçekleÅŸtirerek üstünlük saÄŸlardı.
İstihbaratın askerlikteki önemini gayet iyi bildiÄŸinden cihad öncesinde, savaÅŸ sırasında ve sonrasında düşman faaliyetleri konusunda bilgiler toplamaya özen gösterir, küffar arasında devamlı istihbarat elemanları bulundururdu. Zaman zaman bu maksatla ve çevre emniyetini saÄŸlamak üzere keÅŸif kolları da çıkarmıştır. Sefer sırasında, özellikle mola verildiÄŸi anlarda ani bir düşman baskınından emin olabilmek üzere nöbetçiler çıkarır. Müslümanların birbirleriyle anlaÅŸmalarını saÄŸlamak ve morallerini takviye etmek üzere savaÅŸ sırasında kullanılacak ve İslami unsurlar içeren parolalar belirlerdi. Ayrıca Hazret-i Muhâmmed’in her gazvesinde ve çıkardığı her seriyesinde sancak ve bayraklar kullanılmıştır. O’nun yaptığı savaÅŸlarda düşmanı tesirsiz hale getirecek baskın ve pusulara yer verildiÄŸi gibi, gerektiÄŸinde düşman kuvvetlerin arasını açacak bir takım hilelere de baÅŸvurulabiliyordu.

Özellikle soÄŸuk harple düşmanı yıpratma, psikolojik baskı altına alarak moral olarak maÄŸlup etme ve böylece direnme gücünü kırma usulü Hazret-i Muhâmmed tarafından uygulanmıştır. Böylelikle mümkün olan en az ölçüde kan dökülerek düşman etkisiz hale getirilmiÅŸ oluyordu. Esasen Hazret-i Muhâmmed kan dökmekten asla hoÅŸlanmazdı. BaÅŸlangıçta savaşın çıkmaması için üzerine düşen tüm çabayı sarfediyor, sulh yollarını deneyip bu hususta düşman tarafa mutlaka teklifte bulunuyordu. Bu bakımdan Hazret-i Muhâmmed nazarında sulh asıl olup; harp, geçici idi. Yalnız Hazret-i Muhâmmed’in sulh anlayışı, çevrede hakim batıl güçlerin, idaresi altında bulunan halk üzerinde baskı kurarak, sultalarını sürdürüp zulüm ve haksızlık icra etmelerine seyirci kalmayı; insanların inanç ve düşünceleri sebebiyle takip altında tutulup baskıya, eziyet ve iÅŸkencelere maruz bırakılmalarına göz yummayı gerekli kılmıyordu. Hazret-i Muhâmmed’in sulh anlayışına göre; insanlar inançlarını belirlemede tamamıyla serbest tutulmalı, hür iradeleri ile diledikleri iman çizgisini hiç bir baskı söz konuÅŸu olmaksızın bizzat kendileri belirlemeli idiler. Elbette insanlara hak ve hidayet yolunu gösterecek İslam tebliÄŸcileri de bu sulh vasatında hak ve hakikatin apaçık delillerini insanlara anlatarak, onları gerçeklere eriÅŸtirme görevini yerine getirecekler, ama hiç kimseyi İslam’a girme konusunda zorlamayacaklardı.
Ne var ki hakkın varlığını hazmedemeyen batıl gücün temsilcileri İslam’ın bu ÅŸekilde sulh içinde tebliÄŸine engel olduklarından ve inananları baskılar altında tutarak onlara hayat hakkı tanımadıklarından, Hazret-i Muhâmmed açısından harp kaçınılmaz oldu. Bu durumunda bile Hazret-i Muhâmmed kan dökülmesini istemiyor, bu konuda gerekli tedbirleri alıp lüzumlu emir ve talimatlarını veriyordu. Mesela düşmanla karşı karşıya gelinip harp vaziyeti alındığı bir sırada dahi harp baÅŸlamadan önce düşman kuvvetlerini İslam’ı kabul etmeye mutlaka çağırır, bu teklif reddedilince sulha davet edip andlaÅŸma yapma yolunu deneyerek savaÅŸa sebebiyet vermemek ister; yaptığı barış ve itaat önerileri kabul edilmeyince savaÅŸa artık düşman taraf sebep olduÄŸu için çaresiz karşılık verirdi.
Ayrıca düşman saldırmadan, saldırıya geçmeme; harp sırasında harbe katılmayıp geride kalan kadınlara, çocuklara, ihtiyarlara, din adamlarına dokunmama; savaÅŸ anında düşmanın hayati organlarını deÄŸil, el, ayak, bilek, dirsek, diz gibi mafsallarına hamlede bulunarak onları öldürmeksizin hareket kabiliyetinden mahrum edip etkisiz hale getirme; esir olup eman dileyene eman verme; cahiliye döneminde olduÄŸu gibi düşman ölülerinin gözünü oyup kulağını burnunu kesip parmaklarını doÄŸrayıp karnını yararak intikam duygularını tatmin etme yoluna gitmeme; yine cahiliye devrinde sırf intikam olsun ve kalan düşmanlara sıkıntı versin diye maktul düşen düşman ölülerini kızgın arazide kokuÅŸup yırtıcı hayvanlara yem olarak bırakma ÅŸeklinde icra edilen gayr-i insanî uygulamanın terkedilerek düşman ölülerinin de defnedilmesi gibi emirleri, O’nun komutasında cereyan eden muharebelerde ve çıkardığı seriyyelerde verdiÄŸi talimat arasında yer almaktadır.

Aile Reisi Olarak Hazret-i Muhâmmed
Hazret-i Muhâmmed, henüz gençlik yıllarında yirmi beÅŸ yaşında iken Mekke’de Hz. Hatice ile evlenerek bir aile yuvası kurmuÅŸtu. O sıralarda birden çok kadınla evlenmek, Araplar arasında son derece yaygın bir adet olmakla beraber Peygamber Efendimiz, Hz. Hatice vefat edinceye kadar baÅŸka bir kadınla evlenmemiÅŸti. Hz. Hatice vefat ettiÄŸi zaman Peygamber Efendimiz elli yaşında idi. Daha sonraki yıllarda özel bir takım sebep ve hikmetlerle Hazret-i Muhâmmed birden çok kadınla evlendi. Bu evliliÄŸin sebeplerini, İslam düşmanlannın yaptığı gibi nefsanî ve ÅŸehevanî arzulara baÄŸlamak asla doÄŸru deÄŸildir. Çünkü Hazret-i Muhâmmed’in çok evliliÄŸi iddia edildiÄŸi gibi böyle bir sebebe baÄŸlı olsaydı, bu evliliklerin Hazret-i Muhâmmed’in söz konusu arzuyu daha ziyade duyacağı gençlik yıllarında ve ilk evliliÄŸini hemen takip eden seneler içerisinde cereyan etmesi gerekirdi. Halbuki Hazret-i Muhâmmed, tam yirmi beÅŸ yıl sadece Hz. Hatice ile evli kalmış, onun vefatından sonra kendisi elli yaşını geçmiÅŸ olduÄŸu halde ÅŸartlar gerekli kıldığı için yeni evlilikler yapmıştı.
Bazen evlilik dolayısıyla temas kurulan ve yakınlık saÄŸlanan yeni kitlelere İslam’ın iletilebilmesi düşüncesi, bazan evleneceÄŸi zeki, kabiliyetli ve bilgili eÅŸi vasıtasıyla kadınları İslami esaslara göre daha rahat eÄŸitebilme arzusu, bazan savaÅŸ dolayısıyla ortaya çıkan ÅŸiddetli düşmanlık ve kini onlar arasından evlilik yaparak bertaraf edip muhatap kitlelerini celbetme lüzumu, bazan İslam hukukunun getirdiÄŸi yeni bir hükmü bizzat Hazret-i Muhâmmed’in tatbik ederek topluma örnek olma zorunluluÄŸu gibi dinî, siyasî, hukukî, sosyal bir çok sebep ve hikmet Hazret-i Muhâmmed’in çok evlenmesini gerekli kılmıştı. Peygamber Efendimizin zevcelerinin toplam sayısı on bir olup ÅŸunlardı:
Hatice bint Huveylid, Sevde bint Zem’a, ÂiÅŸe bint Ebûbekir, Hafsa bint Ömer, Zeyneb bint Huzeyme, Ümmü Seleme bint Ebû Ümeyye, Zeyneb bint CahÅŸ, Cüveyriye bint elHaris, Ümmü Habîbe bint Ebu Süfyan, Safiyye bint Huyey ve Meynûne bint el-Haris. Reyhâne ve Mâriye ise cariyeleri idi.
Hazret-i Muhâmmed’in zevcelerinden Hz. Hatice, Mekke’de peygamberliÄŸin onuncu yılında, Zeyneb bint Huzeyme ise Medine’de Hicretin dördüncü yılında vefat etmiÅŸti. Bu sebeple Peygamber Efendimizin bir arada dokuz eÅŸi bulunmuÅŸ ve bu sayıya da vefatına yakın bir zamana varıncaya kadar uzun bir sürede evlilik zarureti çıktıkça aralıklarla ulaşılmıştır.
Hazret-i Muhâmmed‘in bu zevcelerinden Hz. AiÅŸe dışındakilerin tamamı Rasülullah ile evlendikleri sırada dul idiler ve pek çoÄŸunun eski eÅŸlerinden çocukları vardı; üstelik çoÄŸu yaÅŸlı da idi. Bu durum da, Hazret-i Muhâmmed’in evliliÄŸini gerekli kılan özel bir takım sebep ve hikmetlerin mevcut olduÄŸunun delilidir. Hazret-i Muhâmmed’in hanımlarının Mescid’e bitiÅŸik olarak inÅŸa edilmiÅŸ birer odaları vardı. Peygamber Efendimiz her gün sıra île bir eÅŸinin yanında kalırdı. Hepsine karşı güler yüzlü davranır, ilgi gösterir, ev iÅŸlerinde onlara yardım eder, söküklerini kendisi dikiverir, aralarında adaletle muamelede bulunur, hiç birine diÄŸerinden ayrı davranmazdı. Zaman zaman onlarla ÅŸakalaşır, gönüllerini alırdı.
Hayatı boyunca Hazret-i Muhâmmed’den hanımlarına karşı kötü bir söz veya davranış sadır olmamıştır. Peygamber Efendimiz, hizmetinde bulunan görevlilere, karşı da asla sert ve haÅŸin davranmaz; kendi yediklerinden onlara da yedirir, giydiklerinden onlara da giydirirdi. Küçük birer odadan ibaret olan hane-i saadetleri son derece sade, ama temiz idi. Bazen bir hasır, bazan yünden dokunmuÅŸ bir ihram, bazan da içi hurma lifleri ile doldurulmuÅŸ deri kaplı bir yatak Hazret-i Muhâmmed’in oda döşemesini ve yatağını oluÅŸturuyordu.
Her konuda olduÄŸu gibi bu hususta da lüks ve israftan kaçınarak sadeliÄŸi tercih eden Hazret-i Muhâmmed, bazı zevcelerinde görülen daha iyi imkanlarla daha müreffeh bir yaÅŸayış arzu ve isteÄŸi üzerine Kur’an’da da temas edildiÄŸi üzere “Åžayet dünya hayatını ve süslerini istiyorlarsa bağışta bulunarak kendilerini güzellikle salıvereceÄŸini, ama ÅŸayet Allah’ı, peygamberini ve ahiret yurdunu istiyorlarsa Allah’ın iyi davrananlar için büyük bir mükafaat hazırladığını” (el-Ahzab, 33/28-29) belirterek tavrını açıkça ortaya koymuÅŸtu. Tabiî ki Hazret-i Muhâmmed’in zevceleri bu ikaz üzerine beÅŸer olma sıfatıyla bir an için içlerinden geçen daha rahat yaÅŸama arzu ve isteÄŸini terkedip Hazret-i Muhâmmed’in yanında kalmayı ve O’nun sade yaÅŸayışına ortak olmayı dünya lüksüne tercih ettiler.
Peygamber Efendimiz, aile hayatında, özel yaÅŸayışında ahlakında, dini tebliÄŸinde, devlet idaresi ve askerî komutasında, eÄŸitim ve öğretiminde, kısacası tüm sözleri, hareketleri ve davranışlarında bütün Müslümanlar için güzel bir örnek idi. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: “Andolsun ki Rasûllah’ta sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuÅŸmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için en mükemmel bir örnek vardır” (el-Ahzab, 33/21).
Allah’ın salat ve selamı O’nun üzerine olsun.






AÄŸustos 30th, 2009 | 21:48 |
Yaradanın yeryüzüne en büyük lütfudur peygamberimiz.Paylaşım için teşekkürler.
AÄŸustos 31st, 2009 | 04:20 |
ben tesekkur ederim