Kasa Dediğin Böyle Olmalı

Mercedes firmasının ürettiği Mercedes SLR modeline herkes gıpta ile bakıyor. Ekonomik açıdan ancak çok az sayıda insanın sahip olabileceği bir otomobil sınıfı içinde yer almaktadır. Paul Edwards isimli girişimci bu durumdan yola çıkarak bilgisayar için oldukça hoş kasa tasarımları üretmeye başladı. Bu tasarımların Mercedes SLR modeline benziyor olması bir nebze de olsa fiyatı dudak uçuklatan aracın bilgisayar kasasına sahip olmanın avuntusunu yaşayabileceklerdir. Bu gerçektende güzel tasarımları sitemizde inceleyebilirsiniz.

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

Vajinismus

Vajina girişini çevreleyen kasların istemdışı olarak kasılarak cinsel birleşmenin acılı olması ya da birleşmenin gerçekleşememesidir. Vajina girişini çevereleyen baskın kas grubu “Pubik Kaslar” olarak adlandırılır. Bunlar düz kas grubudur ve refleks olarak çalışırlar. Vajinismusda yaşanan kasılma istem dışıdır ve asla kadının kendi kontrolünde değildir. Eğer kişi kasların kasılmasından ötürü acısız cinsel birleşme yaşayamıyorsa bu durum vajinismus olarak nitelendirilir. Bir diğer tabirle Vajinismus, kadınlarda görülen cinsel bir işlev problemidir. Vajina girişini çevreleyen kasların istem dışı kasılarak cinsel birleşmede acı ve ağrıya neden olması ya da bu sebeple cinsel birleşmenin hiç gerçekleşememesi şeklinde tanımlanabilir. Kasılmalar, cinsel birleşme dışında jinekolojik muayene esnasında ve vajina içine tampon yerleştirme durumlarında da ortaya çıkabilir.

null

Nedenleri

Bu hastalığın %90′ı psikolojik, %10′u organik kökenlidir. Psikolojik kökenli olanlarının başlıca sebepleri arasında genç kızlara ergenlik çağından itibaren cinselliğin ayıp, kötü ve günah olarak anlatılması, kızlık zarının öneminin abartılması ve ilk birleşmenin acı veren ve kanamaya sebep olan bir deneyim olacağının öğretilmesidir.

Bazı durumlarda kişinin başından geçen tecavüz veya kötü cinsel deneyimler de vajinismus hastalığının sebebi olabilir. Hamile kalma korkusu, doğum korkusu veya kızlık zarının yırtılması gibi korkular da az görülmekle birlikte bu hastalığın psikolojik nedenleri arasında gösterilebilir. Sağlıklı ve aktif cinsel hayata sahip kadınlarda dahi bazı durumlarda geçici de olsa vajinismus görülebilir. Doğum veya jinekolojik ameliyatlar sonrası, büyük üzüntüler ve emzirme (laktasyon) döneminde kadınlarda görülen cinsel istek azalması bu durumlara örnek olarak gösterilebilir.

Vajinismus, ilk cinsel ilişki girişimi sırasında, jinekolojik muayene sırasında ya da tampon kullanma girişimi sırasında ortaya çıkabilmektedir. Pubik kaslar kasılarak vajinanın açılmasını engeller ve cinsel birleşmenin gerçekleşememesine neden olurlar. Kasılma oluşursa cinsel birleşme ya imkansız hale gelir ya da şiddetli acı oluşur. Genellikle vajinal bölgeye müdahale sona erdiğinde kaslar rahatlar ve normale döner. Pubik kasların kasılması kişinin isteği dışında gerçekleşmektedir, kişi her ne kadar uyanıkta olsa durum bilinç dışı meydana gelir. Bu istem dışı kasılmaların bir çok nedeni olabilmektedir, genellikle fiziksel ve duygusal faktörlerin birleşmesi sonucu oluşmaktadır. Bu kasılmalar aslında vücüdün kendini korumaya yönelik bir savunmasıdır. Vajinismusun nedenlerini, sonuçlarını ve nasıl tedavi edileceğini bilmemek çiftlerin hayal kırıklıkları yaşamalarına neden olur ve her iki tarafıda psikolojik ve fiziksel olarak yıpratır. Vajinismus hastası çoğu kadın illişkiye girememekten ötürü yoğun utanç duygusu hisseder ve sıkıntılarını paylaşmak istemezler. Durumu başkalarına anlatmak onları rahatsız edebilmektedir. Vajinismus yaygın olarak karşımıza çıkmaktadır ve kadından kadına farklılıklar gösterebilmektedir. Bazı kadınlar jinekolojik muayeneyi tamamlayabilmekteya da tampon kullanabilmekte iken cinsel ilişkiyi tamamlayamamaktadır. Bazı kadınlarda ise ilişki gerçekleşmekte fakat aşırı miktarda acı oluşmaktadır. Diğer bir grupta ise hiçbir vajinal müdahale gerçekleşememektedir.

null

Vajinismus Türleri

Primer Vajinismus: Cinsel hayatın başlamasindan itibaren görülen ve bir kez bile cinsel ilişkinin gerçekleşememesi türündeki vajinismustur.

Sekonder Vajinismus: Cinsel hayatın başlamasından itibaren sağlıklı şekilde ilişki mümkün iken yaşanmış bir cinsel travma sonrası (olaylı bir doğum, düşük, kürtaj, yanlış yapılan ve ağrılı bir jinekolojik muayene, taciz veya tecavüze maruz kalma gibi) oluşan vajinismus durumu söz konusudur.

Tedavisi

Hastalığın tedavi süreci oldukça basittir. Önemli olan sorunun nedeninin belirlenmesidir. Sorun fiziksel kaynaklı ise jinekolojik olarak tedavi edilebilir. Eğer hastalığın nedeni psikolojik ise çiftin beraberce psikolojik terapiye devam etmesi gerekebilir. Her psikolojik rahatsızlıkta olduğu gibi bunda da hastanın hastalığını tanıyıp kabullenmesi ve tedaviye inanması tedavi sürecini kısaltır ve daha başarılı kılar. Vajinismus kesinlikle tedavi edilebilen bir problemdir. Vajinismus bir hastalık (sendrom) değil, bir belirtidir (semptom). Başka bir deyişle vajinismus; bilinç altı tarafından oluşturulan ve kişiyi koruyan bir savunma mekanizmasıdır. Vajinismus problemi olan bir kadında, PC kası (pelvik taban kası), cinsel ilişki esnasında refleksif davranmaktadır ve kadının istemi dışında kasılmaktadir. Bu istenmeyen durumun kaynağı da bazı nedenlerle etkilenen bilinç altıdır. Vajinismus tedavisinde tüm dünyada; davranışsal ve bilişsel terapiler, hipnoz tedavileri gibi bilimsel tedavi teknikleri kullanılır. Buradan da anlaşılacağı gibi, tek seanslık ya da tek günlük tedavi teknikleri, ilişki öncesi alkol alma, vajen girişine lokal anestezikler uygulama, depresyon ilaçları, etkisiz tedavi ya da çözüm girişimleridir. Vajinismus psikoterapötik bir süreç ile kesinlikle kalıcı çözüme ulaşır. Bundan dolayı bilimsel olarak açıklanmamış ve kanıtlanmamış her türlü yaklaşımdan kaçınmak gerekmektedir.

Vajinismus Hakkında Bilinmeyenler

  • Vajinismus bir hastalık değil ailesel yani evli çifte ait bir problemdir. Kadının ve erkeğin ortak bir sorunudur. Bu nedenle cinsel terapide bir tarafın diğerini suçlamaması veya anlayışlı olması öğütlenir.
  • Kişinin istediği kişiyle evlenememesi vajinismusa neden olmaz. “Başkasıyla evlenseydim yine de olur muydu?” sorusu hep akla gelir. Ama bu sorunun eşlerle bir ilgisi yoktur. Hatta evlenmeden önce uzun yıllar flört eden çiftlerde evlenince bu sorunu yaşayabilir.
  • Cinsel terapide başarı şansını arttıran en önemli faktör eşlerin seanslar sırasında kendilerine verilen ev ödevlerini uygun bir şekilde uygulaması ve sonuna kadar tedaviye inançlarını yitirmemeleridir.
  • Genel anestezi altında ilişkiye girilmesi, alkol alıp sarhoş olup cinsel ilişkiye girmesi, sakinleştirici, kas gevşetici ve antidepresan ilaçlar da tedavi edici değildir. Aksine bu tip ilaçlar cinsel isteği azaltabilir.
  • Kızlık zarlarının çok kalın olması, bilinenin aksine, vajinismusa yol açmaz.
  • Bu rahatsızlık ilk cinsel ilişki de ortaya çıkabileceği gibi uzun yıllar normal bir işlevsellikten sonra da ortaya çıkabilir.
  • Vajinismus sosyokültürel ve ekonomik düzeyi yüksek, daha çok okuyan veya üniversite mezunu çitlerde daha sık olarak görülmektedir.
  • 10-15 yıldır evli olup halen ilişkiye giremedikleri için boşanan veya evliliklerini bu şekilde kabullenip “aseksüel” olarak yaşayan çiftlerin sayısı az değildir.
  • Bir partnerle yaşanan sorun başka bir partnerle ortaya çıkmayabilir.
  • Eğitim, kültür ve sosyal seviye ile ilgili değildir. Sadece cahil insanlarda olmaz, üniversite mezunu çiftlerde görülebilir.
  • Ülkemizde cinsel sorunla başvuran kadınların en büyük grubunu oluşturmaktadır.
  • Vajinismus problemi yaşayan kadınların yüzde 80’i ve eşlerinin yüzde 90’ı evliliklerinden yeterince doyum aldıklarını ifade etmektedirler.
  • Vajinismuslu kadınların yüzde 57’si kocalarını bu konuda düşünceli ve kendilerine yardımcı, yüzde 15’i öfkeli ve saldırgan, yüzde 28’i tepkisiz olarak değerlendirmektedir. *Vajinismuslu kadınlar genellikle giriş dışındaki cinsel aktivitelerden oldukça zevk alırlar ve ön sevişmeyle orgazm olabilirler.
  • Vajinismuslu çiftleri bu problemin yalnızca kendilerinde var olan garip bir sorun olduğunu düşünüp hekime başvurmazlar. Öncelikle çözümü büyü yapılmasıyla bağlandıklarını düşünerek tıp dışı alanlarda ararlar, sonuç başarısızdır.
  • Vajinismus sadece cinsel ilişkiye değil, muayene ve tampon gibi bazı durumlara da müsaade etmez.
  • Hemen bütün yaş grubundaki kadınları etkileyebilir.
  • Görülme sıklığı her 100 kadından ikisinde bu duruma rastlanıldığıdır.
  • Vajinismusda yeterli istek veya ıslaklığın sağlanamaması söz konusu değildir.
  • Vajinismuslu hastalar ailelerden gelen “neden hala çocuk yapmıyorsunuz?” şeklindeki eleştiriler ile boğuşmaktan sıkıldıkları için bir cinsel terapiste baş vururlar.
  • Bazen vajinismus bir koruma davranışı olarak ortaya çıkabilir. Daha önceki deneyimlerinde incitilmiş kadınlarda, cinsel ilişkiden kaçmak amacı ile vajina kaslarının kasılması ortaya çıkabilir.

[Kaynak: wikipedia.org]

3G Hayatımıza Ne Getirecek?

Elektromanyetik dalgaların telekomünikasyon aracı olarak kullanılabileceği fikrinin doğuşu ve bu yöndeki çalışmaların başlangıcı, 19. yüzyılın sonlarına rastlamaktadır. Sözkonusu çalışmalar, mobil telefonların kullanılmaya başlanmasına yönelik ilk meyvesini, A.B.D.’nde 1940’lı yılların sonlarında, Avrupa’da ise 1950’li yılların başlarında tek hücreli analog araç telefonlarının kullanılmaya başlanması ile vermiştir. Bunu izleyen adım, 1970’lerin sonlarında hücresel analog mobil telefonların kullanılmaya başlanmasıyla atılmıştır. Bu sistemler, birinci nesil (1G) analog teknolojiyi kullanmakta olup, kullanıcıların zamanla artan ses kalitesi, kapasite, kapsama alanı gibi ihtiyaçlarına cevap vermekte yetersiz kalması, ikinci nesil (2G) sayısal teknolojiye doğru yol alınmasını zorunlu kılmıştır. Bugün kullandığımız GSM standartlarındaki cep telefonları, 2G sayısal teknolojiyi kullanan sistemlere bir örnek teşkil etmektedir. Sözkonusu 2G mobil telefonlar, 1991’in ortalarında piyasaya sürülmüş ve kullanımı büyük bir hızla yaygınlaşmıştır.

null

Üçüncü nesil (3G) mobil telekomünikasyon teknolojisi, bu gelişmeleri takip eden bir sonraki büyük adımı teşkil etmektedir. 2G ile kıyaslandığında bu yeni teknolojinin en göze çarpan farklılığının, sesten ziyade data iletimine odaklanması olduğu görülmektedir. Ne 1G, ne de 2G teknolojisi kullanıcılara çoklu ortam (multi-medya) hizmetler sunulması için tasarlanmamıştır. Ancak 3G için durumun farklı olduğu, bu teknolojinin kullanılmaya başlanması ile, mobil telefonlar vasıtasıyla yüksek hızda internet bağlantıları sağlanabileceği, bu sayede kullanıcıya hareket halinde iken sesin yanısıra data, resim, grafik ve benzeri bilgilerin 2Mbit/s hızına varan yüksek hızlarda, başka bir deyişle “geniş bantta” iletilebileceği öngörülmektedir. ITU tarafından, 3G teknolojisini kullanan terminal cihazının; telefon, bilgisayar, televizyon, çağrı cihazı, video-konferans merkezi, gazete, günlük, ajanda ve hatta kredi kartı olarak işlev göreceği ve günümüzde her yere taşınan cüzdan ya da kimlik gibi kullanıcının sürekli yanında bulunduracağı vazgeçilmez bir parçası haline geleceği tahmin edilmektedir.

Dünyada pek çok ülke, 3G teknolojisini kullanmak amacıyla lisans çalışmalarına başlamış ve bu yönde epey mesafe katetmiş bulunmaktadır. Avrupa’da, 128/1999 EC Kararı ile 3G hizmetlerinin en geç 1 Ocak 2002 itibariyle sunulmaya başlanması için Avrupa Birliği ülkeleri tarafından her türlü önlemin alınması ve bu çerçevede 1 Ocak 2000 itibariyle 3G lisanslarının verilebilmesi için gerekli yetkilendirme sisteminin kurulması hususları karara bağlanmıştır. Bu durumda, 1G mobil telekomünikasyon teknolojisi ile 1986’da, 2G teknolojisi ile ise 1994 yılında tanışmış olan Türkiye için, 3G teknolojisinin ülkemize kazandırılması hakkında bazı sorular belirmektedir.

  • 3G teknolojisi nedir ve ne gibi getirileri bulunmaktadır ?
  • Avrupa’da ve diğer dünya ülkelerinde 3G teknolojisine yaklaşımlar nasıldır ?
  • Türkiye 3G lisanslarını ne zaman ve ne şekilde vermelidir ?

Çalışmada ilk olarak, dünyada ve Türkiye’de mobil telekomünikasyon sektörü hakkında mevcut durum ve yakın gelecekte oluşması tahmin edilen koşullara yönelik açıklamalara yer verilmektedir. Bunun ardından, 3G mobil telekomünikasyon teknolojisine ve halen kullanılmakta olan mobil telekomünikasyon teknolojilerine ilişkin bilgiler aktarılmaktadır. Daha sonra, dünyadaki 3G lisans uygulamalarından örnekler verilmekte, bu maksatla 21 ülkenin 3G lisanslarını ne zaman ve ne şekilde verdikleri veya vermeyi planladıkları hakkında bilgiler sunulmaktadır. Bunu müteakip, raporun ana konusunu teşkil eden, Türkiye’de 3G lisanslarının verilmesi ile ilgili değerlendirmeler konusuna yer verilmekte ve bu konuyu raporun son bölümü olan, sözkonusu değerlendirmelerden çıkarılan sonuçlar kısmı takip etmektedir.

70 ülkede kullanıcılar Üçüncü Kuşak (3G) şebeke sayesinde yeni nesil gelişmiş cep telefonu uygulamalarıyla tanıştı. Türkiye`de ise hâlâ yurtdışındaki başarısız örnekler öne sürülerek lisans ihalesi bile yapılamıyor. Dünyada 70 ülkede 158 operatör, hızlı ve görüntülü iletişim olarak bilinen Üçüncü Kuşak (3G) şebekeyi kurarak toplam 187 milyon aboneye hizmet veriyor. Üstelik Üçüncü Kuşak sayesinde pekçok farklı yeni nesil gelişmiş uygulamayı abonelerine kullandırmaya başlayan telekom operatörleri, yeni abone girişinde de önemli mesafe katetmiş durumda. Hem İkinci Kuşak hem de 3G şebekeye sahip dünyanın önde gelen cep operatörlerinden Japon DoCoMo`nun son üç aydaki yeni abone girişlerine bakıldığında, 3G şebekenin Uzakdoğu`da oldukça popüler olduğunu görmek mümkün. Buna göre DoCoMo son 3 aylık dönemde eski kullandığı şebekede 583 bin 800 abone kaydederken, 3G şebekesine toplam 2 milyon 677 bine yakın abone kaydetmiş durumda. DoCoMo`nun 15 milyon 3G abonesi bulunuyor.

3G konusunda Avrupa da hareketli günler yaşıyor. İngiliz Telekom devi Vodafone, 1.4 milyonu Japonya`da olmak üzere dünyada 3.3 milyon 3G abonesine sahip. Bir diğer GSM devi Orange firmasının ise 1.75 milyon 3G abonesi var. Bu şebeke şu anda, Almanya, İngiltere, İtalya, İsveç, Hırvatistan, Polonya, Yunanistan, Portekiz, Tayvan, İrlanda ve Romanya`nın da aralarında bulunduğu 70 ülkede kullanılıyor. Gündemde yok Türkiye`de ise henüz bu sistemin kurulumu için öncelikli şart olan lisans ihalesi bile gündemde değil. Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım geçtiğimiz hafta konuyla ilgili yaptığı açıklamada, yurtdışında yaşanan başarısız örnekler olduğunu hatırlatarak, 3G lisans ihalesinin yakın zamanda gündemde olmadığını açıkladı. Türkiye 2000`li yılların başında bu alanda çoğu pazarda işlerin iyi gitmemesinden dolayı 3G lisans ihalesini, ilerideki bir tarihte yapmak üzere erteleme yolunu seçmişti. 3G`de lisansların dağıtılması süreci Avrupa`da 1999 yılında başlayıp 2002 yılı sonunda tamamlandı. Lisanslar Avrupa`da 108.2 milyar euro bedel ödenerek 62 operatör tarafından satın alınmıştı. Ancak o dönemde dünyada telekom pazarında yaşanan kriz ve 3G`de iş modellerinin tam olarak hayata geçirilememesinden dolayı operatörler işlerine başlayamadı. Fakat bu teknolojinin 2 yıl önce Japonya`da fırtına gibi eserek Uzakdoğu`da yayılmasıyla birlikte iş modelleri oturdu. Bunu gören Avrupalı operatörler de 2004`le birlikte işe başladılar. Şu anda, 70 ülkede 158 operatör bu altyapıdan hizmet veriyor. 3G ile cep telefonundan film izleniyor Üçüncü Kuşak, kullanıcılara geniş bantta yüksek hızda veri iletimi, mobil internet erişimi, müzik ve video programları ve gelişmiş oyunların arasında bulunduğu kapsamlı bir içerikle yeni nesil bir platform oluşturuyor. Sistemi destekleyen yeni nesil telefonlar Nokia, Siemens Mobile, Sony Ericsson ve Motorola gibi pazarın önde gelen oyuncuları tarafından üretilmeye başladı. Kullanıcılar bu telefonlarda yüksek kalitede televizyon ve canlı maç yayını izleyebilecek, sistemde yüklü harita ile gitmek istediği adrese ulaşması için telefon ona yol gösterecek, anlık bilgi servisi alabilecek, internetten müzik parçası veya video film indirebilecek.

3G Sistemine Nasıl Gelindi?

Ülkemizde mobil telekomünikasyon sektörünün ilk uygulamasını oluşturan 1G sistemleri üzerinden sadece ses hizmetlerini sunabilmek mümkünken, 2G Sayısal sistemler daha kaliteli ses hizmetlerinin yanı sıra SMS gibi basit veri hizmetleri de sunulabilir hale geldi. 2.5G olarak adlandırılan geçiş döneminde ise, mobil şebekeler üzerinden internete erişim imkanı sağlandı ve veriye dayalı hizmet türlerinde artış kaydedildi. Her kuşakta ses hizmeti sunulabilirken, bir sonraki kuşak daha kaliteli ses hizmetinin yanında daha hızlı ve zengin içerikli veri iletişimine imkan sağlıyor.

Cepten Görüntülü Konuşma Dönemi Başlayacak

3G sistemlerinde hızlar artık Megabitlerle ifade edilmekte ve 2Mbps hızına, bir sonraki teknolojiyi oluşturan HSDPA’de (High Speed Downlink Packet Access -3.5G) 14 Mbps veri iletim hızlarına teorik olarak ulaşılabiliyor. Hızdaki bu artış özellikle bilgiye erişim açısından alışılan erişim kavramına yeni bir boyut getirecek. Mobil ortamda görüntülü telefon hizmetleri, e-posta alıp gönderme, bankacılık hizmetleri, yüksek hızlarda internet erişimi, etkileşimli oyunlar, canlı radyo TV yayınlarına erişim gibi pek çok hizmetler, 3G mobil terminal cihazları tarafından rahatlıkla sağlanabilecek. Abonelerin bu hizmetleri alabilmesi için 3G sistemine uyumlu cep telefonları kullanmaları gerekecek. Ancak Türkiye’de henüz uygulama başlamamasına karşın bugüne kadar 1 milyonun üzerinde 3G sistemine uyumlu cep telefonunun satıldığı belirtildi. 3G teknolojisinin en çok merak edilen özelliklerinden başında görüntülü telefon görüşmesi yapabilmek geliyor. Yüksek veri aktarım hızı sayesinde en uzakdaki yakınlarınızla dahi 3G standartına uygun cep telefonları ile birbirinizi görerek konuşabiliceksiniz. Bu sayede yanlızca sesle yetinmeyip görüntülü olarakda sohbet edebiliceksiniz. Gezdiğimiz yerleri telefon görüşmesi yaptığımız yakınlarımıza 3G cep telefonları aracılığı ile gösterebileceğiz. Özellikle iş gezilerine sıkca çıkan iş adamları işlerini daha rahat yaptırabilecek, acil toplantı durumlarında görüntülü konferans yaparak bile işlerini uzakdan yürütebilecekler.

3. Nesil Cep Telefonları ile Neler Yapabilir?

Öncelikle 3G’nin gelişi ile birlikte cep telefonlarında kullandığımız internet hızı 20 kat artacak. 3G teknolojisi ile birlikte cep telefonlarımızda megabitlerle ifade edilen bağlantılara ulaşabileceğiz. Bu sayede dilediğimiz gibi internette dolaşabileceğiz ve Youtube gibi internet video servislerinden rahatlıkla cep telefonumuzda yüksek hızda video izleyebileceğiz. Ayrıca cep telefonunuzla çektiğiniz videoları direkt olarak video paylaşım sitelerine yollayabilecek, fotoğraflarınızı doğrudan blog’unuza aktarabiliceksiniz. Bunun yanı sıra e-devlet işlemlerini de cep telefonumuzdan haledebileceğiz. Tüm faturalarımızı, banka hesap ve havale işlemlerimizi daha hızlı şekilde, şubeye gitmeden hatta bilgisayara ihtiyaç duymadan birkaç tuşa basarak yapabileceğiz.

İnternet hızının artması ile birlikte her daim dünyadan haberiniz olucak; tüm medya servislerinin online içeriğine ulaşabileceksiniz. Sevdiğiniz online oyunları dilediğiniz zaman interektif bir şekilde oynayabilecek, dostlarınızla popüler sohbet programları ile görüşebilceksiniz. Özellikle habercilikle uğraşanlar için çok büyük bir avantaj yaratan 3G, hızlı bağlantı ağı sayesinde çekilen video ve resimleri en hızlı şekilde haber merkezlerine ulaştırmayı kolaylaştırıcak. Birçok internet kullanıcısının benimsediği internetden alışveriş yapabilmeyi artık cep telefonunuzdan gerçekleştirebileceğiniz gibi arama motorlarını kullanarak aradığınız bilgilere hemen ulaşacaksınız. Sanal kütüphanelerden yararlanabilirken ülkemizde birkaç üniversitede bulunan uzakdan online eğitim derslerine cep telefonunuzdan iştirak edebiliceksiniz.

Bunu dışında rezervasyon, check-in gibi işlemlerinizi de cep telefonunuzdan haledebiliceksiniz. 3. nesil teknolojinin en büyük avantajı ise şu anda kullandığımız, daha doğrusu maliyetinden dolayı kullanamadığımız GPRS tarifelerine göre indirme hızlarının daha yüksek ve az maliyeti olacağıdır. 3G teknolojisi, cep telefonumuzda kullandığımız çoklu ortam uygulamalarını arttıracak ve daha da zenginleşecek. 3G teknolojisinin en güzel özelliklerinen biri de bizim gibi televizyon tutkunu bir ülke için çok değerli bir özellik olan cep telefonunuzdan canlı TV yayınlarını izleyebilmek olacak. Bu sayede İstanbul trafiğinde olsanız da merakla takip ettiğiniz dizileri ya da heyecanla beklediğiniz maçları kaçırmadan cep telefonunuzdan nerde olursanız olun kontrol edebilme fırsatını da bulucaksınız.

3G Uyumlu Telefonlar

O2 Cocoon, Sony Ericsson K850, Sony Ericsson K530, Sony Ericsson W910, Sony Ericsson W960, i-mate JASJAM, Nokia 6151, LG KU800, LG U8120, Sony Ericsson W900, Sony Ericsson W950, Sony Ericsson K810, i-mate JASJAR, Nokia 7390, Nokia E90, Samsung F500, Nokia N90, Samsung Z710, Samsung Z650i, LG KU970 Shine, Samsung Z400, Nokia 6290, Nokia 6110 Navigator, Nokia N75, Nokia N77, Nokia E70, Motorola V980, Sony Ericsson W850, Nokia 6680, Siemens SXG75, Nokia N93i, Nokia 5700, Nokia 6230i, Sony Ericsson P990, Nokia N91, Motorola V3x, Nokia 6288, Samsung U700, Nokia 6282, Nokia N76, Nokia N71, Nokia N93, Nokia N92, Nokia N73, Sony Ericsson K800, Nokia N95, Samsung i620, Nokia 6233, Nokia E65, Nokia N70

null

null

null

null

[Kaynak: www.iec.org, www.itu.int, Milliyet]

Şizofreni

Şizofreni Nedir ?

Şizofreni kişilik bölünmesi, zayıf kişilikli olma, zeka geriliği veya tembellik değildir. Önemli ruhsal hastalıklarından birisidir. Hastalarda genelde gerçekle hayal dünyasını ayırt edememe, mantıksal düşünme yeteneği kaybı, normal duygusal tepkiler verememe ve toplumsal kurallara uyamama görülür.Aynı zamanda hatırlama ve normal konu?ma yeteneği genelde kaybolur. Diğer bedensel ve ruhsal hastalıklarda olduğu gibi organik nedenleri vardır.Bu gün şizofreninin ortaya çıkışında rol oynayan dopamin ve serotonin sistemi gibi beyinde yer alan taşıyıcı (nörotransmitter) sistemlerin rol oynadığı araştırmalarla gösterilmektedir. Toplumda %1 oranında şizofreni görülmektedir. Sıklıkla 15-25 yaşları arasında ortaya çıkmaktadır. 12 yaşından önce ve 40 yaşından sonra görülmesi enderdir. Günümüzde kullanılan ilaçlar belirtileri büyük oranda kontrol altına alabilmekte ancak bazı semptomlar çoğu hastada yaşam boyu sürmektedir. Bu hastalığı tümüyle atlatan hasta sayısı tüm hastaların ancak 1/5′idir. Bazı hastalar sadece bir defa atak geçirmekte, bazı hastalarda ara dönemleri normal olan ve tekrarlayan ataklar olmakta, bazı hastalarda ise belirtilerde artma ve azalma ile giden ancak hiçbir zaman normale dönmeyen bir seyir görülebilmektedir. İlaç kullanımı ile çoğu belirti kontrol altına alınabilmektedir, buna karşın bazı hastalar halen var olan ilaç tedavilerinden faydalanamamakta, ekonomik nedenlerle ilaçları temin edememekte veya ilaç yan etkileri nedeni ile tedaviye devam etmek istememektedir.

Şizofreni Nedenleri Nelerdir ?

Şizofreninin kesin nedeni tam olarak bilinememektedir. Bu konuda değişik teoriler ileri sürülmektedir. Klinik izlemelerde kan bağı olan kişilerde genetik yatkınlığın olduğu başka nedenlerin de araya girmesi ile hastalığın ortaya çıktığı görülmektedir. Tek yumurta ikizlerinin birinde şizofreni görülmesi durumunda diğerinde şizofreni ortaya çıkma olasılığı %50, anne babanın ikisinin birden şizofren olması durumunda çocuklarda şizofreni görülme olasılığı %40, anne veya babanın şizofren olması durumunda çocuklarda görülme olasılığı %8, kardeşlerden birinin şizofren olması durumunda diğer çocukta hastalığın görülme olasılığı %12′dir. Genetik geçişten sorumlu tutulan bazı genler vardır ancak bu konu henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Şizofren hastaların beyin tomografisi ve MR gibi radyolojik incelemelerinde beynin bazı bölgelerinde değişiklikler tespit edilmektedir ancak bu değişikliklerin şizofreniye özgü olmadığı bilinmektedir. Yine ölen şizofren hastaların beyin biyopsilerinde beyinde bazı doku değişiklikleri görülmektedir. Bu değişikliklerin de hastalık oluşmadan önce mi olduğu veya hastalığın ortaya çıkşıyla mı geliştiği bilinememektedir. Beyin biyokimyası ile ilgili araştırmalarda beyinde haberci rolü üstlenen (nörotransmitter) maddelerden biri olan dopaminin aktivite artışının hastalığa yol açtığı bilinmektedir. Son yıllarda dopamin yanında serotonin ve norepinefrin gibi diğer habercilerinde şizofreni oluşumunda rol oynadığı belirtilmektedir. Kullanılan ilaçlar da bu sistemler üzerinden etki etmektedir. Her hastada aynı belirtilerin ortaya çıkmaması, her ilacın her hastaya yaramaması hastalığın ortaya çıkışında bu maddelerle ilgili kişiden kişiye değişen özelliklerin olduğunu düşündürmektedir. Hastalığın ortaya çıkış nedeni olarak bazı hastalarda dopamin sistemi daha etkin olurken bazılarında sorun daha çok serotonin sisteminde olabilir. Bağışıklık sisteminin bu hastalığa yol açtığı öne sürülen teoriler arasındadır. Gebelik sırasında grip enfeksiyonu geçiren annelerin çocuklarında bu hastalığın ortaya çıktığı ileri sürülmüştür, ancak araştırmalar bunu desteklememektedir. Çevresel bazı etkenler hastalığın ortaya çıkışında rol oynamaktadır. Kalp hastaları nasıl çevresel stres yaratan durumlardan olumsuz etkileniyorsa veya stresli bir yaşam olayı nasıl hastalığın ortaya çıkmasında rol oynuyorsa şizofrenlerde de aynı durum geçerlidir. Bu hastalarda tek başına ilaç tedavisi genelde yeterli olmaz, stres yaratan durumların da ele alınması gerekir. Bazı aile yapılarının şizofreniye yol açtığı öne sürülmüş ve şizofren aileler modeli geliştirilmeye çalışılmıştır, ancak sonra yapılan araştırmalar bu teoriyi desteklememiştir.

Şizofrenlerde hormonlarda bazı değişiklikler olduğu ve bunun da hastalığa yol açtığı belirtilmektedir. Bazı yapısal ve kimyasal bozuklukların şizofren hastaların algılarında bozulmalara yol açtığı ve hastaların algılarında seçicilik olmaması dolayısıyla beynin çok fazla uyaranla karşılaştığı öne sürülmektedir. Örneğin normal kişilerde bulundukları ortamda aynı anda ortaya çıkan seslere karşı bir seçicilik vardır, televizyonun sesini dinlerken dışarıda bağıran satıcının sesini algılamayabilir, oysa şizofrenlerde bu seçiciliğin olmadığı aynı anda var olan tüm seslerin algılandığı ve beynin fazla uyaranla karşı karşıya kaldığı belirtilmektedir. Stres-diyatez teorisine göre bünyesel olarak yatkın olan kişilerde stresli bir durumla karşılaşıldığında şizofreni ortaya çıkmaktadır. Şizofreninin ortaya çıkışında biyolojik, psikososyal ve çevresel etkenlerin birlikte rol oynadığı, stres yaratan bir durumla karşılaşıldığında hastalığın ortaya çıktığı ve stres yaratan durumun da bu etkenlerden biri ile ilgili olabileceği belirtilmektedir. Örneğin ortaya çıkarıcı etken enfeksiyon gibi biyolojik bir neden veya bir yakınını kaybetme veya sorunlu bir ailede yaşama gibi psikolojik bir neden olabilir. Her enfeksiyon hastalığı olan veya her yakınını kaybeden şizofreni olmaz, bu hastalığın ortaya çıkışı için bünyesel yatkınlığın da bulunması gerekir.

Şizofreni hastaları dünyayı değişik algılar. Normalde çevrede varolan uyaranlar dışında olmayan sesler, hayaller, garip kokularla dış dünya karışık ve anlaşılmazdır. Bu ortamda hastalarda anksiyete artışı, heyecan ve korku sıktır. Bu duygularla genelde normal olmayan davranışlar sergilerler. Şizofreninin ortaya çıkışı değişik şekillerde olabilir. Bazı hastalarda aniden ortaya çıkabileceği gibi çoğu hastada sinsice yavaş yavaş gelişir. Yavaş seyir gösteren şizofrenide başlangıçta dikkat toplama güçlüğü, toplumsal ilgiyi kaybetme, içine kapanma, kendine bakımda azalma, dini uğraşılarda artma veya kara sevdaya tutulma gibi belirgin olmayan ve ilk bakışta şizofreniyi düşündürmeyen belirtiler görülebilir ve sıklıkla başka psikiyatrik hastalıklarla karıştırılır. Bu başlangıç belirtilerinin ardından birkaç ay veya yıl içinde de tüm belirtileri ile hastalık ortaya çıkar. Hastalar sıklıkla garip davranışlar ve konuşmalar sergilerler.Gerçekte olmayan sesler işitmeye ve hayaller görmeye başlarlar. Bazı hastalarda garip pozisyonlarda uzun süre durma, bazılarında hiç hareket etmeksizin uzun süre sessiz kalma veya aşırı hareketlilik görülebilir. Yavaş seyir gösteren şizofreninin yanında hızlı seyir gösteren şizofreni de olabilir. Bu hastalarda ise belirtilerin çoğu bir arada aniden ortaya çıkar.Bazı hastalarda belirtiler hafif seyrederken bazılarında şiddetli semptomlar olabilir ve bu durumda hastaları kontrol etmek güçleşebilir. Şizofrenide görülen belirtiler iki başlık altında toplanır: pozitif belirtiler ve negatif belirtiler. Her hastada bu belirtilerin tümü bir arada görülmez. Şizofreninin tipine göre belirti kümeleri de değişir. Örneğin paranoid şizofrenide şüphecilikle ilgili belirtiler baskındır. Paranoid şizofrenlerde sık görülen temalardan bazıları şunlardır:

Kendisine kötülük yapmak isteyen kişiler veya güçler vardır, bununla ilgili sesler işitmektedir, bu nedenle evde perdeleri kapatıp oturmakta, yemek yerken zehirlenme riski olduğunu düşünerek yemeği kendi önünde hazırlatmakta veya kendi yaptığı yemeği yemektedir. Odasına dinleme cihazları yerleştirilmiştir, bu nedenle odasında temkinli konuşmaktadır, eşi kendisini aldatmaktadır, v.b. Basit şizofrenide ise toplumsal çekilme, içine kapanma, sosyal aktivitelerde azalma, kendine bakımın düşmesi gibi belirtiler dışında fazla bulgu olmayabilir. Pozitif belirtilerde; şüphecilik, işitme varsanılar ve garip davranışlar sıktır.Hastalarda düşünce ve konuşmada kopukluk görülebilir. Konuşurken konudan konuya atlama, içerik olarak bir anlam ifade etmeyen sözcükleri birbiri ardına sıralama sonucu dinleyenler tarafından bir anlam ifade etmeyen sözcük salatası dediğimiz içeriği boş, anlamsız ve karmaşık konuşma biçimi görülebilir.

Bazende hastalar kendileri kelime uydururlar, bu kelimeler kendilerince bir anlam ifade etmektedir.Aslında anlamsız gibi görülen konuşmaya dikkat edilirse çokta anlamsız olmadığı içeriğinin olduğu görülebilir. Bu konuşma biçimi kişinin çağrişimlarının hızlanması ile ilgilidir. Düşüncede bu hızlanmanın yanında duraklamalar da görülebilir. Hastalar konuşurken ani duraklamalar, bloklar genelde buna bağlıdır. Düşünceler genelde çocuksu ve büyüseldir. Hastalarda gerçekle bağlantısı olmayan inanışlar görülebilir. Bu hastalarda görülen bazı düşüncelere şu örnekler verilebilir; telefonları dinlemekte, insanlar kendisini takip etmekte, herkes düşüncelerini bilmektedir, kötülük yapmak isteyen kişiler vardır, hatta ev içindeki yakınları bile kötülüğünü istemekte ve kendisine zarar vermek için planlar yapmaktadır,televizyondan mesajlar almakta, herkes kendisine manalı manalı bakmaktadır, iç organları parçalanmış ve yok olmuştur, telepatik güçleri vardır, uzaylılar kendisi ile bağlantı kurmaktadır v.b. Gerçekle bağlantısı olmayan sesler işitilebilir. Bazen bu sesler bazı komutlar vermekte, alay etmekte veya kötü sözler söylemektedir. Yine gerçekte olmayan hayaller görülür. Garip şekiller, korkunç yaratıklar olabilir. Hastalar bu ses ve görüntülerin gerçekte olup olmadığını ayırt edemez. Çoğu zaman bunlardan rahatsız olurlar ve korkarlar. Bunları kendi beyinlerinin bir ürünü olarak kabul etmez ve genelde dışarıdan birileri tarafından yapıldığını düşünürler. Bazen bu seslere yanıt verir, konuşmaya başlarlar veya görüntüleri takip ederler.Hastaların bu hareketleri dışarıdan gözlendiğinde kendi kendine konuşuyormuş veya sabit bir noktaya bakıyormuş gibi gelir. Negatif belirtilerde; toplumsal çekilme, içine kapanma, ilgi ve istek azlığı,kendine bakımda azalma, konuşma ve hareketlerde azalma gibi belirtiler görülür.

Duygulanımda azalma görülür. Hastaların jest ve mimiklerinin azaldığı görülür.Olaylara uygun tepkiler veremezler. Çoğu zaman yüzlerine maske giymiş gibi tepkisiz bir görünüm sergilerler. Bazen de uygunsuz tepkiler verdikleri görülür, ağlanacak yerde güler veya gülünecek yerde ağlayabilirler. Genelde hareketler azalmıştır. Harekete başlama güçlüğü görülür. İleri evrelerde hareketsiz uzun süre durdukları görülebilir. Bu hareketsizliğin nedeni sıklıkla ileri derecede kararsız kalmakla ilgilidir. Bazen bu uzun süreli hareketsizliğin ardından ani beklenmeyen bir hareketlilik olabilir, hasta yaydan fırlamış ok gibi eyleme geçebilir. Hastalar toplumsal olaylara ilgi ve isteklerini genelde kaybederler. Toplumsal çekilme, okul ve işe devam edememe, arkadaşlardan uzaklaşma, yalnız kalmayı tercih etme sık görülür. Dikkat toplama güçlüğü vardır, hastalar bir konuya odaklanamazlar. Şizofreni hastalarında saldırganlık sık görülen belirti değildir. Ancak şizofreni belirtileri ortaya çıkmadan önce saldırgan kişiliği olanlarda hastalık ortaya çıktıktan sonra saldırganlık görülebilmektedir. Bunun dışındaki hastalar genelde içine kapanıktır. Şüpheciliği olan hastalar ilaç kullanmıyorlarsa saldırgan olabilirler. Genelde aile içinde veya arkadaş ortamında saldırgan davranışlar gösterirler. Yine alkol ve madde bağımlılığı olan şizofrenlerde saldırganlık görülebilir. Şizofrenide intihar riski normal topluma göre fazladır. Hastaların %10′unda intihar girişimi görülebilmektedir. Hangi hastanın intihar edeceğini önceden kestirmek genelde güçtür.

Şizofreni Tanısı Nasıl Konur ?

Şizofrenide görülen belirtiler başka psikiyatrik hastalıklarda da görülebilir. Hiçbir belirti tek başına tanı koydurucu değildir. Tanı psikiyatri uzmanı tarafından hastanın ruhsal muayenesi, hasta yakınları ile görüşme ve çoğu zaman hastanın klinik izlenmesi sonucu konur. Şizotipal kişilik bozukluğu, şizoaffektif bozukluk, bipolar duygulanım bozukluğu şizofreni ile sıklıkla karışan bozukluklardır. Bazı bedensel hastalıkların seyri sırasında da benzer belirtiler görülebilir, bu nedenle ayırıcı tanıyı yapabilmek için fizik muayene ve kan tahlillerinin yapılması gerekir. Alkol ve madde bağımlılığı olan veya bazı ilaçları kullanan kişilerde de benzer belirtiler olabilir. Hastanın öyküsünün alınması sırasında buna dikkat edilmeli ve öyküde bu durumlardan bahsediliyorsa buna yönelik tetkiklerin yapılması gerekmektedir.

Botoks (Botulinum toksini)

Botoks (Botulinum toksini), Clostridium botulinum adlı bakteriden elde edilen bir toksindir. Botoks, sinir uçlarında iletimi sağlayan maddelerin salınımını engelleyip, sinirler ile sinirlerin ulaştığı organlar arasındaki iletimi durdurarak etkisini gösterir. Sinir iletiminin durması, sinirin ulaştığı organın işlevlerinin azalmasını ya da tamamen kaybolmasını sağlar. Botoksun etki mekanizmasından tıpta birçok alanda yararlanılmaktadır. Plastik cerrahi alanında ise genellikle mimik kaslarının hareketleri ile ortaya çıkan yüzdeki çizgilenmeleri azaltmak ve aşırı terleyen bölgelerdeki terlemeyi azaltmak amacı ile kullanılır.

null

Mimik kaslarının yıllar boyunca çalışması, üzerini örten deri üzerindeki kıvrımları belirgin hale getirir ve böylece yüzdeki dinamik çizgilenmeler ortaya çıkar. En sık ortaya çıkan dinamik çizgiler, alın, kaşlar arası, göz kenarları ve ağız çevresinde görülür. Alın ve göz kenarlarındaki çizgiler kişiye daha yaşlı bir görünüm, kaşlar arasındaki çizgiler ise kişiye çatık kaşlı, kızgın bir bakış ifadesi verir. Mimik kaslarına botoks uygulanarak bu kasların hareketleri zayıflatılabilir, kas hareketlerindeki azalma, üzerindeki derinin, kas hareketleri ile katlanmasını ve katlanmaya bağlı çizgilenmeyi de azaltır. Bu şekilde yaşlı ve kızgın olarak görünen yüz ifadesinde de belirgin bir düzelme sağlanır. Botoks, ter bezlerine uygulandığında, ter bezleri ile sinir uçları arasındaki iletim de durdurularak ter bezlerinin çalışması azaltılabilir. Vücudun en çok terleyen bölgeleri, avuç içleri ve koltuk altı bölgesidir. Aşırı terleme ve buna bağlı ter kokusu şikayeti olan kişilerin terleyen bölgelerine botoks uygulandığında şikayetlerinde düzelme sağlanır.

Botoks, injeksiyon şeklinde uygulanır ve ağrılı bir işlem değildir, injeksiyon anında hafif bir ağrı hissedilebilir. Mimik kaslarının hareketlerinde azalma istendiğinde mimik kaslarının içine, terleme şikayetinin azalması istendiğinde deri içine injeksiyon yapılır. Botoksun etkisi injeksiyonu takiben ilk hafta içinde ortaya çıkar ve etki süresi 3-9 ay olmakla beraber ortalama 6 aydır. Botoks, etkisini yitirdiğinde uygulama tekrarlanabilir. 2 yıl boyunca düzenli olarak botoks uygulanan kişiler uygulamaya aynı düzende devam ettiklerinde kaslarında belirgin bir zayıflama ve buna bağlı yüz ifadesinde değişim olabilir. Bu nedenle uygulamaların 2. yıldan sonra daha uzun aralıklarla yapılmasında yarar vardır.

Dünyada milyonlarca kişinin yaptırdığı botoksla ilgili son gelişmeler büyük yankı uyandırdı. ABD’li bilimadamlarının “Yüze yapılan botoks beyine gidiyor. Botoks maddesi, sinir hücreleri arasındaki bağlantıyı zedeleyip, sinir sistemine ve beyin işlevlerine zarar veriyor” açıklaması endişe ve korkuya yol açtı. Çalışma fareler üzerinde gerçekleştirildi ve yüzlerine botoks maddesi enjekte edilen farelerin beyinleri incelendi. İncelemelerde de beyin dokusunda botoksa rastlandı.

Gebelikte Sakıncaları

Mimik kaslarının yıllar boyunca çalışması, üzerini örten deri üzerindeki kıvrımları belirgin hale getirir ve böylece yüzdeki dinamik çizgilenmeler ortaya çıkar. En sık ortaya çıkan dinamik çizgiler, alın, kaşlar arası, göz kenarları ve ağız çevresinde görülür. Alın ve göz kenarlarındaki çizgiler kişiye daha yaşlı bir görünüm, kaşlar arasındaki çizgiler ise kişiye çatık kaşlı, kızgın bir bakış ifadesi verir. Mimik kaslarına botoks uygulanarak bu kasların hareketleri zayıflatılabilir, kas hareketlerindeki azalma, üzerindeki derinin, kas hareketleri ile katlanmasını ve katlanmaya bağlı çizgilenmeyi de azaltır. Bu şekilde yaşlı ve kızgın olarak görünen yüz ifadesinde de belirgin bir düzelme sağlanır. Botoks, ter bezlerine uygulandığında, ter bezleri ile sinir uçları arasındaki iletim de durdurularak ter bezlerinin çalışması azaltılabilir. Uygulama sonrası geçici bir şişlik, morarma, nadiren de geçici olarak göz kapağında düşüklük yapabilir. Botoksun gebelik ve emzirme döneminde zararlı bir etkisinin olup olmadığı henüz tam olarak bilinmemektedir. Bu nedenle gebelik ve emzirme döneminde botoks uygulamalarının yapılmaması önerilir. Sinirkas sistemine ait hastalığı olan kişilerde (Eaton- Lambert sendromu, myastenia gravis gibi) uygulanmamalıdır.

Botoks tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de estetik amaçlı, yani kırışıklıkların tedavisinde olduğu gibi başta migren olmak üzere çeşitli hastalıkların tedavisinde de kullanılıyor. Ancak yaşanan son gelişmeler botoks mucizesine kuşkuyla bakılmasına yol açtı. Akıllardaki soru işaretlerini yok etmek üzere botoks uygulamasını işin uzmanlarına sorduk. İki yıl botoks uygulanan kişiler; uygulamaya aynı şekilde devam ettiklerinde kaslarında belirgin bir zayıflama ve yüz ifadesinde değişikler görülebilir. İğne ile uygulanan botoks ağrılı bir işlem olmamasına rağmen, enjekte sırasında hafif bir ağrı hissedilir. Mimik kaslarının hareketlerinde azalma istendiğinde mimik kaslarının içine, terleme şikayetinin azalması istendiğinde deri içine enjeksiyon yapılır. Botoksun etkisi enjeksiyonu takiben ilk haftada ortaya çıkar ve etki süresi 3-9 ay olmakla beraber ortalama 6 aydır. Botoks, etkisini yitirdiğinde uygulama tekrarlanabilir. 2 yıl botoks uygulanan kişiler uygulamaya aynı düzende devam ettiklerinde kaslarında belirgin bir zayıflama ve buna bağlı yüz ifadesinde değişim olabilir. Bu nedenle uygulamaların 2. yıldan sonra daha uzun aralıklarla yapılmasında yarar var.

Özellikle estetik cerrahide son yıllarda çok sık olarak kullanılan botoksla ilgili bilgilere neredeyse her gün yenileri ekleniyor. Ancak bu bilgilerin de çoğu yanlış. Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Plastik Estetik ve Rekonstrüktif Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Karacalar, bu yanlış bilgilerin önyargıya neden olduğunu belirterek ‘Her yıl dünyada milyonlarca kişinin uygulattığı, doğru yapılırsa çok yararları olan işlem, yanlış bilgiler nedeniyle bazı hastaların kaçınmasına neden olmaktadır’ diyor.

null

Botoks Mucize mi Yoksa Tehdit mi?

Botulinum toxin maddesi, Clostridium botulinum adlı bir bakteriden üretilir. Bu bakteri havasız ortamlarda büyür ve eğer gıda maddelerine sızacak olursa ölümcül etkiler yaratır. Kasları zayıflatan ve felce varan etkileri olduğu gibi solunum faaliyetini ciddi şekilde sekteye uğratabileceği de saptanmıştır. Küçük miktarlarda kaslara zerk edildiğinde kasları gevşeterek spazmlara engel olur. Bu etki aylarca sürer ve sonra kaybolur. O zaman hekim gerekli görürse bu toksinin tekrar enjekte edilmesine karar verebilir. 1970′lerden itibaren özellikle göz kaslarında (şaşılığı önleyici anlamda) kullanılmaya başlayan botoks maddesinin estetik amaçlı olarak kullanılabileceği ilk olarak 1987′de fark edildi. Bu toksin maddenin yedi değişik çeşidi olmasına rağmen yalnızca iki tanesi tıpta kullanılmaktadır. Botoks kullanımının şu ana kadar bilinen yan etkileri ve zararlı sonuçları, gönüllü olarak iletilen hasta ve klinik raporlarından öğreniliyor. Yanlış bir teknik, hatalı dozaj veya zaten mevcut bir tıbbi sorun botoks kullanımı üzerine ortaya çıkan komplikasyonları şu ana kadar kayda geçen yan etkiler. Ancak kullanımdan kaynaklanan sorunların pek çoğunun henüz tıp literatürüne girmediği çünkü çok sayıda hastanın botoks operasyonlarını yasal ve güvenli olmayan merkezlerde yaptırmakta olduğu düşünülüyor.

Botoks ve Kas Sistemi

Bir miktar botoks enjekte edildiğinde, enjeksiyon bölgesine yakın kaslarda istenmeyen etkilerin görünebileceği zaten biliniyor. Söz gelişi yüze yapılan botoks uygulaması göz kapaklarında sarkmalara neden olabiliyor. Ancak bu olumsuz yan etkilerin vücudun daha uzak kesimlerindeki kaslarda da görülebileceği konusunda ciddi kuşkular var. Uzman hekimler tarafından yapılan botoks uygulamalarının oldukça güvenli olmasına karşın, yeterince tecrübe sahibi olmayan pratisyenlerin yaptığı botoks uygulamalarında yaşanan bazı çok ciddi sonuçlar kayıtlara geçmiş durumda. Estetik operasyonlarının kaçak kliniklerde yapıldığı, narkoz sırasında hastaların öldüğü ülkemizde ise, estetik ve güzellik amaçlı girişilebilecek botoks operasyonlarında aslında zehirli bir maddenin enjekte edildiğini asla akıldan çıkarmamak gerekiyor.

Botoks Nasıl Etki Eder?

  • Yüz hareketlerini yapmamızı sağlayan kaslar, üzerlerindeki deriye bağlıdırlar. Yıllar süren mimikler sonucu, kaslar deride gözle görülür çizgiler ve kırışıklıklar oluştururlar.
  • Kasa hareketi yaptıran sinir uçlarından kaslara geçen asetil kolin adlı kimyasaldır. Botoks maddesi hareketleri kısıtlanmak istenen kas grubu bölgesine enjekte edilir. Sinir uçlarına yerleşen madde asetil kolinin tutularak kaslara geçmesini engeller ve kas hareketini belirli bir süre için sınırlar.
  • Hareketi kısıtlanan kaslar gevşer bu bölgedeki kırışıklıklar kısa süre içinde kaybolur, daha huzurlu ve daha genç görünüm ortaya çıkar. Botoks yapılan bir alın daha düz, kırışıksız gözükür. Kaşlar daha az hareket eder ve kaş çatmak zorlaşır.
  • Üçüncü aydan sonra bu etki azalır ve kaslar altıncı aya doğru yavaş yavaş eski hareketlerine dönerler. Botoks tekrarlayan uygulamalar sonucu zaman içinde giderek daha uzun süreli etkiye sahip olarak yüzün özellikle üst kısmındaki yaşlanmayı tamamen durdurur.

null

Botoksun Uygulandığı Kırışıklıklar

  • Alın kırışıklıkları
  • Göz çevresi
  • Kaşların arası
  • Ayrıca boyun çizgileri, burun kenarlarındaki kırışıklıklar, burun ucu kaldırma, üst dudaktaki ince ve yüzeysel kırışıklıklar (sigara izleri), çene bölgesi kırışıklıklarında da kullanılır

Botoksu, alın bölgesindeki yatay çizgiler ile iki kaşın arasında Glabella adı verilen dikey kırışıklıklarda ve göz kenarındaki kaz ayağı diye nitelendirdiğimiz kırışıklıklarda başarı ile uygulanmaktadır. Enjeksiyon, birden fazla seans uygulandığında, yeni kırışıklıklar olmasını engellemekte, üstelik kasların yapısına hiç bir zarar vermemektedir. Alındaki yatay çizgiler için yapılan uygulama sırasında, kaslara çok yakın noktalara ilaç verilmemesi önem taşımaktadır. Aksi taktirde göz kapağında düşme gibi istenmeyen sonuçlar yaşanabilir. Botoks doğru noktolara uygulandığında bile nadiren çevredeki kaslara dağılıp kaşın yada göz kapağının düşmesine neden olabilir. Ancak bu etkiler bir kaç hafta, en çokbir ay içinde kendiliğinden düzelir.

null

Kaş Kaldırma

Yan etki olarak düşüklüğüne sebep olabilecek bir ilacın, zaman içinde düşen ya da simetrisi bozulan kasların durumunu düzeltmekte kullanılması şaşırtıcı gelebilir. Ancak orta yaşla birlikte kasları sarkmaya başlayan kişilerde, tedavi oldukça etkilidir. Kasın alt tarafına yapılan enjeksiyon sayesinde, kaşları aşağıya doğru çeken kaslar etkisini kaybeder ve kaslar yukarı kalkar. Böylece daha genç bir yüz ifadesi yaratılabilinir. bu uygulama da göz kapağının düşmesine neden olabilir ama etkisi zamanla ortadan kalkacaktır.

Botoks Lifting

Yüzümüzdeki kaslar denge halindedir. Bazıları aşağıya çeker bazıları yukarıya ve zamanla bu etki aşağıya doğru çekilerek bozulur. Botoks lifting bu dengenin doğal hale getirilmesinde kullanılır. Botoks lifting, yüz ve boyun bölgesine yapılan bir kombine botoks enjeksiyon tekniğidir. Zamanla, bazı mimiklerin aşırı kullanımı ve yılların verdiği etkiyle yüzümüzde bizi gergin, üzgün, yorgun ve yaşlı gösteren bir ifade oluşabilir. işte botoks lifting’in amacı, estetik bir müdahaleye gerek kalmaksızın, bu ifadenin düzeltilmesidir.

Botoks ile Burun Estetiği

ilk olarak alın, göz çevresi ve kaş arasındaki derin çizgileri gidermek için kullanılan botoks, yüzün alt bölümü, boyun ve dekolte bölgesinden sonra artık daha gelişmiş tekniklerle uygulanıyor. bu yöntemde, iki kaş arasındaki bölgeye dolgu maddesi yerleştiriliyor. anestezi gerektirmeyen bu pratik işlemin ardından, burun ucuna botoks yapılınca düzgün bir burun ortaya çıkıyor. Plastik cerrahi geçmişinden yararlanarak, botoksla burun estetiği yöntemini geliştiren De maio, bu uygulamanın burnunun üstü düzgün olmayan ve burun ucu düşük kişiler için uygun olduğunu söylüyor. Burun ucu için inceltme gerektiren durumlarda ise estetik ameliyat yaptırmak en doğru seçenek olabilir.

null

Kombine Uygulamalar

Botulinum toksinin, diğer yüz gençleştirme yöntemleri ile birlikte uygulanması, uzun süre kalıcılığı olan sonuçlar elde edilmesine ve korunmasına yardımcı olur. Botoks; dolgu, lazer, kimyasal soyma ve yüz cerrahisi öncesinde, sonrasında veya bunlarla birlikte enjekte edilebilir. Amacı dinamik kas faaliyeni azaltmaktır.

Dolgu Maddeleri

Yüzdeki akne izleri, çukurlar, derin çizgi ve kırışıklıkları iyileştirmek için dolgu ürünleri kullanılır. Dolgu maddelerinden, estetik ihtiyaçların yanı sıra kimi hastalıkları sonrasında oluşan yüz çökmelerinde de yararlanmak mümkündür. Dolgu maddeleri çok çeşitlidir. Hyalüronik asit, diğer dolgu maddelerine göre daha dolgun ve pürüzsüz bir cilt yaratır.

Dudak Dolguları

Dudaklar, duyguların ifade aracı… büyüleyici, cezbedici dudaklar, yüzün en çok dikkat çeken detaylarıdır. bu nedenle, dudaklarına yenilik katanlar, kendilerini daha özel hissederler. İstediğiniz dudaklara kavuşmanın, doğal ve güvenli yolu olan, özel olarak mükemmel dudaklar yaratmak için dizayn edilmiş dolgu maddeleri içerisinde dudağınızın hareketini destekleyen, belirginleştiren, kalıcılığını arttıran, özel formüle edilmiş Hyoluronik asit vardır.

Mezoterapi

  1. Selülit tedavisinde mexoterapi, 4 mm özel iğne ve bir tabanca yardımıyla, cildin mezoderm tabakasına yağı eriten ve dolaşımı düzenleyen karışımların enjekte edilmesidir. mezoterapi 10-12 seans olup seanslar ilerledikçe selülitli bölgeler incelenir ve düzeltilir. Ciltteki pürüzler kaybolur.
  2. Mezoliftli yüz cildin mezoderm tabakasına cildin zamanla kaybettiği kollogen ve vitamin karışımını enjekte ederek cildin tekrar elastikiyetini kazanmasını, gerilip, eski canlılık ve parlaklığını kazanmasını sağlar.
  3. Saç Mezoterapisi Saçlı derinin mezoderm tabakasına, dolaşımdüzenliyiciler, saç hücresini aktive eden ve saç derisinin bağ dokusunu rejenerasyonu stimule eden bir tedavi yöntemidir. Androgenetik Alopesiyi stoblize eder veya iyileştirir. Dökülmeyi durdurur.

Karbossi Terapi

Karbossi terapi, bölgesel incelme ve selülit tedavisinde yeni bir yöntemdir. Bölgesel dokuda metobolizmayı ve kan dolaşımını geliştirerek selülit ve yağlanmayı giderir. Tedaviler hızlı ve rahattır. 10- 15 seans olup haftada 2 kez uygulanması yeterlidir.

Lazer

Kırışıklık, cilt yenileme, akne izlerinin yok edilmesi, ciltteki sarkık alanların yenilenmesi ve anti aging amaçlı olarak kullanılan bu lazer teknolojisi anestezi gerektirmiyor. Hastanın makyajının çıkarılmasından sonra yüzün tümünde kullanılan cihazın olduköa hassas olan göz çevresinde dikkatle uygulanması önerilir.

Yüz Germe ve Yeni Trend Happy Lift

Estetikte devrim niteliği taşıyan Happy Lift, 30 dakika içinde 10 yaş gençleştiren bir estetik yöntemi, üztelik tamamen acısız, ağrısız ve bıçaksız. uygulamada kaprolakton iplikler kullanılıyor. Happy Lift’e özel bu ipliklerin en büyük özelliği, herhangi bir noktaya tutturulmadan gergin kalabilmeleridir. Öeteryal dalgalanma hareketlerine sahip olduğundan yüzün hareketlerine uyum sağlayabiliyor.

Botoksla ilgili yanlışlar ve doğrular

SORU: Botoks bir yılan zehiri midir?
CEVAP: Hayır. Bir bakterinin ürettiği toksindir. Uygun dozda alınmazsa su bile zehir etkisi yapar.

SORU: Botoks beyne gidip, zarar verir mi?
CEVAP: Bedene verilen her ilaç gibi botoks da yapılan yerden uzak bölgelerde bulunabiliyor.

SORU: Botoksla hep aynı yüz ifadesi mi oluşur?
CEVAP: Kişiye, cinsiyete, meslek grubuna, mimik kasların durumuna göre botoks yapılırsa tek tip yüz ifadesi oluşmaz.

SORU: Botokslu olduğunuz hemen belli olur mu?
CEVAP: Hayır olmaz. Modern botoks uygulamalarında kasın deriye giden liflerinde sadece gevşeme sağlanırsa dinlenmiş ifadesi verir.

SORU: Botoks yapıldıktan sonra bazı bölgelerde kırışıklık artar mı?
CEVAP: Hiperkinetik (sürekli ve aşırı mimik kullanan) kişilere doğru yapılırsa bu durum olmaz. Hipotonik (kas direnci düşük) kişilere yanlış yapılırsa olur.

SORU: Botoksa ileri yaşta mı başlanmalı?
CEVAP: İleri yaşta botoksun yeri çok sınırlıdır. Hiperkinetik grupta ergenlikten sonra her yaşta yapılabilir. Asıl en iyi etkisini orta yaş grubunda gösterir.

SORU: Botoks dudağa yapılmaz mı?
CEVAP: Dudak en titiz yapılması gerekli yerlerden birisidir. Çok düşük dozda ve çok yüzeysel yapılabilir.

Uzaktan kusursuz gibi görünen ünlüler botoks denen sihirli yöntem sayesinde her daim genç görünüp, pürüzsüz bir ciltle dolaşabiliyorlar. İşte bahsi geçen ünlülere bir kaç örnek…

Catherine Zeta-Jones

37 yaşındaki Catherine Zeta-Jones zamanı alt etmeyi kafasına koyan kadınlardan. Güzel aktrisin en çok şikayet ettiği konu ise göz çevresindeki kırışıklıklar. Bu sorundan kurtulmak için geçtiğimiz yıl botoks yaptıran Zeta-Jones, gıdığını da aldırmayı ihmal etmedi. Yalnızca bir yıl öncesine kadar yüzünde yorgun bir ifadeyle dolaşan seksi oyuncu, yaptırdığı işlemlerden sonra kusursuz bir görüntüye kavuştu.

Demi Moore

Beyazperdenin en güzel aktrislerinden Demi Moore artık 45′ine merdiven dayamış durumda. Seksi oyuncunun yüzü yalnızca bir yıl öncesine kadar yılların ona armağan ettiği çizgilerle doluydu. Ancak botoks yaptırdıktan sonra pürüzsüze yakın bir cilde kavuştu. Moore göz çevresindeki ve alnındaki kırışıklıkları botoks yöntemiyle yok ettirdi. Gülümsemenin yüzünde oluşturduğu çizgileri temizleten Moore kaşlarını da kaldırttı.

Sarah Jessica Parker

‘Sex and The City’nin güzel yıldızı Sarah Jessica Parker da estetik ve botoks yaptırmakta bir sakınca görmeyen Hollywood ünlülerinden… Seksi oyuncu alnındaki kırışıklıkları botoks yaptırarak tamamen yok etti. Ayrıca göz kapaklarını toparlattı ve göz çevresine botoks yaptırdı. Böylece yüzü çok daha diri ve sağlıklı bir görüntü kazandı. Uzmanlar onun botoksun en çok yaradığı ünlüler arasında yer aldığını söylüyor.

Telefonun Tarihi

Telefon, birbirinden uzak yerlerde bulunan kişiler ve düzenekler arasında bilgi alışverişini sağlayan elektrikli ses alıp verme aygıtıdır. Telefonun çalışmasında ana ilke ağızdan çıkan ses dalgalarının önce elektrik sinyallerine çevrilmesi, bu sinyallerin çeşitli gönderme yöntemleriyle uzağa iletilmesinden sonra, bu defa elektrik sinyallerinin yeniden kulakla duyulabilecek ses dalgalarına çevrilmesidir. Önce kentlerde kurulan telefon şebekeleri daha sonra kentlerarası, uluslararası düzenekler durumuna dönüşmüş ve uydular aracılığıyla dünyanın her köşesinin birbiriyle iletişimi sağlanmıştır.

null

1876 yılında Alexander Graham Bell telefonu icat ettiğinde, insan iletişiminde yeni bir çığır açıldı. Bell’in buluşundan önce, bir mesajı en hızlı iletmenin yolu, Mors alfabesiyle telgraf hatlarından ulaştırmaktı. Ancak telgraf kullanımında, insan sesinin teller aracılığıyla aktarılmasına olanak yoktu. Kendi dönemine göre yeni bir yöntem sayılan telgraftan önce, acil mesajların atlı ulaklar, duman işaretleri, güvercinler ve gemiler kullanılarak iletilmesi gerekiyordu. 1870′li yıllarda pek çok insan, telgrafı geliştirmek için çaba harcıyordu. Ancak Bell, tek başına ipi göğüslemeyi başardı. Bell, tüm hayatını sağırların eğitimine adamıştı. Bir yandan da telgrafı geliştirmeye ve bu sayede para kazanmaya çalışıyordu. Deneyleri sırasında, bir odadan diğerine gerdiği telin yansıttığı ses titreşimlerini duydu. Bu zayıf sesi, diğer mucitler de duymuş olsalar bile, büyük farklılığı kavrayamadıkları hemen hemen kesindi. Bell, insan kulağının titreşimleri güçlendirmesi konusundaki derin bilgilerinin yardımı ve tel aracılığıyla insan sesinin aktarılmasının mümkün olduğunu kavradı. Böylece, telefon doğdu. On yıl içerisinde, önce Amerika’ya daha sonra da tüm dünyaya yayıldı.

null

Telefonun dünü, bugünü ve yarını

Watson buraya gelebilirmisin? Yardimina ihtiyacim var. Bu kelimeler ilk telefon görüsmesinde yer aliyordu. Görüsme ise 10 Mart 1876′da dedektif Sherlock Holmes tarafindan degil telefonun mucidi Alexander Graham Bell ile yapiliyordu. Bell’den bu yana telefon dünyasinda birçok degisiklik meydana geldi. Telefonlar kisa bir süre için de olsa, radyo olarak bile kullanilsalar da günümüzde hemen hemen her evde mutlaka bir telefon bulunuyor. Bununla kalmiyor, her evde bir, hatta kisi basina da bir adet cep telefonu düsüyor ve büyük bir çogunluk telefon görüsmelerini bu tür dijital sebekeler araciligiyla gerçeklestiriyor. Avrupa’da büyük gelismelerin merkezi olsa da Almanya’nin mobil iletisim ülkesi oldugunu düsünürseniz yanilgiya düsmüs olursunuz. Çünkü cep telefonu iletisiminin devi Finliler. Finlandiya’da nüfusun yüzde 60′dan fazlasi cep telefonu kullanmaktadir. Almanya, Portekiz ve Yunanistan’in gerisinde 14. sirada yer alir. Türkiye’de ise cep telefonu günlük hayatin bir parçasi olmus ve sebekelerin kullanici sayisi günden güne artiyor. Düsünürler de yavas yavas ama kesin olarak artik sürekli erisilebilir olmanin sadece sakincalari bulunmadigini savunuyorlar. Cep telefonu operatörleri günden güne iki basamakli büyüme hizlari kaydediyor ve cep telefonu günlük yasamda neredeyse normal telefonlardan daha kullanisli bir araç konumuna geliyor. Yine de 124 yildan beri insanlarin kullaniminda olan telefonlara alismak için halen zamana ihtiyaç var.

null

Alexander Graham Bell’den ilk “Alo”

İlk olarak on yil kadar sonra yani 1872 yilinda Alexander Graham Bell gerçek telefon bulusunu yapti. 10 Mart 1876′da asistani Thomas Watson’a ve kendisine bir deney sirasinda su sözler ulasti: “Watson buraya gelebilir misin? Yardimina ihtiyacim var.” Telefon icadinin sik sik propagandasi yapildi ve tepki aldi. Bell’in ortaya koydugu elektromanyatik telefon 1876′da Philadelpghia’daki Centennial Exposition’da elestirmenleri de inandirdi. Bell telefon icadinin patentini aldi ve 1877 yilinda Bell Telephone Company’i kurdu. Böylece, telefon kablolari dünyayi çevirmeye basladi.

Telefon çok kolay ve hizli bir sekilde adapte edilerek kitle iletisimi için kullanilir hale getirildi. Sadece bir yil kadar sonra, 1878′de, Amarika Nev Haven’da ilk telefon santrali kuruldu. Almanya ise bu gelismeyi takip ederek 1881′de Berlin ve Mühlhausen’da (Elsass) santrallerini olusturdu. Telefon Bell tarafindan 1877′de gelistirildigi halde, kullanima geçebilmesi bu tarihleri buldu. On yil sonra kullanici sayisi Amarika’da 150 bin idi. Ingiltere’de bu sayi 26 bine ulasti ve Almanya’da ise telefonlar artik 22 bin kisiyi birbirine bagliyordu. Baslangiçta aslinda bu yeni bulusun halen kuvvetli bir imaj problemi bulunuyordu. Bu yüzden Berlin’de hazirlanan ilk telefon defterinin sivri bir ismi vardi: “48 Çilginin Kitabi” Önceleri sinyallerin iletimi topragin üzerinden geçen kablolarla serbest olarak yapiliyordu. Daha sonralari bu kablolar yer altina tasinmaya baslandi. Her ne kadar telefonun bulusu sirasinda ilk siradaki amaç sadece sesin iletilmesi olarak düsünülmüs olsa da sonraki yillarda baska amaçlar için de ihtiyaç duyuldu. Böylelikle telefon alicilari radyo aygitlarinin gelisimi sirasinda kullanildi. Telefonun bu kullanim amaci uzun yillar Londra, Paris ve Budapeste’de ilgi gördü. Telefon-radyolar; haberleri, müzik ve borsanin durumunu telefon agi üzerine tasidi. Sans eseri eski telefonlarin hoparlörleri yeterli sesi saglayabilecek kadar büyük yapilmislardi.

Telefonlar nasıl çalışır?

Bu süre içerisinde bazi teknikler gelistirildi. Telefonlar daima küçüldükleri gibi birçok ek özellikle donatildilar. Yine de Bell’in telefonunun temel prensipleri modern aygitlarinkine benzemektedir. Bugünde telefonlar bir mikrofona ihtiyaç duyarlar. Bell’in aygitinda bu fonksiyonu esnek bir metal diyafram ve at nali miknatis üstleniyordu. Bu miknatis üzerine dogru akim kaynagina bagli tel bobin sarili bulunuyordu. Ses dalgalari metal diyaframi salinim vererek hareket ettiriyor ve bu titresim miknatis ile tasinarak dogru akim bulunan bobinde depolaniyordu. Bu akimin ses dalgasina geri dönüsümü de yine ayni prensiple gerçeklestirilebiliyordu. O zamanlar mikrofonun kalitesi tabii ki iyi degildi. 1878′de kömürlü mikrofonlarin bulunusuyla ses iletisim kalitesi biraz daha iyilestirilmis oldu. Günümüzde ise telefonlara transistorlu mikrofonlar yerlestirilmektedir. Elektronik sinyallerin sese dönüsümünü ise küçük hoparlörler üstlenmektedir.

Numarayı çevirmek ve santrale bağlanmak

Alexander Graham Bell’in 1872′de telefonu icadindan bu yana sinyaller halen sabit kablo baglantilari ile iletilmektedir. Bu da vericinin alici ile direkt olarak kablo araciligiyla baglandigi anlamina gelir. Birçok kullanicinin bulundugu bu sistemin dogru baglantilar kura bilmek için bir telefon santrali ile yönetilmesi gerekir. Ilk telefon santralinde bu devreler el ile baglanmaktaydi. Arkadasca bir sesesahip santral memurlari her gün artan kullanici sayisina artik yetisemez duruma gelmislerdi.

Telefonun icadindan bu yana karsilasilan bu büyük sorunu çözmek ve otomatik bir telefon santrali kurmak için arastirmacilar çalismalara basladilar. Çözüm bir daha Amerika’dan geldi. Almond Brown Strowger 1889′da çevirmeli telefon aygitini gelistirdi ve böylelikle otomatik baglantilarin ilk adimi atilmis oldu. Uzunca bir süre telefon sirketleri bu yöntemi kullandilar. Telefon santrali için yeterli tepki telefon cihazi tarafindan saglaniyordu ve santral merkezinde gerekli islemi görülerek baglanti kuruluyordu. Orta vadede bu sistem çabuk eskidi. Günümüzde yeni dijital sistemler tonlu arama (Tone Dialing) yöntemi ile çok daha hizli baglanti kura bilmektedirler. Bununla birlikte bu yeni bulusun kullanimi sadece dijital telefon santrallerinde mümkün. Türkiye’de ise her iki sistem de desteklenmektedir. Dünyanin en büyük telefon sirketleri ABD’deki AT&T sirketi ve Japonya’daki NTT sirketidir. Bunlari 30 milyon baglanti ile Almanya’nin Deutsche Telekom’u takip etmekte.

Telefon ağlarının yapısı ve arama seçenekleri

Almanya’da telefon aglari yildiz sistemine göre kurulmustur. Ilk tabakada sekiz adet merkezi telefon santrali bulunmaktadir(ZVS). Yildiz formundaki bu sekiz ZVS’nin her birine de yine sekiz adet ana telefon santrali (HVS) baglanarak kollara ayrilir. HVS’lere tekrar maksimum sekiz adet son santrale (EVS) sahip sekiz adet dügüm telefon santrali (KVS) baglanmistir. Son santrallerin (EVS) sayisi sekiz ile sinirlidir, çünkü on adet tanimlama rakamindan (0-9) sadece sekiz kullanilabilmektedir. “0″ milletler arasi görüsmelerin seçimi ise “1″ de örnegin danisma yada bilgi servisleri için kullanilmaktadir. Almanya’da da önceleri telefon konusmalarinin iletimi santraller araciligiyla topragin yüzeyinden iletilirken daha sonralari yerin altindan geçen kablolar kullanilmaya baslandi. Günümüzde telefon sirketleri bunun yaninda uydu ve yönlendirici yer istasyonu baglantilari da kullanmaktadirlar.

Bazi sehir içi telefon görüsmeleri direkt olarak santrallerin baglantisi ile kurulurlar. Örnegin Istanbul’da ki Çigdem ahizeyi kaldirdiginda bölgesindeki telefon santraliyle arasinda baglanti kurulur. Aradigi numara elektronik sinyaller formuna dönüstürülerek islenir ve otomatik olarak baglanti kurulur. Eger aranan kisi ayni santral bölgesinde yer aliyorsa baglanti iki kisi arasinda direkt olarak saglanir. Istanbul’da oturan Çigdem baska bir bölgede , örnegin Bursa’daki birini aradiginda telefon görüsmesi uydu baglantisiyla saglanir. Fakat aradaki fark kullanici tarafindan asla anlasilamaz. Ayni sekilde Amarika’yi da aradiginda bir fak göze çarpmayacaktir. 184 ülkeyi kendi seçiminizle otomatik olarak araya bilirsiniz. Ülkeler arasi görüsmelerin %99.6’si ve sehir içi görüsmelerin de yüzde 100′ü tam otomatik olarak santraller tarafindan gerçeklestirilmektedir.

Cep telefonları ve cep telefonları şebekeleri

Mobil telefon aglarinda da her islem otomatik olarak gerçeklestirilir. Ilk mobil telefon denemeleri 1918 yilinda Berlin’de yapilmaya baslanmasina ragmen diger avrupa ülkelerine göre Almanya teknik gelismeler açisindan daha gelismis konumdadir. Farkli ülkelerde mobil telefon, hücre yada cep telefonu olarak da adlandirilan iletisim araçlari ülkemizde de kisa bir geçmise sahipler ve 80′li yillarin ortalarinda ilgi görmeye basladilar. 1986 yilinda Almanya’da kurulan C-Netz’i 1992 de de D-Netz izledi. Almanya’da ilk telefon sebekesi ise telekom tarafindan kuruldu. Sonralari Mannesmann ve E-Plus sirketlerine lisans verildi. Almanya’daki bugüne kadarki son girisim de 1998′de VIAG-INTERCOM agi tarafindan saglandi. Türkiye’de suan kullanilmakta olan dört telefon sebekesi de dahil olmak üzere tüm cep telefonu sebekeleri ilk önce ingiltere’de karsilastirilan hücresel aglar prensibine göre çalismaktadirlar. Dünya üzerinde bu amaçla degisik bant araliklari kullanilmaktadir. Su an Türkiye’de 900 ve 1800 Mhz. frekans araligi desteklenmektedir.

Ağ dünyasinda hücrelerin önemi

Bu sebepten dolayi kullanilan alanlar birkaç hücreye ayrilmistir. Hücreler farkli derecede büyüktürler ve karsilikli konusmalari karistirmamak için farkli frekanslar desteklemeleri gerekmektedir. Hücrelerin kapsama alanlari fiziksel özelliklere göre degisim gösterirler. Verici istasyon kurarken, seçilen alanlarin ortasina degil kenarina kurulmasina dikkat edilir. Böylelikle bir verici istasyon ile üç hücreye ayni zamanda hizmet verilmis olur. Bu hücreler içerisinde problemsiz olarak konusabilmek için her defasinda alici/verici anten ve temiz bir alici anten yeterli olacaktir. Üç ayri hücre için ise toplam alti anten gerekmektedir.

Telefonların ve ağların tarihsel gelişimi

Telefondaki en önemli gelisimi 19. yüzyilin baslarinda gerçeklesmistir. Elektrik ve manyetik üzerine elde edilen son anlayis, bilgilerin elektrik akimina çevrilmesini mümkün kilmistir. Dönüstürülen elektrik sinyalleri iletilerek ulastigi son noktada da insan konusmasina çevrilmektedir. Bu bilgi telgrafin kesfinde önemli rol oynamistir. 1837 yilinda Samuel Finley Morse hayretler içinde kalan bir kalabaligin önünde ilk yazim telgrafini tanitti. Her ne kadar insan konusmasini elektronik sinyallere çevirmek henüz o tarihlerde sorunlara neden olsa da, haberleri mors alfabesine çevirme imkani böylece ortaya çikti. Ekim 1861′de, Alman fizikçi Johann Philipp Reis, Frankfurt Main’de bagli oldugu fizik derneginde telefonunu tanıttı. Reis tarafindan gelistirilen bu aygit insan sesini direkt olarak ileten ilk bulus oldu. Daha çok müzigin iletiminde kullanilmaya uygun oldugundan belki de, hiçbir zaman beklenen ilgiyi görmedi.

İlk Cep Telefonu

1973 yılında Motorola ABD Federal İletişim Komisyonundan izin almayı başarmış ve DynaTAC 8000X modelinde bir cep telefonu üretmiş. Bunun üzerinden tam 36 sene (2009 yılına göre) geçmiş. Ne kadar kısa sürede ne kadar çok gelişme kaydedilmiş. Motorola’nın ilk iletişim alanındaki ilk ürünü olan DynaTAC 794 gram ağırlığındaydı. Daha sonra firma 1989 senesinde de MicroTAC ismini taşıyan ürününü satışa çıkardı. MicroTAC 350 gram ağırlığında ve 2,495$ ile 3,495$ arasında değişen bir fiyata satılmış.

Cep telefonu ile görüşme ve istasyonlar

Cep telefonu sahibi telefon ile görüsmek istediginde tam tamina neler gerçeklestigini örnekle açiklayalim. Örnegin: kullandig cep telefonu sebekesinden memnun olan Sait arkadasina cep telefonundan aramak istiyor. Öncelikle arayacagi kisinin cep telefonu sebekesine kayitli olmasi gerekiyor. Bu islem her defasinda cep telefonu açildigi sirada gerçeklestirilir. PIN no’su girildikten sonra telefon otomatik olarak bir istasyon arar ve o istasyona kayit isteginde bulunur. Bu amaçla kullanici tanimlari ve cihaz seri numarasi yayinlanir. Baz istasyon veri tabanindaki onaylama bilgilerini kontrol ederek giris için onay bekler. Ayni zamanda telefonun seri numarasinin çalinti telefonlar arasinda bulunup bulunmadigi “kara liste” ye bakarak, seri numarasinin dogrulugu kontrol edilir. Bu temel asamalar geçildikten sonra diger adima sira gelir.

Ali’nin telefon verileri ve su anda bulundugu bölge birçok veri tabanina saklanir. Cep telefonu artik ulasilabilir durumdadir ve SMS yani kisa mesaj servisi kutusu yeni gelen mesajlar ve haberler için taranir. Tüm bu giris islemleri en fazla bes saniye içerisinde tamamlanmis olur. Kayit isleminden sonra Ali’nin telefonu düzenli araliklarla en yakin baz istasyonunun verici gücünü kontrol edecektir. Ayni anda en yakindaki diger istasyonlarin frekans bilgileri de alinmaktadir. Sinyal gücü en düsük seviyenin altina indiginde telefon otomatik olarak daha güçlü sinyal yayan istasyona kayit olacak ve alan bilgileri yenilenecektir.

Emel ariyor…
Ali’nin telefonu hazir.

Ali’nin telefonu Emel’in aramasi için artik hazirdir. Emel telefonu çevirdiginde en yakin telefon sebekesiyle baglanti kuracaktir. Simdi ise tesadüfen Ali’nin ayni santral bölgesinde bulunup bulunmadigi veri tabanindan kontrol edilir. Farkli veri tabanlarini da sorguladiktan sonra Emel’in aramasi ilgili santrale iletilir. Bu islem bölgenin baz istasyonunda gerçeklestirilir. Öte yandan baglanti görüsme bitene kadar devam edecektir.

…..Ali yolculukta
İstasyondan uzaklasiyor

Ali bulundugu alandaki istasyona kayit edilmis, Emel ile konusmaktadir. Eger Ali bulundugu istasyondan uzaklasirsa ne olur? Bir cep telefonu telefon görüsmesi sirasinda sadece SMS mesajlarini degil ayni zamanda yan yana bulunan istasyonlarin da sinyal bilgilerini degerlendirmektedir. Ali , Emel ile konusurken telefon baglantidaki kaliteyi komsu hücreler ile karsilastirir. Ali baska bir hücre alanina dogru hareket ettiginde yavas yavas komsu istasyonun gönderim kalitesi artacaktir. Bu durumda çok kisa bir süre için çok büyük olmayan bir kalite kaybi meydana gelebilir. Komşu hücrenin kabul sinyali bulundugu istasyondan daha güçlü hale geldiginde telefon komsu istasyona geçisi simgeleyen bir sinyal gönderir. Bir hücre ile digeri arasindaki degis tokus “hand-over” olarak tanimlanir.

Cep telefonu ile değiş tokuş oyunu

Cep telefonu bulundugu istasyona, istasyon degis tokusu için sinyal gönderdigi anda su anki istasyon geçisi yapilacak alanda kapasite bulunup bulunmadigini kontrol eder. Eger her iki istasyon da ayni kanal üzerinde bulunuyorsa anlasma saglanir. Karsilastirilan anda telefon yeni frekansa geçer ve yeni istasyondaki yeri ayirtilmis olur. Konusulan kisi ile ayni zamanda içinde baglanti devam ettirilir. Bu hand-over okadar düzenli isler ki ne arayan ne de aranan farkina bile varmaz. Hersey çok güzel ve mükemmel gibi duruyor fakat, eger geçis yapilacak istasyonda konusmanin devam etmesi için kapasite bulunmuyorsa ne olacak? Bu durumda cep telefonu eski istasyon ile baglantiyi mümkün oldugu sürece tutmaya çalisacak. Ayni zamanda da en yakindaki diger istasyonlari baglanti kurmak için kontrol etmeye devam edecektir. Alinan sinyaller çok zayifladiginda ya da baska bir istasyona geçis saglanamadigi anda ise baglanti kesilecektir.

Gelecekten beklentiler

Yerel aga bagli ev telefonlari üzerinde çalismalar yapan girisimci kuruluslar telefon sirketlerinin hükümdarliklarini ellerinden almak için “Son Mil” adinda yeni bir teknoloji gelistiriyorlar. Halen eski tekelci kuruluslar da ellerindeki imkanlarin özel sirketlere verilmesine büyük tepkiler gösteriyorlar. Önceden kullanilmakta olan televizyonun kablolu agi örnegin elektrik akimi iletimini mümkün kilarak imkanlar sunuyor. Fakat Almanya’da kablolu televizyon yayin haklari halen Deutsche Telekom’un elinde bulunuyor ve mevcut telefon hatlarina alternatifler getirme fikrine pek cazip bakilmiyor. Bununla birlikte kablo aginin parçalarinin yakin zaman içerisinde ihaleler ile satilmasi düsünülüyor. Satislar gerçeklestiginde bu alanda hareketlenmeler görülmesi bekleniyor. Verilerin elektrik akimi kablolariyla tasinmasini saglayacak Power-line sistemi de su an test asamasinda bulunuyor. Ayni zamanda Essen’daki RWE firmasi da (Rheinisch-Westfalische Elektrizitatswerk) bu dogrultuda çalismalarina tekrar yogunluk vermis durumda. Uzmanlar diger bir alternatif olarak yönlendirici yer istasyonu baglantisini görüyorlar. Bu sistem son kullaniciya yüksek maliyet getiriyor. (Yaklasik 1000 euro). Eski aglarda çalisan telefon sirketleri için en büyük sorun ise yeni aglarin yapisi.

Bu aralar cep telefonu servisi saglayan sirketler bu sorunu hemen hemen çözmüs durumdalar. Hatta Almanya’da cep telefonu agi çok iyi durumda olmasina ragmen tekrar yapilandirilmis. Ag sistemi için su an görülen en büyük sorun iletisim hizinin arttirilmasi. Bunun için HSCSD (High Speed Circuit Switched) ve GPRS (General Packet Radio Services) ile kuruluslarin bu sorunu asmak için simdiden çözümleri hazir. Hatta birsonraki adim için çözüm çaktan elde edilmis. UMTS (Universal Mobile Telecommunications Systems) ile tasima ve iletisim oranlari 2 Mbit’e kadar sorunsuz olarak saglaniyor. Aslinda kullanicilarin bu yeni standartlarin zevkini çikarmasi için biraz zaman gerekiyor. Gelecekte cep telefonu dünyasiyla bilgisayarlar arasindaki sinir giderek silinecek. Hatta bu sene düzenlenen Cebit fuarinda ilk karisim ürün sergilendi. Siemens ve Casio firmalari palm pc olan Casiopeia ve en iyi cep telefonu modellerinden S-25′i birlestirerek ortak bir ürün ortaya çikardilar. Tüm bu baslangiçlar tek bir noktada bulusuyorlar. Artik iletisim alanindaki çalismalar ses kalitesini yükseltmek için yapilmiyor. Birkaç yil içerisinde yeni ürünlerle birlikte telefon görüsmeleri ücretsiz olarak yapilacak. Normal telefon görüsmeleri kullanicilari sasirtacak sekilde promosyonla verilecek. Tarihin büyük mucidi Alexander Graham Bell kuskusuz bu manzara karsisinda büyük mutluluk duyacaktir.

Teknoloji

Telefon ilk olarak telgraf sistemine benzer iki bağlantı üzerinden konuşulacak şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Çoğu defa bir bağlantı demir tel, diğer bağlantı ise toprak olduğu için yitimler fazla ve sesler karışık olarak işitiliyordu. Bakır alaşımlarının gelişmesiyle tel sayısı arttırıldı. Konuşma sayıları arttıkça bağlantılar yetişmemeye başladı. 1886 yılında tek devreden değişik frekanslarla ses gönderen bir aygıt (multiplex) devresi yapıldı. Uzun hatlara konulan yükselticilerle kayıplar giderildi. Telefonda büyük adım, operatör kullanmaksızın yapılan otomatik konuşmalardır. 1891 yılında geliştirilen Strowger otomatik arayıcıyla araya operatör girmeden aboneler birbirine bağlanabilmiştir. Bu düzenek 1920 yılında Bell düzeneği olarak geliştirilmiştir. 18 Ekim 1892′de Chicago ve New York arasında ilk uzun telefon hattı açıldı. 1948 yılından sonra ise transistörün sahneye çıkmasıyla elektromanyetik röle sistemler yerini, elektronik devrelere bırakmıştır. Elektronik arayıcı sistem ilk olarak 1965 yılında ABD’de servise konulmuştur.

Telefonda atılan diğer büyük adım da, uzak mesafe konuşmalarında yüksek frekanslı radyo yayınlarından yararlanılmasıdır. 150-300 km aralıklarla yer alan röle istasyonları konuşmaları koaks kablolardan ve havadan elektromanyetik yayın şeklinde iletmektedir. Frekans yükseldikçe tek bağlantı üzerinden konuşma kanal sayısı da yükselmektedir. Böyle bir sistemle iki röle istasyonu arasında aynı anda 3600 konuşma yapmak olasıdır. Bu gelişmeyi uydular aracılığıyla yapılan konuşmalar izlemiştir. Anakaralar arası telefon konuşmaları 1915 yılında başlamıştır. İlk konuşma Paris’le ABD’de Arlington arasında yapılmıştır. Anakaralar arası telefon konuşmalarında güçlü radyo alıcı vericileri kullanılıyordu. İyonosferin etkisi konuşmaları zorlaştırdığı için sualtı kabloları kullanılmaya başlandı. İlk sualtı kablosuyla telefon görüşmeleri 1950 yılında Florida ile Havana arasında 185 km’lik uzaklıkta yapıldı. Sonuç doyurucu olduğu için 1956 yılında New York ile Londra arasına aynı düzenek kuruldu. Uydu aracılığıyla anakaralar arası ilk telefon konuşmaları 1960 yılında başladı. Echo 1 isimli uyduyla ABD’nin doğu yakası ile batı yakası arasında telefon bağlantısı sağlanınca bunu Telstar I, Telstar 2 ve diğer uydular izledi. Bugün uyduların devreye girmesiyle gemi ya da uçaklarla otomatik telefon konuşması yapılabilmektedir. 1985 yılında uzay mekiği Discovery’nin yörüngeye koyduğu uydulardan biri aynı anda 20.000 konuşma yapabilmeye olanak verecek sığadadır.

Türkiye’de eski telefonlar

Türkiye’de ilk telefon 1908 senesinde uygulanmaya başlandı. Kadıköy ve Beyoğlu santralları 1911 senesinde hizmete açıldı. İlk otomatik telefon santralı 1926 senesinde Ankara’da kuruldu. Ardından diğer il merkezlerinde de telefon santralları kurulmaya başlandı. Kısa bir süre sonra kurulan santrallar aracılığıyla bütün iller arası telefon haberleşmesi başlamış oldu. PTT’nin 1970′lerden sonra yaptığı çalışmalarla telefon, Türkiye’de geç olmakla beraber, süratle yayılmaya başladı. Türkiye’nin milletlerarası telefon santralı İstanbul’daki Tahtakale Telefon Santralıdır. Bu santralın diğer milletlerarası telefon santrallarıyla irtibatı 1985 senesi itibarıyla altı yoldan olmaktadır. Bunlar:

  • Edirne (Bulgaristan) hattı,
  • İzmir/Seferihisar (Yunanistan) hattı,
  • Antalya (İtalya) hattı,
  • İskenderun (Suriye) hattı,
  • Diyarbakır (Irak) hattı,
  • Ankara (Uydu) hattı.

Diyarbakır’dan Bağdat’la görüşecek bir abone önce Tahtakaleyle irtibatlanır daha sonra Diyarbakır radyolinkiyle Bağdat’a ulaşır. İleriki senelerde uzaya gönderilecek Türk uydularıyla (Türk-Sat) milletlerarası santral hatlarında artış beklenmektedir (1994).

null

Cep telefonunun tarihi

Çalışmalarına 1982 yılında başlanan cep telefonunun hikayesi, kablo döşeme sıkıntısı yaşayan ülkelerin alternatif arama çabasıyla başladı. İlk cep telefonu görüşmesi 1991 yılında Finlandiya’da yapıldı. İlk kısa mesaj ise 1992 yılında atıldı. Daha önceki denemeler sayılmazsa Graham Bell, 10 Mart 1876′da telefonu icat ettiğinde iletişim devriminin önünü açtığının farkında değildi. Yaklaşık 100 yıl boyunca gelişen ama kablosu olduğu için her zaman bir yere bağlı olarak kullanılan telefon, kablo döşeme sıkıntısı yaşayan ülkelerin alternatif arama çabasıyla kablosuz hale geldi.

Telefon teknolojisinde son gelişmeler ve GSM

Yirmi birinci yüzyıla yaklaştığımız şu günlerde, teknoloji gelişmişlik-iletişim ve bilgi birbirlerinden ayrılmaz parçalar oldu. Bugün iletişim çağın gerisinde değil, hep bir adım önünde gitmektedir. Hücresel mobil servisleri, hareket halindeki insanların haberleşme ihtiyaçlarını gidermeye çalışmıştır. Geçen 10 yıllık sürede hücresel telefonlar, otomobillerden başlayarak, diğer tip taşıtlarda da kullanılabilecek şekilde gelişmiş ve sonunda da taşınabilir (cep telefonu) bir özelliğe kavuşmuştur. Haberleşme alanında her geçen gün daha da artan gereksinimler, alabildiğince çok haberleşme servisini içine aldı ve kitlelerin bulundukları coğrafi dağılım bölgelerinden bağımsız olarak bu servislere ulaşmalarını sağlayacak merkezi bir hücresel mobil haberleşme şebekesinin kullanılmasına ortam hazırlamış ve bunun sonucunda da GSM (İngilizcesi: Global System for Mobile Communication) doğmuştur. Bugüne kadar hücresel bir mobil haberleşme şebekesi kurulurken veya sığası arttırılırken, analog şebekelerin kullanılmasından dolayı frekans ve hücre planlamalarında birçok güçlükler çıkıyordu. GSM frekans problemlerini, hücre ve kanal planlamalarındaki zorlukları ortadan kaldırmaktadır. Mobil telefon kullanımını en üst düzeye ulaştıran GSM, sayısız üstünlük ve olanakları bir arada sunmaktadır. Bu yeni sistemle ağırlığı 200-250 grama kadar düşen cep telefonları ile net bir şekilde sadece Türkiye sınırları içinde değil, bütün Avrupa’da rahatça ve ses yitimi olmadan konuşma yapılabilmektedir. GSM sistemi, her türlü ilerlemeye açık olarak geliştirilmiştir. Uygulanmak istenen her türlü yenilikler (kısa mesaj, faks, telfoto… vs.) çok basit, hızlı programlama tekniğiyle cep telefonuna aktarılabilecek. GSM teknolojisi, düşük güç çıkışlı cihazların kullanımını sağladığı için cep telefonları ile uzun süre konuşma yapmak olası olabilecektir.

Bir GSM abonesi, yerleşik analog hücresel şebekelerden farklı olarak kendi terminallerini bütün Avrupa devletlerinde kullanabilecektir. Aynı zamanda GSM şebekesi, abonelerin devamlı değişen ortamlarının kaydını tutarak, gelen çağrı mesajlarını otomatik olarak coğrafi bölgelere aktarabilecektir ve yönlendirebilecektir. Sistem abone numaraları SIM (Subscriber Identity Module) adlı kredi kartı ebadında, kişinin cüzdanında taşıyabileceği büyüklükteki kartlara programlanıyor. Ayrıca Plug-in olarak adlandırılan daha küçük boyutlarda bir kart daha kullanılmaktadır. Bununla birlikte her abonenin kendisi için özel tanımlanmış özel kimlik numarası olan PIN (Personal Identity Number)ı girmesi koşuluyla mobil telefonlardan konuşma yapılabilinmektedir. Bu sistemle hiç kimse bir başkasının SIM kartını kullanamamaktadır. Kullanılacak [Akıllı kart] teknolojisiyle aboneye ait bütün bilgiler, bu abone kartına toplandığından, yurtdışına çıkan bir abone, artık yanında telefon aygıtı (cep telefonu) taşımak zorunda kalmayacaktır. Her yerde, kendi adına kayıtlı SIM kartı ile bir el (cep) telefonu kiralayıp istediği görüşmeyi yapabilecektir. Türkiye’de de GSM’nin alt yapı çalışmaları olanca hızıyla devam etmektedir. GSM projesi ilk beş yıl içinde Türkiye’nin bütün illerinde sistem ağını kuracaktır. Bu sistem, otomobilimizde faks çekme, telekonferans düzenleme, çağrı gönderme, borsayı takip edebilme, nerede olursa olsun sağlıklı ve parazitsiz telefon edebilme, veri gönderebilme… vs. birçok kolaylıkları olacaktır.

Sonuç olarak haberleşme alanında GSM sistemi, serbest bilgi dolaşımını sağlayacaktır. Bu gelişmeyle birlikte görüntülü telefon, konuşma ve görüntüyü aynı anda aktaran sistem de artık yaygınlaşma aşamasındadır. Görüntülü telefon 1964 yılında ilk önce ABD’de yapılmaya başlamıştır. Buna rağmen görüntülü telefon sistemi hala gerekli pazara ulaşamamıştır. Türkiye’de de görüntülü telefon çalışmaları ciddi bir şekilde, 1994 yılında başlamıştır. 2000′li yıllar ise artık ‘Görüntülü Cep Telefonları’ yılları olacaktır. Telefon, teknolojinin insanlığa sunduğu en yararlı araçlardan birisidir.

GSM - Global Systems Mobile

Finlandiya ve İsveç gibi yüzlerce kilometre fiyort ve binlerce adaya sahip Kuzey Avrupa ülkeleri, söz konusu yerlere coğrafi koşullar yüzünden kablo döşemekte sıkıntı yaşayınca alternatif iletişim yöntemleri aramaya başladı. Bu ülkelerin imdadına Avrupa Telekomünikasyon Standartları Komitesi yetişti ve GSM’in ilk adını veren Global Systems Mobile’ı 1982 yılında oluşturdu. GSM konusunda yapılan çalışmalar, 1984 yılında Avrupa Komisyonu tarafından onaylandı.

null

Gelişme yolunda büyük adım

Avrupa Birliği 1986 yılında cep telefonlarının 900 Mhz frekansında çalışmasına karar verdi ve bir yıl sonra GSM sisteminin temel standartları imzalandı. 1987′de 13 ülkenin GSM Memorandum of Understanding (MoU) ya da bir başka deyişle GSM tabanlı hücresel ağların gerçekleştirilmesi ile ilgili şartnameyi imzalamasıyla cep telefonu, gelişme yolunda büyük adım attı. Özellikle Avrupa’da 1988 ve 1989 yıllarında yoğun çalışmalar yapıldıktan sonra 1991 yılında Finlandiya’nın yerel GSM operatörü Radiolinja üzerinden Nokia’nın 1011 modeli ile ilk cep telefonu görüşmesi gerçekleştirildi.

2 yıl içinde 1 milyon abone

İlk görüşmenin bir yıl sonrasında, Telecom Finlandiya, İngiliz Vodafone ile ilk roaming anlaşmasını yaptı ve iki ülke arasında cep telefonu görüşmeleri mümkün oldu. 1992 yılında ilk SMS de (Kısa Mesaj Servisi) gönderildi. Yaşanan yoğun talebin ardından 1993 yılında 18 ülkeden 32 GSM ağı hizmet verirken, bir yıl sonra MoU’yu imzalayan abone sayısı 100′e yükseldi ve GSM abone sayısı da 1 milyona ulaştı.

Hazır kart 1996′da çıktı

Bugün milyonlarca kişi tarafından kullanılan ön ödemeli telefon kartı 1996 yılında piyasaya çıktı. Aynı yıl ABD’de 15 GSM ağı 1900 Mhz üzerinden yayına çıkarken üç bantla çalışan cep telefonu da yine 1997 yılında piyasaya sürüldü. 1998 yılında GSM abone sayısı 100 milyona ulaştı. İlk WAP, hemen ardından GPRS (Genel Paket Radyo Servisleri) sözleşmeleri imzalandı. Hem üretici hem de yazılımcılar çalışmalarını hızlandırırken, ilk ticari GPRS servisi 2000 yılında hizmete girdi ve 3G için ilk ihale ilanı gerçekleştirildi. Japon NTT DoCoMo 1 Ekim 2001′de ilk ticari 3G (Üçüncü nesil) hizmetini piyasaya tanıtarak GSM sektörüne yeni bir dinamizm getirdi.

null

2001 yılında ilk renkli ekranlı cep telefonu

Yeni yüzyılın ilk yılında, ayda atılan SMS sayısı 5 milyon civarındaydı, bir yıl sonrasında bu rakam 50 milyona ulaştı. Toplam GSM abone sayısının 500 milyona ulaştığı 2001 yılında GSM kullanıcıları ilk renkli ekranlı cep telefonu ile tanıştı. 2002 yılı GSM sektörü için birçok yeniliği de beraberinde getirdi. Kullanıcıların birbirlerine SMS’e ek olarak fotoğraf ya da video klibi göndermesine imkan tanıyan İlk MMS (Multimedia Messaging Servis) devreye sokuldu. Yılda 400 milyar SMS atılırken, aboneler de ilk kameralı cep telefonuna sahip olmak için raf önlerinde uzun kuyruklar oluşturdu.

50′den fazla operatör 3G ağı kurdu

Bir yıl sonrasında ilk EDGE (Enhanced Data Rates for Global Evolution - Global Gelişme için Geliştirilmiş Data Hızları) devreye girdi. GSM cihazı üretimi de yıllık 500 milyona ulaştı. 1994 yılında 1 milyona ulaşan toplam GSM abonesi sayısı sadece on yıl içinde bin kat artarak 2004 yılında 1 milyara ulaştı. Tüm dünyada 50′den fazla operatör 3G ağı kurdu. Herkes bu artışı konuşurken bir yıl sonra abone sayısı 1,5 milyarı da geçti ve kablosuz cihaz pazarının yüzde 75′i, GSM ile ilgili cihazlardan oluştu.

2005 yılında HSDPA teknolojisine geçildi

2005 yılının bir başka önemli olayı, kullanıcıların yüksek hızda internet erişimine ulaşmasını sağlayan HSDPA (High Speed Downlink Packet Access) sisteminin hayata geçmesi oldu. Bu yıl içinde 3G’ye geçen şirket sayısı 100′ü aştı, bir yıl içinde atılan SMS sayısı 1 trilyonu geçti. Takvimler 2006 yılını gösterirken GSM abone sayısı iki milyara ulaştı. 60 ülkede 3G hizmeti sunan 130 şirket, 100 milyon aboneye yüksek hızlı internet erişimi imkanı sağladı. Yıl sonuna kadar ticari HSPDA ağ sayısı 85′i geçti ve 1 milyar telefon satıldı. Aboneye doymayan GSM sektörü, 2,5 milyar aboneye geçtiğimiz yıl ulaştı. Mobil hızlı internet hizmeti sunan operatör sayısı 150′yi geçerken, dünya aboneleri, Yakın Alan İletişimi (NFC) kullanan cep telefonları ödeme mekanizması olarak 2007 yılında kullanılmaya başladı. Bu yıl sona ermeden GSM abone sayısı 3 milyar barajını geçti ve dünyanın yarısı iletişimde mobil hale geldi.

Türkiye’de ilk GSM operatörü Turkcell

Türkiye’de ilk GSM operatörü 1994 yılının Mart ayında hizmete başlayan Turkcell oldu. Turkcell’i iki ay sonra hizmete başlayan Telsim takip ederken, Avea 2001 yılının Mart ayında hizmete girdi. Turkcell ilk ismini korurken, Telsim, Vodafone tarafından satın alındı, Avea ise Aycell ve Aria’nın birleşmesi ile hizmete girdi. Türkiye’de, aktif olarak kullanılan sim kart sayısı da 60 milyonu geçti.

null

null

null

null

[Kaynak: Ceptelefonline.com, Tubider Bilişim Dünyası]

Sanal Müziğin Öncüsü: Gorillaz

Gorillaz, Ermeni müzik grubu Blur’un solisti Damon Albarn ve Tank-Girl gibi çizgi romanların yaratıcısı Jamie Hewlett’in önderliğinde kurulmuş olan Dünya’nin ilk sanal müzik grubudur.

Grup ilk albümlerini 2001 yılında çıkarmış ve bu albüm Dünya çapında 6 milyon kopya satarak Guinness Rekorlar Kitabi’na “En Çok Satan Müzik Albümü” adıyla girmiştir. İkinci albümleri Demon Days’i de 2005 yılında piyasaya çıkaran Gorillaz, albümde yer alan “Feel Good Inc.” şarkısıyla Grammy Ödülü almıştır.

Grup üyeleri gerçek yüzlerini asla göstermezler.Konserlerini gölgelerin arkasından sadece siluetleri gözükecek şekilde düzenledikleri bir ışık gösterisi eşliğinde yaparlar.2005 yılında MTV Avrupa Müzik ödüllerinde hologram tekniğini kullanarak yaptıkları 3 boyutlu konserle tüm Dünya’nin takdirini kazanmıştır ve bu zamandan sonra birkaç konserini daha bu teknikle yapmışlardır. 2006′nin son çeyreğinde dağıldığını açıklayan grup ardında sadece iki albüm bırakmasına rağmen gelmiş geçmiş en iyi müzik gruplarından biri olarak sayılmaktadır.Grubun tekrar bir araya geleceğine inanan büyük bir topluluk mevcuttur çünkü böyle kısa süreli bir ayrılık daha öncede yaşanmıştı.

null

Tarihçe

1999 yılında Damon Albarn ve Jamie Hewlett projeyi ilk oluşturduklarında grup ismini “Gorilla” olarak belirlemişlerdi ama 2000 yılında ismi Gorillaz olarak değiştirdiler.İlk şarkıları “Ghost Train” ülkede ses getirince grup hemen sonrasında kendi adlarını taşıyan albümlerini 2001 yılında piyasaya sürdüler ve büyük başarı elde ettiler.1 yıl sonra “G-Sides” adı altında çıkardıkları albüm ile ilk albümündeki şarkıların çoğunun kendileri yeniden düzenlemiştir.Bu albüm ile ünlerini daha da arttıran Gorillaz bir süre singlelar üzerinde durmuştur.

5 Mart 2001 yılında yayınladıkları ve Clint Eastwood’a karşı eleştiler taşıyan “Clint Eastwood” adlı singleları “Yılın En İyi Single Şarkısı” ödülünü almıştır. 25 Haziran 2001′de çıkardıkları “19/2000″ adlı singleları ise Dünya müzik listelerine bir numaradan giriş yapmış ve büyük ilgi görmüştür.Bunun sonucunda EA Games ile yapılan bir anlaşma ile 19/2000 , FIFA 2002′nin resmi müziği olarak seçilmiştir ve aynı sene “En İyi Oyun Müziği” dalında ödül kazanmıştır. 22 Kasım 2001′de çıkardıkları “Rock The House” ve 7 Aralık 2001′de çıkardıkları “911″ adlı singleları ile 2001 yılını kapatan Gorillaz bir anda Dünya’nin en iyi grupları arasındaki yerini almıştır.Öyle ki 2001 yılının başında neredeyse sayılı bir kitle tarafından tanınan bir grupken , sene sonuna gelindiğinde Dünya’nin her tarafında büyük hayran kitleleri olan bir grup haline gelmişlerdi.

null

2002 yılında 2 single daha yayınlayan grup daha sonrasında artık bu işten zevk almadıklarını öne sürerek dağıldıklarını açıklamışlardı.Grubun 4 üyeside Dünya’nin farklı yerlerine dağılmış ve arkasında büyük bir hayran kitlesi bırakmışlardır.Aradan geçen 2 seneden sonra 2004 yılında bu ayrılığa dayanamayan grup üyeleri Haruka Kuroda (Noodle)’nin çabalarıyla tekrar bir araya geldi ve yeni albüm üzerine çalışmaya başladılar.

9 Mayıs 2005′de yayınladıkları “Feel Good Inc.” adlı singledan hemen 2 hafta sonra 21 Mayıs 2005′de piyasaya çıkan “Demon Days” adlı albüm ile tekrar müzik dünyasına dönen Gorillaz çalışmalarına “Feel Good Inc”,”Dare”,”El Manana”,”Dirty Harry” gibi en sevilen parçalarına klipler çekerek devam etti. 2005 yılına kadar Gorillaz tüm konserlerini karanlık bir sahnede gölgelerin arkasından yapıyordu.Hazırlanan ışık düzeni ile sadece kara bir cisim gibi gözüküyorlardı. Sahnenin üst tarafına koyulan bir ekran ile şarkı eşliğinde o şarkının klibi veya ilgili resimler gösteriliyordu.Ama 2005 MTV Avrupa Müzik Ödülleri’nde bu değişti.Geceye davetli olarak katılan Gorillaz sahnede yıllarca unutulmayacak bir gösteriye imza attı.Hologram tekniğini kullanarak Gorillaz karakterlerini 3D şeklinde yansıtarak canlı müzik yaptılar.Ardından 2006 Grammy Müzik Ödülleri’nde de Madonna ile birlikte aynı sahneyi paylaşayarak hologram konseri yapmışlardı.

null

2006′nin son çeyreğinde 2. kez hayranlarını üzecek bir olay yaşandı ve Gorillaz bu sefer bir daha asla birleşmemek üzere dağıldığını açıkladı.Hatta ciddi olduklarını göstermek için birkaç TV şovuna çıkıp kendilerini ilk defa insanlara göstermişlerdir.Ama buna rağmen hayranları halen Gorillaz’in yeniden birleşeceğine inanmaktadır.

Grup birleşmiş ve 20 Kasım 2007 tarihinde yeni albümleri D-Sides piyasaya çıkmıştır.

null

null

Grup üyeleri

2-D (Vokalist, Klavye)

Damon Albarn’in karakteri olan 2-D’nin gerçek ismi Stuart Tusspot’tur.Grubun en sakin ve normale yakın kişiliğe sahip sayılabilecek üyesidir.

Murdoc Niccals (Bas Gitar)
Phil Cornwell’in karakteri olan Murdoc psikolojisi bozuk,sadist,sapık ruhlu ve kadınlara düşkün bir kişidir.Grubun en anormal üyesidir ama çoğu internet sitelerine göre Murdoc Gorillaz’in en iyi üyesidir ve birçok hayran sitesi mevcuttur.İngiltere’de yapılan bir ankette satılan Gorillaz ürünleri arasında en çok Murdoc’un ürünlerinin tercih edildiği ortaya çıkmıştır.

null

Russel Hobbs (Bateri)
Remi Kabaka’nin karakteri olan Russel’in garip bir özelliği vardır;uyuduğu zaman onun kötü niyetli hayaleti ortaya çıkar ve Dünya’ya karanlığın hükmetmesini sağlamak için uğraşır.Yemek yapmak,tamirat hobileridir.

Noodle (Gitarist,Vokal)
Haruka Kuroda’nın karakteri olan Noodle grubun kadın üyesidir.Gruptaki herkes ondan korkar çünkü Uzakdoğu Dövüş Tekniklerinin ustasıdır.Dünya çapında büyük fan kitleleri oluşturmuş olan Noodle kendini bir FedEx kutusu içinde Japonya’ya kargolaması ile bilinir.

null

Diğer karakterler

Del
Russel’in kötü niyetli hayaletidir. “Clint Eastwood” ve “Rock The House” kliplerinde görünmekte olup, grubun Gorilla Bite adındaki kısa filmlerinden “Jump The Gut” adlı bölümünde de gözüküyor.

Paula Cracker
2-D’nin eski kız arkadaşıdır ve grubun birkaç şarkısında gitaristlik yapmıştır. Noodle ondan nefret eder.

null

Diskografi

Singleları

Clint Eastwood (2001)
19/2000 (2001)
Rock The House (2001)
911 (2001)
Tomorrow Comes Today (2002)
Lil (2002)
Feel Good Inc. (2005)
DARE (2005)
Dirty Harry (2005)
Kids With Guns (2006)
El Manana (2006)

DVD
Phase One: Celebrity Take Down (2002)
Demon Days Live (2006)
Phase Two: Slowboat to Hades (2006)

null

null

Gorillaz Videoları

 

Gorillaz HDTV(1080I) Klipleri

null

null

null

null

http://rapidshare.com/files/163839723/GorillazHD.1080i.5klips.part01.rar
http://rapidshare.com/files/163930144/GorillazHD.1080i.5klips.part02.rar
http://rapidshare.com/files/163934779/GorillazHD.1080i.5klips.part03.rar
http://rapidshare.com/files/163939772/GorillazHD.1080i.5klips.part04.rar
http://rapidshare.com/files/163944862/GorillazHD.1080i.5klips.part05.rar
http://rapidshare.com/files/163954312/GorillazHD.1080i.5klips.part06.rar
http://rapidshare.com/files/163960577/GorillazHD.1080i.5klips.part07.rar
http://rapidshare.com/files/163967292/GorillazHD.1080i.5klips.part08.rar
http://rapidshare.com/files/163976465/GorillazHD.1080i.5klips.part09.rar
http://rapidshare.com/files/163985769/GorillazHD.1080i.5klips.part10.rar
http://rapidshare.com/files/163992465/GorillazHD.1080i.5klips.part11.rar
http://rapidshare.com/files/164001282/GorillazHD.1080i.5klips.part12.rar
http://rapidshare.com/files/164008654/GorillazHD.1080i.5klips.part13.rar
http://rapidshare.com/files/164019021/GorillazHD.1080i.5klips.part14.rar
http://rapidshare.com/files/164029927/GorillazHD.1080i.5klips.part15.rar
http://rapidshare.com/files/164039708/GorillazHD.1080i.5klips.part16.rar
http://rapidshare.com/files/164051324/GorillazHD.1080i.5klips.part17.rar
http://rapidshare.com/files/164060016/GorillazHD.1080i.5klips.part18.rar
http://rapidshare.com/files/164071307/GorillazHD.1080i.5klips.part19.rar
http://rapidshare.com/files/164081783/GorillazHD.1080i.5klips.part20.rar
http://rapidshare.com/files/164465566/GorillazHD.1080i.5klips.part21.rar
http://rapidshare.com/files/164473328/GorillazHD.1080i.5klips.part22.rar
http://rapidshare.com/files/164480802/GorillazHD.1080i.5klips.part23.rar
http://rapidshare.com/files/164488678/GorillazHD.1080i.5klips.part24.rar
http://rapidshare.com/files/164508369/GorillazHD.1080i.5klips.part25.rar
http://rapidshare.com/files/164523663/GorillazHD.1080i.5klips.part26.rar
http://rapidshare.com/files/164527846/GorillazHD.1080i.5klips.part27.rar

null

null

null

null

null

null

Kompozisyon Nedir?

Kompozisyon Fransızca kökenli bir sözcüktür. ”Ayrı ayrı parçaları, nesneleri, öğeleri en iyi şekilde yerleştirmek anlamına gelir.

İnsan olarak duygularımızı, düşüncelerimizi, taslarımızı, görüşlerimizi karşımızdakilere anlatmak; kendimizden söz etmek, toplumsal sorunları dile getirmek bir ihtiyaçtır. Çevremizdekilerle ilişkiler kurar, onların sorunlarını dinler ya da kendi sorunlarımızı onlara anlatırız. Bu ilişkiden düşünce alışverişi doğar. Düşündüğünü ve duyduğunu karşısındakilere başarı ile anlatabilmek her vatandaşın başarı ile yapması gereken ve yapabileceği bir şeydir, herkes düşündüğünü duyduğunu, tasarladığını karşısındakine başarı ile anlatabilir.

Kimi öğrenciler için kompozisyon yazmak son derece sıkıcı bir iştir; bu çalışmayı kağıt doldurma olarak algılayanlar oldukça çoktur. Fakat kompozisyonda amaç kağıdın doldurulması değil, düşüncelerin derli-toplu bir şekilde karşımızdakilere ifade edilmesidir.

Aldığınız yiyecekleri Pazar çantasına gelişigüzel mi koyuyorsunuz? Yumurtalarınız altta kalırsa kırılmaz mı? Domatesin ya da karpuzun üzerine karpuz doldurur musunuz? Elbette hayır. Pazar çantasını aldığınız yiyeceklerin özelliklerine göre doldurursunuz. Eşyaları yerli yerinde olmayan bir odada aradığınız şeyi kolayca bulamazsınız. Koltuk takımlarınızın yeri mutfak değildir. Yemek masasını yatak odasına koymak biraz tuhaf olur. Her şey hizmet edebileceği bir yere yerleştirilmelidir. İşte bu kompozisyondur. Çevrenize bakın; bazı binalar ne kadar güzel yapılmıştır, özenirsiniz. Bazıları ise insanın içini karartırlar. Bu da bir kompozisyondur. Mimari bir tür bina kompozisyonu değil midir? Kullanılan malzemeler genelde aynı, ama ortaya çıkan binalar farklı farklıdır.

Yapılan planın iyi uygulandığı, hazırlanan malzemenin iyi yerleştirildiği bina güzel, uyumlu ve rahat. Öteki bina ise çirkindir. Çünkü orada mimari yok; yığma, doldurma ve uyumsuzluk var. Bu örneklerden yararlanmanızı ve iyi kompozisyon yazmak için heveslenmenizi çok istiyorum.

Bol bol okuyun ve bol bol yazın. Yazdıklarınız hoşunuza gitmiyorsa yırtın atın ama asla yazmaktan vazgeçmeyin. Unutmayın ki yazmak yazarak öğrenilir. Çalışma, alışkanlık ve sabır işidir, herkesten bir şair, romancı olmasını bekleyemeyiz ama, herkes düşüncelerini başarıyla anlatabilir.
Kompozisyon, “Bir konu üzerinde duygu, bilgi ve görüşlerimizden yararlanarak planlı, etkili bir yazı yazmak ya da konuşma yapmak” demektir. İyi kompozisyon yazmanın yolu bol bol okumaktan geçer.

İYİ BİR KOMPOZİSYONUN ÖGELERİ
 

  • Konu
  • Amaç
  • Plan

 
1. KONU
Üzerinde düşündüğümüz, yazı yazma, söz söyleme gereğini duyduğumuz her şey konudur. Bu bir olay, varlık, bir düşünce, gözlem ya da bir sorun olabilir. Konular niteliklerine göre bazı türlere ayrılır:

TOPLUMSAL KONULAR

Toplumun tümünü ya da bir kesimini ilgilendiren konulardır:Köyden kente göç, nüfus artışı, çevre kirlenmesi gibi.

BİREYSEL KONULAR

Kişilerin özel sorunlarına dayanan konulardır:Bir kişinin süslenme şekli, tertipli ya da dağınık oluşu gibi konular özel niteliklidir. Konular; soyut ya da somut konular, yerel ve verensel konular şeklinde de ayrılabilir: Düşünsel bir konudaki yazı soyuttur. Sevgi, barış, ölüm gibi konular evrensel nitelik taşır. Şehrimizin çöp sorunu ise yerel bir konudur. Yaşantılarımız, anılarımız, ümitlerimiz, düşlerimiz, sevgilerimiz, gözlediklerimiz, okuduklarımız bizler için birer konu alanıdır.

KONU SEÇİMİ

Okuma-yazma çalışmalarında kompozisyon konusunu genelde öğretmen belirler.

Örnekler:

  • Atatürk’ün “Gelecek çalışkan olanlarındır”. Sözünü açıklayınız.
  • “Elleriyle çalışan adam amale, elleriyle birlikte zihni de çalışan adam usta, zihni ve kalbiyle çalışan adam sanatçıdır. ” Sözünden ne anladığınızı belirten bir kompozisyon yazınız.
  • Davranışlarını çok beğendiğiniz bir kişiyi tanıtınız.
  • “Söz var, iş bitirir; söz var baş yitirir” Atasözünü açıklayınız.

 
İYİ BİR KONUNUN ÖZELLİKLERİ
 

  • Konu ilginç olmalıdır: ilgi duymadığımız bir konuda yaratıcı olamayız.
  • Konu açık ve inandırıcı olmalıdır. Doğruluğuna inanmadığımız bir konuda başarılı bir yazı yazamayız.
  • Konunun amacı iyi saptanmalıdır.
  • Okurumuzun kim ya da kimler olduğu hesaba katılmalıdır.
  • Anlatım ve anlatım tekniği belirlenmelidir.

 
2. AMAÇ

Her yazının bir amacı vardır. Amaç, bizi yazmaya iten, vermek istediğimiz temel düşüncedir. Konu, bu düşüncelerin aktarılmasında bir araç görevindedir.

AMACI BELİRLEYEN CÜMLE (ANA DÜŞÜNCE)

Yazıda amacımızı belirleyen cümleye ana düşünce denir. Ana düşüncenin, yazmaya başlamadan önce belirlenmesi gerekir. Yazının düşünce yapısı ana düşünce üzerine kurulur. Söyleyeceklerimize bu düşünce yön verir. Ana düşünce cümlesinin yazıda belli bir yeri yoktur. Yazını başında, ortasında verilebileceği gibi tümüne de yansıtılmış olabilir. Amaç ya da ana düşünce, konuya bakış açımızla yakında ilgilidir. Aynı konuyu ele alan iki öğrenci, farklı yorumlarda bulunabilirler. Aynı konu üzerinde ayrı ana düşüncelerle karşımıza çıkarlar. Kuşkulanmayı bir zekâ belirtisi sayanlar olduğu gibi, hastalık şeklinde değerlendirenler de vardır.

AMACI GERÇEKLEŞTİRMEK İÇİN GÖZLEM YAPAMALIYIZ

Bir konuda söyleyeceklerimizin olabilmesi, o konu üzerinde gözlem ve yaşantılarımızın bulunmasına bağlıdır. Bir nesneye uzun süre bakmak, o nesnenin ayrıntılarını daha iyi görmemizi sağlar. Gözlem ve yaşantılarımızın olmadığı bir konuda başarılı bir yazı yazamayız. Hayatında hiç deniz görmemiş olan bir öğrenci, denizdeki fırtınayı anlatamaz. E. Hemingway’in dediği gibi “Yaşanmadan yazılmaz”.

OKUMALI VE ARAŞTIRMALIYIZ

Yeryüzündeki olaylara ve sorunlara ilk bakan biz değiliz. Bizden önce nice kişiler bir çok sorunlara eğilmişler; bunlarla ilgili düşüncelerini yazılaştırmışlardır. Bu kültürel kaynaklardan yararlanmalıyız.
Okuma ve araştırmalarımızı, gözlem ve düşüncelerimizle pekiştirmemiz gerekir. Söyleyeceklerimiz inandırıcı olmalıdır. “Yalnız gözleri olmak yetmez, onlardan yararlanmayı da öğrenmeli insan”.

3. PLÂN VE PLÂNIN YARARLARI

“Plansız bir yazı üzerine adres yazılmamış mektuba benzer”

Söyleyeceklerimiz, gözlem ve yaşantılarımızı, bir plana uygun şekilde sıralamamız gerekir. Neyi, nerede, niçin kullanacağımızı bilmek zorundayız. Söylediklerimizi böyle bir düşünsel düzene (plâna) dayandırmazsak yazımız bütünlüğe kavuşmaz, yönünü yitirir. Söylemeyi düşündüklerimiz arasında bağlantı kopar; denge bozulur. Bir yazıda birlik, denge ve canlılık şarttır. Plân söyleyeceklerimiz denetimden geçirme, aralarındaki bağlantıya göre sıralama ve biçimlendirmedir. Bir mektup yazmadan tutun da bir fıkra, bir roman yazmaya kadar tüm anlatım biçimlerinde plân uygulamak zorundayız.

Roman, öykü gibi uzun bir yazı yazacaksak zihnimizde beliren plânı bir kağıda geçirmek yararlı olur. Yaptığımız plâna her zaman sıkı sıkıya bağlı kalamayız. Yazma sırasında bazı değişiklikler yapmamız doğaldır. Bu durum plânın gereksizliği anlamına gelmez. Plân yazımız için bir amaç değil, araçtır. Onu dilediğimiz şekilde kullanabiliriz.

  • Plân, düşünce ve duygularımızın en etkili şekilde anlatılmasına katkıda bulunur.
  • Konuda birlik ve dengeyi sağlar.
  • Konuda, gereksiz duygu ve düşüncelerin ayıklanmasını sağlar.
  • Plânlı yazı yazan kişi, kararsızlık ve dağınıklıktan kurtulur.

 
PLÂNIN BÖLÜMLERİ

1. GİRİŞ BÖLÜMÜ

Konunu tanıtıldığı bölümdür. Açık, sade ve ilgi çekici olmalıdır; çok uzun tutulmamalıdır.

2. GELİŞME BÖLÜMÜ

Konuyla ilgili gözlemlerin, betimlemelerin, kanıtların bulunduğu bölümdür. Merak ve kuşku en üst düzeye çıkmıştır. Yazar, amacını bu bölümde gerçekleştirir.

3. SONUÇ BÖLÜMÜ

Ele alınan konunun bitirildiği bölümdür. İleri sürülen düşünceler ve anlatılan olaylar özlü ve kesin bir şekilde sonuçlanır. Sonuç bölümü de giriş bölümü gibi ilgi çekici olmalıdır. Sonuç bölümü bir atasözü.
Bir özdeyiş ya da şiirle bitirilebilir.

KOMPOZİSYONUMUZU DÜZELTME VE GELİŞTİRME YOLLARI

Buraya kadar anlattığımız kuralları çok iyi bellesek bile, hemen başarılı bir yazı yazacağımızı söyleyemeyiz. İyi, doğru ve etkili yazmaya giden yol denemelerden geçer. Çıraklıktan ustalığa geçiş yaza yaza olur. Anton Çehov, yazmaya yeni başlayanlara şunları söylüyor: “Dünyada her şey gibi yetenek de çalışmayla elde edilir. Olabildiğince çok yazın. Yaza yaza daha iyiye varacaksınız. Önemli olan alışkanlığınızı yitirmemektir. Dolambaçlı cümlelerden kaçının, sade, yalın yazın. Okuyucu, sizin yorumunuz olmadan da öykünüzü anlayabilmelidir. Gereksizi silip atın”.

KOMPOZİSYON YAZARKEN DİKKAT EDİLECEK NOKTALAR

1. BİÇİMSEL YÖNDEN
 

  • Kompozisyon yazdığınız kağıdın kenarlarında uygun boşlukları bırakınız.
  • Adınızı, sınıfınızı, şubenizi, numaranızı ve günün tarihini yazınız.
  • Gerekli malzemelerinizi hazırlayınız.
  • Amacınızı, ana düşüncenizi iyi tespit ediniz.
  • Hitap edeceğiniz insanların seviyesini göz ardı etmeyiniz.
  • Kompozisyonunuzu düzgün ve okunaklı bir el yazısıyla yazınız.
  • Paragraf başlarını biraz içeriden (1-2 cm) başlatınız.
  • Satırları fazla sıkıştırmayınız.

 
2. İÇERİKSEL YÖNDEN
 

  • Kompozisyon konusunu oluşturan temel kavramlar üzerinde durunuz.
  • Düşüncelerinizi ilgi ve önem derecesine göre sıraya koyunuz.
  • Yazınıza konuya uygun bir başlık koyunuz; Başlıksız yazı olmaz. Başlık ilgi çekici ve kısa olmalıdır.
  • Öne sürdüğünüz ana düşünceyi iyi vurgulayınız.
  • Düşünceyi geliştirme yollarından (örnekleme, karşılaştırma, tanık gösterme) yararlanınız.
  • Cümlelerinizi kısa tutunuz, tek yargı bildiren basit cümleler kurunuz.
  • Yazınızda gereksiz bölümler ve tekrarlar varsa atınız.
  • Okuyucunun kafasında resim yaratacak sözcükler kullanmaya çalışınız.
  • Noktalama işaretlerini doğru kullanınız.

Balıklar Nasıl Ürer ve Balık Türleri

Balıklar Nasıl Ürer?

Bazı köpek balıkları, balinalar, yunus balıkları ve öteki kıkırdaklı balıklar, doğurarak ürer. Çoğu balıklar da yumurtlayarak nesillerini devam ettirir. Her cins balık, belirli dönemlerde üreme faaliyetine başlar. Bu dönemde erkek balıkların rengi değişir. Erkek ve dişi balık, birbirlerine kanatları veya vücutlarıyla sinyal gönderir. İşaretleştikten sonra, dişi balık yumurtlar. Erkek balık da spermaların bırakır. Spermaların bir kısmı gider yumurtaları döller. Balıklar çeşitli sinyallerle anlaşırlar, konuşurlar. Bazı erkek balıklar, dişilerinin yumurtlaması için yuvalar hazırlar. Yuvalar, deniz veya nehir yataklarında kazılmış bir çukur veya bitkilerden yapılmış bir kümecik olabilir. Balık yumurtaları umumiyetle küre şeklindedir ve yaklaşık olarak üç milimetre çapındadır. Yumurtaların bir kısmı, engin denizlerin üstünde yüzerken, bir kısmı da derinliklerde kalır. Her ne kadar, dişi balıkla erkek balık anlaşıp, yumurtalarını ve spermalarını bir yere bıraksalar da, nokta gibi spermaların, derin denizlerde veya akan dere içinde, gidip yumurtaları bulması ve onları döllemesi şaşılacak bir haldir. Döllenmiş yumurta içinde hücreler, bölünerek çoğalır ve balık şeklini almağa başlar. Hangi ilim ve hangi irade, milyarlarca balık yumurtası içinde faaliyetini gösteriyor ve hücre tuğlalarını üst üste yığarak, tıpkı anne veya babaya benzeyen balığı teşekkül ettiriyor. Eğer bunu yapan sebepler maddi olsa idi, her bir yumurtanın başında bulunmalıdır.

null

Balığı meydana getiren ve çoğalan canlı hücreler, yumurtayı meydana getiren yumurta sarısıyla beslenir. İlâhi tanzime bakınız ki, canlı hücrelerin balık avlayamayacağı bilindiğinden, onlara gıda olacak yumurta sarısı, daha balık yumurtlamadan karnında hazırlanmış! Bebek mamaları imâl eden fabrikalar, mamanın formülünde bir değişiklik yapsa, çocukları beslemez, belki zehir olur. Balık karnında imal edilen yumurta sarıları en hassas formüllerle, yanlışsız, kusursuz hazırlanmış en tabii gıda maddesidir. Çoğalan hücrelerle, yumurta sarısı arasında kan damarları teşekkül eder. Bu damarlar kanalıyla henüz teşekkül etmemiş balık beslenir. Aradan bir ay kadar zaman geçince, balık tamamlanmış, yumurta kabuğundan çıkma vakii gelmiş demektir. Bu arada zaten yumurta kabuğu da yumuşar. Küçük balıklar dışarı çıkınca, daha evvel eğitilmişler gibi, yüzmeğe başlar. Hâlâ bağlı bulunduğu yumurta sarısı bitinceye kadar onunla beslenir, sonra avlanmaya koyulurlar. Deniz atı ve yılan iğnesi gibi bazı balıklar da, daha garip üreme düzeni kurulmuş. Bunların, erkeklerinin karnı üzerinde bir kesecik vardır. Dişi balık buraya yumurtlar. Yumurtalar hu kese içinde döllenir ve yavrular burada, gelişir.

Kedi balığı gibi bazı balıkların erkekleri, yumurtaları ağzına alır. Yumurtalardan balık çıkıncaya kadar itina ile taşır, sonra dünyaya gelen yavruları suya bırakırlar. Denizlerde, bir balık diğerini yutarken, bunlara yumurtayı bir evlât şefkatiyle ağzında taşıtan sebepler, elbette maddi değil, manevidir. Sadece bir sene yaşayan balıklar da vardır. Yıllık balık denilen bu balıklara, deniz atları, gelyan balıkları ve cüce kayalar misal alarak verilebilir. Bunlar, kuruyan dere ve ırmaklarda yaşar. Sular kesilince, bütün balıklar ölür. Fakat bunlar, daha evvel çamura yumurtlamışlardır. Yağmurlar başlayınca sular, yumurtaların üzerinden yeniden akmaya başlar. Yumurtalar da çatlayarak yavru balıklar dışarı çıkar, suları tekrar şenlendirirler. Böylece hayat faaliyetleri devam eder, gider. Labaratuvar incelemeleri göstermiştir ki, bu balıkların yumurtaları kuru toprağa bir tohum gibi gömülmedikçe, içlerinden balık çıkmamaktadır. Balıklar yaşadıkları ortama göre, yumurtalarını ve üreme şekillerini tanzim eden sebeplerdir. Bazı derin su balıkları, 450 metreden fazla derinliklerde yaşar. Buralarda suyun sıcaklığı, donma noktasının biraz üstündedir. Bunların garip şekilleri, güçsüz iskeletleri vardır. Etraftaki besinleri azdır Yakaladıkları yiyeceklerini elden kaçırmamaları gerekir.

Akvaryum Balıklarında Üreme

Akvaryum balıkları canlı doğuranlar ve yumurtlayanlar olarak iki gruba ayrılır. Balıklarda doğun genellikle yalancı doğumdur. Hemen bütün balıklar yumurta ile ürer. Canlı doğuran grubuna dahil dişi balıklar erkekten spermleri alırlar. Vücutlarına depo ederek yumurtalar ana karnında döllenir. Bu grup balıklar bir kere çiftleşince 5-6 ay bu tohumla yavru yapmaya devam edebilirler. Bu nedenle satın aldığınız bir dişi balığın erkek olmadan devamlı yavru yaptığını görmek oldukça ilginç olacaktır. Balıklarda üreme zamanı suyun sıcaklığına bağlı olup, akvaryumlarda su sıcaklığı yıl boyunca aynı tutulduğu için üreme yıl boyu devam edebilir.

null

Bazı Balık Türlerini Yumurtlama Şekli

Vatoz (Siyam Balığı)

Bazı balıkların son derece ilginç yumurtaları ve bazılarının da yumurtalarını son derece ilginç koruma şekilleri vardır. Örneğin vatoz balıklarının yumurtalarının her biri keratin bir kapsül içindedir. Bu kapsüllerin rengi siyahtır ve her köşesinde boynuz biçimli birer çıkıntı vardır. Siyam balıkları ise çıkardıkları yapışkan sümüksü maddenin içine hava üfleyerek, su yüzeyinde kabarcıklardan oluşan sallar yaparlar. Dişinin yumurtladığı yumurtayı erkek yakalar, ağzındaki sümüksü maddeyle kaplar ve suyun üstüne doğru yüzerek yumurtayı salın altına yerleştirir.

Kababurun (Chondrostoma nasus)

Çeşitli türleriyle ülkemizde yaygındır. Göl ve nehirlerin giriş-çıkışlarının dibe yakınlarında çakıllı bölgelerde yaşar. Boylan 25-40, en çok 50 santimetre olur. Taşlara yapışık yosunlar, bitki kökleri ve dip hayvanlarıyla beslenir. Mart-mayıs arası ürer ve 100,000′e yakın yumurtasını çakılların üstüne yapıştırır. Farklı türleri, bölgelere göre çeşitli şekillerde değerlendirilir.

Kadife Balığı (Tınca tinca)

Kuzey bölgelerimizin bol bitkili durgun veya yavaş akıntılı sularında yaşar. Genelde 30-40 santimetre en çok 60-70 santimetre olur. Planktonlar, küçük balıklar ve yumuşakçalarla beslenir. Gündüzlerini dipte geçirip geceleri avlanır. Mayıs-haziran arası üreme yapar. Eti lezzetlidir. Sazan yetiştiriciliğinde yardımcı olarak düşünülen bir balıktır. Sportif yönü zevklidir.

Kalkan (Psetta maxima)

Bir dip balığı olan kalkan, Karadeniz’in en tanınmış balıklarındandır. Boğazlar, Marmara, Ege ve Akdeniz’de seyrek rastlanır. Gezici balık değildir. Bütün hayatı dipte yatmakla geçer. Batı Akdeniz, Atlas Okyanusu ve Şimal Denizi’nde, kalkanın diğer türleri yaşamaktadır. 25-30 yıllık ömrü olan kalkan balığı, 1 metre boya erişebilir. Sahillerde 5-10 metreden başlayarak 300-400 metre derinliklere inebilir. Etçil ve fazlasıyla obur bir balıktır. Erkekleri 5-6, dişileri ise 6-7 yaşlarında olgunlaşıp üremeye geçebilir. Üremeleri 10-15°C sularda nisandan hazirana kadar sürer. Milyonlarca yumurta vermesi yanında etinin lezzeti ve verimliliği ile ekonomik değeri çok yüksektir.

Kanatlı Kırlangıç (Cephalacanthus volitans)

Boyları 50 santimetreye ulaşabilen ve kırlangıcın bir türü olan bu balıklar, güzel ve bezeli renkleriyle Ege ve Akdeniz’de yaşar. Su yüzeyinden 1-1.5 metre yüksekte 1-10 saniyelik sürede 30-35 m’lik uçuşlarla denizleri süsler. Suların ısınmasıyla beraber sahillere yaklaşarak, mayıs-temmuz arası ürer. 10-80 metre derinliklerde yumuşakçalar, kabuklular ve böceklerle beslenir.

Karagöz (Diplodus vulgaris)

Bütün denizlerimizde, çoğunlukla Marmara ve Ege’de ılıman suların kayalıklarında yaşayan, bol bulunan ve sevilen yerli balıklarımızdandır. Sürüler halinde yaşar. Suların ısı şartlarına göre bahar aylarından ağustosa kadar üreme yapar. Çeşitli türleri sularımızda yaşar. Kuyruğu lekeli ve çizgili olanı ısparoz/ispari olarak tanınır. Lezzetli eti ve bol avlanılmasıyla ekonomik değeri yüksek bir balıktır.

Kayış Balığı (Ophidion barbatum)

Denizlerimizde seyrek rastlanan, 2-3 metreden 150 metreye kadar derinliklerde, üstü bitkilerle örtülü kumsal, çakıllı diplerde fazla göç etmeden yaşayan bir balıktır. Yumuşakçalar, kabuklular ve küçük balıklarla beslenir. Boylan 30 santimetre olabilir. Bahar-yaz sonu üreme yapıp 15-18,000 yumurta döker. Eti lezzetlidir. Fakat seyrek bulunduğu için ekonomik değeri yoktur.

Kedi Balığı (Scyliorhinus canicula)

Köpekbalığı ailesindendir. Sıcak ve ılıman denizlerin 3 metreden 1,000 metreye varan derinliklerinde fazla göç etmeden yaşar. Kabuklular, omurgasızlar ve balıklarla beslenir. Boyları ortalama 80-150 santimetre olur. Kuşlar gibi çiftleşip, yumurtlayarak ürer. Bahar aylarında yumurtalarını bir torba içinde kayalıklar arasına bırakır. Bir mevsimde birkaç kez yumurtlayabilir. Kuluçka süresi 15 gündür. Eti lezzetli olup yenilebilir. Ayrıca sportif avcılığı da yapılır.

Keler (Squatina sguatina)

Köpekbalığı ailesindendir. Sıcak ve ılıman denizlerin 5-100 metre derinlerinde sahil yakınlarında veya 70-400 metre açıklarında, kumlu, çamurlu alanlarda fazla göç etmeden yaşar. Boyu 2 metreye ulaşabilir. Büyük ağzıyla dipteki ölü veya diri balıkları, omurgasızlarla sürü halindeki balıkları yutarcasına yiyerek beslenir. Bahar sonu yaz aylarında dişiler, gruplar oluşturarak sahillere yakınlarda döllenir. 18-20 ay sonra tek başlarına 10-18 arası canlı yavru doğurur. Yüzgeçlerinin eti yenebilir, karaciğerinden yağ ve vitamin elde edilir.

Kıkla Lapin (Labrus berggylta)

Ilık ve sıcak denizlerimizin yosun ve bitkilerle kaplı taşlıkların 2-30 metre derinlerinde yaşar. Dişi ve erkekleri arasında boy ve renk farkları görülür. Boyları 30-40, en çok 60 santimetre (dişilerde) olabilir. Yumuşakçalar ve kabuklularla beslenir. Dişleri çok kuvvetlidir. Üremeye yakın erkekleri, deniz bitkileriyle dişiye yuva hazırlar. Mayıs-ağustos arasında yumurta verir. Eti lezzetlidir. Ayrıca sportif avcılığı değerlidir.

Kırlangıç (Trigüa lucema)

Ege, Akdeniz ve Marmara’nın fazla göç etmeyen, yerli balığıdır. Kısmen Karadeniz’de rastlanır. Ilık denizlerin sahil yakınlarında 5-300 metre derinliklerin diplerinde çiftler halinde yaşar. Küçüklerine derviş balığı da denir. Ortalama 25-50 santimetre olur. 80 santimetre ve 6-8 kilogram olanlarına rastlanır. 15-20 yıllık yaşamı vardır. 3 yaşında olgunlaşıp sahillerden uzakta üremelerini yapar. Küçük kabuklular, yumuşakçalar, deniz bitkileri ve böceklerle beslenir. Etinin lezzet ve yararıyla, her mevsimde bulunmasıyla ekonomik değeri yüksektir. Diğer Akdeniz ve Avrupa ülkelerinde de bol tüketilir.

Kırma Mercan (Pagellus aceme)

Mercan ailesindendir. 0-400 metre bazen de 700 metre derinliklere inebilmektedir. Yaşam çevresi taşlık, kayalık ve dibe yakın yerlerdir. Boyları 35-40 santimetreye ulaşabilir. Eti beyaz, gevrek ve lezzetlidir. Marmara, Çanakkale Boğazı ve Ege’de bolca bulunur. Ekonomik değeri yüksektir. Denizlerdeki ısıya göre ilkbahardan başlayarak ağustosa kadar üremeleri sürer. Etçil balık olan mercanlar çeşitli küçük balıklar, kabuklular ve omurgasızlarla beslenir.

Kırmızı Havuzbalığı

Biyolojik yaşamı diğer havuz balığı türleri gibidir.15-20 cm boyu ve renginin güzelliği ile eski çağlardan beri havuzların şimdilerde de akvaryumların klasik ve kıymetli balığıdır. Çin’de ve Japonya’da üretilen çeşitli türleri ve formları vardır.

Kızılgöz (Rutilus mtilus)

Karadeniz, Trakya, Marmara ve Kuzey Batı Anadolu’nun sahil bölgelerindeki nehirlerde yaşar. 25-30, en çok 50 santimetreye büyür. Kızılkanatla büyük benzerliği vardır. Küçük canlılar ve bitkilerle beslenir. Bahar aylarında ürer ve 50-100,000 yumurta bırakır. Eti değerli olmadığı için daha ziyade yem olarak kullanılır. Nehir ve kıyılardaki yırtıcı balıklar ve kuşlar içinde iyi bir besindir.

Kızılkanat (Scardinius eıythrophthalmus)

Kuzey Anadolu’da soğuk olmayan ağır akışlı nehirler, göl ve göletlerin yumuşak tabanlı zeminlerinde yumuşakçalar ve bitkilerle beslenerek 10-11 yıl yaşar. 20-40 santimetre boy ve 200-400 gram ağırlıkta olur. 3-4 yaşında olgunlaşıp kg/ağırlığına göre 600,000 yumurta döker. Eti lezzetli fakat çok ince kılçıklı olduğu için makbul değildir. Turna gibi yırtıcı balıklar için değerli bir yemdir.

Kocaağız (Aspius aspius)

Trakya, Marmara ve Kuzey bölgelerimizin hızlı akarsularında yaşar. Ortalama 60-80, en çok 100 santimetre boy ve 2-4 kilogramdan 10 kg ağırlığa erişebilirler. Etçil bir balıktır, su içindeki her türlü hayvanla beslenir. Erginleri yalnız dolaşır. Cinsel olgunluğa 4-5 yaşlarında ulaşıp nisan-temmuz arasında 80-100,000 yumurta verir. Az lezzetli eti nedeniyle ekonomîk değeri bölgeseldir. Buna karşın olta avcılığı çok zevkli bir balıktır. Yaşam karakteri bu balığın aynı olan “aps. vorax” türü Fırat ve Dicle Nehirlerinde yaygındır. Sis balığı olarak tanınır. Boyları 40 santimetre olur.

Kolyoz (Scomber japonicus)

Bütün denizlerimizde bulunmakla beraber daha çok Marmara balığı sayılır. Şeklen uskumruya çok benzer fakat ayrı bir türdür. Büyük Okyanus’ta da sürüler halinde yaşar. Küçük balıklar, yavrular ve planktonlarla beslenir. 2-3 yaşında olgunlaşan dişileri temmuz-ağustos arası 300-400,000 yumurtasını denize bırakır. Eti uskumru kadar lezzetli olmamakla beraber, taze-kuru-tuzlu olarak bol tüketilen bir balıktır.

Denizatları (Erkeğin Hamile Kaldığı Tek Canlı Türü)

Erkek denizatları dişilerinden aldıkları yumurtaları saklayabilecekleri bir kuluçka kesesine sahiptirler.
Dişi, embriyolarını erkeğin kuluçka kesesinin içine bırakır. Erkek de, bu yumurtalar gelişip minik birer denizatı olana kadar onları kesesinin içindeki plasenta benzeri sıvı ile besler ve kuluçka kesesinin iç dokusunda bulunan kılcal damarlar aracılığıyla yumurtalara oksijen sağlar. Erkeğin hamilelik süresi yaklaşık 10 ile 42 gün arasıdır. Bu süre boyunca dişi her sabah eşini ziyaret eder. Bu ziyaretler ve selamlaşma davranışları, dişiye eşinin doğum zamanı hakkında fikir verir ve bu zaman içinde dişi, yeni yumurtlama için hazırlanır.

null

Aterina Balıklarının Tehlikeli Yolculuğu

Aterina balıkları diğer balıklardan farklı olarak yumurtalarını karada toprağın içine gömerler, çünkü yumurtaları ancak böyle bir ortamda gelişebilir. Ancak aterinalar için karaya kısa süreliğine bile çıkmak ölüm demektir. Ama bu tehlikeye rağmen bunu yaparlar çünkü eğer yapmazlarsa bu, nesillerinin sonu olacaktır. Bu balıklar, en uygun zaman ve en uygun koşullarda karaya çıkarlar. Aterinalar yumurtalarını kuma gömmek için dolunay vaktini beklerler. Çünkü dolunay olduğunda, dalgalar kabararak tüm kumsalı kaplar. Aterina balıkları, yaklaşık üç saat süren denizin kabarma vaktini kollar ve onları kıyıya ulaştıracak olan en yüksek dalganın içine kendilerine atarlar. Karaya bu yolla çıkmayı başaran dişi aterinalar suyun dışında kaldıkları bu kısacık zaman aralığında, ustaca kıvrılıp bükülerek kumun yaklaşık 5 cm derinliğine yumurtalarını bırakırlar. Ancak tehlike bununla bitmez, aterina balıkları denize geri dönebilmek için, deniz geri çekilmeden önce yumurtalarını kuma gömmek zorundadırlar. Geri çekilme vaktini kaçırmaları durumunda ise karada kalıp yaşamlarını kaybedeceklerdir. Görüldüğü gibi bu balıklar yumurtalarının en sağlıklı şekilde gelişebilmesi için büyük bir fedakarlıkta bulunmakta ve kendilerini çok büyük bir riske sokmaktadırlar. Aynı zamanda da son derece akılcı hareket etmektedirler.

Bir Aterina balığının yumurtlamak için göze aldığı tehlikeler ve sergilediği akılcı davranışlar üzerinde düşünüldüğünde, bu balığın dışında bir aklın ve şuurun varlığı açıkça görülür. Yumurtlamak için yüzlerce kolay yöntem varken Aterina balığı yumurtalarını kuma gömmeyi tercih eder. Bu balığın, evrim teorisinin iddia ettiği gibi yumurtalarını kuma gömmek şeklinde bir alışkanlığı tesadüfler sonucunda edindiğini varsayalım. Bu durumda ne olur? Balık daha ilk aşamada kuma ulaşarak yumurtalarını gömme çabası sırasında ölür. Deneme yanılma yoluyla en uygun zamanı bulmasına kesinlikle izin vermeyecek koşullarla karşı karşıyadır ve bu durumda balığın neslinin devam etmesi imkansızdır. Çok açıktır ki, Aterina yumurtalarını kumun içinde yetişebilecek şekilde yaratan Allah, balıklara kuma ulaşacakları en uygun zamanı da ilham etmekte ve böylece onların yaşamalarını ve üremelerini sağlamaktadır.

Yay Yüzgeç Balığının Yumurtaları İçin Hazırladığı Yosundan Ev

Dişi yay yüzgeç balığı, Mayıs’tan Haziran ayına kadar olan dönemde yumurtlar. Bu dönemde, kuyruk dibindeki koyu renkli beneği daha belirgin bir hal alır. Bir göl ya da akarsuyun kenarında yosunlu bir yer seçerek, kendisine daire biçiminde bir yuva yapar. Erkek balık da, yuva yapımı sırasında, döne döne yüzerek bitkileri aşağı doğru bastırır. Dişi, yumurtaları bırakınca yumurtalar bitkilerin saplarına ve yapraklarına yapışırlar. Erkek balık da yumurtaların başında nöbet tutmaya başlar. Daha sonra da yine döne döne yüzerek bir su akımı oluşturur ve böylelikle yumurtaları havalandırır. Ayrıca erkek yay yüzgeç balığı yavrularını, boyları 10 santimetre oluncaya kadar korur.

Üremek İçin Uzun Yollar Kat eden Bir Diğer Canlı: Gri Balina

Her yıl Aralık ve Ocak aylarında gri balina Kuzey Buz Denizi’nden yola çıkar ve Kuzey Amerika’nın güneybatı sahillerinden geçerek Kaliforniya’ya doğru yüzer. Amacı doğurmak için ılık sulara ulaşmaktır. İlginç olan ise, gri balina bu yolculuğu sırasında hiçbir şey yemez. Ancak önceden tedbirini almış ve uzun yaz günleri boyunca, kuzeyin besin yönünden zengin sularındaki yiyeceklerle kendine enerji depolamıştır. Gri balina, Batı Meksika’nın tropikal sularına ulaşır ulaşmaz doğum yapar. Yavrular, annelerinin sütleriyle beslenir ve yağ takviyesi yaparlar, böylece diğer gri balinalarla Mart ayında Kuzey Denizi’ne doğru yapacakları göç için güç kazanmış olurlar.

Sihlid Balıklarının İtinalı Bakımı

Dişi ve erkek sihlid balıkları yumurtaları ve yavrularıyla yakından ilgilenirler. Balıklardan biri, yumurtaların bulunduğu yerin yukarısında durur ve devamlı olarak kuyruk ve yüzgeçleriyle onları yelpazeler. Dişiyle erkek birkaç dakikada bir nöbet değiştirirler. Yelpazelemenin amacı yumurtaların iyi gelişebilmeleri için daha fazla oksijen sağlamaktır. Bu çalışma ayrıca mantar sporlarının yumurtaların üzerine yerleşerek gelişmelerini de önler. Sihlidlerin yumurtalarıyla ilgilenmelerinin temelinde yumurtaların temizliğinin sağlanması vardır. Bunun için döllenmemiş yumurtaları da yiyerek geriye kalan sağlıklı yumurtaların hastalanmasını önlerler. Daha sonraki evrede ise yumurtaları bulundukları yerlerinden alarak kumda kazdıkları oyuklardan birine götürürler. Taşıma işlemini ise her seferinde ağızlarına birkaç yumurta alarak yaparlar. Biri çukura giderken, diğeri nöbet bekler. Daha sonra yine aynı işlem tekrarlanır. Yavrular yumurtadan çıktıkları zaman dişiyle erkek onları dikkatle korur. Genellikle yumurtadan yeni çıkan yavrular hep bir arada kalırlar, gruptan biri ayrıldığında dişi ya da erkek bu yavruyu ağzına alarak tekrar diğerlerinin yanına götürür.

Temizlik konusunda hassas olan tek canlı, Sihlid balıkları da değildir. Örneğin dişi kırkayak, yumurtalarını herhangi bir mantar tehlikesine karşı korumak için onları sık sık yalar. Daha sonra onların etrafında bükülerek, yavrular yumurtadan çıkana kadar onları düşmanlarından korur. Dişi ahtapot ise yumurtalarını bir kaya oyuğuna koyarak onları sürekli izler. Dokunaçlarıyla da düzenli olarak temizler ve temiz su ile onları durular.

Brevis salyangoz çikliti (Neoamprologus brevis)

Bilimsel gözlemlemeler için doğadan alınıp akvaryumda tutulan ilk ciklit turudur. 6 cm’lik boyuna rağmen diğer büyük Tanganika Gölü ciklitleri ile uyum içersinde yaşayabilirler. Dış görünüşlerinden erkek dişi ayrımını yapmak zordur ama yetişkin dişilerin erkeklere göre daha küçük boylu olmaları bu ayrımı kolaylaştırır. Tanganika Gölü’nün neothauma tür salyangozların bulunduğu çamurlu ve kumlu bölgeleri, bu balığın doğal yaşama alanıdır. Bu yüzden akvaryumlarda da bolca boş salyangoz kabuğu bulunması gereklidir. Akvaryum taşlar ve bitkilerle bezenmeli ama balıkların gezinebilecekleri genişliklerde kumluk alanlar bulunacak şekilde dekore edilmelidir. Bu ciklitler için salyangoz kabuklarının nemi kabukların sığınma ve üreme yerleri olmasıdır. Kabukları ağzı açık kalacak şekilde kuma gömer ve tehlike anında içine saklanırlar. Akvaryumcularda Neothauma cinsi salyangoz kabuğu bulmak zor ise benzer bir yapıya sahip, yenilebilen salyangoz kabuğu da aynı işlevi görecektir. Üreme döneminde dişi balık, kuma gömdüğü salyangoz kabuğunun 20-30 kadar yumurta bırakır. Yumurtlamadan sonra dişi düzenli olarak kabuğun ağız kısmında yaptığı kuyruk hareketleriyle içeriye taze suyun girmesini sağlar. Teritoryal erkek yumurtalar ve yavrularla doğrudan ilgilenmese de geniş bir sınır çizgisi içinde yuvanın diğer balıklara karşı korunmasını sağlar. 27°C sıcaklıkta 5-6 gün sonra yumurtadan çıkan yavrular artemia larvası ve kaliteli toz yavru yemleriyle beslenebilirler. Dişi yavrularına bakmayı ve onları korumayı 2 hafta daha devam ettirecektir. Erkekler 6, dişiler 4 cm. kadar büyür. Bu balıklar etçildir. Türe özgü karma akvaryumlarda beslenebilirler, en az 100 litrelik bir akvaryum gerekir. Bakımı tecrübe ister. pH 7.5-8.5 arasında olmalıdır. 4-28°C arasındaki sıcaklık uygundur.

Brikardi (Neolamprologus brichardi)

null

Tanganika Golü’nün kayalık kıyılarındaki sığ kesimler bu balığın doğal yaşam alanlarıdır. Erkekleri 9-10 cm. büyüyebilir. Dişiler daha küçüktür. Ayrıca erkeklerin alın kısmı daha yuvarlaktır. Kendi grubunun dışındaki balıklara karşı saldırgandır. Türe özgü karma akvaryumlarda beslenmelidirler. Kendinden daha küçük yapılı balıklara zarar verebilir. En az 150 litrelik akvaryumlarda beslenmesi gerekir. pH 7.5-8.5 arasında olmalıdır. Sıcaklığın 23-25C arasında olması uygundur. Genellikle etçil beslenen brikardiler doğada küçük su canlılarıyla beslenirler. Akvaryumda bunlara canlı yem, midye, kıyılmış karides verilebilir. Bakımı tecrübe ister. Yumurtalarını kaya kovuklarına bırakır. Dişi fazlası olmadığı sürece monogamiktirler. Çiftlerin oluşabilmesi için en uygun yöntem, bir grup gen balığı bir araya koymaktır. Ortalama 50-100 yumurta gizli kaya kovuklarına bırakılır. Bölge sınırları içinde çok iyi korunan yavrular, büyüdükten sonra da ebeveynler tarafından kovalanmaz ve yeni kardeşlerinin bakımına yardımcı olurlar. Böylece, doğada da görülen, yabancı balıkların sokulmadığı akraba kolonileri oluşur. Yavaş büyüyen yavrular, yaklaşık 8 ayda, boyları 4 cm iken cinsel olgunluğa ulaşırlar.

Frontoza (Cyphotilapia frontosa)

null

Tanganika Golü’nün kayalık kısımlarında yaşarlar. Oldukça sağlam, iri yapılı ve sert balıklardır. Bakımı tecrübe gerektirir. En az 250 litrelik bir akvaryumda bakılmalıdırlar. Erkekler 35, dişiler 25 cm. kadar büyüyebilirler. pH 8-9 arasında olmalıdır. 24-28°C sıcaklık uygundur. Erkek-dişi ayrımı ok belirgin olmasa da erkekler daha iri yapılıdır. Ayrıca erkeklerde alın hörgüç daha belirgindir. Erkeklerin yüzgeçleri dişilerinkilerden daha güçlüdür. Dişi, yumurtalarını düz bir yüzeye yapıştırır. Uygun şartlar sağlandığında üretimi zor sayılmaz. Erkek balık yumurtaları dölledikten sonra dişi balık yumurtaları toplar ve ağzında kuluçkaya bırakır. Yaklaşık 1 ay sonra yavrular çıkar. Etil bir balık olan frontoza, protein ağırlıklı yemlerle beslenmelidir. Bahçe solucanı, artemia gibi canlı yemler de verilebilir.

Kalvus (Altolamprologus calvus)

null

Tanganika Golü’nün sığ ve kayalık kısımlarında yaşar. Erkekleri 13 cm. boya ulaşırken dişiler 10 cm. boya ulaşabilir. Türe özgü karma akvaryumlarda beslenmelidir. Türdaşlarına karşı saldırgandır. Yutamayacağı boydaki farklı balıklar için ise zararsızdır. Yavaş bir balık olduğu için hızlı balıkların bulunduğu bir akvaryumda yeterince beslenemeyebilir. Etçil bir balıktır. Bu yüzden protein ağırlıklı beslenmeli, sık sık canlı yem takviyesi yapılmalıdır. pH 7.5-8.5 arasında olmalıdır. 24-26°C sıcaklık uygundur. Bakımı tecrübe gerektiren bu balık en az 150 litrelik akvaryumda beslenmelidir. Dişi, 100 kadar yumurtasını bir kovuğundaki dik bir yüzeye sıralar. Genelde yumurtaların yarısından çoğu açılmadan bozulur. Yavrular da oldukça yavaş büyürler. 12 ayda erkekler yaklaşık 5,5 cm, dişiler 3,75 cm boydayken cinsel olgunluğa ulaşırlar.

Leptosoma (Cyprichromis leptosoma)

null

Tanganika Gölü’nün güneyindeki bölümlerde yaşarlar. 9-10 cm. boya ulaşabilirler. Erkekler dişilerden biraz daha iricedir. Karma akvaryumlarda beslenilmelidir. Etil beslenir. Küçük su canlıları yerler. Bakımı tecrübe gerektiren bu balık en az 150 litrelik bir akvaryumda bakılmalıdır. pH 7.5-8.5 arasında olmalıdır. 23-26°C sıcaklık uygundur. En az 6 bireyden oluşan bir grup içinde beslenmesi gereken bir sürü balığıdır. Suyun daha çok süt düzeylerinde kalırlar ve geniş yüzme alanı gerektirirler. Bu hareketli türün besleneceği akvaryum en az 200 litre hacminde olmalıdır. Kumu kazmaz ve bitkilere zarar vermez. Çok iyi sıçradığı için bütün yüzeyi kapatan bir akvaryum kapağı kullanılmalıdır. Diğer birçok Afrika ciklitinin tersine yumurtlama tabanda değil, açık suda gerçekleşir. Çift, birbirinin etrafında dönerek yumurta bırakır. Dişi, yumurtaları yere düşmeden ağzıyla yakalar. Döllenme yumurtalar dişinin ağzındayken gerekleşir. Sayısı genelde 20′yi geçmeyen yumurtaların kuluçka süresi 25°C sıcaklıkta ortalama 21 gündür. Yavrular, yumurtadan çıkar çıkmaz artemia larvalarıyla beslenebilecek kadar gelişkindirler. Sadece bu türün yaşadığı akvaryumlarda kuluçkadaki dişileri ayrı bir akvaryuma almak gerekmez; yetişkin Leptosomalar yavrulara dokunmazlar.

Acıbalık (Rhodeus seiceus amarus)

null

Trakya, Marmara ve Karadeniz’de ağır akışlı akarsular veya göllerde yaşar. Bitkiler ve küçük hayvancıklarla beslenir. Ortalama 5-6, en çok 9 santimetreye kadar büyür. Üreme devresi nisan-haziran arasıdır. Dişisi uzun hortumuyla yumurtalarını bir midyenin içine ustaca bırakır. Erkek de spermlerini midyenin açılıp-kapanarak emdiği suya bırakarak yumurtaları döller. 2-3 haftada olgunlaşan yavrular, midyeyi terk eder. Böylece küçük cüsselerine rağmen emniyetli üreme tamamlanır.

Afangus (Aphanius fasciatus)

null

Ege ve Akdeniz’in sahillerine akan iç sularda yaşar. Çeşitli türleri ülkemizde yaygındır. Nehirlerin yavaş akıntılı veya durgun bölümlerinde yuvalanır. Boylan 5-6 santimetre olur. Acı ve tuzlu sulara da uyum gösterir. Kabuklular ve özellikle su yüzeyindeki sinek-böcek larvalarıyla beslenir. Bahar aylarında üremelerini yapıp, yumurtalarını su bitkilerinin üzerine bırakır. Akvaryum balığı olarak da yetiştirilir.

Akya (Lichia amia)

null

Kuzu, çıplak, leka ve iskender balığı olarak da anılır. Genelde 50-100 santimetre en çok 180 santimetre ve 60 kilogram ağırlıkta olabilir. Yumuşakçalar, kabuklular ve küçük balıklarla beslenerek, dipte kıyılara yakın küçük sürüler halinde dolaşır. Canavar balıklardandır, çevresindeki balıkları yok edercesine yer. Geçmişte çok avlanılması nedeniyle neslinin tükenme tehlikesi vardır. Korunması gerekir.

Ankara Çamurbalığı (Neomacheilus angorae)

null

Orta ve Doğu Anadolu’nun göl ve akarsularının çamurlu, kumlu ve sazlı zeminlerinde yayılış gösterir. Zeminlerden emdiği çamurlardan, küçük hayvanlar, böcekler ve larvaları seçerek beslenir. İsmi de oradan gelir. 6-7 santimetreye kadar büyüyebilir. Çok sığ suların yüksek ısısına dayanabilir. Mayıs-haziran arasında yapışkan yumurtalarını kıyıların kumluk ve çakıllarına bırakır. Doğa dengesini korur.

Ay Balığı (Mola mola)

null

Pervane balığı da denir. Okyanuslar ve Akdeniz’in açıklarında uzun göçler yapmadan, bazen derinlerde, bazen de su yüzeyinde yan yatarak dolaşır. İyi yüzemeyen, hareketsiz bir balıktır. Deniz anaları, ahtapot, mürekkep balığı ve diğer balıklarla beslenir. 2.5-3 metre boydan 1,500 kilogram ağırlığa erişip 20-25 yıl yaşayabilir. Bahardan yaz sonlarına kadar 300 milyona varan yumurta döker. Bu yumurtaların çoğu diğer balıklara yem olur. Eti lezzetsiz ve kötü kokulu olduğu için insan besini yönü ve ekonomik değeri yoktur.

Aynalı Sazan (Cyprınus carpio)

null

Pullu sazanın çıplak-çizgili ve aynalı sazan olarak adlandırılan yan türlerinin üretime en elverişli olanıdır. Kolay ürediği için çeşitli yörelerde ve özellikle baraj göllerinde üretimi yapılmaktadır. Yaşam öyküsü pullu sazan gibidir. Ekonomik değeri çok yüksektir. Çeşitli ülkelerde yılda 200,000 ton sazan üretimi yapılmaktadır

Bakalyaro (Merlangius merlangus)

null

Mezgit ve gelincikle aynı türdendir. Karadeniz’de yaygın, Ege’de az bulunur. Genelde 15-20, en çok 45-50 santimetre boyunda olur. Sahillerin 3-4 metreye kadar derinliklerindeki sığların kumlu, çakıllı ve yosunlu diplerinde, fazla göçler yapmadan yaşar. Balık yumurtaları, küçük balıklar ve karides gibi canlılarla beslenir. Üremelerini şubat-mayıs arasında, sahillere yakın yerlerde yapar. Mezgitle eş, beyaz ve lezzetli etiyle ekonomik değeri yüksektir.

Barbunya (Mullus barbatus)

null

Sıcak ve ılık denizlerin kumlu, çamurlu sahillerinde 300 metreye varan derinliklerinde sürüler halinde yaşar. Ortalama 12-15 santimetreden en çok 40 santimetreye kadar büyür. Suyun ısı şartlarına göre derinlerden sahile, mevsimsel göçler yapar. 10 yıl yaşayabilir. Nisan-haziran arası 15-100,000 yumurta döker. Etinin lezzeti ve bol avlanılmasıyla ekonomik değeri yüksektir.

Berber Balığı ( Anthias anthias )

null

Hani ailesinden bir balıktır. Sıcak ve ılıman denizlerin kayalık, çakıl ve bazen çamurlu bölgelerinde ve 50-300 metre derinliklerde yaşayan berber balığı, 25 santimetre uzunluğa erişebilir. Az bulunduğu için fazla ekonomik değeri yoktur. Denizlere renk güzelliği verir. Üremeleri diğer hani cinsi balıklar gibidir.

Berlam (Merluccius merluccius)

null

Ilık denizlerin orta sularında yaşar. Ege, Marmara ve Akdeniz’de yaygın, Karadeniz’de seyrek bulunur. Gündüzleri 80-300 metreye varan derin sularda, gezinip geceleri avlanmak için kıyılara ve yüzeye yaklaşır. Kolyoz, çaça, hamsi ve benzeri küçük balıklarla beslenir. En çok 80-100 santimetre boy ve 10 kilogram ağırlığa erişebilir. Mayıstan ağustosa kadar sahillere yakın yerlerde üremelerini yapar. Etinin lezzet ve kalitesi mezgitle eştir. Taze olarak her mevsimde yendiği için ekonomik değeri yüksektir.

Bıyıklı Balık (Barbus barbus)

null

Genelde 30-50 santimetre uzunlukta ve 0.5-2 kilogram, en çok 3 kilogram ağırlıkta olur. Büyüklerine seyrek rastlanır. Oksijeni bol, hızlı akan nehirlerin berrak kum tabanlı bölümlerinde yaşar. Ülkemizin çeşitli yörelerinde türleri bulunur. Mayıs-haziran arasında üreme yapar ve 5,000-30,000 yumurta döker. Bu devresinde yumurtaları zehirlidir. Eti fazla değerli olmamakla beraber avcılığı yönünden değerli bir balıktır.

Bodur Yayın (lctalurus melas)

null

Güneydoğu’daki akarsu ve göllerin kumlu, çamurlu zeminlerinde yaşayan, 20-30, en çok 45 santimetre boy ve 100-500 gram ağırlıkta olabilen bir yayın türüdür. Oldukça obur bir balıktır. Omurgasızlar, küçük balıklar, balık larvaları ve kurbağalar da dahil ne bulursa yer. Suların ısı şartlarına göre nisan-haziran arasında kumların içine yuva yapan dişi, yumurtalarını dökerek bunların oluşmasını bekler. Kılçıksız eti çok lezzetlidir. Ancak ekonomik değeri bölgeseldir.

Büyükbaş Kayabalığı (Gobius (Ponücola) kessleri)

null

Trakya ve Karadeniz Kıyılarına akan nehirlerde yaygındır. Boyları 12-18, en çok 22 santimetre olur. Acı suların taşlık veya sert kumlu zeminlerinde dolaşıp, nehirlerin içlerine girer. Yuva edindiği bölgeye çok bağlıdır, buraya zorla gelen balıklara saldırgan olur. Küçük kabuklular, balıklar ve yumuşakçalarla beslenir. Nisan-mayıs arası, dişiler yumurtalarını ince ipliklerle kumsallara yapıştırır. Erkekler de gözcülük eder. Eti lezzetli ve sağlığa yararlıdır. Ekonomik değeri bölgeseldir.

Camgöz Köpekbalığı (Galeorhinusgaleus)

null

Sıcak ve ılık denizlerin 100 metrenin altındaki serin sularında tek başına yaşayan, boylan 4-5 metreden 10-15 metreye ulaşan, omurgasızlar (mürekkep balığı, ahtapot, medusalar) ve sürü halindeki küçük balıklan yiyerek beslenen bir köpek balığı türüdür. Sıcak yaz günlerinde ağır hareketlerle su yüzeyinde yüzer. Rahatsız edilmezse saldırgan değildir. Açık denizlerde erkek tarafından döllenen dişiler, 8-14 arası canlı yavru doğurur. Başka ülkelerde yenilmesine rağmen yakalananlar, ülkemizde balık unu üretiminde kullanılır.

Çaça (Sprattus sprattus)

null

Sardalya-tirsi ailesindendir. Boyu 6-8 santimetre, Karadeniz’in batısında 13-15 santimetre olanlarına da rastlanır. Besinleri planktonlar ve balık yavrularıdır. Sürüler halinde yaşar. Mayıs-Haziran arasında üreme yapar. Eti fazla lezzetli değildir. Bu nedenle özel avcılığı yapılmaz. Buna karşın denizlerde ekonomik değeri çök yüksek olan uskumru, palamut, torik gibi balıklar için yem değeri vardır. Kuzey Avrupa Ülkelerinde konservesi çeşitli isimlerle pazarlanır.

Çamuka (Atherina hepsetus)

null

Gümüş türündendir. Fazla derin olmayan sahillerin sıcak ve ılıman sularında, kumlu veya çakıllı bölgelerde sürüler halinde ve balık yavruları, kabuklular ve yumuşakçalarla beslenerek yaşar. Suyun tuzluluk oranı ve oksijen değerine uyum gösterir. Bu nedenle göllerde bile yaşayabilir. Boyu 10-12, en çok 16-18 santimetre olabilir. Suların bölgesel sıcaklığına göre nisan-eylül arasında ürer. Beyaz ve çok lezzetli etiyle ekonomik değeri yüksektir.

Çapak Balığı (Abramis brama)

null

Marmara ve Karadeniz’in akarsu ve göllerinde, bazı türleri de Ankara ve Kırşehir’de yaşar. Boyları ortalama 30-40 santimetreden 70 santimetre ve 3 kilogramdan 6 kilograma ulaşabilir. Kurtlar, böcekler ve yosunlarla beslenir. 10 yıl yaşayabilir. Mayıs-Haziran arası yaklaşık 100,000 yumurta ile üreme yapar. 1 kilogramın üstündekilerin eti lezzetlidir; küçükleri ise yem veya av balığı olarak değerlidir.

Çipura (Spanis aurata)

null

Ege ve Akdeniz’in bu namlı balığı, Marmara’da seyrek bulunur. Ortalama 25-35 santimetre boy ve 0.5-3 kilogram ağırlıkta, en çok 60 santimetre ve 6 kilogramda olabilir. Etçil bir balıktır. Kuvvetli çenesiyle küçük kabukluları, balıkları ve diğer hayvanları kolayca yer. Yaz devresinde sığlarda, kış aylarında da 35-40 metre derinliklerde yaşar. İki yaşın üstündekiler daha da derinlere iner. Üremeleri ekim-aralık aylarında olur; 100-150,000 yumurta döker. Eti çok lezzetlidir. Ayrıca üretim kültürüne uygunluğu nedeniyle ekonomik değeri çok yüksektir.

Çitari (Boops salpa)

null

Karagöz ailesinden bir balıktır. Sarpan balığı da denir. Boyları 45 santimetre olabilir. Görüntüsü çok güzel fakat eti lezzetsizdir. Bu nedenle fazla ekonomik değer taşımaz. Marmara, Ege ve Akdeniz’de bol, Karadeniz’de seyrek rastlanır. Yaşam karakteri ve üremeleri, karagöz cinsi balıklarda olduğu gibidir.

Çizgili Mercan (Uthognathus mormynıs)

null

Mırmır balığı da denir. Mercana göre vücudu daha uzundur. Genellikle Akdeniz’de bulunur ve en çok 30 santimetreye kadar büyür. Sığ suların bitkilerle örtülü taşlık, kayalık, kumluk bölgelerinde yaşar. Acı su bölgelerine de girer. Biyolojik yaşamı karagöz-mercan gibidir. Etinin lezzetli olmasına rağmen az bulunan ve sadece taze tüketilen bir balıktır.

Çizgili Orkinos (Katsowonus pelamis)

null

Karadeniz, Marmara ve Kuzey Ege’ye kadar sularımızda rastlanan orkinos türlerinden biridir. Boyu ortalama 60-100 santimetre olur. Yemlendiği balık sürülerini önüne katarak Karadeniz’e çıkar ve orada sular ısınınca üreme yapar. Bu gidiş-gelişler Karadeniz ve Marmara’daki yerli balıkların doğal dengesini oluşturur. Etinin insan gıdası olarak çeşitli değerlendirilmesi ve avcılık yönüyle aşırı tüketimi, hem orkinos türünü hem de onunla akım sağlayan diğer balık türlerini tehlikeli olarak etkilemektedir.

Dağ Alabalığı (Salmo trutta macrosügma)

null

Çoruh, Ege ve Konya Ereğlisi çevrelerinde dağ göllerinin soğuk, berrak ve temiz sularında yaşar. Zaman zaman nehirlere de girer. Bilimsel olarak dünyanın son buzul çağında dağ göllerinde kalıp, geliştiği teorisi vardır. Boyu 40-60 santimetreden 1 metreye; ağırlığı da 1-3 kilogramdan 14 kilograma olabilir. 3-4 yaşında olgunlaşıp göllerin buzla kaplandığı ekim-ocak aylarında yumurtalarını çakıllara bırakır. Dişileri yaklaşık 3,500 yumurta bırakır. Çok lezzetli etinin yanı sıra sertlik ve çevikliği ile avcılığı da değerlidir.

Deniz Alası (Salmo trutta Iabrax)

null

Karadeniz alabalığı, som balığı olarak da tanınır. Somon balığı ile hem arkabalığı, hem de benzerliği vardır. Bir türü de Akdeniz’de yaşar. Genelde 50-80 santimetre boy ve 3-7 kg ağırlıktan, en çok 100 santimetre ve 25 kilograma erişenlerine rastlanır. Ömrünün bir kısmını denizde geçirdikten sonra üremek için nehirlere girer. Ağırlığına oranla 2,000-16,000 yumurta döker. Kuvvetli çenesi olan yırtıcı bir balıktır. Küçük balıklar ve kabuklularla beslenir. Eti çok lezzetli olduğu gibi, yumurtasından da kırmızı havyar elde edilir. Ekonomik değeri çok yüksektir.

Dere Alabalığı (Salmo trutta fario)

null

Soğuk, temiz ve hızlı akıntılı nehirlerde çevresine bağlı olarak yaşar. Bölgesine kıskançtır, başka balıkların gelmesini istemez. Boyları 30-40, en çok 60 santimetre ve 0.5-2 kilogram ağırlıkta olabilir. Yumuşakçalar ve yavru balıklarla beslenir. Erkekleri 2, dişileri 3 yaşında olgunlaşıp ekim-ocak arasında yumurta bırakır. Zaman zaman akıntılara karşı 1.5-2 metre sıçrayarak yüzer. En değerli tatlı su balıklarından biridir. Lezzetli ve yararlı etiyle ekonomik değeri çok yüksektir.

Dere Kayabalığı (Gobio gobio)

null

Ülkemiz akarsularında çeşitli türleri yerine göre adlar alır. 5-6 yılda yavaş büyüyerek 12-20 santimetre boya ulaşır. Fazla hareket etmeden sualtında yatarak ömrünü geçirir. Nisan-Haziranda 12-18°C sularda haftalık aralıklarla ürer; dişileri 1,000-3,000 yumurta verir. Eti lezzetlidir. Büyük balıkları avlamak için yem olarak da kullanılır.

Dere Pisisi (Pleeuronectes Besus)

null

Nehirlerin denizlere karışan acı su bölgelerinde veya akarsuların daha içerlerinde yaşayan bir pisi türüdür. Akdeniz’de fazla rastlanır. Az akıntılı suların kumsal diplerinde fazla hareket etmeden yaşar. Ortalama 25-30, en çok 50 santimetre boyda olur. Etçil bir balıktır. Bulunduğu bölgenin su ısısına göre değişik olarak şubat-mayıs arasında ürer ve 800,000 yumurta bırakır. Eti çok lezzetli ve ekonomik değeri yüksek bir balıktır.

Dikence (Gasterosteus aculeatus)

null

Denizlerin kıyı kesimlerinde, nehirlerin denize karışan acı su bölgelerinde ve zaman zaman nehirlerde yaşayan küçük bir balıktır. Boyu 7-9 santimetre olup vücudu kalın pullarla kaplıdır. Çeşitli renklerinin güzelliği ve 300-1,000 dolayında yumurtasının erkek balık tarafından bir yuva yapılarak korunması, dikenceyi ilginç bir doğa olayı yapar. Ekonomik bir değeri yoktur.

Dikenli Kırlangıç (Aspitriglıa cuculus)

null

Kırlangıç ailesinin bir türüdür. Sırt ön yüzgeçlerinin sivriliği ve uzunluğu, yan taraflarındaki sert kabuklarla kırlangıçtan ayrılır. Ege, Akdeniz ve Marmara’da bulunur. Karadeniz’de rastlanmaz. En çok 45 santimetre boyda olur. Denizlerimizde sayısı kırlangıçtan daha azdır. Genelde 30 metre derinlikte durgun sularda, bazen de 100-250 metre derinliğe inerek yaşar. Eti lezzetli ve yararlıdır. Ekonomik değeri vardır.

Dikenli Öksüz (Prestedion cataphractum)

null

İsim benzerliğine karşın kırlangıç ailesinden öksüz ile soydaşlığı yoktur. Marmara, Ege ve Akdeniz sahillerinin 30-400 metreye varan derinliklerin kumlu, çakıllı yosun kaplı zeminlerinde yaşar. Boyları 10-15, en çok 30 santimetre olabilir. Küçüklerine mıcır, büyüklerine çuka denir. Çiftler halinde gezerek yosunlar, otlar, yumuşakçalar ve küçük kabuklularla beslenir. Mayıs-temmuz arası ürer. Eti lezzetlidir fakat çok seyrek bulunur.

Dil Balığı (Amogtossus latema)

null

Denizlerimizde 10 metreden 300-500 metreye kadar derinliklerinde, kumlu, çamurlu veya çakıllı diplerinde fazla hareket etmeden ve uzun göçler yapmadan yaşar. Boyları 20-25 santimetre olur. Dipteki omurgasızlar, küçük balıklar ve böceklerle beslenir. Bahardan itibaren kıyılara sokularak haziran-temmuz arasında üreme yapar. Kış aylarında eti dolgun ve lezzetli olur. Genelde her mevsimde bulunan, ekonomik değeri yüksek olan bir balıktır.

Dülger (Zeus faber)

null

Boyu 50-60 santimetreye ulaşan dülger balığı, geçici balıktır. Mayısta Marmara’dan Karadeniz’e çıkar. Akdeniz, Ege, Marmara ve kısmen de Karadeniz’de yaşayan, kalın pullarla örtülü dülger balığı, etobur bir balıktır. Büyük ağzıyla kendinden küçük pek çok balığı yutarcasına yer. Genelde 60-70 santimetre derinliklerde yaşar. Kış mevsiminden sonra suların ısınmasıyla mayıs ayından başlayarak temmuz sonuna kadar üremelerini sürdürür. Dülger balığı, İzmir-Antalya arası yörelerimizde peygamber, dikenli peygamber balığı olarak da tanınır. Eti lezzetli, beyaz ve yararlıdır.

Egrez Balığı (Vimba vmıba)

null

Kuzey Ege, Marmara, Trakya ve Göller Bölgesi’nde yayılış gösterir. Düz ve ağır akışlı suların, kumluk, çamurlu zeminlerinde yaşar. Boyları 25-35 santimetre en çok 50 santimetre ve 450-500 gram ağırlıkta olur. 3-4 yaşında olgunluğa erişip mayıs-haziran arası üreme yapar. Etinin güzelliği ve bolca avlanılmasıyla ekonomik değeri vardır.

Time: 2008 Yılının En İyi İcatları

Time Dergisi yılın en iyi 50 icadını seçti. Dergiye göre, 2008′in en iyi icadı, bu yıl perakende olarak satışa sunulan pratik DNA testi. 399 dolara satın alınabilen paket sayesinde herkes ev ortamında analiz yaparak, genetik olarak 90 hastalık ve rahatsızlığa yakalanma riskini öğrenebiliyor. Test paketi, 600 bin gen kombinasyonunu tanıyıp yorumlayarak, kişinin Alzheimer’a yakalanma ihtimalinden, kel kalma veya kör olma riskine dek birçok konuda tıbbi olasılık bilgisi veriyor. “23andMe” adlı testi pazarlayan firmanın sahibi, Google’ın kurucularından Sergey Brin’in eşi Anne Wojcicki.

İlginç olan bu listede yer alan buluşlardan tam bir düzinesinin temiz ve yeşil teknolojiler olması. Finansal krizin 2009′a dair beklentileri olumsuza çevirdiği bu günlerde, bu teknolojilerden bazıları devrim yaratacak potansiyeli içlerinde barındırıyor. İyimser olmak için bu bile yeterli bir neden.

Dergiye göre birinci sırada DNA testi yapan özel şirketler, ikinci sırada Tesla’nın “Roadster” adlı elektrikli otomobili, üçüncü sırada ise uzay sondası yer alıyor. Listede yer alan bazı önemli buluşlar şöyle…

null

Evde DNA Testi

ABD’de bu sene kurulan “23andMe” ve benzeri şirketlerin sattığı kitle 399 dolar karşılığında kendi kendinize DNA testi yapabiliyorsunuz. İnternette ilk DNA analizi sunan web sitesi olan 23andMe’ye parayı ödedikten sonra size gönderilen kaba salyanızı doldurarak geri postalıyorsunuz. 4-8 hafta içinde DNA haritası oluşturuluyor. Böylece genetik sırlarınız hakkında bilgi ediniyorsunuz.

null

Tesla Roadster Elektrikli Otomobil

Çevreye zarar vermeyen, temiz ve sessiz çalışan elektrikli otomobiller daha önce de yapılmıştı, ancak bugüne dek üretilen elektrikli otomobillerin hiçbiri Tesla Roadster kadar havalı olmamıştı. ABD’de 100 bin dolara satılan otomobil, saatte 200 kilometre hız yapıyor.

null

Uzay Sondası (Iro)

NASA’nın 2009 Şubat’ında uzaya fırlatmayı tasarladığı insansız uzay sondası (Iro), her zaman incelenen ısı ve yoğunluk gibi değerlerin yanı sıra donmuş su kaynaklarının işaretini arayacak.

null

Büyük Hadron Çarpıştırıcısı

Fransa-İsviçre sınırında, yerin 100 metre altında 27 kilometrelik dairevi bir tünel olarak inşa edilen, dünyanın en büyük parçacık hızlandırıcısı “Büyük Hadron Çarpıştırıcısı”yla eylülde yapılan deneyin ilk aşaması başarıyla tamamlanmıştı. 13.7 milyar yıl önce meydana geldiği düşünülen Büyük Patlama’dan hemen sonraki kâinatın başlangıç şartlarını oluşturarak, maddenin sır perdesini aralayabilmeyi amaçlayan deneye 10 gün kadar devam etmişti.

null

Atlas Deneyi

Listede, ünlü filmleri ve dizileri yayınlayan “hulu.com” adlı internet sitesini, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı, Kıyamet Ambarı, melez otomobil Chevy Volt, “kurşun vuran kurşun,” gezegenler arası internet bağlantısı ve dünyanın en hızlı bilgisayarı “IBM Roadrunner” izliyor.

İlk 50′deki diğer icatlardan “Memristo,” elektrik barındırmasa da hafızasını koruyan yeni bir elektronik devre türü. Bu devre sayesinde, hiç bekleme süresi olmadan anında çalışmaya hazır hale gelen bilgisayarlar üretilebilecek. Listedeki İngiliz yapımı biyonik el, kazazedelerin yeni umudu. Kendi etrafında 360 derece dönebilen ilk gökdelen olan Moskova’daki Dynamic Tower ise, listenin mimari unsuru. TIME, ayrıca, görünmezlik pelerini, duygularını yüz ifadeleriyle ifade edebilen “sosyal robot” Nexi ve bitkiler için güneş kremi gibi ilginç icatlara da listede yer verdi.

Time’ın Listesinde Yer Alan Diğer Teknolojiler

null

Chevy Volt

Elektrikli arabaların benzinlilerin yerini alması için gerekli olan kritik adım, bu araçların şarj olduktan sonra gidebilecekleri mesafenin yani menzillerinin arttırılması. General Motors’un geliştirdiği elektrikli Chevy Volt’da bu boşluğu doldurmak için düşünülmüş.

null

Yeşil Petrol Alternatifi

Biyokütleden karbon-nötr petrol alternatifi yaratabilme amacıyla ortaya çıkan Sapphire Energy, Aquaflow Bionomic, Live Fuels, Solix Biofuels gibi birçok girişim var. Bunların yanında Dow Chemical ve Boeing gibi devler de bu konuya eğilmeye başladılar.

Sentetik Organizma

Girişimci Craig Venter’ın fikri, siparişe göre sentetik olarak üretilecek canlılarla ilaç ve enerji sektörlerinde devrim yaratmak. Şirketi Synthetic Genomics, şu an üzerinde çalıştıkları mikroorganizmanın gelecek yıl hazır olacağını ve karbon dioksitten yakıt üreteceğini söylüyor.

İnce-film Güneş Panelleri

Nanosolar firması baskı tekniğiyle üretecekleri ucuz güneş panelleri ile medyada büyük bir ilgi topladı. Xunlight, HelioVolt, OptiSolar, Innovalight gibi yeni girişimler ve Sharp, LG, Intel gibi sektörün eski oyuncuları da aynı hedefe doğru ilerliyor.

Einstein’ın Buzdolabı

Oxford Üniversitesi’nden bilim adamları Einstein’ın patentini 1930 yılında aldığı az enerji tüketen bir buzdolabı tasarımını ortaya çıkardılar. Çevreye zararlı freon gazı yerine amonyak, bütan ve su kullanan, ayrıca daha az enerji harcayan bu buzdolabı, araştırmacılara göre güncellenirse kullanılabilir.

Biyomekanik Enerji Toplayıcı

Günlük yaşamımızda yaptığımız her haraket aslında enerji açığa çıkarıyor. M2E firması bu kinetik enerjiyi elektrik enerjisine dönüştürüp askeri aletleri ve hatta cep telefonlarını şarj edecek bir teknoloji üzerinde çalışıyor.

Uçan Rüzgar Türbini

Rüzgarın taşıdığı enerji hızının kübü ile doğru orantılıdır. Bu da demek oluyor ki, hızlı rüzgarlar çok çok daha fazla enerji potansiyeline sahip. Bu tür rüzgarların çoğu dikey türbinlerin erişim yüksekliğinden de yukarıda olduğu için Makani Power ve WindLift gibi firmalar enerji elde etmek için uçan türbinler geliştiriyorlar.

Duman Yiyen Çimento

Italcementi firmasının geliştirdiği TX Active adlı çimento duman içindeki parçacıkları tutup havayı temizleme özelliğine sahip. Hycrete ve Arxx gibi daha temiz ve çevreci çimento geliştirlen yeni firmalar da endüstrinin büyük oyuncularını arkalarına almayı başarmış durumda.

Peraves MonoTracer

BMW motoru ve Azınlık Raporu filminden fırlamış tasarımı ile Peraves MonoTracer bir otomobil-motorsiklet kırması. Onu özel yapan şey ise yakıt ekonomisi; bir litre yakıt ile 28 kilometre gidebiliyor.

Aptera Elektrikli Otomobil

Uzay-çağı tasarımı kimilerine itici gelse de bütünüyle elektrikle çalışan üç tekerlekli Aptera Google’ın desteğini arkasına almış durumda.

Google’ın Yüzen Veri Merkezi

Bir buluş olmasa da Google’dan harika bir fikir. Google’ın yakın zamanda patentini aldığı “su temelli veri merkezi” bir platform üzerinde yüzecek, elektriğini denizden elde edecek ve soğutma için deniz suyunu kullanacak.

Ayrıca Apple firmasının satışa çıkarılan her ülkede izdiham yaratan cep telefonu iPhone Time okuyucuları tarafından da yılın en iyisi seçildi. Amerikan Time dergisi son sayısında yılın en büyük icadı olarak son birkaç gündür satışa sunulduğu her ülkede adeta izdiham yaratan Apple firmasının yeni cep telefonu iPhone’u seçti. Dergi iPhone’u seçme gerekçesini güzel görünümü dokunmatik ekranının hassaslığı bilgi çağı için bir elektronik platform oluşturmasını gösterdi. Time okuyucularının oylarıyla oluşturduğu listede ilk sırada yer alan ve 499 dolar fiyatla satışa sunulan iPhone’u Samsung firmasının ürettiği P2 mp3 çalar ve video oynatıcı Nikon’un CoolPix S51C fotoğraf makinesi Wow Wees firmasının ürettiği oyuncak sinek ve Sony’nin HDR-CX7 el kamerası izliyor.

Ve Orijinal Diliyle Time’daki İlk 25…

null

1. The Retail DNA Test

Before meeting with Anne Wojcicki, co-founder of a consumer gene-testing service called 23andMe, I know just three things about her: she’s pregnant, she’s married to Google’s Sergey Brin, and she went to Yale. But after an hour chatting with her in the small office she shares with co-founder Linda Avey at 23andMe’s headquarters in Mountain View, Calif., I know some things no Internet search could reveal: coffee makes her giddy, she has a fondness for sequined shoes and fresh-baked bread, and her unborn son has a 50% chance of inheriting a high risk for Parkinson’s disease.

Learning and sharing your genetic secrets are at the heart of 23andMe’s controversial new service — a $399 saliva test that estimates your predisposition for more than 90 traits and conditions ranging from baldness to blindness. Although 23andMe isn’t the only company selling DNA tests to the public, it does the best job of making them accessible and affordable. The 600,000 genetic markers that 23andMe identifies and interprets for each customer are “the digital manifestation of you,” says Wojcicki (pronounced Wo-jis-key), 35, who majored in biology and was previously a health-care investor. “It’s all this information beyond what you can see in the mirror.”

We are at the beginning of a personal-genomics revolution that will transform not only how we take care of ourselves but also what we mean by personal information. In the past, only élite researchers had access to their genetic fingerprints, but now personal genotyping is available to anyone who orders the service online and mails in a spit sample. Not everything about how this information will be used is clear yet — 23andMe has stirred up debate about issues ranging from how meaningful the results are to how to prevent genetic discrimination — but the curtain has been pulled back, and it can never be closed again. And so for pioneering retail genomics, 23andMe’s DNA-testing service is Time’s 2008 Invention of the Year.

The 1997 film Gattaca depicted it as a futuristic nightmare, but human-genotyping has emerged instead as both a real business and a status symbol. Movie mogul Harvey Weinstein says he is backing 23andMe not for its cinematic possibilities but because “I think it is a good investment. This is strictly medical and business-like.” Google has chipped in almost half the $8.9 million in funding raised by the firm, which counts Warren Buffett, Rupert Murdoch and Ivanka Trump among its clients.

Weinstein isn’t saying what his test told him, but Wojcicki and her famous husband are perfectly willing to discuss their own genetic flaws. Most worrisome is a rare mutation that gives Brin an estimated 20% to 80% chance of getting Parkinson’s disease. There’s a 50% chance that the couple’s child, due later this year, will inherit that same gene. “I don’t find this embarrassing in any way,” says Brin, who blogged about it in September. “I felt it was a lot of work and impractical to keep it secret, and I think in 10 years it will be commonplace to learn about your genome.”

And yet while Wojcicki and Brin aren’t worried about genetic privacy, others are. In May, President George W. Bush signed a bill that makes it illegal for employers and insurers to discriminate on the basis of genetic information. California and New York tried to block the tests on the grounds that they were not properly licensed, but have so far been unsuccessful. Others worry about how sharing one’s genetic data might affect close relatives who would prefer not to let a family history of schizophrenia or Lou Gehrig’s disease become public. And what if a potential mate demands to see your genome before getting serious? Such hypotheticals are endless. And some researchers argue that the tests are flawed. “The uncertainty is too great,” says Dr. Muin Khoury, director of the National Office of Public Health Genomics at the Centers for Disease Control and Prevention, who argues that it is wrong to charge people for access to such preliminary and incomplete data. Many diseases stem from several different genes and are triggered by environmental factors. Since less than a tenth of our 20,000 genes have been correlated with any condition, it’s impossible to nail down exactly what component is genetic. “A little knowledge is a dangerous thing,” says Dr. Alan Guttmacher of the National Institutes of Health.

23andMe is unfazed by its detractors. “It’s somewhat paternalistic to say people shouldn’t get these tests because ‘we don’t want people to misunderstand or get upset,’” says board member Esther Dyson. There can be a psychological upside too: some people decide to lead healthier lifestyles. Brin is currently funding Parkinson’s research. And not all customers’ results are as troubling as his. Nate Guy, 19, of Warrenton, Va., was relieved that though his uncle had died of prostate cancer, his own risk for the disease was about average. He even posted a video about it on YouTube. And unflattering findings can have a silver lining. “Now I have an excuse for not remembering things, because my memory is probably genetically flawed,” Guy says.

Wojcicki and Avey see themselves not just as businesswomen but also as social entrepreneurs. With their customers’ consent, they plan to amass everyone’s genetic footprint in a giant database that can be mined for clues to which mutations make us susceptible to specific diseases and which drugs people are more likely to respond to. “You’re donating your genetic information,” says Wojcicki. “We could make great discoveries if we just had more information. We all carry this information, and if we bring it together and democratize it, we could really change health care.”

null

2. The Tesla Roadster

Electric cars were always environmentally friendly, quiet, clean — but definitely not sexy. The Tesla Roadster has changed all that. A battery-powered sports car that sells for $100,000 and has a top speed of 125 m.p.h. (200 km/h), the Roadster has excited the clean-tech crowd since it was announced in 2003. Celebrities like George Clooney joined a long waiting list for the Roadster; magazines like Wired drooled over it. After years of setbacks and shake-ups, the first Tesla Roadsters were delivered to customers this year. Reviews have been ecstatic, but Tesla Motors has been hit hard by the financial crisis. Plans to develop an affordable electric sedan have been put on hold, and Tesla is laying off employees. But even if the Roadster turns out to be a one-hit wonder, it’s been a hell of an (electric) ride.

3. The Lunar Reconnaissance Orbiter

It may have been a long time since the U.S. built the world’s best cars, but nobody can touch us when it comes to spacecraft. nasa is about to prove that again with the planned launch in February 2009 of the Lunar Reconnaissance Orbiter (lro). Our first unmanned moonship in 11 years, the lro will study the things lunar orbiters always study — gravity, temperature — but it will also look for signs of water ice, a vital resource for any future lunar base, and compile detailed 3-D lunar maps, including all six Apollo landing sites. Wingnuts, be warned: yes, we really went there.

4. Hulu.com

When cable eventually dies, websites like Hulu will be held responsible. Unlike YouTube and other amateur-video-upload sites, Hulu is a hub for network TV shows and movies: Hulu offers shows from nbc, Fox, pbs and other channels, including free full episodes of SNL, The Daily Show, The Office and other hits the TiVo-less masses often miss, plus films like Ghostbusters, The Fifth Element and Lost in Translation. Created as a network-approved alternative to YouTube’s grab bag, Hulu was at first roundly mocked as a ham-fisted corporate knockoff of the grass-roots glory that is YouTube. (It was also mocked for its weird name.) Instead it proved that suits can play in the Internet video space too and that studio content can coexist online with the user-generated kind. In doing so, it delivered the final blow that untethered TV from that box in your living room.

null

5. The Large Hadron Collider

If someone invented a practical 200-m.p.g. automobile and that automobile got a flat tire, nobody would claim that the car itself was a failure. The same applies to the Large Hadron Collider, the world’s biggest particle accelerator, which went online in September, ran for 10 days and then had to shut down at least until next spring because of an overheated wire. The mammoth machine will send protons wheeling in opposite directions at nearly the speed of light, then smash them together at 6,000 times a second to try to answer such deep questions as why mass exists and whether the universe has extra dimensions. If it takes a few extra months to find out, so what?

null

6. The Global Seed Vault

Superman had it right: if you want to keep something safe, build a mountain fortress above the Arctic Circle. That’s the thinking — more or less — behind the Svalbard Global Seed Vault. Almost every nation keeps collections of native seeds so local crops can be replanted in case of an agricultural disaster. The Global Seed Vault, opened this year on the far-northern Norwegian island of Spitsbergen, is a backup for the backups. It’s badly needed — as many as half the seed banks in developing countries are at risk from natural disasters or general instability. The vault can hold up to 4.5 million samples, which will be kept dry at about 0°F (-18°C). Even if the facility loses power, the Arctic climate should keep the seeds viable for thousands of years. Let’s just hope we still like corn then.

null

7. The Chevy Volt

No-emission electric motors — which began the automobile revolution — are the technology of tomorrow for cars. But today’s batteries can’t support the typical driving experience. Chevy’s Volt is a nice compromise. The sedan has an electric motor with a battery that can provide up to 40 miles (about 65 km) of range on a single charge. A gas engine kicks in to recharge the battery while you’re driving. Since nearly 80% of us drive less than 40 miles a day, that means that unlike the Prius, the Volt could get drivers off gas altogether. The best of both worlds lands by the end of 2010.

null

8. Bullets That Shoot Bullets

Think of the Army’s new Active Protection System (APS) as Star Wars for soldiers, designed to protect them from rocket-propelled grenades and other short-range threats. Raytheon’s APS will automatically detect an incoming round and then launch a missile to destroy it, all within a split second. If it works, future Army vehicles will be able to head into combat with less armor.

9. The Orbital Internet

In space, no one can hear you scream. But you will be able to send e-mail, thanks to a new protocol being developed for use there. It’s hard to maintain a stable connection in orbit, so the interplanetary Internet will have to be especially tolerant of delays and disruptions. In September, a satellite used the new protocol to relay an image of the Cape of Good Hope back to Earth.

null

10. The World’s Fastest Computer

On May 26, at 3:30 in the morning, a $133 million supercomputer nicknamed Roadrunner broke the long-sought-after petaflop barrier: 1 quadrillion calculations per second. Built by IBM for Los Alamos National Laboratory, Roadrunner will be used primarily to simulate the effects of aging on nuclear weapons. Next up: the exaflop barrier.

null

11. Green Crude

If it weren’t for that pesky climate-change problem, petroleum would remain a great source of power. It’s energy-dense, portable and (relatively) cheap. Remove the carbon and it would be perfect — which is essentially what researchers at Arizona State University (ASU) have been trying to do. Milton Sommerfeld and Qiang Hu have been working on raising algae to turn into a biofuel that would be virtually identical to gasoline. The fuel would actually be carbon-neutral, because algae consume carbon dioxide as they grow. Unlike traditional corn or sugarcane — two plants used for most ethanol biofuels today — algae can’t be eaten, so using it for fuel doesn’t cut into food supplies. ASU isn’t alone. Start-ups like Sapphire Energy in San Diego are vying to bring the fuel to market — and give oil back its good name.

12. Housing Funds

Want to bet against your house? It’s been possible ever since the Chicago Mercantile Exchange launched house-price futures and options in 2006. But futures and options aren’t investment products for the masses. So MacroMarkets, co-founded by economist Robert Shiller, plans this month to offer the first exchange-traded funds — bought and sold like stocks — that will allow buyers to bet on whether house prices will rise or fall.

13. The Memristor

Scientists have known it was possible for 37 years, but it took them that long to actually make a memristor, a new kind of circuit that remembers its history even when turned off. One possible application: a computer that flicks on instantly, like a lightbulb, with no boot-up required.

null

14. The Bionic Hand

The world’s first commercially available bionic hand took many hands many years to develop. Created by Touch Bionics, it’s multi-articulating, meaning each finger has its own motor. Artificial hands are often hooklike, limited to simple open and close gestures, but the iLimb has more subtle capabilities, like a credit-card grip for grasping narrow objects. It also has a power hold for larger things like coffee mugs. Research on the device began in the United Kingdom’s national health system back in the 1960s. Now hundreds of people around the world are using it. Next up for Touch Bionics? A prosthetic wrist unit, prosthetic fingers and a full bionic arm.

15. The Direct-to-Web Supervillain Musical

Dr. Horrible (Neil Patrick Harris) is just your average lovelorn bad guy trying to make it big — he’s got some dubious weapons, a secret hideout, a square-jawed nemesis (Nathan Fillion) and a video blog. Oh, and he sings. Think The Diaries of Lex Luthor as told by Rodgers and Hammerstein. Buffy the Vampire Slayer creator Joss Whedon conceived and produced the online video Dr. Horrible’s Sing-Along Blog during the writers’ strike. It’s hard to imagine a studio green-lighting an idea as weird and ostensibly uncommercial as a 43-min., three-part online supervillain musical. But in a medium that rewards the unconventional — the Web — Dr. Horrible was a hit. After its July debut, the series reached No. 1 on iTunes’ video chart, with 2.2 million downloads a week. Now there’s a sound track, Web comics and a dvd on the way. Cue the maniacal laughter.

16. The Dynamic Tower

Each of the 80 floors in the world’s first moving skyscraper — with offices and a hotel, topped by apartments — will rotate 360 degrees, all at different speeds. Designed by Italian architect David Fisher and located in Dubai (another is planned for Moscow), the prefab, wind-powered tower will cost an estimated $700 million. The residences will sell for $3.7 million to $36 million. The building should be completed in 2010.

17. The Mobile, Dexterous, Social Robot

Nexi is the first of a new class of robot being developed at MIT’s Media Lab and referred to as MDS, which stands for mobile, dexterous, social. Nexi can, or eventually will be able to, move around on wheels (hence mobile), and it can pick up objects (dexterous). But its most striking feature is its humanlike, albeit creepy, face, which can express a startling range of emotions (social).

18. The New Mars Rover

The last two rovers the U.S. sent to Mars are still running more than four years later. The next one, the Mars Science Laboratory (most boring rover name ever!), is even tougher. Launching in 2009, it is 9 ft. (2.7 m) long, runs on a chunk of plutonium and carries 176 lb. (80 kg) of scientific instruments, including a neutron gun — for firing at the ground to detect permafrost, not at hostile Martians.

19. Montreal’s Public Bike System

When lots of people use a communal resource — like, say, a cheap public bicycle-rental program — they tend to abuse it. So when the city of Montreal built its Public Bike System, nicknamed Bixi, the designers packed in all the technology they could find, in a desperate attempt to out-engineer human iniquity. The modular bike-rack stations are Web-enabled and solar-powered. The bicycles are designed with tons of sealed components to resist the savage beatings they will undoubtedly receive, and they’re equipped with RFID tags so they’re easily trackable. Too bad they can’t redesign the riders too.

20. The Everything Game

It’s blasphemy, brilliance or both to take the entire evolution of a species — from a single-celled animalcule in a drop of water to a space-faring, galaxy-exploring sentient being — and turn it into a video game. But that’s exactly what Will Wright has done. Wright is the man who created The Sims, a game about everyday life in suburbia, but apparently he found the vast panorama of human experience too confining, because he then spent seven years creating Spore, in which players design their own life-form and then manage every aspect of its progress through the centuries, from savagery to civilization.

21. The Synthetic Organism

Man makes life! Or almost. J. Craig Venter, co-cartographer of the human genome, managed another genetic first when he pieced together de novo the genome of a living organism from a batch of man-made compounds. Granted, he chose the organism with one of the smallest genomes on the planet, but splicing together its more than 582,000 base pairs was no easy feat. Venter has yet to boot up his product in a cell to prove that it truly is alive, but that should come, he predicts, within the year. Once that happens, he believes it will be possible to mix and match genomes to generate an endless list of organisms that can perform all sorts of molecular magic, from turning sugar into fuel or digesting oil spills in oceans to even churning out cures for disease. Who needs evolution?

22. The Shadowless Skyscraper

Very tall buildings are a tough sell in Paris. The Parisians don’t want their lovely low-rise city looking too much like Houston. So Swiss architects Jacques Herzog and Pierre de Meuron knew they’d have to win over skeptical neighbors to get their 50-story tower built. Le Project Triangle, a combination office/hotel, is the first skyscraper to be approved since Paris lifted a 31-year-old ban on high-rise construction in the city center. Using computer modeling, the designers of Beijing’s “bird’s nest” Olympic stadium came up with a building almost as startling: a slender glass-and-steel triangle, like a shark fin, that they say won’t cast shadows on surrounding streets. The pyramid is one of history’s oldest building shapes, but a slim triangle? That’s new. Is it the shape of things to come?

23. The Branded Candidate

Barack Obama hat: $15. Barack Obama special-edition Beyoncé T shirt: $60. Devising a system to make and sell your own swag and garner millions in profits, not to mention the phone numbers and addresses of hundreds of thousands of potential volunteers? Priceless.

24. Bionic Contacts

The University of Washington’s Babak Parviz has created a prototype “bionic” contact lens that creates a display over the wearer’s visual field, so images, maps, data, etc., appear to float in midair. The lens works using tiny LEDs, which are powered by solar cells, and a radio-frequency receiver.

25. Thin-Film Solar Panels

There are countless ways to manufacture solar panels, but there’s only one metric that counts: how the cost of solar power compares with that of electricity from fossil fuels. Until energy from the sun can beat energy from coal at the marketplace, solar will remain a niche player, adorning the rooftops of those who care more for their green reputation than for their bottom lines. Enter Nanosolar, a San Jose-based start-up that manufactures thin-film solar panels. Unlike the bulky silicon panels that dominate the solar market, Nanosolar thin-film technology is light and extremely cheap to make. The key is the manufacturing process: while silicon panels need to be baked in batches, Nanosolar’s thin-film panels roll off the assembly line, as if from a printing press.

[Kaynak: http://www.time.com/time/specials/packages/article/0,28804,1852747_1854195_1854153,00.html]

Münir Özkul

Bak Beyim Sana İki Çift Lafım Var

Bu sözler dökülüyordu Münir Özkul’un ağzından, karşısındaki kişiyi ikaz ederken bile samimi, saygılı ve efendiliğinden taviz vermeyen bir yapıya sahip bir şekilde… Biz onu bu sıcaklığıyla sevdik, kabul ettik.

null

Münir Özkul, 15 Ağustos 1925 tarihinde İstanbul Kanatlarımın Altında’un Bakırköy semtinde, eski Osmanlı paşalarından birinin torunu olarak dünyaya geldi. Küçük yaşlarda tiyatroya merak salmış olan Özkul, İstanbul Erkek Lisesi’ndeki eğitiminin ardından oyuncu olmaya karar vererek gözünü sahnelere dikti. O zamana kadar yaşamını sürdürdüğü ve aşinası olduğu Bakırköy’de bulunan Halkevi’nde oyunculuğa adım attı. İlk amatör sahne deneyimlerini burada gerçekleştiren Özkul, İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda bir süre oynadıktan sonra Ankara Devlet Tiyatrosu’na geçti. Ardından da, İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda profesyonel oyunculuk kariyerine devam etmeye başladı ve artık bağımsız çalışabilecek düzeye geldiğine kanaat getirerek, özel sektöre geçiş yaparak Ses Tiyatrosu’nda sergilenen oyunlarda rol almaya başladı. Ancak buradaki çalışması uzun soluklu olamadı ve hemen ardından yien özel bir tiyatro olan Küçük Sahne’ye geçti. Küçük Sahne, genç oyuncunun kariyerinin yükselişinde bir dönüm noktası oldu. Çünkü, ilk defa önemli bir oyunda rol alma şansı doğdu. Sadri Alışık, Nevin Akkaya, Şükran Güngör ve Cahit Irgat gibi güçlü oyuncularla, yönetmenliğini Muhsin Ertuğrul’un yaptığı ve Steinback’in aynı adlı romanından tiyatroya uyarlanan “Fareler ve İnsanlar”da oynadı. Yeteneği Musin Ertuğrul’un gözünden kaçmayan Özkul, Küçük Sahne’de ayrıca, “Yarış”, “Onikinci Gece”, “Aşağıdan Yukarı” ve “Karışık İş” gibi başarılı oyunlarda da yer aldı.

Tiyatro sahnelerinden “tesadüfen” film setlerine geçişi 40′lı yılların sonuna denk düşen Özkul, askerliğini yaptığı dönemde, “Vatan ve Namık Kemal” adlı filmde yönetmen asistanlığı yapan arkadaşı Sırrı Gültekin’i ziyaret için Yeşilçam’a gittiği birgün ilk defa bir filmde figüran olarak rol aldı. Üniformalı bir figüran arayışı içinde olan arkadaşının ricasını kırmayarak, biraz da komik bir anı olsun diye kamera karşısına geçti ve rol aldığı 400′ün üzerinde filmle, Türk sinemasına damgasını vuran önemli karakter oyuncuları arasına girmesini sağlayacak sinema serüveni böylece başlamış oldu. 50′li yılların başlarında, ilk olarak beyaz perdenin siyah-beyaz karelerinde küçük rollerle karşımıza çıkan Özkul, ilk defa 1950 yılında, senaryosu İhsan Koza ile Nazım Hikmet tarafından yazılan ve Vedat Ar’ın yönetmenliğinde çekilen “Üçüncü Selim’in Gözdesi” adlı bir İpek Film yapımında yer aldı. Hemen ardından, 1951′de, yine birer İpek Film yapımı olan “Yavuz Sultan Selim ve Yeniçeri Hasan” ile “Lale Devri”nde yardımcı oyuncu olarak kamera karşısına geçen Özkul, aynı yıl, Muhsin Ertuğrul’un yönetmenliğinde çekilen “Evli mi Bekar mı” ve Baha Gelenbevi’nin yönettiği “Barbaros Hayrettin Paşa” adlı filmlerde başrol oynadı.

null

Yabancı sinemanın tipik karakterlerinden etkilenen Türk sinemasında, Burhan Felek tarafından Lorel-Hardi ikilisinin kendi kültürümüze uyarlanmasıyla dönüştüğü Edi-Büdü ikilisinin 1952 yılında sinemaya aktarılmış versiyonu olan “Edi ile Büdü Tiyatrocu” ve “Edi ile Büdü” filmlerinde Vasfi Rıza Zobu ile birlikte rol alan Özkul, artık sinema çevrelerinde adını duyurmaya, halktan büyük ilgi görmeye başlamıştı. İlk yıllarında genellikle İpek Film yapımlarında yer alan oyuncu, çoğu zaman komedi türü filmlerde rol aldı ve özellikle mimikleriyle, samimi tavırlarıyla halk tarafından kısa sürede benimsendi. Ancak asıl başarısını Arzu Film yapımlarıyla yakaladı. 1953 yılında, Muhsin Ertuğrul’un yönettiği “Halıcı Kız” filminde yer aldıktan sonra kariyerinin önü iyice açıldı. Aynı yıl, fantastik bir komedi olan ve senaryosu yine İhsan İpekçi ile Nazım Hikmet tarafından yazılan “Balıkçı Güzeli/1002. Gece” ve ardından, 1956′da çekilen “Kalbimin Şarkısı” adlı duygusal film ile karakter oyunculuğuna doğru yönelişe geçen Özkul, “Miras Uğrunda” ve Zeki Müren’in başrolünü oynadığı “Altın Kafes” ile oyunculuk gücünü ortaya koyarak; dram, duygusal, komedi gibi farklı türlerde her kalıba girebilen bir oyuncu olduğu kanısını pekiştirmeye başladı. Sinema çalışmalarının yanı sıra, gönül verdiği tiyatro sahnelerini de bırakmayan Özkul, 1957 yılında Devlet Tiyatroları’nın yönetmenliğine getirildi. Sanat kariyerinde adeta bir atılım olarak değerlendirilebilecek bu gelişmenin ardından, Küçük Sahne’yi terk etmek zorunda kaldı. Bu durum, sanatçının profesyonel oyunculuğa adım attığı Küçük Sahne’nin, ustasını kaybetmesiyle birlikte daha fazla tutunamayarak dağılmasına neden oldu.

null

1960 ile 1970 yılları arasında kırkın üzerinde filmde rol alan Özkul, daha önce Atlan Karındaş’la birlikte tiyatro sahnesine de aktardığı ve oyunun inanılmaz başarısı sonucunda, 1971 yılında Türk tiyatro ve ortaoyunu üstadı İsmail Dümbüllü’den “ortaoyuncular kavuğu”nu devralmasını sağlayan, Sadık Şendil’in yazdığı “Kanlı Nigar” adlı muhteşem eserin sinema versiyonunda da yer aldı. 1968 yılında, Ülkü Erakalın’ın yönetmenliğinde çekilen filmde, Belgin Doruk ve Selma Güneri’yle birlikte rol aldı. Türk sinemasının en verimli dönemlerinden olan 70′li yıllara gelindiğinde, geniş bir oyuncu kadrosuna sahip, aile filmlerinde rol almaya başlayan Özkul, özellikle Adile Naşit’le iyi bir ikili oluşturdu ve bu ikili halk tarafından da çok sevildi; benimsendi. Yakışıklı olmasa da, hatta çirkince bir yüze, uzun ve ince bir fiziğe sahip olsa da birkaç filmde jön rollerde yer alan ve hiçbir zaman kötü rollere yakıştırılamayan Özkul, özellikle bu yıllarda Türk sinemasının klişe konularında “fakir ama gururlu”, iyi kalpli, babacan karakterleri canlandırdı. Münir Özkul, 1972 yılında, başrollerini Hülya Koçyiğit ile Tarık Akan’ın paylaştığı “Sev Kardeşim” adlı Ertem Eğilmez filmindeki başarılı performansıyla, Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Erkek Oyuncu” ödülüne layık görüldü. 70′li yıllarda, Ertem Eğilmez imzalı filmlerde unutulmaz rollere hayat veren, ağlatan duygusal replikleri o etkileyici sesiyle Türk izleyicisinin hafızasına kazıyan Özkul, “Neşeli Günler”, “Mavi Boncuk”, “Aile Şerefi”, “Gırgıriye” serileri, “Gülen Gözler” ve “Bizim Aile” gibi filmlerle karakter oyunculuğundaki ustalığını ortaya koydu. Sanatçının unutulmaz rolleri arasında zirveyi ele geçirense, “Hababam Sınıfı” seri fimlerinde canlandırdığı, disiplinli, ancak yufka yürekli öğretmen “Kel Mahmut” karakteri oldu. Öyle ki, bu tipleme neredeyse adını aşarak sanatçının lakabı haline geldi ve bu şekilde anılmaya başlandı.

null

80′li yıllarda duraklama dönemine giren Yeşilçam’da video filmlerine yönelişi izleyen Özkul, bu dönemde kalitesi düşük birtakım sinema ve video filmlerinde rol aldı. Ardından, tek televizyonlu dönemin sonlarına doğru dizi çekimlerinin artış göstermesiyle birlikte, 1987 yılında TRT’de yayınlanmak üzere çekilen “Uzaylı Zekiye” adlı dizi için kamera önüne geçti. Bu dizinin ardından birkaç filmde daha rol alan ünlü oyuncu, içkiye olan düşkünlüğünün de etkisiyle sağlığı ile ilgili sorunlar yaşamaya başladı ve özel projeler dışında herhangi bir çalışma yapmadı. 1995 yılında, Kemal Sunal’la birlikte, “Şaban ile Şirin” adlı filmde yer aldı. 90′lı yılların ikinci yarısında, bilhassa özel televizyon kanallarının sayısı artış gösterdikçe, Yeşilçam’a olan rağbet azalmış; televizyon ekranlarına yönelik çalışmalar; özellikle de dizi yapımları ön plana çıkmıştı. Ancak bu furyadan kendini uzak tutan Özkul, 1996′da, izleyiciden büyük ilgi gören ve senaryosu Kandemir Konduk tarafından yazılan “Ana Kuzusu” adlı dizide Perihan Savaş ve Ayşen Gruda ile birlikte rol aldı. Aynı yıl, İstanbul Atatürk Kültür Merkezi’nde düzenlenen törenle, jübilesini yaparak tiyatro sahnelerine veda etti. Yaşamı boyunca pekçok tiyatro ve sinema yapımında emeği geçmesine rağmen, zaman zaman ciddi maddi zorluklar içine girmiş olan Özkul’a, bu geceden elde edilen gelirle bir ev alındı. Yine 1996 yılında, Veli Çelik’in yönetmenliğinde çekilen televizyon filmi “Ay Işığında Saklıdır”da, Aydan Şener ve Toprak Sergen’le birlikte yer aldı. Ardından, 1998 yılında, Hamdi Alkan’ın “Reyting Hamdi” adlı televizyon eğlence programında, kısa bir süre için Yarmagül tiplemesinin dedesi rolünü canlandırdı. Usta oyuncunun son kez beyaz perdede göründüğü sinema yapımı ise, 2000 yılında Serdar Akar tarafından çekilen “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” oldu.

null

Sanat yaşamı boyunca 400′e yakın sinema filminde ve sayısını kendisinin bile tam olarak bilmediği sayıda tiyatro oyununda rol alan Münir Özkul adına, 26 Mart 2005 tarihinde İstanbul Beylikdüzü Academia Center içerisinde “Münir Özkul Sahnesi” açılmıştır. İçkiye düşkünlüğüyle bilinen sanatçı, özel hayatında da inişli çıkışlı bir seyir izleyerek dört evlilik gerçekleştirmiştir. İlk evliliğini Şadan Hanım’la yapan Özkul, kısa süren bu birlikteliğin ardından Suna Selen ile hayatını birleştirmiş ve bu evlilikten Güner adında bir kızı olmuştur. Kızları sekiz yaşındayken, çift boşanma kararı almıştır. Sonrasında Özkul, Tophaneli Örümcek Yaşar lakabıyla anılan Yaşar Hanım’la üçüncü evliliğini gerçekleştirmiş; ancak bu da uzun sürmemiştir. Son olarak, halen yaşamını birlikte sürdürdüğü Şadan Hanım ile evlenmiştir. Mankenlik ve CNN Türk’te televizyon programcılığı yapan kızı Güner Özkul’un girişimiyle, 2005 yılında, sanatçıyı birçok yönden ele alan ve yaşamının bir dönemine farklı şekillerde tanıklık etmiş kişilerin kaleme aldığı yazılardan derlenmiş, “Aktör Dediğin Nedir Ki? / Münir Özkul Kitabı” adlı bir kitap yayımlanmıştır. 1998 yılında, T.C. Kültür Bakanlığı, Münir Özkul’a Devlet Sanatçısı ünvanını vermiştir. Özkul, İsmail Dümbüllü’den aldığı ünlü kavuğu, 1989 yılında tiyatro oyuncusu Ferhan Şensoy’a devretmiştir. 1991 yılında ise, en önemli tiyatro ödülleri arasında gösterilen, Dümbüllü Ödülü’ne layık görülmüştür. 8 Nisan 2007 tarihinde, Mizah Üretenler Derneği, Karikatürcüler Derneği ve Bakırköylü Sanatçılar Derneği tarafından ortaklaşa düzenlenen “II. Mizah Ödülleri” töreninde, Münir Özkul Özel Ödülü, ünlü tiyatrocu Nejat Uygur’a verilmiştir.

null

null

null

Özkul dört kez evlendi ve üç çocuğu oldu. İlk eşi Şadan, ikinci eşi Suna Selen, üçüncü eşi “Tophaneli Örümcek” lakaplı Yaşar ve son 27 yıldır evli olduğu eşi Umman Özkul’dur. Oyuncu ve sunucu Güner Özkul’un babasıdır. Güner Özkul’a göre babası “evlilikten korkmazdı ama boşanamamaktan korkardı”. Demans hastalığı ile yaşayan Özkul, 2003 yılından bu yana evinden dışarıya çıkmak ve kimseyle görüşmek istemiyor. Hastalığı yüzünden geçmişe dair birçok şeyi hatırlamıyor ve ölen arkadaşlarının yaşadıklarını sanıyor. Özkul, kendisine ait mütevazı bir evde rahat bir yaşam sürdürüyor.

Rol aldığı tiyatro oyunları

İstanbulu Satıyorum
Soyut Padişah
Sersem Kocanın Kurnaz Karısı
Çayhane
Fareler ve İnsanlar

Filmleri

1950: Üçüncü Selim’in Gözdesi
1951: Barbaros Hayrettin Paşa
1951: Evli Mi Bekar Mı
1951: Lale Devri
1951: Yavuz Sultan Selim ve Yeniçeri Hasan
1952: Edi İle Büdü
1952: Edi İle Büdü Tiyatrocu
1953: Balıkçı Güzeli / 1002. Gece
1955: Bir Aşk Hikayesi
1955: Tuş / Bir Aşk Hikayesi
1956: Kalbimin Şarkısı
1958: Altın Kafes
1958: İftira
1959: Gurbet
1960: Taş Bebek
1961: Bir Bahar Akşamı
1961: Yaman Gazeteci
1961: Yumurcak
1965: Bilen Kazanıyor
1965: Cezmi Band 007.5
1965: Dokunma Bozulurum
1965: Gönül Kuşu
1965: İnatçı Gelin
1965: Kahreden Kurşun
1965: Kan Gövdeyi Götürdü
1965: Kart Horoz
1965: Senede Bir Gün
1965: Seveceksen Yiğit Sev
1965: Şekerli Misin Vay Vay
1965: Şoför Nebahat Bizde Kabahat
1965: Yalancının Mumu
1966: Aşkın Kanunu
1966: Ben Bir Sokak Kadınıyım
1966: Bir Millet Uyanıyor
1966: Denizciler Geliyor
1966: Fakir Bir Kız Sevdim
1966: Seni Sevmiyorum
1967: Çifte Tabancalı Damat
1967: Elveda
1967: Sürtüğün Kızı
1967: Yaşlı Gözler
1968: Artık Sevmiyeceğim
1968: İstanbul’da Cümbüş Var
1968: Kalbimdeki Yabancı
1968: Kanlı Nigar
1968: Kara Gözlüm Efkarlanma
1968: Nilgün
1968: Urfa İstanbul
1968: Yayla Kartalı
1969: Ayşecik’le Ömercik
1969: Bana Derler Fosforlu
1969: Boş Çerçeve
1969: Fakir Kızı Leyla
1969: Gelin Ayşem
1969: Nisan Yağmuru
1969: Sevdalı Gelin
1969: Sevgili Babam
1969: Uykusuz Geceler
1970: Ali İle Veli
1970: Allı Yemeni
1970: Arım, Balım, Peteğim
1970: Berduş Kız
1970: Bütün Aşklar Tatlı Başlar
1970: Dikkat Kan Aranıyor
1970: Dönme Bana Sevgilim
1970: Hayatım Sana Feda
1970: Kalbimin Efendisi
1970: Kara Dutum
1970: Küçük Hanımefendi
1970: Seven Ne Yapmaz
1970: Son Kızgın Adam
1970: Şoför Nebahat
1970: Tatlı Meleğim
1970: Yavrum
1970: Yumruk Pazarı
1970: Yuvasız Kuşlar
1971: Aşk Hikayesi
1971: Aşk Uğruna
1971: Ayşecik ve Sihirli Cüceler Rüyalar Ülkesinde
1971: Bebek Gibi Maşallah
1971: Beklenen Şarkı
1971: Beyaz Kelebekler
1971: Beyoğlu Güzeli
1971: Donkişot Sahte Şövalye
1971: Gönül Hırsızı
1971: Hayat Sevince Güzel
1971: Hayatım Senindir
1971: İbiş Gangsterlere Karşı
1971: İşte Deve İşte Hendek
1971: Kadifeden Kesesi
1971: Kezban Paris’te
1971: Senede Bir Gün
1971: Solan Bir Yaprak Gibi
1971: Son Hıçkırık
1971: Tophaneli Murat
1971: Yedi Kocalı Hürmüz
1972: Karamanın Koyunu
1972: O Ağacın Altında
1972: Sev Kardeşim
1972: Tatlı Dillim
1972: Üç Sevgili
1972: Ver Allahım Ver
1972: Yiğitlerin Kaderi
1973: Çulsuz Ali
1973: Izdırap
1973: Kaynanam Kudurdu
1973: Niyet
1973: Oh Olsun
1973: Şaban İstanbul’da
1973: Yalancı Yarim
1974: Beş Tavuk Bir Horoz
1974: Gariban
1974: Hasret
1974: Mavi Boncuk
1974: Salak Milyoner
1974: Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz
1975: Beş Milyoncuk Borç Verir Misin
1975: Bizim Aile / Merhaba
1975: Gece Kuşu Zehra
1975: Gülşah
1975: Hababam Sınıfı
1975: Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı
1975: İşte Hayat
1976: Aile Şerefi
1976: Aşk Dediğin Laftır
1976: Hababam Sınıfı Uyanıyor
1977: Cennetin Çocukları
1977: Gülen Gözler
1977: Hababam Sınıfı Tatilde
1978: Hababam Sınıfı Dokuz Doğuruyor
1978: Neşeli Günler
1979: Aşkın Gözyaşları
1979: Erkek Güzeli Sefil Bilo
1979: Gelinciklerim
1979: İbiş in Rüyası
1980: Banker Bilo
1980: İbişo
1981: Bizim Sokak
1981: Deliler Koğuşu
1981: Gırgıriye
1981: Gırgıriyede Şenlik Var
1982: Adile Teyze
1982: Ağlayan Gülmedi mi?
1982: Altın Kafes
1982: Beni Unutma
1982: Bir Yudum Mutluluk
1982: Buyurun Cümbüşe
1982: Gazap Rüzgarı
1982: Görgüsüzler
1982: Islak Mendil
1982: Şıngırdak Şadiye
1982: Talih Kuşu
1983: Dostlar Sağolsun
1983: Gırgıriyede Cümbüş Var
1983: İlişki
1983: Şaşkın Ördek
1984: Çaresizim
1984: Geçim Otobüsü
1984: Gırgıriyede Büyük Seçim
1984: Kızlar Sınıfı
1984: Küçük Ağa
1984: Şaşkın Gelin
1985: Büyük Günah
1985: Çalınan Hayat
1985: Deliye Hergün Bayram
1985: Duyar Mısın Feryadımı
1985: Sarı Öküz Parası
1985: Ya Ya Ya Şa Şa Şa
1986: Ana Kucağı
1986: Babalar da Ağlar
1986: Dayak Cennetten Çıkma
1986: Elmayı Kim Isırdı
1986: Kızlar Sınıfı Tatilde
1986: Milyarder
1987: Afife Jale
1987: Aile Pansiyonu
1987: Günah
1987: Kadersiz Kullar
1987: Kuşatma 2 / Şok
1987: Otobüs Yolcuları / İhsaniye - Karasu
1987: Uzaylı Zekiye
1987: Yaşamaya Mecburum
1987: Yıllar
1988: A Ay
1988: Acı Gurbet
1988: Arabesk
1993: Al Dudaklım
1993: Nasreddin Hoca
1996: Ay Işığında Saklıdır
2000: Dar Alanda Kısa Paslaşmalar

Aldığı ödüller

1967: İlhan İskender Ödülü (Kanlı Nigâr oyunuyla)
1972 Antalya Altın Portakal Film Festivali, En İyi Erkek Karakter Oyuncu Ödülü, Sev Kardeşim
1991: Dümbüllü Ödülü
1997: Altın Kelebek Ödülleri Onur Ödülü
1999: Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü “Muhsin Ertuğrul Tiyatro Emek Ödülü”
2004: 37. Sinema Yazarları Derneği Ödülleri Onur Ödülü
2006: Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali Onur Ödülü

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

Arıcılık

TARİHÇESİ VE GELİŞİMİ

1. Arıcılığın Tarihçesi

Arıcılığın tarihçesi insanların mağara hayatı yaşadığı on binlerce yıl öncesine kadar gitmektedir. M.Ö. 7000 yıllarına ait mağaralara çizilen resimler, çok eski tarihlere ait arı fosilleri ve benzeri tarihi buluntular bu görüşü doğrulamaktadır. İlk insanlar doğal olarak ağaç kovukları ve kaya oyuklarına yuvalanan oğulları öldürerek ballarından yararlanmışlardır.

Tarihi gelişim içinde taş devrinden itibaren; önce mantar ve ağaç kütükleri sonra da toprak ve kilden yapılmış kaplar kovan olarak kullanılmış ve zamanla bugün kullanılan kovanlar geliştirilmiştir. Gerçek arıcılık, insanların ağaç kovukları içinde yuvalanan arıları öldürmeden bir miktar bal almaları ve bir miktar balı da arılara bırakmaları ile başlamıştır. Arıların gen merkezlerinin Orta-Doğu ülkeleri olduğundan arıcılığın ortaya çıkması bu ülkelerde olmuştur. Bununla birlikte M.Ö. 1300 yıllarına ait olduğu sanılan ve Hititler devrinden kalma Boğazköy’deki taş yazıtlarda arılardan bahsedilmesi arıcılığın Anadolu’da da çok eski tarihlere dayandığını göstermektedir.

null

2. Arıcılığın Gelişmesi

Son birkaç yüzyıl öncesine kadar çok uzun bir süre ilkel olarak yapılan arıcılık, bir çok bilimsel buluş ve gelişmelerin ışığında günümüz arıcılığına kadar gelişme süreci yaşamıştır. Günümüz arıcılığına gelinmesinde; 1787 yılında ana arının havada çiftleştiğinin tespiti, 1845 yılında arı üreme biyolojisinin izahı, 1851 yılında çerçeveli fenni kovanın keşfi, 1857 yılında temel petek kalıplarının bulunuşu, 1865 yılında bal süzme makinesinin icadı, 1882 yılında larva transfer yöntemiyle ana arı yetiştirme tekniğinin keşfi ve 1926 yılında ana arılarda yapay döllemenin bulunuşu gibi icatlar katkıda bulunmuştur.

3. Teknik Arıcılık

Teknik arıcılık, bir amaç doğrultusunda “Arıları Kullanabilme ve Yönetebilme Sanatı” olarak adlandırılabilir. Teknik arıcılık için bilgi ve tecrübeye ihtiyaç vardır. Aksi halde, bilgi ve tecrübe olmadan teknik arıcılık hatta sıradan bir arıcılık bile yapmak mümkün değildir. Arıcılığa başlamadan önce arı ailesi (koloni), aile bireyleri ve koloninin yaşam düzeni ile arıcılığı ilgilendiren diğer konularda bilgi sahibi olunmalıdır.
Bilgi ve tecrübeden yoksun yapılacak arıcılık ekonomik kazanç bir yana, başarısızlıkla sonuçlanır. Arıcılığa başlarken, arıcılık yapılacak bölge iyi seçilmeli, bölgenin bitki örtüsü ve iklimi arıcılık için uygun olmalıdır.

null

4. Dünyada Arıcılık

Günümüzde arıcılık, tüm dünyada yapılan en yaygın tarımsal faaliyetlerden birisidir. Bugün dünyada 56 milyon dolayında arı kovanı bulunmakta ve bunlardan 1.2 milyon ton dolayında bal üretilmektedir. Üretilen balın yaklaşık 1/4′ü ticarete konu olmakta ve dış satımın %90′ı 20 dolayındaki bal üreticisi ülkeden yapılmaktadır. Dünyanın en çok kovan varlığına (65 milyon) sahip ve bal üreten (211 bin ton) ülkesi Çin’dir.

Kovan başına ortalama dünya bal üretimi 20 kg dolayında olup bu rakam Çin’de 33, Arjantin’de 40, Meksika’da 27, Kanada’da 64, Avustralya’da 55, Macaristan’da 40 ve Türkiye’de 16 kg dolayındadır. Bu ülkeler aynı zamanda dünyanın en çok bal ihraç eden ülkeleridir. Dünyada en çok bal ithal eden ülkeler ise; Almanya, ABD, Japonya, İngiltere, İtalya, İsviçre, Fransa, Avusturya ve diğer Avrupa ülkeleridir. Bu ülkelerden Almanya yalnız başına Türkiye’nin bal üretiminden daha fazla bal ithal etmektedir.

Bal yanında; propolis, arı sütü, polen ve balmumu gibi arı ürünleri de dünya ticaretinde yer almaktadır. Diğer yandan tarımı gelişmiş ülkelerde arıcılık, arı ürünleri üretimi yanında hatta daha önemli olarak, bitkisel üretimde miktar ve kalitenin artırılması amacıyla yapılmaktadır. Örneğin, ABD’de bitkisel üretimde bulunan üreticiler üretim yaptıkları bitkilerde tozlaşmanın sağlanması için arıcılara 41 milyon dolar arı kirası öderlerken, buna karşılık kendileri arıların üretimlerine katkısından 3.2 milyar dolar kazanmaktadırlar. Yine ABD’de yapılan bir başka çalışmada; 40 dolayındaki bitki türünden elde edilen toplam 30 milyar dolarlık ürün değerinin yaklaşık 1/3′ü olan 10 milyar doların bal arılarından dolayı sağlandığı bulunmuştur.

Diğer yandan bal, propolis, arı zehiri, arı sütü gibi arı ürünleri pek çok ülkede “Arı Ürünleri ile Tedavi” anlamına gelen “Apiterapi”de kullanılmaktadır. Bununla birlikte arıcılık, doğa ve çevreye zarar vermeden yapılabilen ender tarımsal faaliyetlerden birisidir. Bu yönüyle de arıcılık geleceğin en önemli sürdürülebilir tarım faaliyetlerinden birisi olacaktır. Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı arıcılık, tüm dünyada vazgeçilemez tarımsal bir faaliyet olarak sürdürülmektedir.

null

5. Türkiye’de Arıcılık

Türkiye’de arıcılık, çok eski yıllardan beri bir gelenek olarak yapıla gelen sosyo-ekonomik bir faaliyettir. Türkiye sahip olduğu 4 milyon dolayındaki kovan varlığı ve 63 bin ton dolayındaki bal üretimi ile dünyada 3. ve 4. sıralarda yer alarak hem kovan varlığı hem de bal üretimi bakımından dünyanın en önemli ülkeleri arasındadır. Ancak bu önemli gelişmeye karşın, ülkemizde kovan başına ortalama bal üretimi 16 kg dolayında olup dünya ortalaması olan 20 kg’ın altındadır. Bununla birlikte, Türkiye’nin dünya bal ticaretinde %1.87′lik bir payla 10. sırada yer alışı sahip olunan kovan varlığı ve bal üretimiyle uyum sağlamamaktadır. Hem dünya bal ticaretindeki payımız hem de koloni başına bal üretimimiz dikkate alındığında, ülkemizin sahip olduğu mevcut arıcılık potansiyelinden yeteri kadar faydalanamadığımız ortaya çıkmaktadır. Diğer yandan ülkemizde, bal dışında diğer arı ürünlerinin üretimi ve bal arılarının bitkisel üretimde yeterli tozlaşmanın sağlanması amacıyla kullanılmaları da yaygın değildir. Kovan başına bal üretiminin artırılması, bal üretimi yanında diğer arı ürünlerinin üretilmesi ve bal arılarının bitkisel üretimde daha yaygın kullanılması durumunda mevcut potansiyelimizi daha iyi değerlendireceğimiz açıktır. Ancak, ilkel ve geçit kovanlardan modern kovanlara geçişin büyük ölçüde tamamlanmış olması, koloni başına ortalama bal üretiminde bir miktar artışın sağlanması arıcılığımız için olumlu gelişmeler olarak sayılabilir.

Türkiye’nin ekolojik ve sosyo-ekonomik yapısı gereği, ülkemizin her yerinde arıcılık yapılabilirken sırasıyla Ege, Karadeniz ve Akdeniz Bölgeleri gerek kovan varlığı gerekse üretim payı bakımından arıcılık için en önemli bölgelerimizdir. Türkiye bal üretiminin yaklaşık yarısı bu üç bölgemizde gerçekleşmektedir. Bal üretimi bakımından sırasıyla ilk on ilimiz; Muğla, Ordu, Adana, Aydın, Sivas, Antalya, İzmir, İçel, Erzincan ve Samsun olup ülkemiz bal üretiminin yaklaşık yarısı bu illerimizde üretilmektedir.

ÜLKE EKONOMİSİNDEKİ YERİ VE ÖNEMİ

1. Arıcılığın Aile Ekonomisindeki Yeri

Arıcılık diğer tarımsal faaliyetlere göre daha az sermaye ile yapılabilen ve kısa sürede kazanç sağlayan bir faaliyettir. Arıcılık yapmak için kapalı bir alan yapımına veya arazi satın alınmasına gerek yoktur. İyi planlandığı veya diğer arıcılarla işbirliği yapıldığı takdirde ikinci bir meslek olarak boş zamanlarda bile yapılabilir. Ayrıca, aile fertlerinden herhangi birisinin kolaylıkla yapabileceği bir faaliyettir. Bu yönüyle, aile ekonomisi için asıl veya yan gelir kaynağı olabilir. Özellikle kırsal kesimde aile bütçesine önemli katkılar sağlar.

null

2. Arıcılığın Tarım İşletmelerindeki Yeri

Arıcılık tarla, bağ-bahçe ve hayvancılık gibi tarım işletmeleri içinde ikinci üretim dalı olarak yapılabilir. Bu yolla işletmenin kazancı artırılmış olur. Aslında, tarla ve bağ-bahçe ürünleri üreten işletmelerde bal arılarına ihtiyaç da vardır. Bilindiği üzere, arılar bitkisel üretimde bitkilerin tohum ve meyve üretebilmeleri için ihtiyaç duydukları tozlaşmayı sağlayarak ürün miktarı ve kalitesinde çok büyük artışlara neden olurlar. Sadece bu nedenle bile tarım işletmelerinde arıcılığa yer verilebilir. Özellikle, çevrelerinde zengin bitki örtüsü bulunan işletmelerde arıcılığa da yer verilmesi hem işletmenin kazancında artışlara neden olur hem de bal veya diğer arı ürünleri üretiminden dolayı işletme bütçesine katkı sağlar.

3. Arıcılığın Bitkisel Üretimdeki Yeri

Yukarıda da bahsedildiği üzere, bitkilerin tohum ve meyve üretebilmeleri için çiçeklerin yeterli miktarda tozlaşmaları gerekmektedir. Bal arıları, özellikle açık alanlarda tozlaşmayı (polinasyon) en iyi yapan böceklerdir. Bal arılarının değişik evrim aşamalarından geçerek nektar ve polenle beslenme sistemine geçmeleri ve bu amaca uygun organlarının oluşumu bitkilerin tozlaşma ihtiyaçlarının karşılanması ile bağlantılı olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle vücut yapıları ve beslenme tarzları gereği çok iyi tozlayıcı olan arılar, nektar salgılamaları ile çiçekler tarafından cezbedilirler. Nektar ve polenin arılar tarafından toplanması sırasında da tozlaşırlar. Bitkilerin tozlaşma ihtiyaçlarını, tozlaşmada bal arılarının önemini ve bu yolla sağlanacak ürün artışını iyi bilen dış ülkelerdeki üreticiler bitkilerin çiçeklenme dönemlerinde arı kolonisi kiralayarak daha fazla ve daha kaliteli ürün elde ederler. Bu konu maalesef ülkemizde yeterince bilinmemekte ve büyük miktarlarda ürün kayıpları meydana gelmektedir.

Arılarla sağlanan tozlaşmadan; başta badem, elma, kiraz, şeftali, armut, kayısı, erik ve çilek gibi meyve türleri; pamuk, ayçiçeği ve anason gibi tarla bitkileri; kavun ve karpuz gibi bahçe bitkileri; fiğ, üçgül, yonca ve korunga gibi yem bitkileri olmak üzere hemen hemen tüm bitki türleri fayda sağlar. Bunun yanında, bazı bitki türlerinin tozlaşması sadece arılar aracılığı ile gerçekleşir ve bitkinin sürekliliği arıların varlığına bağlıdır.

Bitkisel üretimde bulunan üreticiler; bitkilerin tozlaşma istekleri, bitkiye has tozlayıcılar, tozlaşma etkinliğinin artırılması ve bu amaçla bal arılarının kullanılması konularında bir uzmanın görüş ve önerilerini alarak üretim miktarlarını ve ürün kalitesini artırabilirler.

null

4. Arıcılığın Ülke Ekonomisine Katkısı

Arıcılığın ülke ekonomisine katkısı, tarımsal bir faaliyet olması sonucu doğrudan ve gerek sosyo-ekonomik bir konu olması gerekse bitkisel üretime katkısı nedeniyle dolaylı olarak da olmaktadır. Arıcılık toprağa bağımlı olmayıp, topraksız veya az topraklı aileler için tek başına bir geçim kaynağı olabilmektedir. Aynı zamanda en ucuz ve en kolay istihdam yaratan tek tarımsal faaliyettir. Ayrıca, arıcılığın çevreye ve doğaya doğrudan veya dolaylı hiçbir zararlı etkisi yoktur. Daha da önemlisi doğal denge için mutlak surette arılara ve dolayısıyla arıcılığa ihtiyaç vardır. Ülkemizde çok geniş alanlarda arı tozlaşmasına ihtiyaç duyan ürünler yetiştirilmekte ve arıcılıktan bu yönde de faydalanılmaktadır. Çoğu kişilerce fark edilmeyen bu katkı arı ürünlerinden çok daha fazladır.

Kısaca, arıcılığın bir üretim dalı olarak bal ve balmumu üretimiyle ülke ekonomisine doğrudan katkısı 160 trilyon TL. civarındadır. Arıcılığın tozlaşma yolu ile ekonomiye olan katkısının bal ve balmumu ile sağlanan katkının en az 10-15 katı olduğu dikkate alındığında arıcılık bu yolla ülke ekonomisine 1.6-2.4 katrilyon TL. katkı sağlamaktadır. Ayrıca, büyük çoğunluğu kırsal kesimde yaşayan ve yeterli toprağı olmayan 150.000 dolayındaki kişi için istihdam kaynağı olması arıcılığın ülkemiz ekonomisi yönünden önemini ortaya koymaktadır.

null

ARICILIKTA KULLANILAN ARAÇ VE GEREÇLER

A- Arı Kovanları ve Özellikleri

Arıcılıkta kullanılan en önemli araç ve gereçlerin başında arıcılığın vazgeçilmez girdisi olan kovanlar gelmektedir. Arılar doğal şartlarda ağaç ve taş kovuklarını barınak (yuva yeri) olarak kullanırlar. Ancak, tarımsal bir faaliyet olarak arıcılığın gelişmesiyle birlikte, arılar insanlar tarafından değişik barınaklara alınmışlardır. Arıcılığın gelişme süreci içinde arı barınakları da geliştirilerek günümüz modern kovanlarına kadar gelinmiştir. Eski sistemden modern arıcılığa geçiş, çerçeveli kovanların kullanılmasıyla mümkün olmuştur.

Arıcılığı ileri ülkelerde eski tip kovanlar artık yerini tamamen modern kovanlara bırakmasına rağmen ülkemizde az sayıda da olsa ilkel ve modern kovanları yan yana görmek mümkündür. Modern kovanlar, arı ticaretinin daha uygun koşullarda ve daha kolay yapılabilmesine olanak sağlarlar. Bununla birlikte modern kovanlardan daha yüksek verim alınabilmesi, arıların bakım ve beslemelerinde çalışma kolaylığı, gezginci arıcılık yapanlar için arı naklinin kolaylaşması gibi nedenlerle çerçeveli modern kovan kullanımı ülkemizde ve tüm dünyada hızla yaygınlaşmıştır. Kovanlar aşağıda verildiği gibi 3 gruba ayrılabilir.

null

1. Basit Kovanlar

Ülkemizin her köşesinde bu tip kovanlara rastlamak mümkündür. Bunlar yapılış ve görünüş tarzı olarak basit olup teknik ve gezginci arıcılık için uygun olmayan kovanlardır. İçi oyulmuş kütükler, çamurla veya samanla sıvanmış hasır veya çalıdan örülmüş sepetler olabildiği gibi su kabakları, toprak kaplar, basit tahta kutular ve hatta meyve sandıkları kovan olarak kullanılmıştır.

null

2. Geçit Kovanlar

Geçit tipi kovanlar, basit kovanlardan standart çerçeveli kovanlara geçişte atılan ilk adım olup iki tip arasında bulunmaktadır. Açılıp kontrol edilmeleri, bal hasadı ve diğer bir kısım uygulamalar açısından basit kovanlardan üstündür. Önde ve arkada kapakları bulunan dikdörtgen şeklindeki 4 parça tahtadan yapılmış küçük çerçeveli kovanlar geçit kovanların en sık kullanılan örneklerindendir.

null

3. Modern Kovanlar

Bugün dünyanın pek çok yerinde ve ülkemizde içerisinde hareketli çerçevelerin bulunduğu standart çerçeveli modern arı kovanları kullanılmaktadır. Langstroth ve Dadant olmak üzere iki tip modern kovan bulunmasına karşın ülkemizde ve dünyada Langstroth tipi kovanlar daha sık görülür. Her iki kovanda da sistem aynı olup sadece ölçüler farklıdır. Modern kovanlar teknik arıcılıkta diğer kovan tiplerine göre büyük avantaj ve yarar sağlarlar. Modern kovanların yararları ve üstünlükleri aşağıdaki gibi sıralanabilir.

  • Çerçeveli kovanın bütün parçalarının hareketli olması nedeniyle çıkarıp tamir etmek ve yenilemek mümkündür.
  • İlkel kovanlara göre sağlam ve uzun ömürlüdür.
  • Bu tip kovanlarda bilinen bütün arıcılık teknikleri rahatlıkla uygulanabilir.
  • Koloniler istenildiği zaman bala veya diğer arı ürünleri üretimine yönlendirilebilir.
  • İstenilen şekilde ve istenildiği zaman besleme yapılabilir.
  • Her türlü hastalık ve zararlılar ile istenilen şekilde mücadele edilebilir.
  • Ana arı yakından görülebilir ve gerektiğinde yenilenebilir.
  • İstenildiği zaman bal hasadı yapılabilir.
  • Gezginci arıcılık yapmak için idealdir.

null

4. Langstroth Kovanı

Langstroth arı kovanlarında kuluçkalık ve ballık aynı ölçüde olup bu kovanlar florası zayıf, nektar dönemi kısa, kışların ılık geçtiği sıcak ve kurak iklime sahip bölgelerde ve gezginci arıcılık şartlarına uygundur. Langstroth tipi kovanlarda kuluçkalık ve ballık gövde ve çerçeve ölçüleri birbirinin aynısıdır. Langstroth kovanında 10 çerçeve kuluçkalıkta 10 çerçeve ballıkta olmak üzere toplam 20 çerçeve bulunur. Kovan gövde kalınlığı 25 mm’dir. Kuluçkalık ve ballık ölçüleri dıştan dışa 505 mm x 435 mm x 260 mm; içten içe ise 455 mm x 385 mm x 260 mm’dir. Langstroth kovanlara ait çerçevelerin dıştan dışa olan ölçüleri 440 mm x 250 mm olup çerçeve koltuk genişliği 37 mm’dir. Çerçevenin dıştan dışa uzunluğu kovana oturma payları ile birlikte 472 mm’ye çıkar.

5. Langstroth Kovanının Başlıca Parçaları

Kovan Dip Tahtası

Kovanın en altında bulunan parçasıdır. Dip tahtası sabit olmamalı, gerektiğinde kolayca çıkarılabilmelidir. Ancak ülkemizde geniş ölçüde gezginci arıcılık yapıldığı için dip tahtası sabit olarak yapılmaktadır. Uçuş tahtası dip tahtası boyunca menteşeli ve kapanacak şekilde yapılmaktadır. Uçuş tahtası, kovan bekçiliği yapan arılar için bir nöbet tutma yeri ve kovanın havalandırılması sırasında kanat çırparak kovana hava pompalayan arılar için durak yeridir. Aynı zamanda bu tahta arıların kovana giriş çıkışlarını kolaylaştırır.

Kuluçkalık

Kuluçkalık, dip tahtası üzerine yerleştirilen ve ön alt kısımda uçuş deliği bulunan kovanın ana parçasıdır. Adından da anlaşıldığı üzere kuluçkalık arıların yavru yetiştirdiği bölümdür. Kuluçkalık aynı zamanda arıların kışladıkları ve kışlık gıda stoğunun yapıldığı kısımdır.

null

Ballık

Kovan içerisinde arı mevcudunun artıp kuluçkalığa sığmaz hale geldiği zaman kuluçkalık üzerine yerleştirilen kattır. Hasat edilecek balın hemen hemen tamamı bu katlardan alınır. Ana arı yumurtlamak için kuluçkalıkta boş yer bulamadığı zaman yumurtlamasını ballıklarda da sürdürür.

Çerçeveler

Kuluçkalık ve ballık içinde yan yana yerleştirilen ve temel petek takılarak arıların iş ve zamandan tasarruf sağlamalarını ve bunun sonucu daha üretken olmalarını imkan veren kovan kısımlarıdır.

Örtü Tahtası

Kovan kapağı altına yerleştirilen iç kapak durumundadır. Örtü tahtası 2-4 parçalı veya yekpare tek parça olarak yapılabilmektedir. Gezginci arıcılık yönünden tek parça olması daha uygundur.

Kovan Kapağı

Yukarıda sayılan bütün kovan parçalarının ve arıların koruyucusudur. Düz veya geriye meyilli olabilir. Kovan içerisine yağmur ve kar sularının girmesini önler. Özellikle gezginci arıcılık yapılması halinde kovan kapağının ön ve arka kısımlarında havalandırma deliklerinin olması gereklidir.

null

B- Diğer Arıcılık Malzemeleri

Arıcı Körüğü

Arıcının koloni kontrolleri sırasında sürekli olarak kullandığı, arıları sakinleştirip zararsız hale getirdiği ve rahat bir çalışma ortamı oluşturmada kullandığı bir alettir. Körük genelde silindirik yapıda olup duman verici maddelerin yakıldığı depo (kazan) kısmı, hava pompalayarak yanmayı kolaylaştıran ve çıkan dumanı üfleyen körük kısmı ile dumanın püskürtüldüğü huni şeklindeki ağız kısmı olmak üzere üç kısımdan oluşmaktadır. Körük içerisinde marangoz talaşı, çürümüş ağaç kökü ve saman gibi maddeler yakılabilir. Yakılacak malzeme bal ve balmumunda koku bırakmamalıdır. Bu durum özellikle bal hasadı sırasında daha da önem kazanmaktadır.

Arıcı Maskesi

Arıcının baş ve boyun kısımlarını arılardan koruyan, yüze gelen kısmı ince tül veya telden yapılmış şapka gibi giyilebilen bir başlıktır. Maske görüşü engellememeli ve arıcıyı bunaltmayacak şekilde hafif ve aynı zamanda dayanıklı olmalıdır. Sadece insanın baş kısmını veya vücudun belden yukarısını koruyan ya da tulum şeklinde giyilebilen tipleri bulunmaktadır.

null

Eldiven

İnce deriden veya kauçuktan yapılmış olup bazılarında dirseğe veya bileğin üst kısmına kadar örten bez kısmı bulunur. Eldiven genellikle yeni arıcılığa başlayanlar tarafından sıkça kullanılmakta olup parmak hareketlerini kısıtladığı için deneyimli ve usta arıcılar tarafından pek kullanılmaz.

El Demiri

El demiri çok basit yapılı ve küçük bir demir parçası olmasına karşılık oldukça işe yarayan ve çok kullanılan bir alettir. El demiri örtü tahtalarını kaldırmada, çerçeve çıkarmada, bal mumu, propolis veya diğer artıkları kazıyıp temizlemede ve kovan gövdelerini birbirinden ayırmada kullanılır.

null

Temel Petek

Bal üretimini artırmak ve arıların petek yapımını kolaylaştırmak için çerçeve teli ve mahmuz yardımıyla çerçevelere sabitleştirilen, işçi arı gözü basılı ve saf bal mumundan yapılmış ince mum levhasıdır.

Mahmuz

Temel peteklerin çerçeve tellerine sabitlenmesi sırasında kullanılır. Bir sap ve buna bağlı dişli bir tekerlekten ibaret olup dişlerin içi tel üzerinde yürümeyi sağlayacak biçimde oyuktur.

Biz

Temel petek telinin çerçevelere takılması için çerçevelerin yan çıtalarında delik açılması sırasında kullanılır.

Bal Bıçağı ve Sır Tarağı

Bal süzme işlemi sırasında sırlı peteklerin sırlarını açmak için kullanılır. Sırları açma sırasında petek gözlerinin bozulmamasına dikkat edilmelidir. Bazı ülkelerde sır alma işlemi otomatik sır alma makinesi ile yapılmakta olup iş gücünden önemli ölçüde tasarruf sağlanmaktadır.

Çerçeve Teli

Çerçevelere takılan temel peteklerin daha sağlam olarak tutturulması için çerçevelerin yan çıtaları arasına gerilen ince paslanmaz ve yumuşak teldir.

Bölme Tahtası

Zayıf arı ailelerinde kovandaki arılı ve yavrulu çerçeveleri bir tarafa sıkıştırdıktan sonra son çerçevenin yanına konulan düz bir tahtadır. Bölme tahtası kovan içi hacmini daraltarak kuluçkalıkta gerekli sıcaklığın sağlanmasını ve korunmasını kolaylaştırır.

null

Ana Arı Izgarası

Kuluçkalık ile ballık arasına yerleştirilerek ana arının ballıklara geçişini engelleyen metalden yapılmış ızgaradır. Ana arı ızgarasının aralıklarından işçi arılar geçiş yapabilirken ana arı ve erkek arılar geçemezler. Genellikle kaliteli petekli bal üretmek amacıyla kullanılır.

Ana Arı Kafesleri

Ana arısız kalmış veya verimsiz, sakat, yaşlı ana arıya sahip kolonilere yeni bir ana arı vermek ya da ana arıları bir yerden bir yere nakletmek için kullanılan, çok değişik tipleri bulunan özel kafeslerdir.

Yemlik

Kolonilere katı veya sulu yemlerle besleme yapmak için kullanılan çinko, plastik, ahşap ve fiberglas gibi çeşitli malzemelerden ve değişik tiplerde yapılan kaplardır.

Polen Kapanı

Arıların bol polen topladıkları dönemlerde kovan uçuş deliğine ya da kovan tabanına monte edilerek işçi arıların getirdikleri çiçek tozu kümelerini toplamaya yarayan bir tuzaktır. Son yıllarda arı nakilleri sırasında havalandırma penceresi olarak da kullanılabilen kovan tabanına monte edilen tipleri daha sık kullanılmakta ve önerilmektedir.

Bal Süzme Makinesi

Santrifüj makinesi olarak da adlandırılan bal süzme makinesi, sırları alınmış peteklerden balı çıkarmak için kullanılır. El veya elektrikle çalışan ve devir sayısı ayarlanabilen modern tipleri de mevcuttur. Galvanizli saç veya çinkodan yapılan silindirik biçimdeki bal süzme makinelerinin silindirik muhafaza kısmı , bu kısım içinde çerçeve konulacak özel yuvalar ve bu yuva takımının bağlı olduğu düzeni döndürmeye yarayan dişli bir çevirme mekanizmasından ibarettir.

Bal Dinlendirme Kapları

Elde edilen süzme balın, içinde bir süre tutularak dinlendirildiği, bal içindeki mum kırıntılarının ve hava kabarcıklarının üste çıkarak balın arındırıldığı kaplardır.

BAL ARILARININ VÜCUT YAPILARI VE GELİŞİMİ

A- Bal Arının Taksonomisi

Dünyada 100.000 dolayında böcek türü taksonomik olarak sınıflandırılmıştır. Bu 100.000 tür içinde 23.000 dolayında arı türü bulunmaktadır. Bal arıları evrimleri süresince diğer böcek türlerinden farklılık göstererek kendilerine has morfolojik ve anatomik yapılarını geliştirmişlerdir. Örneğin bal arılarında polen toplamaya yarayan polen sepetçiklerinin oluşması, nektar ve polenle beslenmeye geçiş bu farklılaşmanın en tipik örnekleridir. Hayvanlar aleminin böcekler sınıfında yer alan bal arısının taksonomisi aşağıda verilmiştir.

  • Alem (Kingdom) : Hayvanlar (Animalia)
  • Şube (Phylum) : Eklembacaklılar (Arthropoda)
  • Alt şube (Subphylum) : Antenliler (Antennata)
  • Sınıf (Class) : Böcekler (Insecta)
  • Takım (Order) : Zar kanatlılar (Hymenoptera)
  • Familya (Family) : Arılar (Apidae)
  • Cins (Genus) : Bal arıları (Apis)
  • Tür (Species) : Bal arısı (Apis mellifera)

Apis cinsi içinde “Batı” bal arısı olarak adlandırılan Apis mellifera dışında 3 tür daha bulunur ki bunlar “Doğu” bal arısı türleri olan; Apis cerana, Apis dorsata ve Apis florea’dır. Dünya bal üretiminde A. Cerana’dan kısmen yararlanılırken üretimin tamamına yakın kısmı A. mellifera kullanılarak gerçekleştirilmektedir. Diğer 2 tür ise kovana alınamamış olup doğal yuvalarda tek bir petek üzerinde yaşamaktadırlar. Arı taksonomisinde türden sonra ırklar yer almaktadır. Örneğin Anadolu ırkı, Apis mellifera anatolica olarak ifade edilir.

B- Arının Vücut Yapısı

Genel morfolojik yapısı bakımından diğer böceklere benzemekle birlikte, arının vücudu yumuşak yapıda olan yoğun bir kıl örtüsü ile kaplıdır. Arının vücudu baş, göğüs ve karın olmak üzere üç kısımdan meydana gelir. Başta gözler, duyargalar ve ağız parçaları bulunur. Baş, vücudun ikinci kısmı olan göğüse ince oynak bir boyunla bağlıdır. Göğüs ve karının dış kısmı segment denilen halkalardan oluşur.

1. Baş

Arılarda baş önden bakıldığında bir üçgeni andırır. Başta; gözler, duyarga ve ağız parçaları bulunur. Gözler bir çift bileşik (petek) göz ile üç adet basit gözden ibarettir. Basit gözlerin her biri binlerce küçük üniteden oluşmaktadır. Bileşik göz; ana arıda 3.000, işçi arıda 4.000 ve erkek arıda 8.000′den fazla gözcüğün birleşmesinden meydana gelmiştir. Gözün her bir ünitesi bakılan cismin küçük bir kısmını görür ve bu görüntüler birleştirilerek cismin görüntüsü tamamlanır. Arılarda koku, tat ve dokunma-hissetme duyularını algılayan bir çift duyarga (anten) başta bulunmaktadır. Bu duyargalar oldukça kuvvetli kaslar yardımıyla her yöne hareket etme kabiliyetine sahiptirler. Duyargalar dişilerde 12, erkeklerde 13 halkadan meydana gelmiştir. Duyargalar içerisinde bulunan sinir uçları sayesinde arılar duyularına ek olarak rüzgar hızını ve hava sıcaklığını da algılayabilmektedirler. Arıların duyargaları o kadar hassastır ki 2 km mesafeden balın kokusunu algılayabilirler.

Arılar; üst dudak, üst çene, alt çene ve alt dudak olmak üzere dört kısımdan meydana gelen yalayıcı-emici ağız tipine sahiptirler. Alt çeneleri yardımıyla koparıcı özellik gösterirler. Alt çene ve alt dudak birlikte uzanarak hortum şeklindeki “probozis”i oluştururlar. Probozis ve bunun uzantısındaki dil sıvı gıdaların alınmasını sağlar. Dil uzunluğu, arı ırkına göre değişmekle birlikte 6-7 mm arasındadır. Arının, üzeri kıllarla kaplı bulunan dil kısmı iç içe geçmiş sert halkalardan oluşur. Bu halkalar arasında zarımsı, dar ve tüysüz kısımlar vardır. Bu yapısından dolayı dil gerektiğinde uzayıp kısalabilme özelliğine sahiptir. Beslenme işlemi bittiğinde probozis kıvrılıp başın arka kısmına katlandığında dil eski haline nazaran oldukça kısa görünmektedir. İşçi arılar üst çenelerini polen almak, petek yapımında mum işlemek, herhangi bir şeyi tutup kavramak gibi işlerde kullanırlar. Arılarda hortum (dil) nektar, bal, şurup veya su gibi sıvı besinleri almak için kullanılır. Dil, arının emme işlevini yerine getiren organıdır. Baş, iç yapı itibariyle de önemli salgıların üretildiği kısımdır. İşçi arıların yutak üstü salgı bezleri genç yaşta arı sütü, daha ileri ki yaşlarda baldaki sakarozu parçalayan enzimleri salgılarlar. Çenede bulunan salgı bezleri ana arıda ana arı feromonunu, işçi arılarda ise alarm feromonunu salgılar.

2. Göğüs

Arılarda göğüs hareketi dört segmentten meydana gelmiştir. Karnın ilk halkası göğsün son halkasıyla birleşmiştir. Göğüste bulunan üç segmentte her birinden bir çift olmak üzere, üç çift bacak ve iki çift kanat bulunmaktadır. Bu nedenle göğüs arının hareket merkezi olup güçlü kaslarla doludur.
Bacaklar, arının hareket etmesini sağlaması yanında başka görevlere de sahiptirler. Öndeki bir çift bacak baş ve antenlerin temizliğini yapmada kullanılır. Orta bacaklar daha ziyade dayanmayı-tutunmayı sağlar. Aynı zamanda polenin göğüsten ve ön bacaklardan arka bacaklara aktarılmasını ve polen sepetine doldurulmasını sağlar. Üzerindeki sert tüyler nedeniyle bunlara “fırça” da denilmektedir. Arka bacaklar üzerinde bulunan polen sepetçiği polenin kovana taşınmasında kullanılır.

Bal arılarında iki çift kanat bulunur. Kanatlar, çok ince zardan yapılmış olup kitinleşmiş damarlarla desteklenmiştir. Ön kanatlar, arka kanatlardan daha geniş, daha uzun ve daha damarlı olmakla birlikte uçuşta ikisi birlikte çalışmaktadır. Kanatlar uçmanın dışında uçuşu yönlendirmeyi de sağlarlar. Arılar kanatlarını kullanarak havada belirli bir noktada sabit kalabilmekte, uçuş yönlerini değiştirebilmekte ve ani olarak çeşitli yönlere dönüş yapabilmektedir.

3. Karın

Arıların karın (abdomen) kısmında mide, bağırsak ve üreme organları gibi iç organlarla, balmumu, zehir ve nasanof salgı bezleri ile iğne bulunur. Bal arısı larvasında 10 adet abdominal segment vardır. Fakat birinci abdominal segment göğüsle birleşir ve ergin arıda 9 segment bulunur. Son karın segmentleri de iç içe girerler ve böylece işçi ve ana arıda 6 segment varmış gibi görünür. 8., 9.,10. segmentler küçülerek 7. segment içerisine gizlenmiştir.

İşçi arıların 4, 5, 6 ve 7. karın halkalarında her birisinde sağlı-sollu bir çift mum salgı bezi (balmumu aynası) bulunur. İşçi arı hayatının balmumu yapma döneminde kalınlaşarak mum salgılama yeteneğini kazanır. Mum, sıvı olarak aynalar üzerine salgılanır ve mum ceplerinde katılaşarak küçük pulcuk haline geçer. Arılar, zincirleme birbirine tutunarak özel hareketlerle balmumu salgılarlar. Ayaklar yardımıyla ağıza götürülen balmumu pulcukları orada yumuşatılarak yoğrulmakta ve böylece petek gözlerinin yapımında kullanılmaktadır. Mum salgılama dönemini tamamlayan işçi arılarda mum salgı bezleri dumura uğrayıp birer sıra hücre tabakasına dönüşürler.
İşçi arıların 7. abdominal segmentinin iç yüzeyinde ve sırt halkasının ön kenarına yakın kısmında büyük hücrelerden oluşan koku bezi (nasanof bezi) bulunmaktadır. İşçi ve ana arıda abdomenin sonunda iğne bulunur. İğne, iğne odacığından çıkan ince, sivri uçlu bir savunma organıdır. İşçi arıların iğnesi geriye doğru çentiklidir. Bu yüzden işçi arı sokmak üzere iğnesini bir yere batırdığında geri çekemez ve bunun sonucunda organını k aybederek ölür.

H: Baş, Th: Göğüs, Ab: Karın, E: Bileşik göz, Ant:Anten, Lm: Labrum, Lb: Labium Md: Mandibula, Mx: Maksilla, Prb; Probobsis, Gls: Glossa (Dil), Tg: Tergit, W2 : Ön kanat, W3 : Arka kanat, Sp: Stigma, L1 : Ön bacak, L2 : Orta bacak, L3 : Arka bacak, Stn: Sternit

C- Arının Biyolojik Gelişme Dönemleri

Bal arıları yaşama bir yumurta olarak başlarlar. Ana arının petek gözlerine yumurtladığı döllenmiş yumurtalardan işçi arılarla ana arılar, dölsüz yumurtalardan ise erkek arılar meydana gelir. Bir arının gelişmesinde yumurta, larva ve pupa olmak üzere 3 farklı gelişme dönemi vardır. Arılarda yumurtadan ergine toplam gelişme dönemi; ana arıda 16, işçi arıda 21 ve erkek arıda da 24 gündür.

1. Yumurta

Arı yumurtası, silindir şeklinde, uçları yuvarlak ve uzun ekseni boyunca eğri bir dışbükey görünümündedir. Petek üzerinde işçi arı yetiştirmek için yapılmış gözler (hücreler) küçük, erkek arı yetiştirmek için yapılanlar ise büyüktür. Ana arı, büyük göze dölsüz, küçük göze döllü yumurta bırakır.
Yumurta, petek gözüne bırakıldığı zaman dikey konumdadır. Dikey konumda bırakılan yumurta yavaş-yavaş yana eğilerek üçüncü günün sonunda petek gözünün tabanında tamamen yatay bir konuma girer ve larvaya dönüşür. Bu özellikten faydalanarak petek gözündeki yumurtanın kaç günlük olduğu kolayca anlaşılır. Tüm arı bireylerinde yumurta dönemi 3 gündür.

2. Larva

Bal arısı larvası gelişme dönemlerinde renk, şekil, hacim olarak çok hızlı ve önemli değişiklik gösterir. Bu dönemde vücudu oluşturan halkalar üzerinde gözenekler bulunur ve başta ağız parçaları oluşmuştur. Larva dönemine geçmeden az önce işçi arılar, yumurtanın yanına arı sütü koymaya başlamışlardır. Larvanın çıkışıyla birlikte göze oldukça fazla miktarda arı sütü bırakılır. Larva, yumurtadan çıktığı an arı sütü ile beslenmeye başlar.

Bütün arı bireyleri larva döneminin ilk üç gününde 5-15 günlük işçi arılar tarafından salgılanan arı sütüyle beslenirler. Larvaya verilecek arı sütünün ölçüsü ve kalitesi bireylere göre değişir ve en çok arı sütünü ana arı larvaları tüketir. Ana arı larvaları, bütün larva dönemi boyunca işçi arı larvalarına göre, daha sık ve daha zengin arı sütüyle beslenirler. Döllü yumurta, bu beslenme farklılığından dolayı işçi veya ana arı olarak farklı bireyler şeklinde gelişebilmektedir. Yani döllü yumurtalardan meydana gelecek ferdin işçi veya ana arı olması onun larva dönemindeki beslenme şekline bağlıdır.

3. Pupa

6 günlük larva döneminde 5 kez gömlek değiştiren larva pupa dönemine girer. Yumurtadan itibaren 8. günün sonunda işçi arı larvası içeren gözün ağzı mühürlenir. Larva 9. gününde başındaki özel bir bezden salgıladığı salgıyı kullanarak bir kozaya dönüşür. Larva, 10. gününde bu kozasında hareketsiz olarak durur. Bu devre prepupa (pupa öncesi) devresi olarak adlandırılır. Prepupa 11. günde pupa olur. Pupa dönemi prepupa dönemiyle birlikte ana arıda 7, işçi arıda 12 ve erkek arıda ise15 gündür. Basit olarak arının; yumurta ve larva dönemi açık yavru, pupa dönemi de kapalı yavru olarak adlandırılır. Ana arı, işçi arı ve erkek arı için toplam açık yavru dönemi sırasıyla 8.5, 9 ve 9.5 gün olup benzer sıra içinde kapalı yavru dönemleri ise 7.5, 12 ve 14.5 gündür. Kapalı yavru dönemi süresinin erkek arılarda daha uzun olması özellikle varroa mücadelesi yönünden önem arz eder. Bu süreye bağlı olarak varroa, işçi arı kapalı yavru hücrelerine göre erkek arı kapalı yavru hücrelerinde daha fazla nesil üretir.

BAL ARISI KOLONİSİ VE ARI IRKLARI

A- Bal Arısı Kolonisi

Bal arıları, koloni adı verilen topluluklar halinde yaşayan sosyal böceklerdir. Koloni hayatında yardımlaşma ve iş bölüşümü esas olup kolonideki her bireyin kendine özgü görevleri vardır. Kolonide bireyler arası iletişim, bireyler tarafından vücut dışına salgılanan ve diğer bireylere mesaj veren feromon adı verilen kimyasal maddeler vasıtasıyla gerçekleşir. Bir arı kolonisinde ana arı, işçi arı ve erkek arı olmak üzere üç farklı birey vardır. Ana arı ve işçi arılar dişi bireyler olup döllü yumurtalardan gelişirlerken erkek arılar dölsüz yumurtalardan gelişirler. Arı kolonilerinde kışın sadece dişi bireyler mevcut olup erkek arılar ilkbaharda yeni sezonla birlikte görülürler.

B- Koloni Bireyleri ve Görevleri

1. Ana Arı ve Görevleri

Normal koşullar altında her arı ailesinde sadece bir adet ana arı bulunur. Görevi, yumurtlayarak yeni nesillerin meydana gelmesini ve koloninin sürekliliğini sağlamaktır. Ana arının vücut yapısı ince ve uzun, rengi diğer bireylere göre daha açık ve parlaktır. Özellikle kolonide yavru yetiştirme aktivitesinin yüksek olduğu dönemlerde karın çok uzundur. Ana arı, genellikle kendisini çevreleyen, temizliği ve beslenmesiyle ilgilenen bir grup işçi arı arasında görülür. Yaşamı süresince sadece çiftleşme amacıyla ya da koloninin oğul vermesi durumunda kovan dışına çıkar. Kendi kendine beslenemez. Beslenmesi, bakıcı işçi arıların ağzına arı sütü vermeleri şeklinde olur. Tek görevi yumurtlamaktır. Ana arı işçi arıya göre daha uzun ve daha az çentiği bulunan iğneye sahiptir. Bu nedenle iğnesini batırıp çıkararak defalarca kullanabilir. Ana arı, iğnesini rakip ana arılara karşı kullanır. Ana arı; ana arı hücresi, ana arı memesi veya ana arı yüksüğü denilen özel bir göz içerisinde gelişir ve gelişme süresi 16 gündür. Hücreden çıktıktan sonra ortalama 1 hafta içinde güneşli, sıcak ve rüzgarsız bir günde ve öğleden sonra çiftleşme uçuşuna çıkarak havada erkek arılarla çiftleşir. Değişik nedenlerden dolayı yeterli sayıda erkek arıyla çiftleşemeyen ana arı daha sonraki günlerde 2-3 defa daha çiftleşme uçuşuna çıkabilir. Çiftleşmesini tamamlayan ana arı kovanına döner ve 2-3 gün sonra yumurtlamaya başlar. Ana arı kovan içi ve kovan dışı şartlara ve kalitesine bağlı olarak günde ortalama 1.500-2.500 adet yumurta yumurtlayabilir.

Ana arı salgıladığı feromonla işçi arıları etrafına çeker, kolonide birliği ve düzeni sağlar. Feromon kokusunu algılayan işçi arılar kolonideki işleri düzenle yürütürler. Aynı zamanda bu feromonlar işçi arıların yumurtalıklarının gelişmesini ve kolonide yeni bir ana arı yetiştirmelerini önler. Herhangi bir nedenle ana arısız kalan ve ana arı yetiştirme olanağı bulunmayan bir kolonide işçi arılardan bazılarının yumurtalıkları gelişerek yalancı ana arı meydana gelir. Yalancı ana arılar sadece dölsüz yumurta yumurtlayabileceklerinden koloni zamanla erkek arılarla dolar ve söner. Ana arıların ortalama yaşam süreleri 3-5 yıl olmakla beraber 7 yıla kadar yaşayabilirler. Ancak artan yaş ile birlikte giderek daha az yumurtlarlar ve daha fazla oranda dölsüz yumurta bırakırlar. Bu nedenle teknik arıcılıkta genç, sağlıklı ve verimli ana arılarla çalışmak esas olduğundan kolonilerin ana arıları her 1-2 yılda bir değiştirilmelidir.

2. İşçi Arı ve Görevleri

İşçi arılar, döllenmiş yumurtalardan meydana gelirler. Koloninin gücüne ve mevsime bağlı olarak kolonideki işçi arı sayısı kış aylarında 10.000-20.000 arasında değişirken, ilkbaharda sayıları giderek artar ve yaz aylarında 60.000-80.000 adet olabilir. Kolonilerin gücü, sahip oldukları işçi arı varlığı ile belirlenir. Başta bal üretimi olmak üzere diğer tüm arı ürünleri üretimi, ekonomik olarak ancak güçlü kolonilerle yapılabilir. Güçlü bir koloni için, kolonide genç ve kaliteli bir ana arının bulunması zorunludur.
Normal koşullar altında yumurtlama hariç kolonideki bütün işler olağanüstü bir işbirliği içinde işçi arılar tarafından yapılır. İşçi arıların kolonideki başlıca görevleri; kovan temizliği, arı sütü ve balmumu salgılama, petek örme, yavru bakımı, kovanın havalandırılması, ana arının bakım ve beslenmesi, kovan bekçiliği, kovana nektar, polen, propolis, su taşıma ve balın olgunlaşmasını sağlama gibi görevlerdir. Ömürleri kısa olan işçi arılar, ağır bir çalışma temposu ve yıpranma nedeniyle ilkbaharla sonbahar arasındaki dönemde 35-40 gün yaşarken, kışlayan işçi arılar daha uzun süre yaşarlar. Kuluçka süresini tamamlayıp petek gözünden çıkan işçi arıların görevi hemen başlar. Ancak farklı görevler farklı yaşlarda yapılır. İşçi arının yaşı, görevin yerine getirilmesinde belirleyici olan en önemli faktördür. Yaşa göre yapılan ve kovan içi hizmet olarak adlandırılan bu görevler aşağıdaki gibi sıralanabilir. İşçi arı;

  • 0-3 günlük yaşta; kendisini ve yavru gözlerini temizler ve yavrulu gözler üzerinde dolaşarak kuluçka sahasında gerekli sıcaklığın oluşmasını sağlar.
  • 3-6 günlük yaşta; petek gözlerinden aldığı çiçek tozu ve bal ile hazırladığı karışımla yaşlı larvaları besler.
  • 5-15 günlük yaşta; arı sütü salgılayarak genç larvaları besler.
  • 12-18 günlük yaşta; balmumu üretip petek örer ayrıca kovan temizliğiyle de uğraşır.
  • 18-20 günlük yaşta; kovan uçuş deliğinde ve uçuş tahtası üzerinde nöbet tutarak kovan bekçiliği yapar.

İlk 20 gününü kovan içinde, kovan içi hizmetlerle tamamlayan ve 21 günlük olan işçi arılar artık kovan dışı hizmetler için hazırlardır. Ömürlerinin geri kalan kısmını kovan dışında ve arazide çalışarak kovana nektar, polen, propolis ve su taşırlar. Kovan dışı görevleri yapan bu arılara “tarlacı arılar” denir. Tarlacı arıların kovan dışı hizmetleri aşağıda sıralanmıştır.

a) Polen Toplama

Arılar beslenme ve özellikle yavru büyütmek için mutlaka polene ihtiyaç duyarlar. Polen protein, yağ, vitamin ve mineral madde kaynağıdır. Polen olmadan koloni kuluçka faaliyetini sürdüremez, işçi arılar arı sütü salgılayamaz. İşçi arı, çiçekleri dolaştıktan sonra vücudu üzerindeki poleni orta bacağındaki tüyler vasıtasıyla arka bacaklarında bulunan polen sepetine aktararak kovana getirir ve petek gözüne bırakır. Kovan içi hizmeti gören genç işçi arılar bu poleni göz içerisine çene ve başı ile yerleştirir ve dili ile de nemlendirirler. Bir polen yükü olan iki polen kümesini yapabilmek için 50-100 çiçeğin ziyaret edilmesi gerekir. Bir petek gözünün polenle dolması için 1500 yonca çiçeğinin ziyaret edilmesi lazımdır. Polen toplamak için günlük uçuş sayısı ortalama 6-8 olmasına rağmen bu sayı 45′e kadar çıkabilmektedir. İşçi arının arka bacağında taşıdığı bir polen kümesinin ağırlığı 12-25 mg arasında değişmektedir. Koloniye polen getiren arı, polen kaynağının yerini ve kovandan olan uzaklığını petek üzerinde “ARI DANSI” denilen özel bir dans yaparak diğer arılara tarif eder.

b) Nektar Toplama

Arıların bal yapmak üzere çiçeklerden topladıkları şekerli sıvıya nektar (bal özü) denir. Arı, bir çiçekte nektar olup olmadığını diliyle belirler. Ayrıca nektarın kokusunu da algılayarak nektar olup olmadığını anlar. Arı, nektarı bulduğu anda hızla kursağına (bal midesi) çeker, kursağını dolduruncaya kadar çiçekleri dolaşır. Arı, küçük çiçeklerden 1000-1500 çiçek ziyaret ederek kursağını doldururken bazen büyük çiçeklerden 100 ziyaretle kursağını doldurabilmektedir. Nektar taşıyan bir arının günlük sefer sayısı ortalama 8-10′dur. Bu sayı 24′e kadar çıkabilmektedir. Arının bir seferde taşıyabildiği nektar miktarı 30-50 mg’dır. Koloniye nektar getiren arı polen toplamada olduğu gibi petek üzerinde dans ederek nektar kaynağının yerini ve kovandan olan uzaklığını kendisini izleyen diğer arılara tarif eder. Getirdiği nektardan bir miktar kendisini izleyen arılara vererek taşıdığı nektarın şeker konsantrasyonu (yoğunluğu) hakkında bilgi verir. Arılar şeker konsantrasyonu yüksek olan nektarları tercih ederler. Nektar taşıyan arı, kovan içerisine girdiği zaman nektarı kovan içinde görevli arı veya arılara aktarır, onlar da petek gözlerine yerleştirirler. Nektarın bala dönüşümü için hem fiziksel hem de kimyasal değişime ihtiyaç vardır. Fiziksel değişim su oranının azaltılması, kimyasal değişim ise nektarda bulunan sakkarozun enzimlerle glikoz ve früktoza indirgenmesidir.

c) Propolis Toplama

Propolis toplayan arılar, propolis kaynağını çenesi ile ısırır, ön bacakları yardımıyla koparır ve polen sepetine atarak kovana getirirler. Kovan içerisinde diğer arılar propolisi çekerek küçük parçalar halinde alıp istedikleri yerlere yapıştırırlar. Arılar propolisi, kovan çatlak ve patlaklarının kapatılmasında, kovanın dezenfekte edilmesinde ve kovana giren ve dışarı atılamayan herhangi bir canlının propolisle kapatılarak kokuşmasının önlenmesinde kullanırlar.

d) Su Taşıma

Yaşayan bütün organizmaların suya ihtiyaç duymaları gibi arılar da suya ihtiyaç duyarlar. Arılar suyu, yavru büyütmede, kovan içini serinletmede ve nemlendirmede kullanırlar. Suyu kovana taşıyan arılar, kovan içine geldiklerinde getirdikleri suyu diğer arılara aktarırlar. Sadece bir arıya aktarabileceği gibi 18 arıya kadar dağıttığı da görülmüştür. Su kaynağının yeri, su taşıyan işçi arılarca nasanof feromonu ile işaretlenip diğer arılar tarafından daha kolay bulunması sağlanır. Su, sıcak ve kurak havalarda polen ve nektar gibi depolanmaktadır. Su depolama işi peteğin üst kısmına, bal mumu ile yapılan küçük bölmelere olur. Su taşıyan arılar 1 günde ortalama olarak 50 sefer yaparlar. Kovana taşınan su miktarı ortalama 25 mg olup 50 mg’a kadar çıkabilir. Dolayısıyla bir arı bir günde 1250 mg su taşıyabilir. Böylece kovana 1 litre suyun taşınabilmesi için 800 arının gün boyunca su taşıması gerekir.

3. Erkek Arı ve Görevleri

Döllenmemiş yumurtalardan gelişen erkek arılar koloninin iri ve tombul bireyleridir. Çevre koşullarına ve koloninin gücüne bağlı olarak kolonilerde Nisan-Mayıs aylarından itibaren erkek arıları görmek mümkündür. En çok oğul mevsiminde görülen erkek arıların boyu, ana arının boyu kadar uzun değildir, fakat işçi arılardan ve ana arıdan daha geniş ve iridir. Erkek arılar çok kısa bir dile sahiptir. Bu nedenle çiçeklerden nektar alamazlar ve iğneleri olmadığı için kendilerini de koruyamazlar. Kolonideki erkek arı miktarı, sezona ve kolonideki koşullara bağlı olup oğul mevsiminde 500-2.000 arasındadır. Koloniler, ilkbahar ve yaz başlarında erkek arı yetiştirmeye başlarlar. Geç sonbaharda ve kış aylarında normal koşullarda kolonilerde erkek arı bulunmaz. Son derece obur olan erkek arıların başlıca görevi çiftleşme uçuşuna çıkan genç ana arılarla çiftleşmektir. Erkek arı, genç ve çiftleşmemiş ana arıyı havada yakalar ve onunla çiftleşir. Ana arıyla çiftleşen erkek arı çiftleşme organını kaybeder ve ölür. Ortalama yaşam süresi 55-60 gündür.

İşçi arılar, ergin erkek arıları koloniden atmak veya erkek arı yumurta ve larvalarını tahrip etmek suretiyle kovandaki erkek arı sayısını düzenlerler. Erkek arı yumurtalarının ancak % 50-56’sının ergin arı olarak gelişmesine fırsat verilir. Erkek arılar, genellikle 5-7 günlük olunca uçarlar. Erkek arılarda en yoğun uçuş aktivitesi günün en ılık saatleri olan saat 14-16 arasında olup genellikle sıcaklık 18-20oC’in üzerine çıkmadıkça uçmazlar. Uçuş amacı; çevreyi tanıma, dışkılama veya çiftleşme olabilir. Günde ortalama uçuş sayısı 2-4 olup bu sayı 17′ye kadar çıkabilir. Uçuşa çıkmadıkları zamanlarda kovanda ballı çerçeveler üzerinde dururlar ve beslenirler. Yaz sonu veya sonbahar dönemlerinde işçi arılarca zorla kovandan dışarı atılarak ölüme terk edilirler.

C- Arı Irkları

Arı ırkları; büyüklük, renk, dil uzunluğu, vücudun kıl örtüsü, balmumu bezlerinin şekil ve büyüklüğü, kanat damar yapısı ve kanat büyüklüğü gibi morfolojik özelliklerle birbirlerinden ayrılırlar. Bu güne kadar yapılan taksonomik çalışmalarda dünyada 24 arı ırkı kesin olarak tanımlanmıştır. Bunlardan ancak bazıları ekonomik öneme sahip olup ekolojik şartların elverdiği her yerde yetiştirilirler. Ekonomik değer taşıyan arı ırkları içinde İtalyan, Kafkas ve Karniyol ilk sıralarda yer alırlar.

1. İtalyan Irkı

İtalyan arısı (Apis mellifera ligustica) olarak da adlandırılan bu ırk, ılıman iklim kuşaklarında yetiştirilir. İnce karın ve nispeten uzun bir dile sahiptir. Bu ırkta kıllar sarı renkte olup bu durum erkek arılarda daha belirgindir. İtalyan ırkı arılar sakin yaradılışlıdırlar. Çoğalma kabiliyetleri fazladır. Yavru büyütme yeteneği fazla olup erken ilkbaharda kuvvetli koloni oluştururlar. Bol nektar toplayarak çok bal yaparlar. Oğul verme meyilleri zayıftır. Obur oldukları için kış mevsiminde fazla bal tüketirler. Kısmen uzun dilleri sayesinde yonca çiçeklerinden kolaylıkla yararlanırlar. Üstün petek örme özelliği İtalyan arısını, arılar arasında en iyi petek ve petekli bal üreten arı haline getirmiştir. Bu olumlu özelliklerine karşın yön tayin etme duyguları zayıftır ve yağmacılığa eğilimlidirler.

2. Karniyol Irkı

Karniyol arısı (Apis mellifera carnica), ince yapılı ve uzun dillidir. Kısa ve sık bir kıl örtüsüne sahiptirler. Gri arılar da denilen Karniyol arısının kitini çok koyu renktedir ve genellikle 2. ve 3. halkalar üzerinde kahverengi noktalar, bazen de kahverengi çizgiler vardır. En sakin ve uysal arı ırkıdır. Yavru üretme kabiliyetleri çok iyidir. Küçük aileler halinde kışladıklarından yiyecek tüketimleri azdır. Polen miktarı yeterli olduğu sürece yavru büyütme uzun süre devam eder. Sonbaharda ailenin nüfusu süratle azalır. Çok sert iklim şartlarında bile kışlama yetenekleri iyidir. Oğul verme eğilimleri yüksektir. Yön tayin etme ve kovanlarını bulma duyguları kuvvetlidir. Yağmacılığa karşı meyilli değildirler. Çok az propolis kullanırlar ve bu yüzden yavru hastalıklarına karşı çok hassastırlar. Çevre şartları değişikliklerine uyma kabiliyetleri yüksektir.

3. Kafkas Irkı

Kafkas arısı (Apis mellifera caucasica) biçim, büyüklük ve kıl örtüsü bakımından karniyol arısına benzer. Kitin rengi koyudur fakat birinci karın halkası üzerinde kahverengi noktalar görülür. Kafkas ırkı, bilinen arı ırkları içinde en uzun dile sahip olan ırktır. Uysallıkları ve petek üzerindeki sakinlikleri bu ırkın en tipik özellikleridir. Yavru verimleri yüksektir ve kuvvetli aileler meydana getirirler. Fakat en kuvvetli oldukları devre yaz ortasıdır. Oğul verme meyilleri zayıftır. Propolisi çok kullanırlar. Nosema hastalığına karşı hassasiyetleri dolayısıyla kuzey bölgelerinde kışlama durumları pek iyi değildir. Yağmacılığa meyillidirler. Bal verimleri yüksektir.

4. Yerli Irklar

Anadolu arısı (Apis mellifera anatoliaca) olarak da isimlendirilen bu ırk, Anadolu’nun büyük kısmında yayılış göstermektedir. 1953 yılında ırk düzeyinde sınıflandırılmıştır. Anadolu arısı, İngiltere ve ABD’ne götürülerek bu ülkelerdeki ıslah çalışmalarında kullanılmıştır. Ege formu gibi değişik alt türlerinin olabileceği bildirilmektedir. Anadolu arısı esmer ve küçük yapılı arılardır. Olumsuz kış şartlarına çok dayanıklı olup yavru ve bal üretim kabiliyetleri yüksektir.

Blog’a Nasıl Yazı Eklerim?

Blog’a üye değilseniz üye olduktan veya üye iseniz giriş yaptıktan sonra site sahibinin size vermiş olduğu haklar (Editör, Yazar, İçerik Sağlayıcı) doğrultusunda blog’a yazı ekleyebilirsiniz. Sitede üye olarak görünüyorsanız yalnızca yorum yazabilir ve sitedeki içerikleri okuyabilirsiniz.

Şimdi size üye ya da misafir olma durumu dışındaki haklarda siteye yazı ekleme nasıl yapılır bu konudan kısaca bahsedeceğim.

1) Üye giriş yaptıktan sonra Y A Z simgesine tıklamalıdır. Karşısına çıkan görünüm aşağıdaki gibidir. B A Ş L I K ve Y A Z I (içerik) bölümleri öncelikle girilmesi gerekli olan bölümlerdir. Yazının başlığı ve içerik kısmı yazıldıktan sonra…

 

null

 

2) Google v.b. gibi arama motorlarının yazımızı indexlemesi için E T İ K E T ler eklememiz gerekmektedir. Etiketler genellikle yazı içinde geçen ve konuyu oluşturan anahtar kelimeleri içerirler. Yani etiketleri seçmek için içerik (ana yazı) içindeki kelimelerden önemli ve özel olabilecekler arasından seçilmelidir. K A T E G O R İ bölümünden eklenen yazının hangi kategoride yer almasını istiyorsanız seçimi de buna göre yaparsınız.

 

null

 

3) H T M L olarak resim ekleme aşağıdaki şekilde belirtilmiştir ve blog’a en kolay resim ekleme şekillerinden biridir.

 

null

 

4) G Ö R S E L olarak resim ekleme şekli biraz karışıkta olsa alışınca hangisini kullanacağınıza kendiniz karar vereceksiniz. Aşağıdaki resimde umarım ayrıntılı bir şekilde açıklayabilmişizdir.

 

null

 

5) Aşağıdaki resimde Word tarzı biçim ayarlarıyla eklediğiniz yazı içinde değişiklikler yapabilirsiniz.

 

null

Sigara Yasa(k)ları

Kamu hizmet binalarının, koridorları dahil olmak üzere her türlü eğitim, sağlık, ticaret, sosyal, kültürel, spor, eğlence ve benzeri amaçlı özel hukuk kişilerine ait olan binaların kapalı alanlarında sigara içilemeyecek. Taksiler dahil, kara, demir, deniz ve havayolu toplu taşıma araçlarında sigara içmek yasak olacak.

null

Sponsorluk bitecek

Tütün üretici firmalar ‘hiçbir etkinliğe’ isim, amblem veya ürünlerinin marka ya da işaretlerini kullanarak sponsorluk yapamayacak. Bu firmaların isimleri, amblemleri veya ürünlerinin marka ya da işaretleri veya bunları çağrıştıracak alametleri kıyafet, takı ve aksesuvar olarak taşınamayacak.

18 yaşını doldurmamış kişiler, tütün ürünü işletmelerinde, pazarlanmasında ve satışında istihdam edilemeyecek. Tütün ürünleri, paket açılarak adet şeklinde veya daha küçük paketlere bölünerek satılamayacak.

TV’de sigara görünmeyecek

  • Tütün ürünlerinin ismi, logo veya amblemleri kullanılarak bildirim yapılamayacak, basın-yayın organlarına ilan verilemeyecek. TV’deki program, film ve dizilerde, müzik kliplerinde, reklam ve tanıtım filmlerinde tütün ürünleri kullanılamayacak, görüntülerine yer verilemeyecek.
  • Yetkili satıcı olan yerlerin dışında, otomatik makinelerle, telefon, TV ve internet gibi elektronik ortamlarda satılamayacak.
  • Yasağın bulunduğu yererde sigara içenlere özel bölümler oluşturmayanlara 500 YTL’den 5 bin YTL’ye kadar para cezası verilebilecek. Yasak olan yerlerde sigara içenlere çevreye izmarit, paket benzeri atıkları atanlara 50 YTL para cezası verilecek.
  • Sigara yasağına aykırı yayın yapan kuruluşlar, 1000 YTL’den 100 bin YTL’ye kadar para cezasına çarptırılacak. Yasak olan yerlerde sigara satanlar 1000 YTL, 18 yaşından küçük çocuklara sigara satanlar altı aydan bir yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılacaklar. Tek tek sigara satanlara 250 YTL para cezası verilebilecek.

Sigara ‘saklanarak’ satılacak

  • Sigarayı işletme dışında görülebilecek şekilde satanlara 1000-10 bin YTL para cezası verilebilecek.
  • Yasaklara uymayan tütün üreticileri 50 bin YTL’den 250 bin YTL’ye kadar para cezasına çaptırılabilecek.

Aracında içene 50 YTL

  • Resmi araç sürücüleri ile araçlarında tütün ürünleri tüketmeyen bir başkasının bulunması halinde özel araç sürücüleri, araç kullandıkları sürece tütün ürünleri kullanamayacaklar.
  • Teklif bu şekliyle, yasağı delene 50 YTL ceza öngörüyor.

Üniformalı içemeyecek

  • Polis, asker ve zabıta, üniformayla sigara içemeyecek.
  • Yasağa aykırı hareket eden kişi disiplin amiri tarafından 100 YTL para cezasına çarptırılacak.

Çocuğa satana hapis

  • Tütün ürünlerini 18 yaşın altındakilere satan ya da tüketimine sunanlar ile kamu binalarında sigara içimini engelleyici önlem almayan yetkili kamu görevlisine altı aydan bir yıla kadar hapis cezası öngörülüyor.

Kamu ve özel yerlerde yasak

  • Okul, hastane, ibadethane binaları ve bahçeleri ile karayolu, demiryolu, denizyolu ve havayolu taşıma araçlarında sigara içilmeyecek. Kamu hizmet binaları, lokanta, kahvehane, birahane gibi eğlence yerleri ile otellerde, demiryolu taşıma araçları ve denizyolu taşıma araçlarının güvertelerinde sigara içmek için özel bölümler oluşturulacak.
  • Dershaneler dahil ilk ve ortaöğrenim kurumlarının, 18’ini doldurmamış kişilere yönelik kültür ve sosyal hizmet binalarının, sağlık hizmetlerinin verildiği kurumların ve ibadethanelerin açık alanlarında tütün ve tütün ürünleri tüketilemeyecek.
  • Açık havada spor, kültür, sanat ve eğlence faaliyetlerinin yapıldığı yerlerde de tütün ürünü kullanılamayacak. Sigara içilebilecek bölümler, statların açık alanında olacak. Otellerde, tütün ürünleri tüketilmeyecek. Tüketen müşteriler sadece kendilerine tahsis edilen kısımlarda kalacak.

Markette poşete

  • Tütün ürünleri market rafları gibi tüketicinin doğrudan ulaşabileceği ve çocukların bizzat alabilecekleri şekilde takdim ve teşhir edilemeyecek. Tütün ürünleri tüketilmesine mahsus alanlara çocuklar giremeyecek.

null

Sigaranın Kısa Tarihçesi

  • Sigaranın, Avrupalı kâşiflerin Kuzey Amerika’ya gidip, oranın yerli halkıyla barış çubuğu tüttürmesine kadar uzanan çok eski bir tarihçesi var.
  • 1492’den önce: Amerika kıtasının yerlileri tedavi ve dini amaçlarla tütün üretimi yapıyorlardı.
  • 1492: Kristof Kolomb Amerika’yı keşfetti. Avrupa’ya döndüğünde yanında bu kıtada daha önce hiç görülmemiş olan tütün tohumları ve yaprakları vardı. Kolomb’un mürettebatından Rodrigo Jerez tütün içerken görüldü ve şeytan tarafından ele geçirildiği iddia edilerek hapis cezasına çarptırıldı. Jean Nicot kısa zamanda tütün içmeyi popüler hale getirdi (19. Yüzyıl bilim adamları “nikotin” olarak tanınan kimyasal maddeye onun adını verdiler).
  • 1565: Tüm Avrupa’ya yayılan tütün alışkanlığı, ünlü İngiliz aristokratı ve şairi Sir Walter Raleigh’nin tütün içmeye başlamasıyla, İngiltere’ye de girdi.
  • 1610: Japonya’da tütün üretimi ve içimi yasaklandı.
  • 1634: Maryland’de de tütün üretimine başlandı. Rus Çarı tütün içimini tüm Rusya’da yasakladı. Tütün içerken yakalananların ceza olarak burnu kesiliyor, suçun tekrarı halinde ölüme mahkum ediliyorlardı.
  • 1761: İngiliz Doktor John Hill, “Cautions Against the Immodetrate Use of Snuff” (Aşırı Enfiye Kullanımına Dikkat) isimli ve tarihte bilinen ilk tütün-kanser araştırması olan raporunu yayınladı.
  • 1854: 1856 yılında sona eren Kırım Savaşı başladı. İngiliz ve Fransız askerleri Türk tütünüyle tanışıp, onu Avrupa’ya götürdüler.
  • 1903: Kanada, İngiltere ve Amerika’da sigaranın zararları ciddi bir şekilde ele alınmaya başlandı, Kanada’da sigaranın yasaklanması için meclise kanun tasarısı verildi.
  • 1920: Tüm dünyada sigara kullanımı hat safhaya ulaştı, bir yılda tüketilen sigara sayısı milyarları buldu.
  • 1943: Dünya yetişkin nüfusunun yaklaşık %60-80’nin sigara içiyordu.
  • 1944: Amerikan Kanser Derneği, sigaranın sağlığa zararlı olabileceğini belirtti. Akciğer kanseri ve sigara arasındaki ilişkinin henüz kesinlik kazanmadığını ama gene de dikkatli olunması gerektiği hakkında halkı uyardı.
  • 1947: Kanadalı Doktor Norman Delarue akciğer kanseri hastalarının %90’ının sigara tiryakisi olduğunu gösteren bir araştırma yayınladı.

Sigaranın Etkileri

null

Sigara içenlerin çoğu, tütün kullanımının ve özellikle sigara içmenin sağlığa zararlı olduğunun bilincindedirler. Çoğu kişinin anlayamadığı şey ise, sigaranın, duyguları ve davranışı etkileyen kimyasal maddeler içeren bir alışkanlık olduğudur. Sigara kullananlar, kanlarında belirli bir nikotin düzeyi sağlamak için sigara içerler. Birkaç saat sigara içmezse, bu düzey düşer ve sigara kullanan kişi sinirli ve huzursuz olur, çünkü sigaraya gereksinimi vardır. Tek bir sigara içilmesi ise, tüm bu şikayetleri ortadan kaldırır, sigara içimi, sigara içmeyen kişide sinirliliği ortadan kaldırmaz. Sigaranın ortadan kaldıracağı tek sinirlilik hali, nikotinin kesilmesinden dolayı meydana gelen haldir. Nikotin, alışkanlık yapan bir madde olduğundan, sigarayı bırakmak güç olabilir. Hatta, çoğu kişi, ilk girişimlerinde başarısız olurlar. Ancak, sigarayı bırakmak güç olsa da olanaksız değildir Her ne kadar önceki girişimlerinde başarısız olsalar da, ABD de yılda 3 milyon kişi bunu başarmaktadır. Çoğu insanın ilk girişimde başarısız olmasının nedenleri ise, kaç tane ve ne kadar zamandır sigara içtiklerine, sigaraya karşı duyarlılıklarına ve sigarayı bırakma girişimine ne kadar iyi hazırlandıklarına bağlı olarak değişiklik gösterir.

Sigaranın gençler üzerinde kısa vadede yaptığı etkiler, genellikle solunum yollarında yoğunlaşmaktadır. Ergenlik çağındaki sigara bağımlılarında ortaya çıkan nefes darlığı önemli bir problemdir.

Ayrıca, sigara diğer uyuşturuculara bir basamak olmaktadır. Sigara kullanan gençlerin büyük bir kısmı içki de içmeye başlamaktadırlar. Sigara içmeyen gençlere göre sekiz kat daha fazla uyuşturucu kullanma riski taşımaktadırlar. Sigara içen gençlerde davranış bozukluğu da görülmektedir, bunlar; kavgacılık, belli bir çeteye girme ya da dikkatsiz ve tedbirsiz cinsel ilişkiler olarak ortaya çıkmaktadır. Sigaraya alışan gençler, başka bir uyuşturucu kullanmasa bile, sigara bağımlısı yetişkinler haline gelmekte ve sağlıklarını tehdit eden kimyasal maddelere bir ömür boyu maruz kalmaktadırlar.

Sigaranın Zararları

Artık herkes sigaranın ne kadar ne kadar zararlı olduğunu biliyor. Tütünün kanserojen olduğunu duymayan, bilmeyen kalmadı. Ancak, sigaranın zararları bununla bitmiyor, her türlü kalp ve akciğer hastalığına yol açıyor, damar tıkanıklığı felce kadar götürebiliyor.

null

Sigara içtiğiniz anda, vücudunuz etkilenmeye başlar. Nabzınız yükselir, daha hızlı nefes alıp vermeye başlarsınız. Kan dolaşımınız yavaşlar. Sigara içinde yaklaşık 3.700 zehirli madde barındıran bir karışımdır. Bunların büyük bir bölümü kanserojendir. En zararları da karbon monoksit, hidrojen siyanid ve amonyaktır ve bu zehirli kimyasal maddeler, bir nefes sigarayla kan dolaşımınıza karışır. Bunun sonucunda, astım, ciğer yangısı, göğüs ağrıları başlar. Daha sık nezle, grip ve soğuk algınlığı geçirmeye başlarsınız. Her on üç saniyede bir kişi, sigaraya bağlı bir hastalıktan hayatını kaybetmektedir. Her yıl dünyada 2.500.000 milyon kişi sigara yüzünden hayatını kaybetmektedir. Bu ölümlerin başlıca sebebi akciğer kanseridir, ikinci önemli sebep kalp hastalıkları ve diğer kanser türleridir. Soluk borunuzdan ve bronşlarınızdan geçen duman göğsünüze iner. Sigara dumanındaki hidrojen siyanid, bronşlarınızın çeperini yakar ve kronik öksürük ortaya çıkar. Bronşlar zayıfladıkça, bu bölgede pek çok hastalık oluşur. Akciğer salgılarında azalma olur ve bu da kronik öksürüklere yol açar. Sigara içenler, içmeyenlere on kat daha fazla akciğer kanseri olma riski taşırlar.

  • Ağız kokusu yapar, diş ve diş eti hastalıklarına yol açar.
  • Dudak, yanak ve gırtlak kanserine neden olur. Hatta sigarayı yakmadan dudağında taşıyan yada tütün çiğneyenlerde de ağız için kanserleri görülür.
  • Dilde, tat alma duyusunda bozulmalar olur.
  • Beyin hücrelerinin ölümüne yol açar. Öğrenme bozuklukları, hafıza zayıflığı ve erken bunama görülür.
  • Göz merceğinin saydamlığının azalmasına yani katarakta sebep olur.
  • Cildin yapısının bozulmasına neden olur. Leke ve kırışıklık oluşur. Selülitlere sebep olur.
  • Burunda koku alma duyusu azalır.
  • Sinüzit, farenjit, bademcik ve orta kulak iltihabı gibi üst solunum yolu hastalıklarına yol açar.
  • Damar sertliğini hızlandırır. Beyin ve kalpte damar tıkanıklığına neden olur. Kalp krizi ve tansiyon yükselmesi görülür.
  • Erkeklerde iktidarsızlığın başlıca sebeplerindendir. Ayrıca mesane kanserinin önemli nedenlerindendir.
  • Akciğerlerde çeşitli hasarlara, astım ve kronik bronşit gibi hastalıklara neden olur. Bronşlarda ve akciğerlerde birçok çeşit kanserin oluşmasına neden olur.
  • Gastrit, ülser ve reflü hastalığına sebep olur. Mide ve yemek borusu kanserine yol açar.
  • Gebelikte tüketilen sigara düşük doğumlara ve bebekte gelişme geriliğine neden olur.
  • Erken menopoz ve rahim kanserinin sebebidir.
  • Parmaklarda sararmaya ve tırnaklarda zayıflamaya yol açar.
  • Kemik erimesine neden olur.
  • Burger hastalığına sebep olur. Bu hastalık, el ve ayaklardan başlayarak tıkanıklığa yol açar ve uzuvların kesilmesi gerekir.
  • Vücutta yorgunluk, uykusuzluk hali, stres, gerilim, performansta düşme ve reflekslerde azalma görülür.
  • Pankreas kanseri riski artar.
  • Hastalık, yara ve ameliyat tedavileri uzun sürer.
  • Kullanılan ilaçları etkisizleştirebilir.
  • Bütçenize yük olur, çevre kirliliğine yol açar, yangınların en önemli sebeplerindendir.
  • Çocuklarınız kanseri önleyen genlerden yoksun hayata gelir.
  • Hamilelerde %10-15 eksik kiloda doğuma ve bebek zeka eksikliğiyle doğar.
  • Çevrenizdekileri de bu zararları verirsiniz. Çocuğunuzun sigaraya başlama oranı daha fazladır.

Sonuçlar Sigaranın sağlık üzerindeki kötü etkileri araştırmalarla kanıtlanmıştır. Bu araştırmalar göre, sigara tiryakisi erkeklerin %40’ı henüz emeklilik yaşına gelmeden hayatını kaybetmektedir. Bu oran sigara kullanmayanlarda %18’dir. Sigara kullanan kadınlarda ise rahim kanseri riski çoğalmaktadır, hamile kadınların sigara içmesi ise sakat ve ölü doğumlarla sonuçlanmaktadır. Tüm bunlara rağmen, sigarayı bıraktığınız anda vücut kendi kendini tamir etmeye başlar. On yıl içinde vücut hiç sigara içmemiş gibi olur. Ancak, sigarayı bırakmak için kanser ya da kalp hastası olmayı beklerseniz, vücudunuzun kendini tamir etmesi için pek fazla vakti olamayacaktır. Ne yazık ki, bu hastalıklar çoğunlukla öldürücüdür. Sigarayı bırakmanız için daha iyi bir sebep olamaz. Ne Dersiniz?

Sigarayı Bırakma Yöntemleri

null

Sigarayı bırakmak için mükemmel bir plan ya da teknik yoktur. Ancak, başarılı sigarayı bırakma yöntemlerinde ortak olan şey, sigarayı bırakmanın kolay olmayacağı gibi gerçekçi bir beklentiyle kesin kararın verilmesidir. 3 ila 10 gün arasında sigarayı kesmeye bağlı fiziksel şikayetler yasayabilirsiniz. Bu şikayetler azalmaya başladığında, geçmişte alışkanlık olarak bir sigara yakacağınız zamanlarda (yemekten sonra ya da direksiyon başında) sigara içmek için bir dürtü duyabilirsiniz. Sigarayı bırakmış bazı kişiler için, dürtüler aylar ve hatta yıllar boyunca gelip gidebilir. Ancak, bu dürtülerin yoğunluğu ve süresi zaman geçtikçe daha azalır. Yeniden başlamaların çoğu, sigarayı bıraktıktan sonraki ilk hafta içinde yaşanır. Bunun nedeni, alışkanlığın güçlü olmasını da içeren birçok nedene dayanır. Yeniden başlamaların bir nedeni de, sigara bırakma programındaki zayıflıklardır. Sigara bırakma programı, günlük yaşamınızda çeşitli değişiklikler içermelidir, çünkü sigara içmenin yerine koyacak yeni alışkanlıklar edinilememesi nedeniyle çoğu kişi ilk üç ay içinde yeniden sigara içmeye başlamaktadır.

Sigara içmemek için…

Nicorette olarak bilinen nikotin sakızı (nikotin polakrileks) tedavi programında bir yardımcı olarak yararlı olabilir. Nikotin sakızı adı verilen bu ürün, çiğnendiğinde dereceli olarak nikotin salar. Çok hızlı çiğnemek, fazla nikotin alınmasına neden olur, bu da mide bulantısıyla sonuçlanır. Hedef, herhangi bir kesilme şikayetini önlemek için, nikotin düzeyinizi elde edecek kadar nikotin sakızı kullanmaktır. Nikotin sakızı, etkisini en üst düzeye çıkarmak için yanağınız ve diş etiniz arasına yerleştirilmek üzere tasarlanmıştır. Bu arada, sigara dumanının kokusu evinizden ve giysilerinizden çıkmaya başlar ve sigara alışkanlığınız da yavaş yavaş azalır. Bu konuda biraz rahatlayınca, yapmanız gereken dereceli olarak kullandığınız nikotin sakızı miktarını azaltmaktır. Bunu, sigarayı bıraktıktan sonra 3 ve 6 ay arasında azaltabilirsiniz. Ancak 6. aydan itibaren nikotin sakızına son vermelisiniz.

Burada, nikotin sakızının yalnızca sigara bırakmak için bir yardımcı olduğunu ve herkes için uygun olmadığını vurguluyoruz. Bazı kalp hastaları, peptik ülseri olanlar ve hamile kadınlar bu sakızı çiğnememelidirler. Ayrıca, sakız, sigara içmenin diğer etkilerini kapsamaz. Her ne kadar, nikotinin acı tadını gidermek için hafif baharatlandırılmışsa da, sigara içenlerin çoğu bu tada birkaç günden sonra alışabilmektedirler. Bu sakızın hazımsızlık, mide ağrısı gibi yan etkileri olabilir, ancak bu rahatsızlıklar genelde hafif ve kısa sürelidir. Nikotin sakızını, ancak bir doktor reçetesiyle elde edebilirsiniz. Sigara içenlerin sigarayı bırakmalarına yardımcı olmak için başka ilaçlar üzerinde çalışılmalar sürmektedir.

Burada senede yalnızca birgün sigara içilmez…

O da bugün

Dünyanın En Çok Satan Oyunu Vitrine Çıkıyor

World Of Warcraft: Wrath Of The Lich

Dünyanın en çok ilgi gören oyunu World of Warcraft Türkiye’ye Picasso tablosu gibi gelecek. Elektro World’ün Kurtköy mağazasında 12 Kasım gece yarısı satışa sunulacak..

null

Oyun tutkunlarının merakla beklediği, tüm dünyada 24 saat içinde 2.4 milyon adet satan World of Warcraft oyunu son serisi Wrath Of the Lich King Türkiye’de 13 Kasım’da satışa sunulacak. Elektro World Genel Müdürü Bahadır Özbek oyunun satışına Kurtköy’deki Elektro World Viaport mağazasında gece 24.00′te başlanacağını ifade etti. Oyunun hem satış hem oynama olanağı için çaba harcadıklarını belirten Özbek, “Tüm dünyada 12 Kasım’da saat 24.00′te sunulacak olan World of Warcraft -Wrath of the Lich King, Türkiye’de yerel saatle saat 00.01′de İstanbul Viaport AVM’deki mağazamızdan satışa sunulacak. Son derece dikkat ve özenle uçak kargo ile getirilen oyunların dağıtımı, tüm dünyadaki mağazalara, tanıtım aynı günde, hatta aynı saatlerde yapılacak” diye konuştu. Türkiye’de 4 farklı ilde 7 mega teknoloji perakende mağazası açtıklarını, mağaza sayılarını artırmayı hedeflediklerini belirten Özbek, ilk olarak oyunla farklılaştıklarını söyledi. Oyuna önce giriş yapmanın bir avantaj sağlayacağına işaret eden Özbek, “79 YTL’ye satılacak oyunun takipçilerini dünya ile aynı saatte mağazamıza bekliyoruz. 12 Kasım günü 24.00′ten sonra açık tutacağız ve bu doğrultuda talepleri karşılamak için hazır olacağız” dedi.

null

Dünyada 9 milyon üyeye ulaşan World of Warcraft’ın 2. ek paketi Wrath of the Lich King geçtiğimiz günlerde Blizzcon’da Blizzard tarafından yapılan açıklama ile duyuruldu. Hikayesini Lich King Arthas Menethil’in oluşturacağı Wrath of the Lich King ile beraber gelecek olan yenilikler ise şöyle:

  • Maksimum level 80‘e çıkacak. Bunun getirisi olarak da yetenek ağaçları değişecek, genişleyecek, her sınıfa yeni büyüler gelecek.- Yeni bır ırk olmayacak ama yeni bir sınıf olacak: Death Knight. Death Knight’ın tank ve dps (yüksek damage yapan) arasında bir sınıf olacağı, plate armor giyeceği ve her ırkta mevcut olacağı belirtildi.
  • Death Knight normal sınıf olmayacak, hero class olacak. Yani level 1′den itibaren Death Knight oynanmayacak, onun yerine level 80′de quest zinciri sonunda Death Knight seçilebilecek. Death Knight’in level 55-70 arası bir level’da başlayacağı söylendi.
  • Death Knight konusunda ortalıkta dolaşan söylentiye göre , level 80 olan karakterimiz kendini feda ederek level 55-70 arası bir death knight’a dönüşecek. Yani orjiinal karakterimizi kaybedip, Death Knight olarak devam edebileceğiz söylentilere göre.
  • Inscription adı verilen yeni bir meslek öğrenilebilecek. Bu mesleğin büyüleri ve yetenekleri geliştireceği açıklandı. Örnek olarak mage’in fireball’una knockback efekti ekleyebilmesi verildi.
  • Yeni paket ile gelen başka bir yenilik ise karakter yaratma ekranındaki seçeneklerin artışı.
  • Bu pakette yeni bölge olarak Azeroth’ta Northrend bölgesi açılacak. Bu bölgede keşfildelmeyi bekleyen bir sürü bölge, yüzlerce quest , yaratık , eşya olacak, aynı zamanda da birkaç tane 10 ve 25 kişilik zindanlar olacak. Northrend’de ana şehir olarak Dalaran olacak. Dalaran’daki büyücüler Lich King’e karşı koymak için şehri Alterac’tan Northrend’e taşıyacaklar.
  • Level 1-60 arası için yeni bölgelerin açılacağı ve level atlamanın çok daha hızlı olacağı açıklandı.
  • Pvp’de de bazı değişikliklerin olacağı açıklandı: Yeni pvp bölgeleri ve savaş arenalarının yanında aynı zamanda savaş arenalarında kullanılacak olan kuşatma silahları ile binaları yıkmak mümkün olacak.

Oyunun çıkış tarihi açıklanmasa da yaklaşık olarak 1 sene sonra piyasada olacağı söyleniyor. Bundan önce Blizzard, Blizzcon’da ilk ek paket olan Burning Crusade’in duyurusunu çıkışından 15 ay önce yapmıştı.

null

null

null

null

[KAYNAK: sabah.com.tr, pclabs.com.tr]

Bulgar Kahin Vanga

null

Bulgar Vanga Kimdir?

Gerçek adı Vangelina Pandeva olan Baba Vanga, 1911 yılında dönemin Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetinde olan Bulgaristan’da (şimdiki Makedonya) doğdu. 13 yaşında sele kapılarak toprak altında kaldı. İki gözü de iltihaplanıp kapandı. Bu kazadan sonra geleceği okumaya başladı. Dokunduğu her şeyi tüm ayrıntılarıyla tarif ediyor, bastığı toprakta yıllar önce ne olaylar geçtiğinin hepsini söylüyordu. Ünü arttıkça Bulgar devletini bir organı gibi çalışmaya başladı. Aylık maaşa bağlandı. Bilim adamları görüşmek isteyenlerin randevularını ayarlamaya başladı. Kehanetlerin hepsi Bulgar hükümeti tarafından kaleme alındı. Kayıtlara göre ünlü kahini zamanında Nazi lideri Adolf Hitler bile ziyaret etti. Hitler’in bu görüşmeden çok sinirli çıktığını söyleniyor. Baba Vanga 1996 yılında 84 yaşındayken öldü.

Kehanetleri

ABD’ye 11 Eylül 2001′deki terör saldırısını 12 yıl öncesinden bilen Bulgar kâhin Vanga ölümünden iki yıl önce Rusya bir gün dünyaya hâkim olacak demişti.

11 Eylül saldırıları, Kursk faciası, ve Rusya’nın Gürcistan’ı işgal edeceğini bilen Baba Vanga Amerika’ya dair şu kehanetlerde bulundu:

“Amerika Birleşik Devletleri’nin 44’üncü başkanı (Yani George Bush’tan sonraki başkan) siyah olacak. Bu Amerika’nın göreceği son lider olacak. Çünkü siyahi liderin göreve gelmesinden kısa bir süre sonra ülke büyük bir ekonomik krize girecek.

Kuzey ve güney eyaletler arasında anlaşmazlık çıkacak. Endonezya karışacak. Tüm bunlar Üçüncü Dünya Savaşı’nı başlatacak… Üçüncü Dünya Savaşı’nda ilk kez atom bombası kullanılacak.

Birçok Kehaneti Var…

Hayattayken kehanetleri Bulgar hükümeti tarafından kaleme alınarak saklanan Baba Vanga’nın kehanetlerinin yüzde 80’i doğru çıktı. 1989’da Rus televizyonuna “İki çelik kuş kulelere çarpacak gökyüzü aydınlanacak, (11 Eylül saldırıları) Kursk (2000 yılında 118 Rus askerine mezar olan denizaltının adı) su altında kalacak bütün dünya arkasından ağlayacak, dedi. Kahin 1994 yılında da ” Vladimir’in zaferi dünyada herşeyi eritecek. (Gürcistan savaşı). İklimler değişecek (küresel ısınma). Rusya ayakta kalacak ve dünyaya hakim olacak” demişti.

null

Yeni Kehanetleri

  • 2008 - 4 ülkenin 4 devlet başkanına suikast girişiminde bulunulacak. Bu 3. Dünya Savaşı’nın başlama sebeplerinden biri olacak.
  • 2010 - 3. Dünya Savaşı Kasım 2010′da başlayacak ve 2014′e kadar sürecek.
  • 2011 - Radyoaktif dalgaların yoğunlaşması nedeniyle hayvan ve bitkiler yok olma noktasına gelecek. Müslüman ülkeler kimyasal savaşla Avrupalıları yok edecek.
  • 2014 - İnsanlığın yarısı kanserle boğuşacak.
  • 2016 -Avrupa’nın nüfusu azalacak
  • 2018 - Dünyanın yeni hakimi Çin olacak. Çin ekonomik olarak güçlenecek.
  • 2043 - Müslüman bir devlet yeniden Avrupa’nın tek hükümdarı olacak.
  • 2046 - Tedavi edilmeyecek organ kalmayacak. Hastalıklı organın yerine yenisi yapılacak.
  • 2076 - Bütün dünyada sınıfsız komünizm sistemi yerleşecek.
  • 2088 - Bütün hastalıklar bir kaç saniyede tedavi edilecek.
  • 2097 - Çabuk yaşlanmanın önüne geçilecek.
  • 2167 - Yeni bir din
  • 2304 - Ay’ın sırrı, gizemi çözülecek.
  • 3797 - End of the world - Dünyanın sonu… Başka bir gezegende insan yapımı yeni bir hayat başlayacak.

En Güzel Atatürk Resimleri ve Dünyanın Atatürk İçin Söyledikleri

Kemal Atatürk veya bizim O’nun o zamanlar tanıdığımız ismiyle Kemal Paşa, gençlik günlerimde benim kahramanımdı. Büyük devrimlerini okuduğum zaman pek çok duygulandım. Türkiye’yi modernleştirme yolunda Kemal Atatürk’ün giriştiği genel çabayı büyük bir takdirle karşıladım. O’nun dinamizmi, yılmak ve yorulmak bilmezliği insanda büyük bir etki yaratıyordu. O, Doğuda modern çağın yapıcılarından biridir. O’nun en büyük hayranları arasında bulunmakta devam ediyorum.

null

Hindistan Başbakanı Jawaharial Nehru

  • Kemal Atatürk, şüphesiz, yirminci yüzyılda İkinci Dünya Savaşı’ndan önce yetişen en büyük devlet adamlarından biri, hiçbir ulusa nasip olmayan cesur ve büyük bir devrimci olmuştur. O, ulusunun özgürlüğünü ve yurdun bütünlüğünü tehdit eden düşmanı yok etmesini ve dünkü düşmandan, öç alma ve hınç duygularına kapılmadan bir dost ve müttefik yapmasını bilen güçlü bir savaşçı, tek başına bütün dünyaya karşı direnmekten korkmayan sadık ve gerçek bir yurtseverdir.

 

İsrail Başkanı David Ben Gurion

  • Çağımızda; uzak görüşlü, cesur, siyasi, sosyal ve ekonomik reformlarla Türkiye’yi bugünkü modern cumhuriyet durumuna getiren Kemal Atatürk’tür. Aynı zamanda bugün Türkiye’nin Avrupa Ortak Pazarına girebilecek güce erişmesini sağlayan modern ekonominin temelini hazırlayan da yine O’dur.

 

Hollanda Dışişleri Bakanı Joseph Luns

  • Arkadaşlar, yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki, O büyük dahi çağımızda Türk Ulusu’na nasip oldu. Mustafa Kemal’in dehasına karşı elden ne gelirdi?

 

İngiltere Başbakanı Lloyd George

  • Mustafa Kemal hakkındaki bilgiyi O’nu çok iyi tanıyan birisinden edindim. SSCB’nin Amerikaca tanınması konusunda Sovyet Rusya Dışişleri Bakanı Litvinof ile görüşürken, kendisine, onun fikrince bütün Avrupa’nın en değerli ve ilgi çekici devlet adamının kim olduğunu sordum. Bana verdiği cevapta Avrupa’nın en büyük devlet adamının bugün Avrupa’da yaşamadığını, Boğazların gerisinde, Ankara’da yaşadığını, Bunun Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal olduğunu söyledi.

 

ABD Başbakanı Franklin D. Roosevelt

  • Batıda ihtilal ve devrimlerin yavaş yavaş elde ettiklerini Atatürk’ün ülkesi birdenbire kazandı ve Türk hayatında o kadar derin izler bıraktı ki, Batıdakilerde bu, ancak yüz yılda erişebilecek bir başarı idi.

 

Macar Prof. Dr. Fekete Lajos

  • Hiçbir Türk, yurttaşlarının içinde bulundukları korkunç durumu Kemal Atatürk kadar doğru bir şekilde göremedi. Türklerin düşünüş tarzının ne şekilde değişebileceğini anlayan sadece o, olmuştur. (1937)

 

ABD, General Charles Sherrill

  • Yeni Türkiye, Atatürk’le yalnız İslam anlayış ve görüşlerini değil, aynı zamanda Avrupa’nın düşünme tarzını da açmıştır. Türkiye bir dürüstlük, samimiyet ve realite politikası gütmekte ve bu sebeple tepkilere, başarısızlıklara uğramamaktadır. Bu politikanın kendisinden öncekilere benzer tarafı olmadığı gibi taklidi de yoktur.

 

Alman Tarihçi Prof. Dr. Herbert Meizing

  • Şöhreti bütün cihana yayılmış olan tecrübeli Başkanın yönetimi herkesin sevgisini ve saygısını çeken büyük Türk ulusunun milli bağımsızlığını devamla bir başarıyla kuvvetlendirmiş ve yeni milli yapısını yaratmıştır. (1935)

 

SSCB Başbakanı Kalinin

  • Türk devriminin bütün Doğu dünyasının ilerleme ve gelişmesindeki rolü, Batı dünyasını kültür ve uygarlık yoluna yönelten Fransa Devrimi kadar önemli ve etkilidir. Devriminizin kıvılcımlarından çıkacak ateş, bütün Doğu uluslarını aydınlatacak, kamaştıracak ve gerçek nuru yaratacaktır. (1936)

 

Çin, General Ho-Yao-Su

  • O, uğraşlarıyla, yalnız Türkiye’ye değil, bütün Doğu dünyasına kurtuluş yolunu göstermiştir. O tarih büyüğünün, O Türk kahramanın, O Doğunun kurtuluş ve uygarlık önderinin eserini her zaman sevgi ve saygıyla anacağız. (1939)

 

Hindistan Meclis Başkanı Sir Abdurrahim

  • Kemalizm, hızlı gelişme yolunu keşfetti ve ispat etti ki, yalnız bir kuşakta disiplinli bir eğitim ile halkçı büyük bir uygarlık geliştirilebilir. Bu, insanlığa denenmiş bir felsefe örneği olarak sunulabilir. Kemalizm, yüzyıllara sığabilecek işleri on yılda tamamladı. (1937)

 

Fransız Yazar Gerard Tongas

  • Atatürk tarafından yaratılan bugünkü modern Türkiye’yi tanıyanlar, Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki Türk Anavatanının durumunu tasavvur bile edemezler.

 

Almanya Büyük Elçisi F. Von Papen

  • Öyle bir an düşünün ki, Batı dünyamızda rönesans, reform, XII. yüzyıl sonunda bilimsel kültürel ihtilali, Fransız ihtilali ve endüstriyel ihtilallerin hepsi bir insan hayatının içine yığılmış olsun ve bunlar kanunla zorunlu kılınsın. İşte Atatürk, 1920-1930 arasında, bu kadar kısa bir süre içinde ve hiçbir ülkede uygulanamamış en ihtilalci bir programı gerçekleştirdi. (1963)

 

İngiliz Tarihçi Prof. Arnold J. Toynbee

  • Osmanlıların “Hasta Adamı” iyileşmemiş, ilerlemiş ve güçlenmiştir. Atatürk bunu yapmakla gerçekten bir mucize göstermiştir. (1938)

 

Polonya - Gazete Plska

  • Hiçbir ülke, yeni Türkiye’nin Ata’sı tarafından başarılan yenileşme kadar hızlı ve o kadar kökten bir gelişme görmemiştir. Böylesine insanlar yüzyıllar içinde yalnız bir defa görülür. Şimdi Türkiye’nin tarihi bu eşsiz devlet adamının tarihidir. (1938)

 

Bulgaristan Dness Gazetesi

  • Türkiye, İslam dünyasında bir mucize manzarası göstermektedir. Türkler, ebediyen Atatürk’e minnettar kalacaklardır. (1939)

 

Çekoslavakya, Ç.T.K. Ajansı

  • Atatürk’ü her zaman hatırlayacağız. Atatürk’den önce tarihe mal olmuş hiçbir kimse, Atatürk kadar, ulusal hayata kendi damgasını vurmak yoluyla dünyayı hayretler içinde bırakmamıştır. Atatürk, Türkiye modern anlayışının yaratıcısı olmuştur ve öyle kalacaktır. (1938)

 

ABD Dışişleri Komisyon Bşk.

  • Bundan sonraki kuşaklar O’nun akıllara hayret veren destanlarını birbirine anlatacak, bir tek adamın zekası ve kuvvetiyle nasıl bu büyük işleri başardığını hayretle anacaklardır. O’nun böyle birkaç yıl içinde sevdiği yurdunda yepyeni bir ulus yaratması, onu yükseltmesi, bayındırlık ve ekonomik alanda bu ölçüde ilerlemesi, yaratıcılığının eşsizliğini gösterir. (1938)

 

Irak, El Arabi Gazetesi

  • O’nun adı, dünyanın en büyük ilham kaynaklarından biri olarak yaşayacak ve Müslümanların en derin yurtseverlik içinde yaşamalarına önderlik edecektir. O’na duyulan sevgi, daima bütün Müslüman dünyasına ve insanlığa faydalı olacaktır. (1965 - Anıtkabir Defteri)

 

Pakistan, General Muhammed Azam Khan

  • Sizlere şunu söyleyeyim ki, ben Atatürk’e katip olmak isterdim. Sebebi de, O’nun her akşam sofrasında bulunup, yüksek fikirleriyle beslenmek dileğinde oluşumdur. (1933)

 

Fransa Başbakanı Edouard Herriot

  • Devlet Şefiniz gibi insanlığın en yüksek mertebesine erişmiş büyük dahinin bir ülke için ilerlemenin ancak, o ülke kadınlarının genel seviyeye yükselmeleri ile gerçekleşeceğini anlamış olması, uluslararası kadın davasını çok kolaylaştırmıştır. Size Atatürk tarafından kazandırılan haklar ve sizin özgürlüğünüz bütün dünya kadınları için çok güven verici ve onların mücadelesinde onlara yardımcı bir kuvvet olacaktır. (1935)

 

Uluslararası Kadın Birliği Gnl. Sek. Katherin Bonifas

  • O’nun ölümü Türkiye’nin sarsılması olmayacak; çünkü bütün genç kuşak, Şefi tarafından çizilen yolu inançla ve çoşkunlukla izlemektedir. (1938)

 

Macaristan, UJ Magyar Gazetesi

  • İkinci Dünya Savaşı’na kadar Mustafa Kemal’in eseri Türkiye çapında değerlendirildi; eski bir ülkenin modern bir ulus haline gelmesi için harcanan çabayı takdir etmeyen yoktur. Söz konusu eser 1945′den bu yana bir örnek değeri kazandı. Kemalizm, Türkiye Tarihi’nin bir sayfası olmaktan çıkıp, siyasi bir sisteme önderlik etmeye başladı. Çünkü, yeryüzünde henüz Moskova’ya ve Pekin tımarına girmemiş olan üçüncü çeşit devletlere bu sistem yol göstermektedir. Yarı gelişmiş uluslar için Marksizm’in karşısına dikilen ikinci bir alternatiftir bu sistem. (1961)

 

Fransız Hukukçu, Prof. Maurice Duverger

  • Boğazlar Anlaşmasının yeniden gözden geçirilmesini isterken izlediği yol, zamanı seçişi mükemmeldi. Hatay’ın Türkiye’ye katılmasını sağlayan diplomasi çalışması bir ustanın eseridir. Dünyanın gidişi hakkındaki görüşleri de insanı ürkütecek kadar doğru çıkmıştır. (1964)

 

İngiltere, Times Dergisi’nin Eki

  • Dünya tarihinde, Kemal Atatürk gibi, önemli bir görevi kesin şekilde başarı ile sonuçlandıran ve bir ulusun mutlu geleceğini sağlayacak sorumlulukları üzerine alan dürüst insanlara çok ender rastlanmaktadır. Bu azim ve irade iledir ki, Atatürk; deha, seziş ve başarıcılığı ile yalnız neticesiz bir savaşla uçurum kenarına gelmiş bulunan yurdunu kurtarmakla kalmamış, aynı zamanda memleketi çağdaş uygarlık düzeyine ulaştıracak bütün temelleri atmıştır. (1963)

 

İran, Şah Rıza Pehlevi

  • O’nun yeni Türkiye’yi yaratan mucizesi, yüzyılları geride bırakan bir anıt olarak kalacaktır. (1938)

 

Yunanistan Başbakanı Y. M. Metaksas

  • Hayatının sonuna kadar ulusunun mutlak güveniyle kurduğu devletin başında kalan muzaffer kumandanın kişiliği, eşi görülmemiş bir karakter örneğidir.

 

İtalyan Bakanı Soforça

  • Ulusunu hürriyet ve demokrasiye kavuşturmak uğrunda savaşarak başarı kazanan büyük Türk önderi hakkında engin duygularımı ve hayranlığımı iletmek isterim. Atatürk’ün hayatı ve eseri yalnız Türkiye için değil, fakat dünyanın bütün hür ulusları için de ilham kayağı olmakta devam edecektir. (1963)

 

Çin Devlet Başkanı Çang Kay Şek

  • Japonya’da Atatürk, Birinci Dünya Savaşı sonrası yıkımlarından Türkiye’yi kurtararak büyük zafere ulaştıran kahraman ve Osmanlı İmparatorluğu yıkıntılarından yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni yaratan büyük bir devlet adamı olarak çok iyi tanınmaktadır. Özellikle Atatürk’ün Türk Dili Devrimi’ni gerçekleştirmesi ve dinle siyaseti birbirinden ayırarak Türk toplumunun modernleşmesini sağlamak yolundaki çabalarına karşı büyük bir hayranlık duymaktayız. (1963)

 

Japonya Başbakan Hayato İkeda

  • Kuvvetli karakterli ve dünya ulusları arasında kendi ulusunu, haklı gururu üzerine kesin görüşlü bir adam olarak hiçbir zaman kişisel ün peşinde koşmadı. Yurdunun çıkarlarını herşeyin üstünde tutan ve milleti için her faydalı sonuca ulaşmaya çalışan bu zat gücünü damarlarına işleyen görev duygusundan alıyor.

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

3D Hologram Artık Hayatımızda

Hologram, eşevreli lazer ışınlarının kullanılmasıyla elde edilen resime verilen ad. Hologram elde etmek için uygulanan yöntemse holografi olarak adlandırılır. Holografi normal fotoğraf tekniğinden bazı farklılıklarla ayrılır. Her ışık dalgasının üç özelliği vardır: Dalga yüksekliğiyle tanımlanan şiddeti, dalgaboyu uzunluğuyla tanımlanan rengi ve doğrultusu. Gümüşlü levha üzerine çekilen ve siyah beyaz fotoğraflarda, ışıktaki şiddet değişiklikleri kaydedilirken, renkli fotoğraflarda dalgaboyu değişiklikleri de kaydedilir.

null

Hologramdaysa, ışığın şiddetiyle birlikte, ışık dalgalarının doğrultusu da kaydedilerek bir cismi üç boyutlu görmemiz sağlanır. Bu, tek renk hologramlar için geçerli olsa da renkli hologramlar için ışığın her üç özelliği de kaydedilir. Üç boyutlu bir görüntü elde edebilmek için, kaynaktan yayılan ışığın fotoğrafını çekmek gerekiyor. Işığın hareket eden ve bu sırada çeşitli tepe ve çukur noktaları oluşturan dalgaları bir an için dondurulup fotoğraflanabilirse, ışığı yansıtan cismin üç boyutlu özelliklerini taşıyan dalga örneği yeniden oluşturulabilir. Bu noktadan hareket edilerek, cisimden yansıyan lazer dalgalarının genlikleri ve fazları kaydedilip hologram elde edilebilir.

Elle Kontrol Edilen İnteraktif Hologram

Gerçek boyutta bir insanı gösteren hologramdaki görüntü el hareketiyle kontrol edilebiliyor. Henüz gelişmiş özellikleri olmayan erken bir prototip olsa da uygulama alanlarını hayal etmek geleceğe ışık tutuyor. Örneğin oturma odanızda yer alacak böyle bir sistemle el hareketlerinizle TV kanalları arasında dolaşmak, internete bağlanmak ve oyun oynamayı hayal etmek hiç fena gelmiyor.

Hologram Teorisi ve Eşzamanlılık

Bir önceki yazı da Bohm’dan oldukça fazla bahsetmiştik ve biraz daha araştırma gereği hissettim ama konuya önce Pribram’ın Holografik Modeli ile giriş yapalım. Bakın neler buldum, umarım bu yazıların sonunda bir ekonomist olarak, ünlü ekonomist fıkrasında olduğu gibi size karşıdaki tepeyi göstermem. Bilmeyenler için önce bu fıkrayı anlatarak başlayayım:

Bilim adamları kaybolurlar, ellerinde bir harita vardır. Ekonomist ‘durun! Ben şimdi nerede olduğumuzu bulurum, merak etmeyin’ der, biraz hesap yapar, inceler ve şöyle devam eder. ‘Tamam buldum. Şu karşıdaki tepeyi görüyormusunuz? İşte hesaplarıma göre şuan tam o tepenin üzerinde bulunuyoruz.’ Pribram’ı holografik modeli biçimlendirmeye yönelten ilk çıkış noktası, anıların beyinde nasıl ve nerede depolanmakta olduğu sorusuydu. Bu gizemle ilgilenmeye başladığı 1940′ların ilk yıllarında anıların beyinde belirli bir yerde yerleşmiş olduğu kanısı egemendi. Kişinin sahip olduğu her anı, örneğin büyük annesini en son gördüğün anın, beyin hücrelerinin belirli bir yerinde bulunduğuna inanılırdı. Bu gibi anı izlerine engramlar deniliyordu, bir engramın hangi maddeden yapıldığını-bir nöron mu, yoksa özel bir tür molekül mü olduğunu – hiç kimse bilmiyordu.

Genç bir nöroşirurji öğrencisi olan Pribram’ın, Penfield’ın enegram kuramından kuşkulanmak için bir nedeni yoktu. Ancak daha sonra düşüncesini tümüyle değiştirmesine neden olan bir şey oldu. Büyük Nöropsikolog Karl Lashley’le çalışmaya başlamıştı. Lashley hafızadan sorumlu o bir tür bilinmeyen mekanizma üzerinde otuz yıldır kişisel inceleme yapıp, duruyordu ve orada Pribram, Lashley’in çalışmalarının meyvelerine ilk elden tanık oldu. Şaşırtıcı olan, Lashley’in engramın varlığı konusunda hiç bir ipucu elde edememiş olmasınında ötesinde, yaptığı incelemenin, Penfiled’ın tüm bulgularının dayandığı zemini yerle bir etmiş olamasıydı. Lashley’in yaptığı şey, fareleri, örneğin bir labirent içinde koşturmak gibi çeşitli görevleri yerine getirmek üzere eğitmekti. Farelerin beyinlerinin çeşitli bölümlerini ameliyatla çıkarttıktan sonra yine bu deneyleri uyguladı. Amacı, farelerin beyinlerinden labirent içinde koşma yeteneklerinin anılarını kapsayan bölümleri devreden çıkartmaktı.

Anılarını ortadan kaldıramadığını görerek şaşırmıştı. Genellikle farelerin motor yetenekleri zayıflıyor ve labirentin koridorlarında beceriksizce topallıyorlardı ama beyinlerinin büyük bir bölümü çıkarılmış olsa bile hafızaları inatla tam kalıyordu. Pribram için bunlar olağanüstü bulgulardı. Eğer hatırlara beynin içinde kütüphane raflarında belirli yerlerde bulunan kitaplar gibi özel yerlere sahipse, Lashley’in cerrahi müdaheleleri onlar üzerinde niçin etkisiz kalıyordu? Pirbram’a göre bunun tek nedeni, hatıraların beynin belirli bir bölümünde yerleşmiş olmayıp, tüm beynin içinde bir biçimde yayılmış ya da dağıtılmış durumda oluşuydu. Sorun, bu durumun oluşmasını hangi mekanizma ya da sürecin sağladığı konusunda bir düşünce üretilememesiydi. 1960′ın ortalarında, Scientific American dergisinde okuduğu bir makale onu şimşek gibi çarptı. Bu makale, bir hologram düzeninin nasıl kurulduğunu anlatıyordu. Şaşırtıcı olan yalnızca holografi kavramının kendisi değildi, aynı zamanda Pribram’ın çözmeye çalıştığı bilmeceye bir çözüm sağlıyordu.

null

Holografinin ortaya çıkamasına neden olan şey girişim diye tanımlanan olgudur. İki ya da daha çok dalga-tıpkı su dalgaları gibi – birbiri içine geçtiğinde oluşan çapraz çizgili desenlere girişim denir. Örneğin bir havuza bir çakıl taşı attığınıza suda bir dizi eş merkezli dalgalar oluşur. Ve bunlar kendi dışlarına doğru yayılır. Eğer havuza iki taş atacak olursanız, iki dizi dalganın yayılıp, birbirinin içinden geçtiğini görebilirsiniz. Böyle çarpışmanın neden olduğu dalga sırtları ve çukurlarından oluşan karmaşık düzenleme, bir girişim desenidir. Dalga benzeri her fenomen ışık ve radyo dalgaları da dahil bir girişim deseni yaratabilir. Lazer ışını son derece saf, birbiriyle uyumlu bir ışık türü olduğu için, girişim desenleri yaratma konusunda özellikle başarılıdır.Deyim yerideyse lazer, kusursuz bir çakıl ve kusursuz bir havuz oluşturur. Sonuçta, bugün bildiğimiz hologramlar ancak lazerin bulunuşundan sonra oluşturulabilmişleridir.

Bir hologram, tek bir lazer ışınının iki ayrı ışına ayrılması ile oluşur. İlk ışın, fotografı çekilecek nesneden sektirilir. Sonra ikinci ışın, ilkinin yansıyan ışığıyla çarpıştırılır. Bu durumda ortaya çıkan girişim deseni daha sonra bir film parçalayıcısına kaydedilir. Çıplak gözle bakıldığında film üzerineki imgenin, fotoğrafı çekilen nesneyle uzaktan yakından hiç bir benzerliği yoktur. Daha çok, havuza atılmış bir avuç çakıl taşının oluşturuğu eş merkezli halkalara benzemektedir. Ancak başka bir lazer ışını (ya da bazan benzer bir parlak ışık kaynağı) filmin içinden geçip, onu aydınlatacak olursa orjinal nesnenin üç boyutlu bir imgesi yeniden ortaya çıkar. Böylece imgelerin üç boyutluluğu genellikle insanı ürkütecek derecede inandırıcıdır. Bir holografik projeksiyonun çevresinde dolaşabilir ve sanki gerçek bir nesneymiş gibi ona değişik açılardan bakabilirsiniz. Bununla birlikte uzanıp, ona dokunmak isterseniz eliniz görüntünün içinden geçip gider, ancak o zaman orada gerçekte hiç bir şey olmadığını anlarsınız.

Hologramın tek şaşırtıcı özelliği üç boyutlu oluşu değildir. Üzerine bir elma imgesi kaydedilmiş bir holografik film parçasını ikiye böler ve ve sonra parçaları lazerle aydınlatacak olursak, her iki yarının da elma imgesinin bütününü kapsamakta olduğunu görürüz! Bu yarım filmleri tekrar tekrar bölerek yine aynı işlemi yineleyecek olursak, bütün elma imgesinin en küçük parçanın üzerinde bile (parçalar ufaldıkça imgeler biraz flulaşmakla birlikte) yer aldığını görerek yeniden şaşırabiliriz. Normal fotoğrafların tersine, holografik bir film parçasının en ufak parçası, bütün üzerinde kaydedilmiş tüm bilgileri kapsamaktadır. Pribram’ı böylesine heyecanlandıran şey de işte hologramın bu özelliğiydi; çünki, hatıraların beyinde belirli bir yerde olmayıp da tüm beynin içine nasıl olup da dağılmış bulunduğuna bir yanıt getiriyordu sonunda. Eğer bir holografik filmin her bir parçası, bütün bir imge yaratabilmek için gereken tüm bilgiyi kapsıyorsa, beynin her parçasının da yine aynı biçimde tüm hafızayı hatırlayabilemek için gerekli tüm enformasyonu içermesi mümkündür.

Pribram 1970′lere dek kuramanı doğrulayacak yeterince kanıt birikimin sağlandığı düşüncesindedir. O’nu rahasız etmeye başlayan soru ise şuydu: Eğer beyinlermizdeki gerçeklik görüntüsü aslında bir görüntü değilde, bir hologramsa, bu neyin hologramıydı? Bu sorunun yarattığı açmaz, bir masa başında oturan bir grup insan yerine bir leke halindeki girişim deseniyle karşılaşmaya benzer. Her iki durumda da kişi şu soruyu sormakta haklıdır: Hakiki gerçeklik nedir? Gözlemci tarafından gözlenen ve görünüşe göre olan nesnel dünya mı, yoksa kamera/beyin tarafından kayıtlanan girişim desenlerinden oluşan leke mi? Buradaki örnek bana rüyalarımı hatırlattı. Rüyalarınızda kendiniz nasıl hissediyorsunuz? Ben kendimi bir kameraya benzetiyorum. Oradayım ama kendimi görmem, gördüklerim bir kameranın gördükleri gibidir. Başka şeyleri gören, rüyaların içinde olan ama asla neye benzediğini bilmediğim ben…Aslında bunu rüya da iken fark da etmem. Başrolde olan ben; izler, görür, korkar, sevinir, duygular çalışır. Başka oyuncular da vardır, bir kısmı tanınan, bir kısımı tanınmayan. Hiç tanımadığımız birini rüyamızda gördüğümüzde onu tanımadığımız biliriz. Peki ya rüyayı gören..? O neden kendisini görmüyor, diğer oyuncuları görürken..?

Pribram, holografik beyin modelinden çıkartılacak mantıksal önermenin, nesnel gerçekliğin – kahve fincanları, dağ manzaraları, karaağaçlar ve masa lambaları dünyasının- belki gerçekte var olmadığı ya da bizim inandığımız anlamda var olmadığı sonucunu doğuracağını algıladı. Mistiklerin yüzyıllar boyu söyleyip durdukları şey doğru olabilirmiydi? Gerçeklik bir maya, bir hayal miydi? Oralarda var olan şey gerçekte, tınlayan, engin bir dalga boyları senfonisi, ancak bizim duyumlarımıza ulaştıktan sonra bildiğimiz dünyaya dönüşen bir ‘ frekanslar ülkesi’miydi? Aradığı çözümümün kendi alanı dışındaki bölgelerde olabileceği düşüncesiyle fizikçi oğluna gidip onun görüşünü almak istedi. Oğlu kendisine David Bohm adındaki fizikçinin çalışmalarına bakmasını öğütledi. Pribram bunu yapınca elektrik çarpmışa döndü. Yalnızca sorusunun yanıtını bulmakla kalmadı, aynı zamanda Bohm’un görüşüne göre tüm evrenin bir hologram olduğunu keşfetti.

null

Evren bir Hologramdır

Bohm 1930′da Pennsylvania Devlet Kolejine başladığında kendisine meydan okuyan en yüksek zirveyi buldu, çünki burada kuantum fiziğiyle ilk kez karşılaşmış ve büyülenmişti. Kuantum gerçekliğinin Bohm’un özellikle ilgisini çeken yönü, birbirleriyle hiçbir ilişkisi olmayan atomaltı olguların arasındaki garip karşılıklı bağlantı olduğunu gösteren durumlardır. Bu görüş, kuantum fiziğinin kurucu babalarından biri olan Danimarkalı fizikçi Niels Bohr’a aitti. Bohr’a göre, eğer bir atom altı parçacığı yalnızca bir gözlemcinin önünde var oluyorsa, o zaman bir parçacığın gözlemlenmediği zamanki niteliklerinden ve belirleyici özelliklerinden söz etmenin anlamı yoktu. Bu görüş, bir çok fizikçiyi rahatsız etmişti, çünki bilim büyük ölçüde, fenomenlerin niteliklerinin anlaşılmasını temel alan bir disiplindi. Ancak gözlemleme eylemi gerçekte bu gibi niteliklerin yaratılmasına yardım ediyorsa, o zaman bu durum, bilimin geleceği konusunda neyi ima etmekteydi? Bohr’un görüşünden rahatsız olan fizikçilerden biri de Einstein’dı. Einstein, kendisinin kuantum kuramının oluşmasında oynadığı rol ne olursa olsun, bu acemi bilimin tuttuğu yoldan hiç memnun değildi. Bohr’un, gözlemlediği zaman bir parçacığın özelliklerinden söz edilemeyeceği yolundaki görüşüne özellikle karşı çıkıyordu, çünki bu görüş, kuantum fiziğinin diğer bulguları ile birleştirildiğinde, atomaltı parçacıklar arasında, bir biçimde, karşılıklı bir bağlantı olduğuna işaret ediyordu ki, Einstein böyle bir olasılığa kesinlikle inanmıyordu.

Bu bulgu, bazı atomaltı süreçler sonucunda birbirine benzer ya da yakından ilişkili özellikleri olan parçacık çiftlerinin yaratılmakta olduğunu ortaya koyuyordu. Örneğin, fizikçilerin pozitronyum adını verdiği son derece değişken atomu düşünelim. Pozitronyum atomu bir elektron ve pozitrondan (pozitron, pozitif elektrik yükü taşıyan bir elektrondur) oluşur. Bir pozitron elektronun antiparçacık karşıtıdır, bu ikisi sonunda birbirini yok ederek iki ışık ya da iki ‘foton’ kuantasına ayrışır ve birbirlerine ters yönlere doğru uzaklaşır (bir parçacık biçimine girmek bir kuantumun yeteneklerinden yalnızca birisidir.) Kuantum fiziğine göre fotonlar birbirlerinden ne kadar uzaklaşmış olurlarsa olsunlar, herzaman aynı polarizasyon açısına sahiptirler. (Polarizasyon, fotonun doğduğu kaynaktan uzaklaşırken büründüğü dalga benzeri görünümün uzamsal yönelimidir.)

Einstein ve arkadaşları, hiçbir matıksal gerçeklik tanımının böyle ışıktan hızlı bir bağlantının varlığına izin vermeyeceğini düşünüyorlardı, bu yüzden Bohr yanılıyor olmalıydı. Bu tartışma günümüzde Einstein-Podolsky-Rosen paradoksu ya ad kısaca, ERP paradoksu olarak bilinir. Bohr, Einstein’in tersine bir tür ışıktan hızlı iletişimin söz konusu olması yerine, başka bir açıklama önerdi. Atomaltı parçacıklar gözlemlenmedikleri zaman var olmuyorsa, ‘bağımsız nesneler ‘ olarak düşünülemezlerdi. Böylece Einstein, ikiz parçacıkları birbirinden ayrı ‘nesneler ‘ olarak görmekle bir yanılgıya düşüyor ve açtığı tarışmanın temelini bu yanılgı üzerine oturtmuş bulunuyordu. Oysa bunlar, bölünmez bir sistemin parçalarıydı ve bunları başka türlü düşünmek anlamsızdı.

Genç bir fizikçi olduğu yıllarda Bohm’da Bohr’un önermesini kabul etmiş ama Bohr’un ve takipçilerinin karşılıklı bağlantı konusuna fazla önem vermemiş olmaları onu şaşırtmıştı. 1947′de Pricteton Üniversitesinde, metallerdeki elektronların incelenmesi konusunda Berkeley’de yaptığı araştırmayı genişletti. Elektronların rastlantısalmış gibi görünen bireysel eylemlerle son derece örgütlü etkiler üretebildiklerini bir kez daha gördü. Berkeley’de incelediği plazma gibi, bunlar da artık birbirlerinin ne yapacağını bilen parçacığa ilişkin durumlar değildi, ama tüm bu parçacık okyanusu içindeki parçalardan her biri sanki sayısız trilyonlarca diğer parçacığın ne yapacağını biliyormuş gibi davranıyordu. Bohm, elektronların bu tür kollektif davranış biçimlerine plazmonlar adını verdi ve bu buluş onun dünya çapında bir fizikçi olarak tanınmasını sağladı.

İlginç bir anektot ise, Bohm’un kafası Bohr’un kuantum kuramını yorumlayış tarzına daha çok takılmaya başlamıştı. Kendi anlayışını geliştirebilmek için bir ders kitabı yazdı ve kitabının birer kopyasını Bohr ve Einstein’e göndererek onların görüşünü almayı istedi. Bohr’dan hiç bir yanıt almadı, ama Einstein onunla ilşkiye geçti hatta ikiside Princeton’da bulunması sebiyle altı ay kadar süren esin verici görüşmelerin sonunda Einstein büyük coşku ile Bohm’a, kuantum fiziği kuramının bu denli açık seçik anlatımıyla ilk kez karşılaştığını söylemişti.

Einstein’le yaptığı konuşmalardan sonra Bohm, Bohr’un yorumuna alternatif olacak işe yarar bir yol aramaya başladı. Elektron türünden parçacıkların, bir gözlemci olmadığında da var olduklarını varsayarak işe başladı. Ayrıca Bohr’un dokunulmaz duvarlarını altında daha derin bir gerçeklik, bilim tarafından keşfedilmeyi bekleyen bir kuantum-alt düzeyi bulunduğunu da varsaydı. Bu önermelere dayanarak ve sadece, bu kuantum-altı düzeyde yeni bir alan bulunduğunu varsaymak suretiyle, kuantum fiziğinin bulgularını en az Bohr kadar açıklayabildiğini fark etti. Bohm bu öngörülen yeni alana kuantum potansiyeli alanı adını verdi ve bu alanın da tıpkı yer çekimi gibi uzayın tümüne egemen olduğunu tasarladı. Bu yeni yaklaşıma karşı aldığı tepkiler genelde olumsuzdu. Bu saldırıların sertliğine karşı Bohm’un, Bohr’un görüşünün izin verdiğinden daha fazla gerçek lik olabileceğine olan inancı hiç sarsılmadı.

Kunatum potansiyelinin anlamını dikkatle inceledikçe, bu alanın, klasik görüşlerden daha köktenci bir biçimde ayırmakta olduğunu ima eden başka özellikleri olduğunu da fark etti. Bunlardan biri de bütünselliğin önemiydi. Klasik bilim, tüm bu sistemin durumunu, yalnızca parçaları arasındaki ilişkilerin sonucu olarak görüyordu. Oysa, kuantum potansiyeli bu görüşü tersine döndürüyor ve parçaların davranışlarının gerçekte bütün tarafından örgütlenmekte olduğuna işaret ediyordu. Ve bu durumda, Bohr’un atomaltı parçacıkların bağımsız “şeyler” olmayıp, bölünmez bir sistemin parçaları olduğu yolundaki görüşünü yalnızca bir adım ileriye götürmekle kalmıyor, giderek en önemli gerçekliğin bütünsellik olduğunu öne sürüyordu. Kuantum potansiyelinin daha da şaşırtıcı başka bir özelliği, bir yer kaplama kavramı konusunda düşündürdükleridir. Günlük yaşam düzeyimizde neslelerin belirgin yerleri vardır, ancak Bohm’un kuantum fiziğine getirdiği yoruma göre, kuantum-altı düzeyde, kuantum potansiyelinin gereçerli olduğu düzeyde, bir yer kaplama olgusu ortadan kalkmaktadır. Uzaydaki herhangi bir nokta, diğer noktaların tümüyle eşitlenmektedir, bu yüzden de herhangi bir şeyin diğer herhangi bir şeyden ayrı olduğunu söylemenin bir anlamı yoktur. Fizikçiler bu özelliğe “mekansızlık” adını veriyorlar.

Ve Bohm ve Pribram Birlikte

İki bilim adamının kuramları, yeni bir dünya tasarımı yaratmaktadır: Beyinlerimiz, temelde başka boyutlardan, uzay ve zamanın ötesindeki daha derin varoluş düzeninden yansıyan frekansları yorumlamak suretiyle nesnel gerçekliği matematiksel olarak oluşturmaktadır: Beyin, holografik evrenin içerdiği bir hologramdır. Pribram açısından, “Bizim ötemizde” yalnızca engin bir dalgalar ve frekanslar okyanusu vardır ve gerçekliğin bize böyle somut görünmesinin nedeni yalnızca, beyinlerimiz bu holografik karmaşayı alıp onu taşlara, sopalara ve dünyamızı oluşturan diğer tanıdık objelere dönüştürme yeteneğine sahip olmasıdır. Başka bir deyişle, bir porselenin pürüsüz yüzeyi ve ayaklarımızın altındaki plaj kumu, gerçekte yalnızca fantom organ sendromunun süslü bir çeşitlemesidir. Burada Advaita Vedanta’yı araştırırken öğrendiğim 7. Yüzyıl felsefecisi Shankara’da porselen-plaj kumu örneği yerine bakın şöyle demiş;

Sahankara, dünyanın sadece varlığı bizim idrakimize dayandığından dolayı gerçek olmadığını söylemiyor. O’na göre dünya hem vardır, hem yoktur. O’nun gerçek olmadığı, aydınlanmış bir ruh, en yüksek mistiki tecrübeye ulaştığı zaman anlaşılabilir. Aydınlanmış bir ruh, deneyüstü (transcendental) şuurluluğa ulaştığı zaman, Benliği (Atman), saf mutluluk, saf akıl ve ikincisi olmayan Bir olarak idrak eder. Bu şuurluluk durumunda her çokluk anlayışı her çokluk anlayışı kaybolur, artık benim ve senin duyguları yoktur. O zaman benlik, bu dünya görüntüsünün temeli, Bir, Gerçek, Brahman olarak mümtaz olur. Advaita Vedanta, düşünce ve madde dünyasının en yüksek gerçeğini red eder. Zihin ve madde, sonlu objeler ve benzerleri, Brahman’ın yanlış bir tefsiridirler, Shankara’nın öğrettiği şey budur. Tıpkı bir çamur çanağın veya vazonun, çamurdan başka, bir şey olmadığının anlaşılması gibi , esasen Brahman olan, Brahman’dan doğmuş olan bu kainatın sadece Brahman olduğunu anla, Brahman’dan başka hiçbir şey yoktur.

Eşzamanlılık; gerçeklik kumaşındaki defo…

Jung çarpıcı doğalarından ötürü, böyle eşzamanlılıkların rastlantısal oluşumlar olmadığı kanısına vardı, bunlar aslında kendini deneyimleyen bireylerin psikolojik süreçleri ile bağlantılıydı. Ruhun derinliklerindeki bir oluşumun fiziksel dünyadaki bir olay yada olay dizisine nasıl neden olabildiğini kavrayamadığı için, yeni bir ilkenin bu güne dek bilimin henüz tanımadığı nedensellik dışı bir bağlantı ilkesinin söz konusu olduğunu düşündü. Jung bu fikrini öne sürdüğünde fizikçilerin çoğu onu ciddiye almadı. (Walfrang Pauli hariç) Ancak şimdi, mekansızlık bağlantılarının varlığı saptandıktan sonra, bazı fizikçiler Jung’ın görüşünü yeniden gözden geçirmektedir. Fizikçi Paul Davies, “Mekansızlık olgusuna sahip bu kuantum etkileri gerçekten bir anlamda, bir tür eşzamanlılık biçimidir; şöyle ki, bunlar olaylar arasında herhangi bir nedensel bağıntı bulunması yasaklanmış bir bağlantı- daha doğrusu karşılıklı bir ilişki-kuruluyorlar” diyor.

Eşzamanlılığı ciddiye alan başka bir fizikçi de F.David Peat’dır. Peat, Jung tipi eşzamanlılıkların yalnızca gerçek olmakla kalmayıp, bunların saklı düzenle ilgili başka bir kanıtı daha sunmakta olduğunu söylemektedir. Bohm’a göre şuur ve madde arasındaki görünür farklılık bir yanılsamadır, ancak her ikisi de nesnelerin ve lineer zamanın belirgin dünyasında ortaya çıktıktan sonra oluşan yapay bir olgudur. Eğer, her şeyin kaynağı olan temelde ya da saklı düzende zihin ve madde arasında bir bölünme yoksa, ortaya çıkan gerçekliğin bu derin bağlantının izlerini taşımakta olmasında şaşıracak bir şey yoktur. Peat bu yüzden eşzamanlılık fenomeninin, gerçekliğin kumaşındaki defolar, tüm doğanın altında yatan bu engin ve tekil düzene kısa bir göz atmamıza izin veren anlık çatlaklar olduğuna inanıyor. Başka türlü söyleyecek olursak, Peat eşzamanlılığın, fiziksel dünyayla içsel psikolojik gerçekliğimiz arasında hiçbir ayrılık bulunmadığını açıklamakta olduğu düşüncesindedir. Peat’a göre, bir eşzamanlılığı deneyimlediğimiz zaman, aslında deneyimlemekte olduğumuz şey, “insan zihninin bir an için gerçek düzeninde çalışması, toplumun ve doğanın içine yayılarak, giderek incelen düzeyler boyunca ilerleyerek, zihnin ve maddenin kaynağından geçip yaratıcılığın içine dalmasıdır.

Sonuç olarak biraz da diğer öğretilere baktığımız da; Tibet’in tantrik mistikleri düşüncelerin ‘maddesine’ tsal adını vermekte ve her zihinsel eylemin bir gizemli enerjinin dalgalarını üretmekte olduğunu ileri sürmektedirler. Onlar, tüm evrenin zihnin bir ürünü olduğuna ve tüm varlıkların kollektif tsal’ları tarafından yaratılıp, canlandırıldığına inanmaktadırlar. İnsanların çoğu bu güce sahip olduğunu bilmemektedir, diyor Tantristler, çünki sıradan insan zihni, “büyük okyanus tan ayrılmış ufak bir gölcük gibidir.” Yalnızca büyük yogilerin zihnin daha derin düzeyleriyle ilişki kurabildiği ve böylesi güçleri şuurlu olarak kullanabildiği söylenir, bu amaca erişmek için yaptıkları şeylerden biri de diledikleri yaratıyı sürekli olarak imgeleme çalışmaları yapmaktır. Tibet’in tantrik metinleri, bu gibi amaçlar için oluşturulmuş imgeleme çalışmaları ya da “sadhana”lar ile doludur. On ikinci yüzyıl İran Sufileri, imgelemenin kişinin kaderini değiştirip, yeniden biçimlendirme açısından taşıdığı önem üzerinde ısrarla durmuşlar ve düşüncenin süptil yapısına alam almithal adını vermişleridir. Durugörü medyomlarının çoğu gibi onlar da insanın, çakra benzeri enerji merkezlerince kontrol edilen süptil bir bedene sahip olduğuna inanmaktadırlar. Bunlar aynı zamanda, gerçekliğin Hadarat adını verdikleri daha süptil varlık planlarına dağılmış olduklarını öne sürmektedirler; varlığın Hadarat’a en yakın planı ise, içinde kişinin düşüncelerinin süptil yapısının (alam almithal’in)düşünce imgeleri olarak biçimlendirdiği bir tür gerçeklik kalıbıydı ve bu kalıp sonuçta kişinin yaşamının akışını kararlaştırıyordu. Sufiler konuya ayrıca kendilerine özgü bir anlam da getirmişler ve bu süreçten kalp çakrasının ya da himma’nın sorumlu olduğunu ve kalp çakrasının denetiminin kişinin kendi kaderini etkileyebileceğini öne sürmüşlerdi.

Edgar Cayce’de düşüncelerden somut nesneler ya da maddenin daha ince bir biçimi olarak söz ediyordu, transa girdiği zamanlarda, hastalarına sürekli olarak kendi düşüncelerini yaratmakta olduğunu anlatıyor, onlara “düşüncenin yaratıcı, inşa edici özelliği’n den söz ediyordu. O’na göre, düşünme süreci bir örümcek ağı gibi sürekli örmekte ve ağına sürekli eklemeler yapmaktaydı. Yaşamlarımızın her anında gelecekti enerjilerimizi ve biçimlerimizi veren imgeler ve kalıplar yaratıyoruz, diyordu Cayce. Paramahansa Yogananda insanlara, kendileri için diledikleri geleceği gözlerinde canlandırmalarını ve onu “yoğunlaşmış enerji” ile yüklemelerini öğütlüyordu. O’nu söylediği gibi, “Konsantrasyon egzersizleri ve irade gücüyle uygulanan bir vizüalizasyon düşüncelerimizi materyalize edebilmemizi sağlar ve bunlar karşımıza yalnızca zihinsel alanlar daki rüyalar ya da vizyonlar değil, maddesel alemdeki deneyimler olarak da ortaya çıkar.

Gerçekten de bu gibi düşünceler geniş yelpaze içinde dağılmış bir dizi farklı kaynakta yer almaktadır:

Buda, “Biz ne düşünüyorsak, oyuz” demiştir.” “Düşüncelerimizle yarattığımız her şeyiz. Biz, düşüncelerimizle yarattığımız her şeyiz. Biz, düşüncelerimizle dünyayı oluşturuyoruz.” Hindular’ın , Hristiyanlık öncesi Brihadaranyaka Upanişadlar’ın da, “İnsan eylemleriyle kendisini yaratır. İnsanın arzuları ne ise, kaderi de odur” diye yazar. Ve Dördüncü yüzyıl Yunan Filozoflarından Iamblichus da şöyle demiştir: “Doğadaki her şey Kader tarafından kontrol edilmez, çünki ruhun kendine özgü bir ilkesi vardır.” “İsteyin size verilecektir….Eğer imanınız varsa sizin için hiç bir şey olanaksız değildir.” der İncil. Ve Kabalistik kitap olan On Üç Yapraklı Gül’de Rabbi Steinsaltz, “Kişinin kaderi, kendisinin yarattığı ve yaptığı şeylerle ilişkilidir.” diye yazar.

Sözün kısası, hologramın icadın edilmesinden çok önce sayısız düşünür evrenin mekansızlık özelliğini taşıyan düzenini algılamış ve bu görünümü kendine özgü yollardan açıklama çabası göstermiş bulunuyordu. Şunu da eklemek gerekir ki, bu çabalar karmaşık teknolojilere sahip günümüz insanlarına göre farklı gelebilirse de aslında algılayabileceğimizden çok ileri bir öneme sahip olabilirler. Örneğin, on yedinci yüzyıl Alman matematikçisi ve filozof Leibniz’in Budizm’in Hua-Yen okulundan haberli olduğu anlaşılmaktadır. Bazılarına göre Leibniz’in evrenin her biri tüm evrenin yansıması içeren “monad”adını verdiği temel birimlerden oluşmuş olduğu yolundaki savı bu tanışıklıktan sonra ortaya çıkmıştır. Burada önemli olan, Leibniz’in dünyaya integral hesabını armağan etmiş ve bu integral hesabı sayesinde Dennis Gabor’un hologramı keşfetmiş olmasıdır.

null

Holografi

Holografi, lazer ışınlarına dayanılarak gerçekleştirilen üç boyutlu görüntü işlemine verilen addır. Uzayda bir cismin varlığına ait enformasyon bize genellikle ses veya ışık dalgaları halinde ulaşır. Holografi, cisimlerden gelen dal galardaki enformasyonu belirli bir şekilde depo edip bu enformas yonda hiçbir kayıp olmadan tekrar ortaya çıkartmayı sağlayan bir tekniktir. Tekniğe ‘Holografi’ adını bu konuda ilk çalışmaları yapan Dennis Gabor vermiştir. Yunancada ‘holos’ bütün anlamına gel mektedir. Hologram bir cisimden gelen dalgaya ait toplam enfor masyonu yani hem genlik hem faz değerlerini kaydeder. İstendiğinde bu kayıt ortamından orijinal dalga yeniden elde edilir.

Gabor 1948 de yayınlanan ilk makalesinde holografik kayıt esas larını ortaya koymuştur. Normal fiziksel detektörler ve kayıt ortam ları sadece dalga şiddeti U2 ye hassas olduklarından tp fazı kaydedi lemez. Cisimden gelen ışık dalgası kendisi ile frekans ve faz bakı mından uyumlu (coherent) bir referans dalga ile girişim yaptığında meydana getirilebilen dalganın şiddeti sadece bu dalgaların teker teker şiddetlerine tabi olmayıp aralarındaki faz farkına da tabidir. Bu ise holografinin esasını teşkil etmektedir.

Optik mercekler birkaç asır önce keşfedilmiş ve optik görüntüle rin mercekler yardımı ile nasıl meydana getirilebileceği 1900 senele rinden önce tamamen çözümlenmişti. Bundan sonra fotoğraf tekniği büyük bir ilerleme kaydetmiştir. Fotoğraf ve holografi teknikleri arasında prensip bakımından çok büyük bir fark bulunmaktadır. Fo toğraf tekniğinde, görüntü iki boyutlu bir dağılım olarak kaydedilir. Her sahnede ışığın yansıtıldığı çok sayıda nokta mevcuttur. Bu nok talardan çıkan çeşitli dalgaların meydana getirdiği tek kompleks dalgaya ‘cisim dalgası’ denir. Bu kompleks dalga, fotoğraf tekni ğinde optik bir mercek yardımı ile dönüştürülerek radyasyon yapan cismin görüntüsü elde edilir. Hologram tekniğinde ise cismin optik olarak meydana getirilmiş görüntüsü değil, cisim dalgasının kendisi kaydedilir. Bu kayıt uygun şekilde yeniden aydınlatıldığı zaman ori jinal cisim dalgasını tekrar meydana getirmek mümkündür.

KAYNAK: http://www.xxanadu.org, http://tr.wikipedia.org, http://www.youtube.com

Hint Güzeli: Aishwarya Rai

null

Aishwarya Rai, 1 Kasım 1973′te Mangalore Hindistan’da dünyaya gelmiştir. Aishwarya Rai Hindistan’ın en ünlü ve sevilen oyuncularından. Bu ışıltılı dünyaya girişi, 1994′te Dünya Güzeli tacını takmasıyla gerçekleşti. Başarılı bir modellik kariyeri bunu takip etti ve çok geçmeden Bollywood’un ünlü yönetmenleri kapısını çalmaya başladı. 1997′de oynadığı ilk filmi, Mani Ratnam’ın yönettiği “Iruvar” iyi eleştiriler aldı ve Rahul Rawail’in yönetmenliğinde oynadığı “Aur Paar Ho Gaya” ona Umut Vaadeden Kadın Oyuncu ödülünü kazandırdı.

1994 Dünya Güzeli seçilmiştir. Kendisinden 3 yaş büyük Aditya Rai adlı film yapımcısı bir ağabeyi vardır. Aishwarya Rai, mimarlık okurken hem mankenlik yapmaya hem de ağabeyinin filmlerinde rol almaya başlar. Iruvar, Jeans, Hum Dil De Chuke Sanam (1999) ve Taal gibi bir çok Bollywood (Hint Film Endüstrisi) filminde rol alır. Ünü gittikçe artan Rai, Batı dünyasının da ilgisini çekmeyi başarır ve Time dergisi tarafından 2004 yılında Dünya En Güçlü 100 İnsanı listesinde yer alır. 1 ay sonra David Letterman Show’da konuk olur. 2003 yılı Cannes Film Festivali’nde jüride yer alır. 2004 yılında Londra Madame Tussaud Müzesindeki wax mumyası yapılır. Son filmi Provoked Nisan 2007’de İngiltere ve Hindistan’da gösterime girmiş ve ticari açıdan İngiltere’de başarılı olamamıştır. İlk Amerikan filmi The Last Legion Ağustos 2007’de gösterime girer. Aishwarya Rai, 2006 yılının En Seksi Yıldızları sıralamasında 5 numarada yer almıştır ve ülkesinde de En Çok Arzu Edilen 2. Kadın (2006) seçilir.

Aishwarya’nın dünya eleştirmenleri tarafından ciddiye alınmaya başladığı yıl 2002 oldu. “Devdas”la birlikte Bollywood’un ve dünyanın en güzel kadını olarak anılmaya başladı. 2003′te Cannes Film Festivali’nin jürisinin ilk Hindistanlı üyesi oldu ve L’Oreal Paris’in “Marka Büyükelçisi” ünvanını aldı. ABD, İngiltere, Çin, Rusya, İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri, İtalya, İspanya ve Fransa da dahil olmak üzere, dünyanın dört bir yanındaki ülkelerde, dergilere sayısız kere kapak oldu. Aynı zamanda, Time dergisinin “Dünyanın En Etkili 100 İnsanı” listesinde yer aldı.

2004 yılında, Gurinder Chadha’nın yönettiği “Gelinim Olur Musun?” adlı, dünya çapında büyük bir başarıya imza atan filmde başroldeydi. Londra’daki Madame Tussaud Mumya Müzesi’nde mumyası yapılarak ölümsüzleşen ilk Hintli kadın oldu. 2005 yılının başında; “60 Dakika”/”60 Minutes”de, “David Letterman Show”da ve dünyanın en çok izlenen televizyon programı olan “Oprah Winfrey Show”da göründü.

2006′da Aishwarya’nın kariyeri daha da güçlendi, Jag Mundra’nı yönettiği, gerçek bir hikayeden uyarlama dram filmi olan “Provoked” da, Sanjay Gadhvi’nin yönettiği gerilim filmi “Dhoom 2″de oynadı. Efsanevi yapımcı Dino De Laurentiis’in finance ettiği ve 2007′de gösterime girecek “The Last Legion”da Colin Firth ve Sir Ben Kingsley’yle birlikte başrolde yer aldı. Bollywood’un Kraliçesi, Los Angeles’ın konuştuğu kadın olmaya başladı ve 2007 ve 2008′de gösterime girecek çok sayıda filmde başrolü şimdiden kaptı.

Bollywood’da Yılın Nişanı: 16 Ocak 2007

Hintli jön Bachchan, dünyanın en güzel kadınlarından Aishwarya Rai ile evlenebilmek için Mars’ın sert açısından gelen tehlikeyi bile göze aldı. Beyazperde’deki aşk gerçek oldu. Hint sinemasının menekşe gözlü aktristi Aishwarya Rai ile rol arkadaşı Abhishek Bachchan, aile arasında nişanlanarak evlilik yolunda ilk adımı attı. İki oyuncunun 2006 yılının Kasım ayında birlikte bir tapınağı ziyaret edip, nişanlıların taktığı kadife çiçeğinden yapılmış kolyelerle çıkması üzerine evlenecekleri söylentisi çıkmıştı. Ancak batıl inancın önemli rol oynadığı Hindistan’da insanlar, evlilik gibi önemli bir karar almadan önce soluğu falcılarda, astrologlarda alıyor. Dedikodulara göre Rai’nin yıldız haritasında Mars’ın konumunu beğenmeyen astrologların tavsiyesi üzerine ailesi Ganj tapınaklarına giderek Tanrılara kötü talihi dağıtması için dualar etti. Astrologlara göre Mars gezegeni kötü bir konumda olan kişiyle evlenenlerin ömrü kısa olabilir.

null

Ancak Abhishek Bachchan’ın yıldıznamesinde evlilik için ideal bir yıl olduğu belirlenince herkesin yüreğine su serpildi. Ve çift, başrolü paylaştıkları Guru filminin galası için geçen hafta New York’a gittiklerinde evlilik teklifi geldi. Abhishek Bachchan (30), ömrünün kısa olma olasılığını bir tarafa bırakıp genç kadına hayatlarının geri kalan kısmını birlikte geçirme teklifinde bulundu. New York dönüşü aile arasında nişanlandılar. Nişan haberini alan hayranları evlerinin bulunduğu yere akın ederken, çift, yine soluğu film setlerinde aldı. Yılın düğünü için tahmini tarih, 2007 yılının şubat ya da mart ayı olarak belirlenmişti.

null

Filmografi

Yıl Film Dil Rol Notlar
1997 Iruvar

Tamil

Pushpa/Kalpana  

Aur Pyaar Ho Gaya

Hindi

Ashi Kapoor  
1998 Jeans

Tamil

Madhumitha/Vaishnavi Winner,Filmfare Best Actress Award South
India’s official entry to the Oscars
1999 Aa Ab Laut Chalen Hindi Pooja  
Hum Dil De Chuke Sanam

Hindi

Nandini Winner, Filmfare Best Actress Award
Ravoyi Chandamama Telugu   Cameo appearance
Taal

Hindi

Mansi Nominated, Filmfare Best Actress Award
2000 Mela

Hindi

Champakali Cameo appearance
Kandukondain Kandukondain

Tamil

Meenakshi Bala  
Josh

Hindi

Shirley  
Hamara Dil Aapke Paas Hai

Hindi

Preeti Virat Nominated, Filmfare Best Actress Award
Dhaai Akshar Prem Ke

Hindi

Sahiba Grewal  
Mohabbatein

Hindi

Megha Nominated, Filmfare Best Supporting Actress Award
2001 Albela

Hindi

Sonia  
2002 Hum Tumhare Hain Sanam

Hindi

Suman Cameo
Hum Kisi Se Kum Nahin

Hindi

Komal Rastogi  
23rd March 1931: Shaheed

Hindi

  Cameo appearance
Devdas

Hindi

Parvati (Paro) Winner, Filmfare Best Actress Award
India’s official entry to the Oscars
Shakti: The Power

Hindi

Aishwarya Rai Cameo appearance
2003 Chokher Bali Bengali Binodhini  
Dil Ka Rishta

Hindi

Tia Sharma  
Kuch Naa Kaho

Hindi

Namrata Shrivastav  
2004 Bride & Prejudice

English

Lalita Bakshi  
Khakee

Hindi

Mahalakshmi  
Kyun…! Ho Gaya Na

Hindi

Diya Malhotra  
Raincoat

Hindi

Neerja Nominated, Filmfare Best Actress Award
2005 Shabd

Hindi

Antara Vashist  
Bunty Aur Babli

Hindi

  Cameo appearance
Mistress of Spices

English

Tilo  
2006 Umrao Jaan

Hindi

Umrao Jaan  
Dhoom 2

Hindi

Sunehri Nominated, Filmfare Best Actress Award
2007 Guru

Hindi

Sujata Nominated, Filmfare Best Actress Award
Provoked

English

Kiranjit Ahluwalia  
The Last Legion

English

Mira  
2008 Jodhaa Akbar

Hindi

Jodhaa Bai  
Sarkar Raj

Hindi

Anita  
2009 The Pink Panther 2

English

Sonia Releasing on February 6, 2009
2010 Endhiran

Tamil

  oynuyor

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

null

Aishwarya Rai was born on November 1st 1973 in the city of Mangalore in Karnataka, India to a marine engineer Krishna Rai and a writer mom Vrinda Rai. Ash did her schooling in Mumbai and as she was aspiring to be an architect, she started modeling at twenty and got her first big break with Aamir Khan in the famous Pepsi commercial.

Ash was inundated with modeling assignments saw this as an opportunity to register herself for Miss India. All eyes were set on her but she was the runner-up as Sushmita Sen with her strong intellect won the crown. Aishwarya however; made the nation proud by winning the Miss World crown for India. Ash made her movie debut with Mani Ratnam’s ‘Iruvar’.

After doing a couple of movies in Tamil, she finally made her debut in Bollywood with ‘Aur Pyaar Ho Gaya’ which was bombed at the box office and so was her next movie ‘Aa Ab Laut Chalen’ which was also declared a flop. Ash finally tasted success with Sanjay Leela Bhansali’s ‘Hum Dil De Chupke Sanam’ in which her co-star was Salman Khan. Ash started dating Salman after the movie and the couple was the talk of the town. However; the two split after tensions between the couple lead to domestic violence. Ash started dating Vivek Oberoi, but was never open about her relationship with the actor. The two even did a movie together ‘Kyun Ho Gaya Na’ in which the actress sealed her first onscreen kiss.

Ash, who was trying had for a break in Hollywood for almost three years, did make news but couldn’t get a single project and returned back to India. Bollywood has welcomed her as all big banners like Yash Chopra, Ashutosh Gowarikar, JP Dutta and her mentor Mani Ratnam have signed her on. Ash distanced herself from Vivek Oberoi as she was drawn close to Abhishek Bachchan. The rumor has it that their horoscopes have matched and the two plan to get married in 2008. Ash is considered to be the most beautiful woman in the world and has been on famous US shows like Oprah Winfrey and David Letterman. She is also; endorsing International brands L’Oreal, Pepsi, Longines watches and Fuji Films.

Ash is on the board of Sahara India Parivar, a large group of industries in India. Ash has always marketed herself well and despite not giving a single hit for years, is the highest paid actress in Bollywood. Recently for a three minute performance the actress was paid a whopping $800,000. In 2005, Ash was the third highest individual tax payer in India.

Doğa Harikası Adalar: Maldivler

Maldivler Asya’nın en küçük bağamsız ülkesidir. (Maldiv Devleti) Nüfusu Temmuz 2006 itibarı ile 359,008 dir. Maldivler Hint Okyanusu’ndadır. Hindistanın güneyinde ve Sri Lanka’nın güneybatısında.

null

1200 adet küçük ada Maldiv Adaları’nı oluşturur. Adaların toplam 210 tanesinde yerleşim vardır. Adaların bulunduğu alanın uzunluğu 764 km ve genişliği 129 km’dir. Adaların toplam yüzölçümü 300 kilometrekare kadardır ve bu da az önce bahsettiğimiz 764×129 kilometrekarelik alanın %1′i bile değildir. Maldivler bu özelliğiyle, adeta okyanusla karanın iç içe girmiş olduğu bir yer olma izlenimini ve okyanusun sayısız canlısıyla birlikte yaşıyor olduğunuz hissini verebilir. Bana daha gitmek nasip olmadı ama şimdiden veriyor açıkçası bu hissi. Bu arada Maldiv Adaları’nın en büyüğü 13 kilometrekaredir.

Hint Okyanusu’nda ve Sri Lanka’nın güneyinde yer alan, Asya’daki en küçük bağımsız ülke. Hint Okyanusu’nda 1200 adet küçük adadan meydana gelen, 764 km. uzunluğunda, 129 km. genişliğinde bir adalar topluluğu. Adaların en büyüğü 13 kilometrekarelik bir alana sahip. Bütün alanın %99 ‘u denizle kaplı muhteşem güzelliği ile bilinen bu adacıklar, sayısız isimde ve türde balıklarıyla sualtı gözlem ve su sporlarıyla mükemmel bir tatil ülkesi. “Son cennet” olarak da anılıyor. Son yıllarda, “balayı tatili” turları buraya yönlendiriliyor. Çiftlerin hayalini süsleyen Maldivler, kristal mavisi sularla kaplı. Özel bir ilgi ve çekim alanı yaratan adaya, önceleri budizm hakim olsa da, bir arap gezgini olan Al-Bar Bari sayesinde ulaşan müslümanlık hızla ada halkı tarafından kabul görmüş.

null

Sadece uçakla gidilebilen Maldivler’e vize alma zorunluluğu da bulunmuyor.. Adadaki bir tatil rüyadan da öte.. Renk cümbüşü ve hareketlilik dalgıçlıkla, sualtı fotoğrafçılığıyla uğraşan insanlar için de bulunmaz bir ortam yaratıyor. 1981 yılında batan “Victory” adlı batık gemi, dalgıçlar için bulunmaz malzeme. Gri köpekbalıkları, Barracudalar, Yarasa Balıkları, Deniz Kaplumbağaları ve Akrep Balıkları da, bu cennet adasındaki batık geminin içinde görülüyorlar. Adalar son derece berrak göllere ve bembeyaz kumsallara sahip. Ayrıca Maldivler’de tropikal bitkiler oldukça sık. Bunlar arasında hindistan cevizi ağaçları en fazla yer tutuyor. 78 yıl boyunca İngiltere tarafından yönetilen Maldivler, 1965 yılında bağımsızlığını kazanmış. Başkenti ve en büyük kenti Male, resmi dili ise Dhivehi dili.

Başkenti: Male (Nüfusu: 61.000)
Diğer önemli şehirleri: Gan
Yüzölçümü: 298 km2
Km2 başına düşen insan sayısı: 805
Nüfusu: 240.000 (1993 tahmini). Nüfusun %30′u şehirlerde yaşamaktadır. Ortalama ömür 63 yıldır. Çocuk ölümlerinin oranı binde 53′tür. Nüfusun %47’sini 14 yaşın altındakiler oluşturmaktadır.
Nüfus artış hızı: %3.4

null

İklim

Maldivler’in iklimi sıcak ve nemli. Günlük ortalama sıcaklık; 27 derece. Burada yaşayan halkın büyük çoğunluğu Sri Lanka’dan bir kısmı ise Hindistan ve Arabistan’dan gelmiş. Adaların toplam 210 tanesinde yerleşim var. Balıkçılık ve turizm, adalardaki başlıca geçim kaynağı. Binlerce Maldivli hergün balık avına çıkıyor. Birçok balıkçı, teknesini adalardaki hindistan cevizi ağaçlarından yapıyor. Adalardan yaklaşık 30 km. açıyorlar. Elde edilen balıklar çoğunlukla Japonya ve Sri Lanka’ya ihraç ediliyor. Adada yetişen yiyecekler arasında ise ananas, hindistan cevizi ve nar başta geliyor.

Devlet

Tarih boyunca coğrafi konumu nedeniyle istilaya uğrayan adalar topluluğu, 1558-1573 yılları arasında Portekiz’in, daha sonra da 1953-1965 yılları arasında İngiltere’nin yönetiminde kalmıştır. En son olarak 1965 yılında İngiltere’den bağımsızlığın kazanılması ve 11 Kasım 1968 tarihinde cumhuriyet rejiminin ilan edilmesi sonrasında bağımsız bir devlet haline gelmiştir. Maldiv adalarına ulaşım sadece uçakla yapılmaktadır. Yolculuk öncesi vize alma zorunluluğu da bulunmamaktadır. Sualtı, ayrı bir dünya Maldiv Adaları’nın dalış tutkunlarını kendine çeken en önemli özelliği neredeyse sonsuz sayılabilecek dalış opsiyonu sunmasından kaynaklanıyor. Gerek mükemmel iklimiyle, gerekse sualtı görüşünün eşsizliğiyle Maldivler, çekim merkezi olmaya devam ediyor. Hemen hemen tüm tatil köylerinin profesyonel dalış okulları var. Bu özellik, yeni başlamak isteyen dalış meraklıları için bir avantaj.

Maldivliler’in başlıca geçim kaynakları turizm ve balıkçılıktır. Özellikle son yıllarda yeni evli çiftlerin balayı tatili için geldikleri rüya ülkenin, 100 yıl içersinde sular altında kalacağı öngörülmektedir. Zaten Maldivler’de rakımın en yüksek olduğu nokta Addu Atolu’dur ve bu noktanın deniz seviyesinden yüksekliği sadece 2,4 metredir. Bu eşsiz coğrafyaya “Son Cennet” de denilmektedir.

Etnik yapı: Nüfusun tamamını Maldivliler de denen Divehiler oluşturur. Geçmiş yüzyıllarda bu adalara yerleşmiş olan Arap ve Hindistan asıllılar da Divehilerin dil ve kültürünü alarak onlarla kaynaşmışlardır. Divehiler sadece Maldiv adalarında yaşarlar. Kendilerine özel bir dilleri vardır. Bu dil Hintçe ve Arapça’dan kelime almış olmakla birlikte kendine özel bir yapıya sahiptir ve kendine özel bir yazıyla yazılır. Divehilerin tamamı Müslümandır.

Dil: Resmi dil Maldivce (Divehi dili) ve İngilizce’dir.
null

Din: Resmi din İslâm’dır. Halkın tamamı Müslüman ve sünni-malikidir.

Coğrafi durumu: Maldiv Adaları, Güney Asya’da Hint Okyanusu’nun içinde ve Hindistan’ın güneybatısında yaklaşık 2000 kadar adadan ibarettir. Sri Lanka’nın 700 km. kadar batısında bulunan ve 650 km2′lik bir alan içine yayılmış olan bu takımadaların 191′i meskundur ve ülke nüfusunu da bu 191 adada oturan insanlar oluşturur. Arazilerinin yüksekliği genellikle deniz seviyesini çok aşmaz ve yağmurun bolluğu dolayısıyla sürekli taze su bulunur. Ancak tarıma elverişli arazisi çok azdır. Maldiv Adaları’nda bol yağmurlu ekvator iklimi hâkimdir. Başkent Male’de yıllık sıcaklık ortalaması 30 derece, yıllık yağış ortalaması 1870 mm.’dir.

Yönetim şekli: Maldiv Adaları 11 Kasım 1968′den buyana cumhuriyet sistemiyle ve aynı tarihte yürürlüğe giren anayasayla yönetilmektedir. Devletin en üst yönetici devlet başkanıdır ve genel seçimle belirlenir. Üyeleri seçimle belirlenen 48 kişilik bir parlamentosu vardır. Ülkede İslâm hukuk kuralları uygulanmaktadır. Bu kurallar kadılar tarafından uygulanır. İdari birimler “kâtip” adı verilen yöneticiler tarafından yönetilir. Maldiv Adaları, BM, İKÖ (İslâm Konferansı Örgütü), İngiliz Uluslar Topluluğu, İslâm Kalkınma Bankası gibi uluslararası örgütlere üyedir.

null

İdari yapısı: 48 idari birimden meydana gelir.

Tarihi: Tarihi kayıtlara göre Maldiv’e İslâm’ı ilk olarak 1154 yılında Ebu’l-Bereket Yusuf el-Berberi adında Faslı bir sufi götürmüştür. Bu kişi oraya vardığında Maldiv’de bağımsız bir krallık vardı. O tarihteki kral adı geçen sufinin etkisiyle Müslüman oldu ve adını Muhammed el-Adil olarak değiştirdi. Onun Müslüman olmasından sonra adalarda İslâm hızla yayıldı. Ünlü Arap seyyah İbnu Batuta 1343′te Maldiv Adaları’nı ziyaret etmiş, 1301 - 1307 yılları arasında adaları yönetmiş olan Sultan Davud bin Yusuf’un kızıyla evlenmiş ve 1.5 yıl kadar kalarak yöneticilere İslâm kanunlarını öğretmiştir. Bu gelişmelerden sonra Maldiv Adaları İslâm kanunlarıyla yönetilmeye başlanmıştır. İbnu Batuta bu seyahatinden seyahatnamesinde söz eder ve Maldiv Adaları’nın o tarihteki sosyal yapısını anlatır. 16. yüzyılın ortalarında Portekizli sömürgeciler Maldivlileri rahatsız etmeye başladı ve 1558 - 1574 yılları arasında 16 yıl süreyle Maldiv Adaları’nı hâkimiyetlerine aldılar. Portekizliler bu süre içinde Maldiv’e özel bir vali tayin ettiler. Portekizli valiyi 1573 - 1584 yılları arasında Maldiv’e hükmeden Muhammed Tukrufan adlı sultan ülkesinden kovdu. Maldiv halkı Portekizlilerin yönetimine hiçbir zaman razı olmamış ve onların ülkelerine hükmetmeye başladıkları tarihten kovuldukları tarihe kadar sürekli silahlı mücadele etmişlerdir. Avrupalı sömürgeciler Hint Okyanusu’nun ortasında kendi hallerine sâkin bir hayat süren Maldivlileri sonraki yıllarda da rahat bırakmadılar ve 17. yüzyılın ortalarına doğru da Hollandalı sömürgecilerin saldırıları başladı. Maldivliler 1645′te Hollanda himayesini kabul etmek zorunda kaldılar. Maldiv’in kendi sultanlık sistemi ise bu tarihten sonra da devam etti. Daha sonra Hint Yarımadası’nda Hollandalılara üstün çıkan İngilizler Maldiv üzerinde söz sahibi olmaya başladılar. 1887′de Maldiv yönetimi İngilizlerle, İngiliz himayesini resmen kabul eden bir anlaşma imzalamak zorunda kaldı. Anlaşmadan sonra İngilizler Maldiv adalarını Seylan’daki sömürge yönetimlerine bağladılar. Ancak bu anlaşmayla İngilizler Maldiv Adaları’nın iç yönetimine müdahale etme imkânı bulamadılar ve adalar yine kendi geleneksel sistemiyle yönetildi. İngilizlerin resmi sömürgeleri 26 Temmuz 1965′e kadar sürdü ve bu tarihte Maldiv Adaları bağımsız bir devlet oldu. Bağımsız olduğunda ülkedeki sultanlık sistemi devam ediyordu ve sultanlıkta 1954′te sultan olan Emir Muhammed Ferid Didi vardı. Ancak 11 Kasım 1968′de sultanlık sistemine son verilerek cumhuriyet sistemine geçildi. Cumhuriyet sistemine geçilmesinden sonra ilk cumhurbaşkanı İbrahim Nasır oldu. İki dönem bu göreve seçilen İbrahim Nasır’ın cumhurbaşkanlığı 1978′de sona erdi ve ondan sonra da yerine hâlen bu görevi sürdüren Me’mun Abdülkayyum seçildi.

null

Dış problemleri: Hindistan yönetimi Maldiv Adaları’nı sürekli etki altına tutmaya çalışmakta ve bu yüzden zaman zaman içişlerine müdahale etmektedir. Hatta bazen kendi adamlarını ve taraftarlarını yönetimde etkili konuma getirebilmek için çeşitli yollara başvurmaktadır. Maldiv’in ordusunun bulunmaması ve askeri bir güce sahip olmaması Hindistan’ın bu konuda daha rahat hareket etmesine imkân sağlamaktadır. Hindistan Maldiv’i karıştırmayı amaçlayan eylemlerinde bazen Sri Lanka hükümetine karşı mücadele eden Tamil gerillalarını da kullanmaktadır. Görünüşte Hindistan’la Maldiv arasındaki ilişkiler iyidir ve sık sık karşılıklı ziyaretler gerçekleştirilir. Ancak bu Hindistan’ın siyasi baskısından ve Maldiv yönetimini etki altına almasından ileri gelmektedir. Hindistan 1988′de Maldiv yönetimine karşı düzenlenen bir darbe girişimini bahane ederek bu ülkeye asker gönderdi. Hâlen de bu ülkede askeri müsteşarlar bulundurmaktadır. Hindistan, Maldiv için sürekli bir tehdit unsurudur.

İç problemleri: Hindistan tehdidi Maldiv’de bazı iç problemlere de yol açmaktadır. Maldiv yönetiminin bu tehdit dolayısıyla Hindistan’a önemli tavizler vermesi, ihracatta Hindistan mallarına ayrıcalık tanıması vs. içerdeki muhalif grupların ağır tenkitlerine yol açmakta, bu da iç huzuru bozmaktadır.

İslami Hareket: Maldiv halkı genelde İslâm’a bağlılığıyla bilinir. Din hizmetleriyle ilgili bütün giderler hükümet tarafından karşılanır. Her idari birimde İslâm hukuk kurallarını uygulamakla görevli bir kadı bulunur. Ülkenin 14. yüzyılda İslâm devleti olmasından sonra uygulamaya konan İslâmi geleneklerin birçoğu bugün hâlâ sürdürülmektedir. Örneğin Cuma namazı devleti temsil eden yöneticiler tarafından kıldırılır. Namaz kılmak, oruç tutmak ve bunun gibi temel dini görevleri yerine getirmek zorunludur. Müslüman kadınların Müslüman olmayanlarla evlenmeleri yasaktır. Çocuklara İslâmi anlamlar içeren adlar takılır. Çocukların hemen hemen tamamı belli bir yaşa geldiklerinde Kur’an okumayı öğrenirler. Kadınlar İslâmi tesettüre hassasiyetle uyarlar. Ancak Hint tesiriyle adalara İslâmi olmayan bazı gelenekler de girmiştir. Örneğin kendilerine fandita denilen kişilerin insanlara şifa muskası yazması böyledir. Fanditalar bazen büyü de yapmaktadırlar. Yine gayb alemiyle ve cinlerle ilgili İslâmi dayanağı olmayan bazı inançlar mevcuttur ki bu inançlarda da budizmin etkisi olmuştur.

Ekonomi: Maldiv Adaları’nın ekonomisi balıkçılığa, deniz ürünlerinden elde edilen gelirlere ve tarıma dayanır. En yaygın olan iş balıkçılıktır. 1991′de 81 bin ton balık ve deniz ürünü avlanmıştır. Balıkların bir kısmı kurutularak ve tütsülenerek ihraç edilir. Tarıma elverişli arazisinin azlığı dolayısıyla bu alanda çalışanlar çok fazla değildir. Bazı yerlerde darı, hint yer elması, tapyoka adında tedavide kullanılan bir bitki ve çeşitli sebzeler yetiştirilmektedir. Adalarda çok sayıda Hindistan cevizi, muz ağaçları ve bir miktar ekmek ağacı vardır. 1992′de 10 bin ton meyve, 30 bin ton sebze üretilmiştir. Tarımdan elde edilen gelirlerin gayri safi yurtiçi hasıladaki payı %24′tür. Halkın yaklaşık %50’si tarım ve balıkçılıkla uğraşmaktadır.

null

Para birimi: Maldiv Rufiyası

Issız adacıklar, mercan kayalıklarında açmış rengarenk çiçekler, ayaklarınızın arasında dolaşan yüzlerce balık ve mis gibi baharat kokusu… Maldiv Adaları, Hint Okyanusu’nda, Sri Lanka’nın güney batısında, bir ucundan öbür ucuna yarım saatte yürüyebileceğiniz 190 adadan oluşuyor. Bunların 202’sinde yaşam var, 56’sı turistik amaçla işletiliyor.
Turist kabul eden adaların çoğu Male North, Male South ve Ari bölgelerinde yer alıyor. Bir yat kiralayıp dolaşarak bu güzel beldeleri keşfedin. Tarihi mek‰nlar ve müzelere meraklıysanız Maldivler fikrinden vazgeçin. Şehir hayatından bıkan ve ortalıkta kimseleri görmek istemeyenler için… Ver elini Malvid Adaları…

null

Cocoa Adası

Robinson Crusoe’nun yazarı Robert Louis Stevenson onu “Hint okyanusundaki en ilahi ada” olarak tanımlıyor. Deniz öyle berrak ve kumsal öyle ipeksi ki, kum nerede bitiyor deniz nerede başlıyor, kestirmek zor. Palmiye ağaçlarının gölgesinde dinlenen bir avuç saz bungalow ve yemyeşil bir toprak örtüsü… Kumsalda beyaz mercan ve ahşaptan yapılan bungalow’larda her tür lüks ve konfor var. Ama Cocoa Adası’nda en güzel şey, kumsala ve civardaki mercan göllerine bakan bar olsa gerek. Cocoa’da scuba diving dünya standartlarında. Dalış sporuna başlamak istiyorsanız, yeni hizmete giren Soleni Dive Center’a mutlaka uğrayın.

null

Banyan Tree

Vabbinfaru Adası’nda tam ruhunuzu dinlendirebileceğiniz bir yer. Krallara layık cibinlikli yataklar, lezzetli yiyecekler, her saat oda servisi ve sağlık kulübünde güzel bir masaj. Koni şeklinde saz damları olan 48 bungalow, yeşil renkli cam kapılarından meltemi odanıza davet ediyor. Ve tabii yattığınız yerden muhteşem manzarayı seyretme imk‰nı sunuyor. Odada ahşap mobilyalara ferforje şamdanlar eşlik ediyor. Mini bar, saç kurutma makinesi, kasa ve kahve makinesi var. Otelin sağlık merkezinde Doğu yöntemleri ya da Avrupa usulü esansların kullanıldığı terapilerle her şeyden arınmanız mümkün. Derin su dalgıçlığı, scuba diving ve şnorkelle dalış gibi pek çok su sporu hizmeti veren otelin İlaafathi ve Sangu restoranlarında geleneksel mutfağın lezzetli örneklerini bulabilirsiniz. Plaj kıyafeti kabul edilir!

null

Balayı için olduğundan daha fazla olarak, sualtı gözlemleri ve su sporları için de ideal bir yer olan Maldiv sularında, sayısız türde deniz canlısına rastlanır. 1981 yılında batan “Victory” adlı batık gemi, dalgıçlar için muhteşem bir malzemedir. Batık gemi Victory’nin içinde ve çevresinde de gri köpekbalıkları, barracudalar, yarasa balıkları, deniz kaplumbağaları ve akrep balıkları görülürmüş. Bitki örtüsünün en belirgin ferdi Hindistan cevizi ağaçlarıdır. Adalar da ananas ve nar da bolca yetişmektedir.

Balıkçılık Maldivler’de bir baba mesleğidir, adeta yüzyıllardır süregelen bir gelenektir. 1974′te “Dhoni” isimli bir balıkçı botu, Maldivler’de balıkçılığın makineleşmesinin başlangıcını yapmıştır. Ve 1977′de Felivaru adasında bir Japon firmasının işbirliği ile ilk balık konserve fabrikası kurulmuştur. Birçok balıkçı teknesi adalardaki hindistancevizi ağaçlarından yapılmıştır. Balıkçılar, adalardan yaklaşık 30 km kadar açılırlar ve balıklarını avlarlar. Avlanan balıklar Japonya ve Sri Lanka’ya ihraç edilir.

Maldivliler’in turizm ve balıkçılıktan başka geçim kaynakları da vardır. Bunlar gemicilik, bankacılık ve taşımacılıktır. Halkının büyük çoğunluğu eskiden Budist olan ülkenin insanları, bir Arap gezgini olan Al-Bar Bari ile Müslüman olmuştur. Ve şu anda Maldiv Cumhuriyeti halkının tamamı Müslüman olarak bilinmektedir. Maldiv Adaları, coğrafi konumu nedeniyle tarih boyunca çeşitli istilara uğramıştır. 1558-1573 yılları arasında Portekiz’in, daha sonra da 78 yıl boyunca, 1965′e kadar İngiltere istilası altında yaşayan ülke, 1965 yılında bir cumhuriyet olarak bağımsızlığını ilan etmiştir. Maldivler’in başkenti Male şehridir ve ülkenin resmi dili Dhivehi dilidir.

Maldivler Türkiye vatandaşlarına vize uygulamaz. Ama en az 6 ay geçerli bir pasaport gerekmektedir. Ülkeye yalnızca uçakla gidilebilir. Ülkede 5 tane havaalanı vardır. Ülke 84 turistik tesisi ile 2000 yılında 467,154 turisti ağırlamıştır. Döviz gelirinin de %20’si turizmdir. Maldivler’de bir çok dalış okulu bulunmaktadır. Yani daha önce hiç dalış yapmadıysanız da buraya tatile gidip eğitiminizi alabilir ve dalışınızı gerçekleştirebilirmişsiniz. Sualtı görünüşü ve iklimi açısından, Maldivler dalış meraklıları için önemli bir duraktır.

maldiv

69 Fotoğraflar

Michael Jackson (Michael Joseph Jackson)

Hayatı ve Kariyeri

Michael Jackson, 29 Ağustos 1958′de Amerika’nın Indiana kentinde dünyaya geldi. Birbirinden yetenekli kardeşleriyle birlikte olduğu “Jackson 5″ın en küçük üyesi olan Michael Jackson, 70′lerin en popüler şarkıcı starlarından biri; yalnızkense 80′lerin en büyük pop starıydı. Michael Jackson, Jackson 5′dayken belki de tek ilgi odağıydı. 11 yaşındayken Motown etiketiyle tek başına çıkış yaptığı zaman kazandığı başarı inanılmazdı; ardı ardına gelen dört, bir numara hit’lerinden ilki ‘I Want You Back’ ile solo bir sanatçı olarak göze batmaya başladı ve asıl başarısını 1971′deki ‘Got to Be There’ ile yakaladı. Ardından 1972 tarihli yenilenmiş ‘Rockin’ Robin’ ve ‘Ben’ geldi. Michael Jackson ve Jackson 5, 70′lerin başında düşüşe geçti, grup Epic’e geçti. Jackson geçici olarak solo kariyerini iptal ederek ismi “Jacksons” olarak değişen grubun liderliğine soyundu.

null

Grup kendi birikimi ve materyalini kullanarak eski popülerliğini kısa sürede kazandı. Jackson 1979 solo kariyerine hislice söylenmiş, olgun dans şarkıları derlemeleri ‘Off the Wall’ ile geri döndü; ‘She’s Out of My Life’, ‘Don’t Stop ’til You Get Enough’. Bu çalışmalar daha önceki grup ve solo çalışmalarını da geride bırakıp dört tane bir numara hit’i çıkarttı. Jackson, tekrar Jacksons’la kayıt yapmaya ve turneye çıkmaya başladı, ancak bir sonraki solo albümü 1982′deki ‘Thriller’ müzikal bir fenomen oldu.

Tüm zamanların en büyük albümlerinden biri olan albüm; sadece Amerika’da 20 milyon sattı ve yedi Top 10 hit’i çıkardı. Açıkça Jackson kendi kardeşlerini geçmişti, ama onlarla bir albüm daha yaptı ve 1984′te turneye çıktı. Bir sonraki albümü ‘Bad’ 1987 yılında çıktı. Amerika’da altı milyon satan albümün çıkışının hemen ardından Jackson, albümü destekleyen bir dünya turnesine çıktı. Albümden çıkan yedi single’dan altısı Top 10 hit’i olurken bunlardan sadece beş tanesi bir numaraya kadar yükselebildi. 1991′de Michael Jackson büyük bir reklam/tanıtım kampanyasıyla gelen ‘Dangerous’la geri döndü.

1992 yılının ortalarına doğru yaklaşık dört milyon satan albümden ‘Black and White’, ‘Remember the Time’, ‘In the Closet’ ve ‘Jam’ gibi hit’ler çıktı. Jackson, bu albümün arkasından ikinci dünya turuna çıktı. 1992′de Avrupa’da başlayan turne 1993 yılına kadar sürdü. Hakkınca onlarca kirli dedikodu çıkmasına rağmen Jackson’ın kariyeri hep temiz kaldı. 1993′e kadar imajında büyük hasarlar oldu. Jackson çocuk taciziyle suçlandı, ancak tüm iddiaları reddeden Jackson, 1994′e kadar tüm bu davalardan kurtulamadı. Mahkemenin ardından 1994′te ‘History’ üzerine çalışmalarına başlayan Jackson, 20 Haziran 1995 günü bir yeni albüm, bir de greatest hits’ten oluşan derlemeyi piyasaya dürdü. Yine aynı yıl, Mayıs 1994′te gelmiş geçmiş en ünlü rock efsanesi kabul edilen Elvis Presley’nin kızı Lisa Marie Presley ile evlenen Jackson, bu evliliğini ancak 19 ay sürdürebildi ve çift, 1996 yılının başında ayrıldı.

1996 yılında ‘History’ adlı albümünün tanıtımı için dünya turnesine Jackson, 1997 yılında da konserlerine devam etti. Bu sırada ”Blood on the Dancefloor - HIStory in the Mix’ adlı albümünü piyasaya sürdü ve bu kasette 5 yeni şarkı ve 8 remix yer aldı. Albüm kısa sürede Avrupa’da 1 numara oldu ve en çok satan remix albümü oldu. Çocuk taciz suçlamaları ve bu taciz suçlamalarındaki medyanın yoğun baskısı, Debbie Rowe ile sürpriz ikinci evliliği yapması bile onun, hayranlarının kalbindeki “Pop’un Kralı” unvanını yok edemedi.

null

2001 yılında otuzuncu sanat yılını kutlayan Jackson, yine aynı yıl, uzun süren sessizliğini ‘Invincible’ adlı albümüyle bozdu. Fakat Jackson’un bu albümü dünya çapında eski albümlerine göre pek beğenilmedi. Jackson, evlat edindiği 2 çocuğuyla birlikte hayatına ve stüdyo çalışmalarına devam etmektedir. Michael Jackson’ın kökeni Afrikalıdır. Ama aynı zamanda Cherokee kökenlidir. Babası Joseph, Michael Jackson’ın müzik ve dansa olan ilgisini fark edince, vaktini ve gücünü onun eğitimine ve gelişimine harcadı. 9 kardeş olan Jackson ailesinden Michael, Marlon, Tito, Jermaine, Jackie “Jackson 5″ grubunu oluşturdular.

null

Müzik kariyerine 7 yaşındayken bu gruba solisti olarak başladı. Bir yıl içinde Jackson kardeşler şarkılarını ve danslarını Harlem, New York’a taşıdılar. Apollo tiyatrosu’nda sahne alan Jackson 5 amatör şov yarışmasında birincilik ödülünü aldı. 1969 yılına kadar Jackson 5 konserlere ve gece şovlarına devam etti. Dönemin en başarılı r&b plak şirketi olan Motown’un kurucusu Berry Gordy’nin Jackson 5 grubunu dinlemesi ile grubun önü açıldı. Beatles’tan sonraki en hızlı çıkışı yakalayan Jackson 5 yaptıkları albümler ile ilgi gördü. I Want You Back, ABC, The Love You Save ve I’ll Be There’billie jean’ listelerde 1 numaraya çıkan hitler oldu.

Solo çalışmaları

Off The Wall

1979′da Michael Jackson yetişkin bir sanatçı olarak ilk solo albümünü çıkarttı. Bu albüm ile pop müzik ve şov dünyasının öne çıkan bir tipi haline gelen Michael Jackson ilk Grammy ödülünü kazandı. Albümde yer alan singlelar Don’t Stop ’till You Get Enough, Rock With You, She’s Out Of My Life ve Off The Wall, bütün listelerde 1 numaraya kadar yükseldiler ve milyonu aşan rakamlarda satıldılar. Off The Wall albümü Amerika Birleşik Devletleri’nde 10; dünya genelinde 1 milyon dolardan fazlaya sattı. Solo kariyeri ile beraber The Jacksons ile çalışmaya devam eden Michael Jackson besteci ve yazar olarak gücünü platin albüm olan Triumph ile ispatladı. Bu albümün dev turnesinde The Jacksons 34 şehirde konserler verdiler ve 5,5 milyon dolarlık bir turne cirosu elde etti. Atlanta Çocuk Vakfı için 100.000 dolar getiren bir konser verdiler. 1982′de Michael Jackson, Diana Ross için The Muscles şarkısını yazdı. E.T. (Extra-Terrestrial) albümü ile en iyi çocuk albümü olarak bir Grammy daha kazandı.

Thriller

1 Aralık 1982′de yayınlanan Thriller albümünün ilk single şarkısı “The Girl Is Mine” (Paul McCartney ile düet), milyonu aşan satışları ile albümün yolunu açtı. Thriller, Noel başında müzik mağazalarına girdi. Aynı günlerde radyo ve televizyonlara çıkan ikinci single Billie Jean ile albüm satışları birkaç hafta içinde bir milyonu aştı. Üçüncü single Beat It ile Michael Jackson ismi pop dünyasının dışına da taşındı. Rock müziğin efsane gitaristi Eddie Van Halen’in da çaldığı “Beat It” kısa zamanda rock radyolarında da boy gösterdi. The Jacksons, Motown’un 25 yıldönümü için hazırlanan özel televizyon şovu için tekrar bir araya geldi.

null

Bu televizyon programında Michael Jackson tek başına “Billy Jean” şarkısını ve tarihe geçen Moonwalk dansını yaptı. Sadece Amerika içinde 50 milyon seyirciyi ekran başına toplayan şov, dünyada da milyonlarca televizyonda yayınlandı. 1983′te Thriller’ın satışları 60 milyonu, 2007 yılı itibarı ile ise dünya çapında 104 milyonu geçti ve tarihte en çok satan albüm olarak rekorlar kitabında yerini aldı. Bir başka rekor, Thriller klibi ile kırıldı. 14 dakikalık bu klip 900.000 adet satılarak en yakın takipçisini geride bıraktı. Albüm birçok ödüle hak kazandı; 8 Grammy, 7 Amerikan Müzik Ödülü, 4 Siyah Altın Ödülü, 4 Amerikan Video Ödülü, 3 MTV Ödülü ve People’s Choice Award.

We Are The World

1984′de Michael Jackson ve kardeşleri Victory albümünü çıkarttılar. Thriller’ın sürmekte olan etkisi ile “Victory” çift platin aldı ve Jacksons’ın en çok satan albümü haline geldi. Uluslararası basının büyük ilgisi sayesinde Jacksons’ın Victory turnesi büyük ilgi gördü. Michael Jackson, bütün turne gelirinin bağışlanacağını ilan etti. Bunun üzerine Hollywood Ticaret Odası, yıldızlar geçidine Michael Jackson’un özel yıldızını ekledi. Kariyerinin bir başka başyapıtı olan We Are The World’ü 1985′te Lionel Richie ile beraber besteledi. 40′tan fazla sanatçının katıldığı We Are The World, en çok satan single olma özelliğini hala koruyor. Single satışlarından elde edilen gelirin bir kısmı, Afrika’da hüküm süren açlık ile mücadele için harcandı. Michael ve Lionel, bu performanslarıyla Yılın Şarkısı Grammy Ödülü’nü kazandılar.

Bad

1987′de I Just Can’t Stop Loving You ile Michael Jackson tekrar dünya müziğinin gündemini belirledi. 31 Ağustos’ta müzik mağazalarına giren albüm, müzik piyasasının gördüğü en büyük sipariş olarak tarihe geçti. Bir başka ilk: Albümde yer alan Man In The Mirror, The Way You Make Me Feel, Bad, I Just Cant Stop Loving You singlelarının hepsi, listelerde 1 numarada kalmayı başardı. Michael, 128 konserlik dünya turnesine çıktı. Turne, 1989′un Ocak ayında 125 milyon dolarlık ciro ile Bad için üçüncü bir dünya rekoru kırmış oldu. Daha önce Thriller ile elinde tuttuğu En Çok Satan Klip rekorunu 94 dakikalık Moonwalker ile kıran Michael (1 milyon satış), 1989′da çıkan Michal Jackson The Legend Continues ile (500.000 satış) eski rekorunu bir kere daha geçti.

Bad ile Michael Jackson sayısız ödül ve unvan kazandı. Dehasının bütün bu ödüllerden daha belirgin kanıtı, dünya çapında elde ettiği satış rakamlarıdır. 2007 yılında resmi sözcüsü Raymone K. Bain tarafından yapılan açıklamalarda toplamda 750 milyon adet ürün sattığı açıklandı. (Albüm, single, DVD, vs…) Dangerous 1991′de MTV Video Vanguard ödülünün adı, sanatçının onuruna Michael Jackson Video Vanguard olarak değiştirildi. Bir ay sonra Black Or White yayınlandı ve 7 hafta boyunca 1 numarada kaldı. Albümünde yer alan single yine bütün listelerde en üst sıralara kadar yükseldi. In The Closet 6 numaraya, Jam 3 numaraya yükseldi.

Albüm dünya genelinde 30 milyon adet sattı. Dangerous dünya turnesinde Michael Jackson, her gittiği ülkede bir numaralı gündem oldu. Sadece Japonya’da, 500.000 seyirci Michael Jackson’u izledi. 1993 yılında bütün dünya basını Michael Jackson’ın müziğini ve kliplerini yayınlıyordu. 27. Superbowl maçının devre arasında sahne alan Michael Jackson, 100 milyon Amerika’lıyı ekran başına toplayarak bir başka rekora imza attı. 24 Şubat 1993′de 35. Grammy ödüllerinde Michael Jackson’a Yaşayan Efsane ödülü verildi. 9 Mart’ta Soul Train Müzik ödülleri nde bir başka ödül olan Yılın Hümanisti ödülünü aldı.

HIStory - Past, Present and Future Book I

1995 Yılında Michael Jackson müzik piyasasına çift CD’lik bir albüm ile geri döndü. Tam adı HIStory - Past, Present And Future Book 1 olan albüm, hem “Onun hikayesi” hem de “Tarih” anlamında kullanılan HIStory teması üzerine kurulu. Albüm diğer Michael Jackson albümleri gibi yine Amerika ve Ingiltere listelerine 1 numaradan giriş yaptı. Albümün ilk diskinde Michael Jackson’ın Billie Jean, Beat It, Bad, Man In The Mirror, The Way You Make Me Feel, Don’t Stop Till You Get Enough gibi müzik dünyasına damga vurmuş şarkılar yer aldı. İkinci diskte ise, Michael Jackson’ın yeni şarkıları yer alıyordu. HIStory’den ilk yayınlanan single Michael Jackson ve Janet Jackson kardeşlerin düeti Scream idi. 7 milyon dolara çekilen Scream klibi Michael Jackson’a “en pahalı klip” rekoru ve bir de “en iyi video” Grammy’si kazandırdı. Şarkı Amerikan Billboard listesine doğrudan 7 numaradan girerek başka bir rekora daha imza attı. Daha sonradan yayınlanan You Are Not Alone single ı ile ise Billboard listesine doğrudan 1 numaradan girmeyi başararak kendi rekorunu bir daha kırdı.

Earth Song şarkısı ve videosu ile dünya sorunlarına, savaşlara ve çevre kirliliğine karşı tutumunu dile getiren Michael Jackson, Ingiltere’de 7 hafta ard arda 5 numarada kaldi. They Don’t Care About Us şarkısı dünyadaki açlık ve sefalete çok güçlü bir ritm ve melodi ile dikkat çekmeyi başardı. 1996 yılında HIStory Dünya Turnesi’ne çıkan Michael Jackson tam 82 konser verdi ve konserlerini ortalama 55.000 kişi katılımı ile yaklaşık 4.5 milyon kişi izledi. HISTory albümü projesi çerçevesinde, “Blood On The Dancefloor - HIStory in the Mix” albümü 1997 yılında yayınlandı. Albümde 5 yeni şarkının yanında, HIStory albümündeki şarkıların remixleri bulunuyordu. Albüm kısa zamanda 4 milyonluk bir satış rakamına ulaşıp en çok satan remix albümü kategorisinde bir numara oldu. Blood On The Dance Floor albümü aynı zamanda yeni şarkılardan bazıları ile,

null

Ghosts adlı 40 dakikalık kısa filmin soundrack albümü olma niteliğindeydi. Michael Jackson teknolojinin son olanaklarından yararlanarak, Ghosts kısa filminde tam 5 ayrı karakteri aynı anda canlandırarak bir ilke daha imza attı. Ghosts kısa filmi, özel bazı sinemalarda kısa süreliğine gösterime girdi ve hemen ardıdan VHS kaset şeklinde piyasaya sunuldu. Bu filmde “Ghosts”, “2 Bad” ve “Is it Scary” şarkılarını kullandı.

Invincible

Michael Jackson müzik piyasasına 2001 yılında Invincible albümü ile geri dönüş yaptı. Rodney Jerkins, R.Kelly, Teddy Riley, Babyface gibi prodüktörlerle çalışan Michael Jackson bütün çabalarına rağmen eleştirmenlerden geçer not alamadı. Ancak, albüm çıktığında yine başta Amerika ve Ingiltere olmak üzere bütün dünya ülkelerinde listelere 1 numaradan giriş yaptı. Albümden ilk çıkan single, You Rock My World oldu ve Michael Jackson yine alışıldık biçimde şarkıyı 13 dakikalık bir video ile piyasaya sürdü. Albüm yayınlandıktan kısa bir süre sonra, Sony Music ve Michael Jackson arasında anlaşmazlıkların ortaya çıktığı dedikoduları yayılmaya başladı ve 5 ay sonunda Son Music Invincible promosyonunu tamamen durdurma kararı aldı. Albüm, o süre içerisinde dünya çapında 9 milyonluk bir satış rakamına ulaşmıştı bile. Michael Jackson hayranları dünyanın çeşitli ülkelerinde Sony Music’i protesto gösterileri düzenlediler ve Michael Jackson da bunlardan bazılarına katılarak destekte bulundu. Ticari alanda bunlar yaşanırken, Invincible sanatsal açıdan kendi kendinin promosyonunu yapıyordu. İçinde Jazz öğeleri bulunan, sıkı bir R&B parçası olan Butterflies şarkısı Michael Jackson’ın Amerikan radyolarını uzunca bir süre egemenliği altına almasını sağladı. Ünlü gitar üstadı Santana ile birliktelik yaptığı muhteşem şarkı Whatever Happens da dünya çapındaki radyolarda çalınarak müzik severlerin kulaklarına ulaştı.

Albümleri

  • Got To Be There (1971)
  • Ben (1946)
  • Music and Me (1973)
  • Forever Michael (1975)
  • Off the Wall (1979)
  • Thriller (1982)
  • Bad (1987)
  • Dangerous (1991)
  • HIStory (1995)
  • Blood on the Dance Floor (1997)
  • Invincible (2001)
  • Number Ones (2003)
  • Michael Jackson: The Ultimate Collection (2004)
  • The Essential Michael Jackson (2005)
  • Visionary (2006)

İngilizce Biyografisi

Michael Joseph Jackson (born August 29, 1958) is an American musician and entertainer whose successful music career and controversial personal life have been at the forefront of pop culture for the last quarter-century. It is a shame that this incredibly talented, but vulnerable artist should have left himself open to all manner of attacks in such open and innocent fashion. However, his music is a lasting legacy. Jackson began his musical career at the age of seven as the lead singer of The Jackson 5 and released his first solo recording, Got to Be There in 1971, while remaining a member of the group. He began a full-fledged solo career in 1979 and formally parted with his siblings in 1984. In his solo career, Jackson recorded and co-produced the best-selling album of all time, Thriller, which was named as the world’s best-selling album at the 2006 World Music Awards. It has worldwide sales exceeding that of 104 million. Michael Jackson has received thirteen Grammy awards and charted thirteen number-one singles in the United States. Throughout his four-decade career, Michael Jackson has been awarded numerous honors including the World Music Award’s Best-Selling Pop Male Artist of the Millennium, American Music Award’s Artist of the Century Award and the Bambi Award’s Pop Artist of the Millennium Award.

He is a double-inductee of the Rock and Roll Hall of Fame (once as a member of The Jackson 5 in 1997, and as a solo artist in 2001) and an inductee of the Songwriters Hall of Fame. Raymone Bain, Jackson’s PR, claims that Jackson has sold over 750 million units worldwide. From 1988 to 2005, Jackson lived on his Neverland Ranch property, on which he built an amusement park and private zoo for economically disadvantaged and terminally ill children. His frequently held sleepover parties received disparaging media coverage after it was revealed that children frequently shared his bed or bedroom. These first came to light when he was accused of child sexual abuse in 1993. His sleepover parties were brought into the spotlight again in 2003 during the TV documentary Living with Michael Jackson. This resulted in Jackson being tried, and later acquitted, of more child molestation allegations and several other charges in 2005.

Biography

1966–1980: Early life and career

Michael Jackson was born in Gary, Indiana. He is the second-youngest brother of seven and the eighth of ten children of Joseph and Katherine Jackson. In 1966, after taking co-lead singing duties with brother Jermaine, the group’s name changed from The Jackson Brothers to The Jackson 5. The group played at local clubs and bars, building up a following and eventually signing a contract with Motown Records in 1968. The group hit stardom, with their first four singles which charted at number-one on the Billboard Hot 100. As a solo artist, Jackson released Got to Be There in 1971 and Ben in 1972. These were released as part of the Jackson 5 franchise and produced successful singles such as “Got to Be There”, “Ben”, and a remake of Bobby Day’s “Rockin’ Robin”.

The group’s sales declined after 1973, and the group chafed under Motown’s strict refusal to allow the Jacksons creative control or input. In 1976, the group signed a new contract with CBS Records (first joining the Philadelphia International division and then Epic Records). When this became apparent to Motown Records, they sued the group for breach of contract. As a result of the legal proceedings, which were complicated further by the fact that Jermaine Jackson was married to the daughter of Motown president (Berry Gordy), the Jacksons lost the rights to use the “Jackson 5″ name and logo and also Jermaine, who wanted to stay at Motown. They changed their name to “The Jacksons”, featuring youngest brother Randy in Jermaine’s place, and continued their successful career, touring internationally and releasing six more albums between 1976 and 1984, with Jermaine eventually re-joining in 1983, making them a sextet. In 1978, Jackson starred as the scarecrow in The Wiz with former-label mate Diana Ross playing Dorothy.

The songs for the musical were arranged by Quincy Jones, who established a partnership with Jackson during the film’s production and agreed to produce his first solo album in four years. Off the Wall, released in 1979, was a worldwide hit, and became the first album in history to spawn four top-ten hits, including “Don’t Stop ‘Til You Get Enough” and “Rock With You”. In January 1980, Jackson won his first awards for his solo efforts at the American Music Awards. He won “Favorite Soul/R&B Album” (for Off The Wall), “Favorite Male Soul/R&B Artist” and Favorite Soul/R&B Single (for “Don’t Stop ‘Til You Get Enough”). Later that month, he also won two Billboard Awards (for “Top Black Artist” and “Top Black Album”). On February 27, 1980, Jackson won a Grammy Award for “Best R&B Vocal Performance, Male” (for “Don’t Stop ‘Til You Get Enough”).

1982–1986: The Thriller era

In November 1982, the storybook for E.T.: The Extra-terrestrial was released. It included Jackson reading the story as well as one original song (”Someone in the Dark”). The album later won a Grammy for “Best Album for Children”. In December 1982, Jackson released his second Epic album, Thriller, which became the best-selling album in music history. The album spawned seven hit singles, including “Billie Jean” (which was the first music video by a black artist to receive regular airplay on MTV), “Beat It” and the album’s title track which was accompanied by a revolutionary music video. The thirteen-minute “Thriller” was critically acclaimed, and massive airplay lead to it being packaged with the featurette “Making Michael Jackson’s “Thriller” on VHS, where it became the best-selling music home video ever.

Thriller spent 37 weeks at number-one and remained on the Billboard album chart for 122 weeks. It was eventually certified 27x Platinum in the United States. In 1983, whilst performing “Billie Jean” at the Motown 25: Yesterday, Today, Forever concert Jackson debuted what can be regarded as his signature move: the moonwalk. In 1983, he started a sponsorship deal with Pepsi-Cola, and, as part of the deal, he agreed to star in a commercial. While filming a Pepsi commercial with his brothers in 1984, before a live audience, his hair caught on fire when a pyrotechnic effect went wrong. Jackson suffered serious burns on his scalp, which required skin grafts. In February 1984, Jackson is nominated for twelve Grammy awards and wins eight, breaking the record for the most Grammy awards won in a single year. Seven were for the critically acclaimed Thriller and the other for the E.T.: The Extra-terrestrial storybook.

In 1984, he also won eight American Music Awards and the “Special Award of Merit” and three MTV Video Music Awards. After reuniting with his brothers, he then helped to write the Victory album. He then performed and starred in the successful Victory Tour which started on July 6, 1984 and lasted for five months. In 1985, Jackson was invited to the White House and was personally thanked by then-President Ronald Reagan at a White House ceremony for donating the song “Beat It” for use in drunk driving prevention television and radio public service announcements. Jackson continued his charity work in 1985 by co-writing, with Lionel Richie, the hit single “We Are the World”. The charity single helped to raise money and awareness for the famine in East Africa and was one of the first instances where Jackson was seen as a humanitarian. The song also won a Grammy Award for “Song of the Year”. Controversy began when Jackson purchased shares in the ATV Music Publishing (a company which owned the rights to most of the Beatles’ songs), making himself the majority shareholder.

This move angered close friend and songwriter Paul McCartney, who had also made a bid for the company. Ironically, it was McCartney who advised Jackson on the merits of song ownership. Their creative co-writing ended after this event. Following this controversial business deal, tabloid stories of Jackson sleeping in a hyperbaric oxygen chamber to stall the aging-process, and an allegation claiming Jackson attempted to purchase the bones of the Elephant Man inspired the pejorative nickname “Wacko Jacko”. The name “Wacko Jacko” would come to be detested by Jackson. In 1986, Jackson starred in the George Lucas-produced, Francis Ford Coppola-directed 3-D film Captain EO. The film lasted 17 minutes but had costs estimated at $17 million. At the time, it was the most expensive film ever produced on a per-minute basis. In the USA, the Disney theme parks hosted Captain EO. Disneyland featured the film in tomorrow-land from September 18, 1986 until April 7, 1997. It was also featured in Walt Disney World in Epcot from September 12, 1986 until July 6, 1994.

1987–1990: Bad and controversies

In 1987, Jackson released Bad; his third album for the Epic record label, and final album with producer Quincy Jones. He initially wanted to make the album 30 tracks long, but Jones cut this down to 10. According to Jones, Jackson wanted the title track to be a duet with Prince who later declined the duet. Jones said the reason given by Prince was that he thought the song would be a hit whether he was in it or not. In comparison to Thriller, Bad had lower sales but it was still a huge commercial success. It spawned seven hit singles, of which five went to number-one, those being: “I Just Can’t Stop Loving You”, “Bad”, “The Way You Make Me Feel”, “Man in the Mirror”, and “Dirty Diana”. The album went onto sell 29 million copies worldwide; the RIAA eventually certified Bad at 8x Platinum. In September 1987, he embarked upon his first solo world tour, the Bad World Tour. The tour lasted sixteen months, in which Jackson performed at 123 concerts, to over 4.4 million fans worldwide. Jackson insisted on a personal bus, plane and helicopter to be available to him all at the same time. Jackson hired film director Martin Scorsese to direct the video for the album’s title track. When the 18-minute music video debuted on TV, it sparked a great deal of controversy as it became apparent that Jackson’s appearance had changed dramatically. Although Jackson’s skin color was a medium-brown color for the entire duration of his youth, his skin had been becoming paler gradually since 1982, and had become a light brown color.

This change became so noticeable that it gained widespread media coverage with some tabloid’s claiming that it was due to Jackson bleaching his skin. Another significant reason for the change in appearance was the use of plastic surgery. Despite a number of surgeons’ claims that Jackson had undergone multiple nasal surgeries as well as a forehead lift, thinned lips and cheekbone surgery, Jackson wrote in his 1988 autobiography Moon Walk that he only had two rhinoplastic surgeries and the surgical creation of a cleft in his chin, while attributing puberty and diet to the noticeable change in the structure of his face. The success Jackson achieved during this period in his career led to him to be dubbed the “King of Pop”, a nickname which he continues to be referred to by fans. There are various conflicting reports as to the origin of the nickname. According to Jackson, it was conceived by actress and long-term friend Elizabeth Taylor when she presented Jackson with an “Artist of the Decade” award in 1989, proclaiming him “the true king of pop, rock and soul”. Additionally, this period saw Jackson enjoy “a level of superstardom previously known only to Elvis Presley, the Beatles and Frank Sinatra”.

1991–1994: Dangerous and further career

In November 1991, Michael Jackson released Dangerous. The major hit from Dangerous was “Black or White”. The single was accompanied by a controversial video which featured scenes of a sexual nature as well as violence and racism. The video was banned on most music-television channels until these scenes were removed. On February 10, 1992, MTV kicked off its first global sweepstakes with “My Dinner with Michael”. Winners from around the world attended a dinner party hosted by Michael Jackson on the set of his music video “In the Closet”. Later that year, a biopic, The Jacksons: An American Dream debuted on ABC based on the true story of the rise of The Jackson 5. Jackson founded the “Heal the World Foundation” (named after his humanitarian single “Heal the World”) in 1992. The charity organization brought underprivileged children to Jackson’s Neverland Ranch, located outside Santa Ynez, California, to go on theme park rides which Jackson had built on the property after he purchased it in 1988. In January 1993, Michael Jackson performed during the halftime show at Super Bowl XXVII. It drew one of the largest viewing audience in the history of American television.

On the Oprah Winfrey Show in 1993, Jackson claimed that the change in his skin color was due to vitiligo. In the interview, Jackson stated that his skin was, at first, black with white spots which he used make-up to cover. But later, some time after Thriller, his skin became increasingly white with black spots; he then used white make-up to cover the black spots. Jackson was reported to be inviting or allowing children to sleepover at Neverland. This practice came under much media and public scrutiny in 1993 when allegations of child molestation were brought against Jackson by a child who had stayed with him on several occasions. That year, Jordan Chandler, the son of former Beverly Hills dentist Evan Chandler, represented by civil lawyer Larry Feldman, accused Jackson of child sexual abuse. On December 22 Jackson responded to the allegations via satellite from his Neverland compound, and claimed to be “totally innocent of any wrongdoing”. On January 25, 1994, Jackson settled out of court with the accuser for an undisclosed sum, reported to be $20 million, and was not charged. After the allegations were settled in 1994, Jackson married Lisa Marie Presley, the daughter of Elvis Presley. Despite some comments questioning the validity of this union, Presley maintained during their marriage that they both shared a married couple’s life and were sexually active. They divorced less than two years later.

1995–2000: HIStory and Blood on the Dance Floor

In June 1995, Jackson released HIStory: Past, Present And Future - Book I. The first disc, HIStory Begins, was a fifteen-track greatest hits album (this disc was later released as Greatest Hits - HIStory Vol. I in 2001), while the second disc, HIStory Continues, contained fifteen new songs. The first single released from HIStory was “Scream”. The single reached the top 5 on the Billboard Hot 100. The music video for “Scream” is currently the most expensive music video ever made. On September 7, 1995 at the MTV Video Music Awards, Jackson and Janet Jackson won three awards for the song “Scream”, from HIStory. At the awards show, Jackson also performed a medley, “Billie Jean”, “Dangerous” and “You Are Not Alone”. “They Don’t Care About Us” was the fourth single released from HIStory, and caused controversy over anti-Semitic lyrics. The song contained the lyrics “Jew me, sue me” and “kick me, kike me”. After significant pressure from the Jewish community, later releases changed the verse to the same-sounding “do me, sue me” and “kick me, hike me” or censored it with a thumping sound. To promote the album, Jackson embarked on the successful HIStory World Tour.

On November 14, 1996, during the Australian leg of the tour, Jackson married his dermatologist’s nurse Deborah Jeanne Rowe, with whom he fathered a son, Michael Joseph Jackson, Jr. (also known as “Prince”), and a daughter, Paris Katherine Jackson. Jackson and Rowe divorced in 1999. Jackson later said that Rowe wanted him to have the children as a “gift”. The paternity of Michael Jackson’s children has been heavily debated by the public. Jackson has always maintained that his first two children were conceived naturally. However the The Sun made two controversial claims about Jackson’s parentage: first, that Jackson conceived his first child via artificial insemination using his own sperm and, second, that the second child, Paris, was conceived in and named after Paris, France, where Jackson had gone to console Rowe for his having taken her first child, and all parental rights from Rowe.

At the 1996 Brit Awards, Jackson performed the track “Earth Song”, dressed in white and surrounded by children and an actor portraying a Rabbi. In an attempt to recreate a scene from the video - where he is spreading his arms between two trees - it seemed that Jackson was making Christ-like poses whilst being lifted into the air by a crane with a wind machine blowing back his hair. Pulp lead singer Jarvis Cocker and his friend Peter Mansell mounted a stage invasion in protest. Cocker leapt onstage, pretended to expose his rear, danced and sat back down. In response to the ensuing media scrutiny of the action, Cocker responded, “My actions were a form of protest at the way Michael Jackson sees himself as some kind of Christ-like figure with the power of healing… I just ran on the stage and showed off…

All I was trying to do was make a point and do something that lots of other people would have loved to have done if only they’d dared”. Cocker received vocal support from the British press: the March 2, 1996 edition of Melody Maker, for example, suggested Cocker should be knighted, while Noel Gallagher claimed “Jarvis Cocker is a star and he should be given MBE”. Gallagher said of Jackson’s behavior: “for Michael Jackson to come over to this country after what’s all gone on - and I think we all know what I’m talking about here - to dress in a white robe, right, thinking he’s the Messiah - I mean who does he think he is? Me?” In 1997, Jackson released an album of new material with remixes of hit singles from HIStory titled Blood on the Dance Floor: HIStory in the Mix. The album’s five original songs were named “Blood On The Dance Floor”, “Is It Scary?”, “Ghosts”, “Superfly Sister” and “Morphine”. Of the new songs, three were released globally: the title track, “Ghosts”, and “Is It Scary?”. The title track reached number-one in the UK. The singles “Ghosts” and “Is It Scary” were based on a film created by Jackson called “Ghosts”.

The short film, written by Michael Jackson and Stephen King and directed by Stan Winston, features many special effects and dance moves choreographed to original music written by Michael Jackson. The music video for “Ghosts” is over 35 minutes long and is currently the Worlds Longest Music Video. Jackson dedicated the album to Elton John, who reportedly helped him through his addiction to painkillers, notably morphine. In 1998 Jackson reached an out-of-court settlement with the Daily Mirror, which apologized for having described his face as “hideously disfigured and scarred”. Steven Hoefflin, a high-profile Hollywood plastic surgeon alleged to have operated on Jackson’s nose was, according to the press, also advising him against further surgery.

2001–2003: Invincible, Berlin and Martin Bashir

In October 2001, Invincible was released and debuted at number-one in thirteen countries. The singles released from the album include “You Rock My World”, “Cry”, and “Butterflies”. Jackson and 35 other artists recorded a charity benefit single entitled “What More Can I Give” which was never released. Just before the release of Invincible, Jackson informed the head of Sony Music Entertainment, Tommy Mottola, that he was not going to renew his contract; the contract was about to expire in terms of supplying the label with albums of full-new material for release through Epic Records/SME. In 2002, all singles releases, video shootings and promotions concerning the Invincible album were cancelled.

As a result of this, Jackson made allegations about Mottola not supporting its African-American artists. Jackson referred to Mottola as a “devil” and a “racist” who used black artists for his own personal gain. He cited that Mottola called Jackson’s colleague Irv Gotti a “fat niger”. Sony issued a statement stating that they found the allegations strange, since Mottola was once married to biracial pop star Mariah Carey. Carey herself seemed nonchalant about Jackson’s claims when asked about them by Larry King on Larry King Live. On September 7 and September 10, 2001, Jackson organised a special 30th Anniversary celebration at Madison Square Garden for his 30th year of being a solo artist. Later, the show aired on November 13, 2001. It featured performances by Mýa, Usher, Whitney Houston, Billy Gilman, Shaggy, Rayvon, Rikrok, Destiny’s Child, Monica, Deborah Cox, Rah Digga, Tamia, James Ingram, Gloria Estefan, 98 Degrees, Luther Vandross, Liza Minnelli, Lil’ Romeo, Master P, ‘N Sync, the Jacksons and Slash. In late 2002, Jackson’s Heal the World Foundation had net assets of just $3,542 and reported $2,585 in expenses, mostly for “management fees”.

The foundation has been suspended in California since April 2002 for failing to file annual statements required of tax-exempt organizations, said John Barrett, spokesman for the state Franchise Tax Board. In November 2002, Jackson travelled to Berlin to accept an award for his humanitarian efforts. He was surrounded by fans outside his room at the Hotel Adlon who were chanting in approval of the singer. According to the pop star, they also called out to see his baby. In response, Jackson brought his son onto the balcony, holding him in his right arm with a towel over the baby’s head, apparently to protect his identity. Jackson briefly extended the baby over the railing of the balcony. This raised concern as some perceived his actions as child endangerment. Jackson quickly returned the child to the room. After watching media coverage of the Berlin event, a California attorney and radio talk show host, Gloria Allred, wrote a letter to California’s Child Protective Services, asking for an investigation into the safety of Jackson’s children. She also spoke on CNN about the subject. Child Protective Services does not make their investigations public, so it is not known whether any action was taken as a result of Allred’s letter. When a reporter asked Jackson what he thought of Allred’s complaints, he remarked “Ah, tell her to go to hell”. In the documentary Living with Michael Jackson, Jackson said that the media was wrong in their comments about him being irresponsible with his children, “I love my children”, he explained. “I was holding my son tight. Why would I throw a baby off the balcony? That’s the dumbest, stupidest story I ever heard”. In February 2003, a controversial documentary titled Living with Michael Jackson aired in the UK (on the 3rd) and in the US (on the 6th).

The documentary included interviews with Jackson which included information on his private life. British journalist Martin Bashir and his film crew filmed Jackson for 18 months, also capturing his controversial behavior in Berlin. One particular part of the documentary, which stirred controversy and raised a significant level of concern, showed Jackson holding hands with a then 13-year-old cancer victim Gavin Arviso, and admitting to sharing his bedroom with him (but not in the same bed) as well as sharing his bed (non-sexually) with other children. Jackson felt betrayed by Bashir and complained that the film gives a distorted picture. In response to the media scrutiny, two specials were aired: Michael Jackson: The Footage You Were Never Meant to See and Michael Jackson’s Private Home Movies. Michael Jackson: The Footage You Were Never Meant to See which aired later in February showed uncut footage of the Living with Michael Jackson documentary. The Michael Jackson’s Private Home Movies aired in April was a 2-hour special with footage of Michael Jackson’s home videos and included commentary by Jackson. In June 2003, Jackson’s friend, actor Marlon Brando, signed a half-acre plot of land on his island Tetiaroa to Jackson, in gratitude for Jackson hosting a party for Brando’s daughter, Nina, then aged 13.

2003–2006: Trial, acquittal and the aftermath

In November 2003, Michael Jackson and Sony Records released a compilation of his number-one hits on CD and DVD titled Number Ones. The compilation has sold over six million copies worldwide. On the album’s scheduled release date, while Michael Jackson was in Las Vegas filming the video for “One More Chance” (the only new song included in the Number Ones compilation), the Santa Barbara Sheriff’s Department searched the Neverland Ranch and issued an arrest warrant for Jackson on charges of new child molestation. Jackson was accused of sexual abuse by Gavin Arviso, who appeared in the Living with Michael Jackson documentary earlier that year. The allegations later led to a trial in which Jackson was found not guilty of all charges. Jackson converted to the Nation of Islam on December 17, 2003. Later in 2005, because of his links with the Bahrain Royal Family, he converted to Sunni Islam.

Marlon Brando, who was a frequent user of the Internet, informed Jackson on February 8, 2004 that the declarations made by Jordy Chandler relating to the 1993 child molestation allegations had been published on the internet site The Smoking Gun. This happened when Jackson was about to start an interview with journalist Ed Bradley for 60 Minutes. Jackson immediately left the studio and did not conduct the interview. Jackson also attended Brando’s memorial service in 2004 along with Sean Penn, Jack Nicholson and Warren Beatty. Also on August 6, 2004, Man In The Mirror: The Michael Jackson Story debuted on VH1 starring Flex Alexander as Michael Jackson. Rapper Eminem parodied new allegations raised against Jackson by Gavin Arviso in his music video for “Just Lose It” in 2004. The clip caused controversy and fueled Jackson to make a statement. The People v. Jackson trial began in Santa Maria, California on January 31, 2005 and lasted less than a month. On June 10, Jackson’s PR, Raymone Bain was reportedly fired. Jackson’s now-defunct website cited that “MJJ Productions regretfully announces the termination of Raymone Bain and Davis, Bain and Associates. We thank you for your services”. Bain later told the Associated Press that she had not been fired and that only Michael Jackson, not his production company (operated at the time by his brother, Randy Jackson), could fire her. Bain continues releasing press statements and answering media enquiries on behalf of Michael Jackson, and was named general manager of The Michael Jackson Company, Inc. on June 27, 2006. On June 13, Jackson was acquitted of all ten charges, including four additional lesser ones.

CNN later reported that one of the jurors, Ray Hultman, believed he had committed child sex crimes in the past but there was not enough evidence to prove it, and he and another juror announced impending books on their experiences in the trial. In September 2005, it was reported that Ray Hultman, one of the jurors, took legal action against the publisher of his book about experiences in the trial, claiming heavy portions were plagiarized from a Vanity Fair article. Hultman also stated he felt “threatened” by the jury foreman Paul Rodriguez and regretted acquitting Jackson. After being acquitted of the child molestation charges, Jackson relocated to the Gulf island of Bahrain, where he reportedly bought a house formerly owned by a Bahrain MP. Jackson allegedly spent his time in the Gulf writing new music, including a charity single dedicated to the victims of Hurricane Katrina entitled, “I Have This Dream”. Ciara, Snoop Dogg, R. Kelly, Keyshia Cole, James Ingram, Michael Jackson’s brother Jermaine, Shanice, the Reverend Shirley Caesar and The O’Jays all reportedly lent their voices to the charity song. After many delays, the single was not released, despite being announced on September 13, 2005. At the time, Jackson’s spokesperson, Raymone Bain, said the list included Mary J. Blige, Missy Elliott, Jay-Z, James Brown and Lenny Kravitz. It later appeared that these artists were no longer participating. The charity single remains unreleased. In 2006, allegations of sexual assault were made against Jackson by a man who claims Michael Jackson molested him, intoxicated him with drugs and alcohol, and forced him to undergo unnecessary cosmetic surgery. Michael Jackson’s lawyer Thomas Mesereau, who successfully defended him against allegations of child molestation in 2005, said “the charges are ridiculous on their face. They will be vigorously defended”.

2006–present: Visionary, Tokyo and the World Music Awards

In February 2006, Jackson’s label released Visionary - The Video Singles, a box set made up of twenty of his biggest hit singles, each of which were issued individually week by week over a five-month period. An appeals court ruled on February 15, that a lower court improperly terminated Deborah Rowe’s parental rights to her two children with pop star Michael Jackson, opening the door to a possible custody battle between the singer and his ex-wife. The retired judge, Steven M. Lachs, acknowledged in 2004 that he failed to have state officials do an independent investigation into what was in the best interests of the children. As of September 29, 2006, the case has reportedly been settled according to the lawyers representing each party. On March 9, 2006, California state labor officials closed the singer’s Neverland Ranch and fined him $69,000 for failure to provide employment insurance.

The state “stop order” bars Jackson from “using any employee labor” until he secured required workers’ compensation insurance. In addition to being fined $1,000 for each of his 69 workers, Jackson is liable for up to 10 days pay for those employees who now are no longer allowed to report to Neverland for work. Thirty Neverland employees have also sued Jackson for $306,000 in unpaid wages. Soon after this payment, Jackson’s spokesperson announced on March 16, 2006 that Jackson was closing his house at Neverland and had laid off some of the employees but added that reports of the closing of the entire ranch were inaccurate. There have been many reports of a possible sale of Neverland, but nothing tangible has been reported yet. In a move named by Jackson’s advisors as “refinancing”, it was announced on April 14, 2006 that Jackson had struck a deal with Sony and Fortress Investments. In the deal Sony may be allowed to take control of half of Jackson’s 50% stake in Sony/ATV Music Publishing (worth an estimated $1 billion) which Jackson co-owns. Jackson would be left with 25% of the catalogue, with the rest belonging to Sony. In exchange, Sony negotiated with a loans company on behalf of Jackson. Jackson’s $200m in loans were due in December 2005 and were secured on the catalogue. Jackson failed to pay and the Bank of America sold them to Fortress Investments, a company dealing in distressed loans. However, Jackson hasn’t as yet sold any of the remainder of his stake. The possible purchase by Sony of 25% of Sony/ATV Music Publishing is a conditional option; it is assumed the singer will try to avoid having to sell part of the catalogue of songs including material by other artists such as Bob Dylan and Destiny’s Child. As another part of the deal Jackson was given a new $300 million loan, and a lower interest rate on the old loan to match the original Bank of America rate. When the loan was sold to Fortress Investments they increased the interest rate to 20%. None of the details are officially confirmed. An advisor to Jackson, however, did publicly announce he had “restructured his finances with the assistance of Sony”. On April 18, 2006, Michael Jackson signed a management deal with English music producer Guy Holmes. Holmes is the recently appointed CEO of Two Seas Records, with whom Jackson has signed a recording contract for one album. The album is set for a fall 2007 release. On May 27, 2006, Michael Jackson accepted a Legend Award at MTV Japan’s VMA Awards in Tokyo. It was his first major public appearance since being found not guilty in his child molestation trial almost a year earlier. The award honors his influence and impact on music videos in the last 25 years. Following the award ceremony, Jackson also made an appearance on SMAPxSMAP.

In 2006 F. Marc Schaffel, a former associate of Jackson, filed a suit for millions of dollars allegedly owed to him after working with Jackson on an unreleased charity record named “What More Can I Give” and documentaries. Florida businessman Alvin Malnik, who had advised Jackson, appeared in court and stated that Jackson appeared to be bewildered by financial matters. Schaffel claimed to have made frequent loans to the singer totaling between $7 million and $10 million. Schaffel had received an urgent plea from Jackson for $1 million so that Jackson could buy jewelry for Elizabeth Taylor so that she would agree to sign a release for her involvement in a Fox special. These court proceedings also brought to light unsuccessful projects planned with the actor Marlon Brando, including a dual interview at the actor’s private island near Tahiti, and a DVD on acting. Brando’s son Miko Brando, a long time bodyguard and assistant to Jackson stated “The last time my father left his house to go anywhere, to spend any kind of time… was with Michael Jackson”. “He loved it… [He] had a 24-hour chef, 24-hour security, 24-hour help, 24-hour kitchen, 24-hour maid service”. On July 14, 2006, the jury awarded Schaffel $900,000 of the original $3.8 million he sued Jackson for, which Schaffel later reduced to $1.6 million, and finally to $1.4 million. The jury also awarded Jackson $200,000 plus interest of the $660,000 that Jackson claimed he was owed by Schaffel. The trial revealed that Schaffel had been dismissed after Jackson learnt of his past work as a director of gay pornography. Schaffel claimed that Jackson “once wanted him to go to Brazil to find boys for him to adopt. He later modified that statement to “children” to expand Jackson’s family”. Jackson’s lawyer Thomas Mundell said that he had never heard the allegation during the pre-trial investigation and that “it was an effort to smear Mr Jackson with a remark that could be interpreted to hurt him in light of the case against him last year”. On July 31, 2006, a federal judge allowed a $48 million claim against Jackson and one of Jackson’s trusts for unpaid fees and breach of contract. All parties were ordered to reappear in court in September. On November 2 and November 3, 2006, Access Hollywood aired a special Michael Jackson in Ireland which showed Jackson and will.i.am of The Black Eyed Peas in the process of recording Jackson’s new album. On November 14, 2006, Sony officially released the Visionary box set. He also visited the London office of the Guinness World Records. There, he received eight awards: “Most Successful Entertainer of All Time”, “Youngest Vocalist to Top the US Singles Charts” (at the age of 11 as part of the Jackson Five), “First Vocalist to Enter the US Singles Chart at Number One” (for “You Are Not Alone”), “First Entertainer to Earn More Than 100 million Dollars in a Year”, “Highest Paid Entertainer of All Time” ($125 in 1989), “First Entertainer to Sell More Than 100 Million Albums Outside the US”, “Most Weeks at the Top of the US Albums Chart” (for the album Thriller) and “Most Successful Music Video” (for the music video Thriller). On November 15, 2006, Michael Jackson received the Diamond Award, for selling over 100 million albums, at the World Music Awards. This was his second public appearance at an awards show since the trial of 2005. Despite substantial publicity prior to the event, he did not perform “Thriller”, limiting his performance to “one verse and one chorus” of “We are the World”. Coverage of the event noted that Jackson “looked uncomfortable at times” and called the appearance “an unhappy return to the London stage”.

According to the head of public relations for the World Music Awards (Julius Just), the sound was cut due to a noise curfew. Officials at Earl’s Court, the arena where the event was held, have said that this was not the case and that they had “accommodated the show and the show’s organisers by obtaining an extension to our licence in order to allow the show to run to eleven o’clock”.

Bazı Video Klipleri

Michael Jackson - Beat It

Michael Jackson- Billie Jean

Michael Jackson - Liberian Girl

Kaynak

http://tr.wikipedia.org/wiki/Michael_Jackson
http://www.solarnavigator.net/music/michael_jackson.htm
http://www.youtube.com

KURALLAR

Saygılarımızla

Diliminucunda.com web sayfasını kullanabilmek için kullanıcılar kullanıcı adı ve geçerli bir e-posta adresi ile üye olabilirler. Sadece yorum/cevap yazılacaksa bu bilgiler istenir ve kullanıcı tarafından üye kaydı gerçekleştirilir. Kullanıcıların kişisel bilgileri ile ilgili seçimlerinden yönetim sorumlu degildir. Unutmayınız ki bu siteye yazılan her türlü bilgi kamuya açık bilgi haline gelmektedir. Bu nedenle kişisel bilgileri paylaşma kararı verirken dikkatli olunmalıdır. Bir başka kullanıcı tarafından gönderilen iletilenlerin herhangi bir şekilde saldırgan ya da rahatsız edici olduğunu düşünmeniz durumunda yönetim ile bağlantıya geçmeniz gerekmektedir. Bu sözleşme ile yönetim bölümünü tarafınızdan gönderilen verilerin herhangi bir nedenle tarafımızdan silinmesi ya da değistirilmesi konusunda yetkili kılmaktasınız.

Diliminucunda.com, başka site ya da dosyalara bağlantılar içerebilir. Bunlar üzerinde Diliminucunda.com sitesinin ve yönetiminin hiçbir denetimi ve sorumluluğu yoktur. Ayrıca içeriklerinin herhangi bir şekilde rahatsız edici olmaması garanti edilememektedir. Diğer yandan kurallara uygun olmayan içerikler ve verilen linkler silinecektir.

Kullanıcı adınız ile gönderilen her türlü yorum ve cevaplardan siz sorumlusunuz. Bu forumları kullanırken kaba, kin dolu, saldırgan, başkalarının kişisel haklarını zedeleyen, cinsellik içeren ya da herhangi bir yasayı ihlal eden yorum, cevap, alıntı, konu ve içerik göndermemeyi kabul etmektesiniz. Size ya da bu sitenin sahiplerine ait olanlar dışında telifli içerik, malzeme veya dosya iletmemeyi de kabul etmektesiniz.

Diğer Kurallar

 

  • Diliminucunda.com web sayfasında siyasi ve dini içerikli yazı, propaganda, genel ahlaka aykırı küfürlü yazı, argo kabul edilen yazılar, hakaret benzeri ve katılımcısını ya da üçüncü bir şahsı küçültücü veya hakaret edici yazılar yazılamaz. Ayrıca, halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kamunun güvenliği için tehlikeli tarzda kin ve düşmanlığa alenen tahrik edici yazılar ve halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılayan yazılar yazılamaz.
  • Diliminucunda.com web sayfası katılımcıları yeni bir yorum yazmadan önce sırf yorum yapmak için başkasının yorumunu “kopyala”-”yapıştır” yapamaz.
  • Yöneticiler her yazılan yorumu yönetemeyebilirler. Yöneticilerden önce uygunsuz bir mesajla karşılaştığınızda lütfen sorumlu yöneticilere bildiriniz.
  • Mesaj yazarken büyük harf kullanmak bağırmak anlamına geleceği için yazılarınızı kesinlikle büyük harf kullanarak yazmayınız.
  • Yorum başlıklarını konunun içeriğini ifade eden şekilde seçilmesi gerekmektedir.
  • Diliminucunda.com web sayfasında yazılacak konu, yorum ve cevaplar ilgili bölümlere yazılmalıdır.
  • Yorum yazarken ahlaksız isim seçmek, başkasının kullanıcı adı ile yorum yapmak, sırf yorum yapmak için abuk subuk kullanıcı adları seçmek, siyasi amaçlı kullanıcı isimleri yazmak ve reklam yapmak yasaktır.
  • Diliminucunda.com web sayfası içinde yorumlarda din, politika, örgüt veya bir partinin simgesi olan resimler kesinlikle kullanılamaz. Ayrıca bu alanlar amacına uygun olarak kullanılmalıdır. Eğer bu kurallara uyulmuyorsa üyenin site içinde kullandığı resim Diliminucunda.com yönetimine şikayet edilir ve kullanıcıdan resim ekleme hakkı alınır.
  • Pornografik içerik, yasa dışı ilaçlar ve ilaç üretim cihazları, kumar ve kumar ile alakalı içerik, silah ve silah mühimmatlarının satış ve tanıtımı, alkollü içecek tanıtım ya da satışı, tütün ya da tütün mamüllerine ilişkin tanıtım ya da satış, reçete ile satılan ilaçların satışı ve tanıtımı kesinlikle yasaktır.
  • Diliminucunda.com web sayfası yöneticilerine kural dışı mail veya mesaj bırakmak kesinlikle yasaktır.
  • Yöneticiler, yazılan yazının konusuyla ilgili olmayan bir bölümde yazıldığına karar verirlerse ve/veya yorum, cevap, konunun uygun olmadığına karar verirlerse ilgili içerik silinir. Bu nedenle itiraz türü yazılarında silinmesi veya cevaplandırılması yönetici yetkisindedir. Ayrıca silinen yorumların devamı niteliğinde veya aynı içerikte ise ip adresi veya kullanıcı banlanır.
  • Diliminucunda.com yönetimi, aynı kişinin birden fazla rumuz veya isimle, farklı kişilermiş gibi aynı konuda görüş belirttiğini tespit etmesi durumunda, kişinin tüm yorumlarını siler ve ip adresini banlayarak siteye girişini yasaklar. Her kullanıcı kendi kullanıcı adı ve şifrelerini korumakla yükümlüdür. Hesabını başkası kullanır ve kural dışı yazılar yayınlarsa kullanıcının hesabı silinir.
  • Diliminucunda.com web sayfası gönüllü ve amatör katılım anlayışıyla profesyonel kişiler tarafından fikir alişverişinde bulunulması için kurulmuştur. Amaç dışı kullanılması yasaktır.
  • Diliminucunda.com web sayfasının işleyiş ve kuralları konusunda katılımcıları sürekli bilgilendirmek sitenin veya yöneticilerin görevi değildir. Katılımcılar bu kuralları okuyup uymak zorundadır.
  • Diliminucunda.com web sayfasının resmi dili Türkçe’dir. Uluslararası konuşulan dil olan İngilizce’de kullanılabilir. Diğer dillerin kullanımı yönetim iznine bağlıdır. Kabul edilen alfabe latin alfabesidir.
  • Devlet kurumları, firmalar ve yayıncı kuruluşlar ile ilgili fikirler nezaket kuralları içinde yazılmalıdır. Hakaret veya kin dolu içerikler yönetim tarafından engellenir.
  • Kişisel tartışma şekline dönüşen konulardaki yorumlar silinir. Silinen konularla ilgili mail atılmamasını rica ederiz. Atılan mailler hiçbir şekilde site içinde kullanıcılar tarafından yayınlanamaz.
  • Başka sitelere kullanıcı toplamak için yazılan reklam mahiyetinde her türlü yazı yasaktır. Bu şekilde davranan üyelerin siteye girişleri engellenecektir.
  • Diliminucunda.com web sayfası içinde mp3, warez ve cinsel içerikli site linkleri eklemek ve bunları paylaşmak kesinlikle yasaktır.
  • Herhangi bir alanda kişileri, kurumları, kuruluşları veya devleti küçük düşürecek resim, yazı, alıntı vb. şeyler kesinlikle yasaktır. Bu gibi durumlarda uyarı yapmadan üye hesabını silme hakkımız saklıdır.

 
Diliminucunda.com web sayfası kuralları her zaman değiştirilebilir ve geçerlidir. Üyeler bu kuralları okuyarak ve/veya okumuş kabul edilerek üyelik formundaki tüm maddeleri YASA ve KANUNLAR çerçevesinde kabul etmiş sayılacaklardır.

Tiroit Bezi Hakkında Genel Bilgiler, Hastalıkları ve Kanserleri

null

Tiroid Bezi Hakkında Genel Bilgiler

Larinkin altında ve önünde yer alan tiroid bezi iki lob’dan oluşan bir yapıdır. Bu bez faringiyal epitelin dışarıya doğru çıkıntı yapıp boynun ön kısmında ki normal yerine inmesiyle gelişmiştir. Bu inme tarzı tiroid dokusunun normal yerine ulasmayan ektopik olarak ancak fonksiyonunu devam ettiren lingual ya da nadiren sublingual aln veya tiroglossal kanal kisti içinde bulunan tiroid dokusunun atipik yerlerde bulunmasını açıklar. Bezin işlevini kazanmasında ki 2. basamak ise Hipotalamus-Hipofiz–Tiroid ekseninin 2. trimesterde (Gebeliğin ikinci 3 ayında) olgunlaşmasıdır. Ve sonuncu olarak da tiroid hormonlarının perferik metabolizmasının 3. trimesterde olgunlaşmasıyla gelişimini tamamlar.

Tiroksin, tiroidin ve TSH plesenta yoluyla anneye geçmez bu nedenle fetüs serumunda ki yoğunlukları fetüsteki salgı ve metabolizme değerlerini bize direk olarak yansıtır. Ancak İyotlar (radyoaktif iyotlar da buna dahildir), Atitiroid antikorlar tiroidi uyaran immünglobülinler (TSI’ler), Propylthidouracil ve methimazole plesentadan geçerek hem anne hem de fetüsün tiroid işlevlerini etkilerler. Tiroid alçak kubodial – kolumnar epiteliyal hücrelerle döşeli ve tiroglobulinden zengin kolloid içeren kabaca sferik foliküllerden oluşur. Ön pitüerdeki (hipofiz) tirodrofik hücrelerden salınan TSH’a (Tiroid stimülan hormon) yanıt olarak tiroid follikül epiteliyal hücreleri içine pinositoz ile alır ve triglobilini Tiroksin (T4) ve daha az miktar olarak da tiroidin (T3)’e çevirirler.

Tiroid bezi tiroid hormonlarının yapımını birkaç basamakta oluşturur.

1-Bez iyodu yoğunlaştırır.
2-Mono veya diiyodotirosin oluşturmak için tirosin molekülüne organifiye eder.
3-İki tirosin bağlanılarak major tiroid hormonları olan T4 ve T3 oluşturulur.

Kanda dolaşan T3′ün yaklaşık olarak üçte ikisi T4′ün periferek olarak T3′e dönüştürülmesi ile oluşur. Ancak geri kalan üçte birlik kısım direkt olarak tiroid bezi tarafından yapılmaktadır. Tiroid bezi aynı zamanda “C” hücreleri denilen, kalsitonin sentezleyen ve salgılayan parafollikuler hücreler de içermektedir. Kalsitonin iskelet sistemi tarafından Kalsiyum (Ca) aborbsiyonunu (emilimini) kolaylaştırır ve kemiğin osteoklastlar tarafından resorbsiyonunu (emilimini) önlemektedir. Doğum esnasında tiroid işlevlerinde çarpıcı değişiklikler gözlenmektedir. TSH serumda doğumdan hemen sonra yükselir ve daha sonrasında yaşamın ileri dönemlerinde normal kabul edilecek olan daha düşük değerlere ulaşır. Bu TSH piki sonucunda ve asıl olarak da tiroid metabolizmasında ki olgunlaşma nedeniyle doğumdan sonra ki 2 ila 4 günlük dönemde, erişkinde ki hipotiroidizme benzer bir şekilde T4 sekresyonu yüksek değerlere ulaşır. Sonrasında serum tiroid hormonları konsantrasyonları ancak yavaş yavaş düşer ve erişkin değerlerine ulaşır.

Tiroid Stimulan Hormon (TSH): Alfa ve Beta gruplarından oluşur. Alfa ünitesi FSH, LH ve HCG ile aynıdır. Bu hormonların sadece beta üniteleri birbirinden farklıdır. TSH’ın sentez ve sekresyonu ise hipotalamik bir hormon olan TRH ile kontrol edilir.

TSH’ı uyaranlar: TRH ve östradiol TSH’I azaltanlar: Dopamin, T4, T3 ve steroid’dir. TSH tiroid glandının iyot alımını ve organifikasyonunu, T3 ve T4 sentez ve salımını arttırır. Periferik T4-T3 dönüşümünü etkilemez.

Tiroid Hormonlarının etkileri:

• Bazal metabolizma hızı, Protein katabolizmasını ve Oksijen tüketimini arttırlar
• Eritrosit 2-3 DPG seviyesini arttırırlar.
• Kortizol üretimin arttırırlar.
• Vitamin ve koenzim ihtiyacını arttırırlar.
• Lipolizi ve yağ metabolizmasını hızlandırır ve serum kolestrol düzeyini azaltırlar.
• Kemik Turnover’ini arttırırlar.
• GİS (Gastrointestinal sistem) motilitesini arttırırlar.
• Çizgili kasın kontraksiyon ve gevşeme hızını arttırırlar
• Kalpte katekolamin reseptörlerinin (b) sayısını arttırırlar.

Tiroid hormonları plazmada ya bağlı ya da serbest olarak bulunmaktadırlar. Bağlı form %99′luk bir kısımla çoğunluğu oluşturmaktadır. Başlıca 3 tane tiroid hormanlarını bağlayıcı özellikte protein vardır.

• Tiroksin bağlayıcı protein (TBG)
• Tiroksin bağlayan prealbümin (Transtiretin)
• Ve de Albümin

Dokularda asıl metabolik etkiyi gösteren serbest hormon fraksiyonudur. Tiroid bağlayan hormon en önemli protein olup bu proteinin değişiklikleri toplam tiroid hormon düzeylerini değiştirmekle beraber serbest formları ve dolayısıyla tiroid hormonlarının periferik etkisini değiştirmemektedirler.

TBG düzeyindeki değişikleri incelemek gerekirse:

TBG düzeyini Arttıranlar:

• Östrojen ve Oral kontraseptifler
• Klofibrat
• Gebelik
• Yenidoğanda
• Genetik olarak
• Tamoxsifen
• Enfeksiyon
• Kronik Aktif hepatitis
• Akut intermittant porfiri
• Perfanazin

TBG düzeyini Azaltanlar:

• Şiddetli sistemik hastalıklar
• Androjen kullanımı
• Yüksek düzeyde Glukokortikoid kullanımı
• Aktif akromegali
• Genetik olarak
• Kronik Karaciğer hastalıkları
• Nefrotik sendrom
• Malnutrisyon
• L-Asparaginaz

Tirod hastalıkları tiroid hormonlarının aşırı salınımı (Hipertiroidizm) ve tiroid hormonlarının eksikliği (hipotirodizm) ile ilgili durumları, tiroidin kitle lezyonlarını ve tirodin iltihabi hastalıklarını içerir.

Daha geniş olarak yazmak istersek:

Guatr: Tiroid bezinin büyümesine guatr denir.
Nodül: Tiroid bezinin içinde normal dışı doku oluşmasıdır.
Tiroidit: Tiroid bezinin iltihabına denir. Bezde ağrı vardır.
Hipertiroidi: T4 ve T3 hormonlarının bezden aşırı salgılanması durumudur.
Hipotiroidi: Tiroid hormonlarının (T4 ve T3) az salgılanması durumudur.

Normal fonksiyon gören tiroid bezi ise ötiroid tiroid bezi olarak adlandırılmaktadır. Tiroid bezi hastalıkları oldukça sık görülmektedir. Ülkemizde her 10 kişiden 3‘ünde görülen tiroid hastalığı daha sık olarak kadınları etkilemektedir. Ancak, uygun iyotla zenginleştirilmiş sofra tuzu kullanımının yaygınlaşması ile iyot yetersizliğinden kaynaklanan hastalıklar azalmaktadır. İyod eksikliği olan bölgede yaşayan veya yeterli iyod almayanlarda, ailesinde tiroid hastalığı olanlarda, Diabetes mellitus (şeker hastalığı), romatoid artrit ve persiniyöz anemisi olanlarda gebe kadınlar ve yeni anne olanlarda, 60 yaşın üzerindeki kadınlarda, 70 yaşın üzerindeki erkeklerde, Kanser nedeniyle baş ve boyuna Radyoterapi (ışın tedavisi) yapılanlarda, bazı ilaçları kullananlar (lityum, amiodaron ve interferon gibi). Tiroid hastalığı gelişme riski şu kişilerde fazladır:

Tiroid krizi:

Zehirli guatrda, yüksek hormonların kontrolden çıkması ile seyreden çok ağır bir durumdur. Yaşlı hastalarda ölüm oranı %25′e kadar yükselebilir. Acil tedavi gerektiren bir hastalıktır. Böyle bir durumda hasta, hastaneye yatırılıp tedavi edilir. 40 derece ve üstünde ateş, kalp çarpıntısının çok şiddetli olması, ishal ve kusma, ateş basması hissi, algılama bozuklukları bu krizin haberci ve belirtileri arasındadır.

Miksödem koması:

Hiptroidisi olan bir hastada travma soğuk enfeksiyon gibi bir faktörün olayı arttırması sonucu hipotiriodinin çeşitli organ anormallikleri ve ilerleyici mental bozulma ile kendini gösteren nadir, fakat ölümcül bir komplikasyonudur. Vücudun hipotiroidiye kompansatuar olarak geliştirdiği yanıtı bozan presipitan faktörler, miksödem komasına yol açarlar. Gerçek prevalansı tam olarak bilinmemekle birlikte, hastalığın mortalitesinin çok yüksek olması, erken tanı konulmasını ve tedaviye başlanmasını zorunlu kılmaktadır. Erken tanı ve uygun tedaviye rağmen mortalitesi %50 düzeyindedir. Tedavide T4 ve T3 yüksek dozda birlikte verilir. Ayrıca hastanın sıcak bir ortama alınması fakat dışarıdan ısı verilmemesi faydalı bir yöntemdir. Muhtemelen hipofiz yetmezliği de düşünülmeli ve tedaviye hidrokortizon eklenmelidir. Sıvı elektrolit dengesi düzenlenmeli ve su kısıtlması da yapılması gerkenler arasındadır.

Gebelik hipertroidi:

Gebeliğin ilk 3 ayında ilk trimesterde tanısı konmuş ise en uygun tedavi yaklaşımı Ptu ile ötroid hale getirmek ve sonrasında 2. trimesterde subtotal tiroidektomi yapmaktır. Daha geö dönemde tanısı konmuş ise gebelik sonlanana dek Ptu verilebilir. PTU süte geçmediği için annenin emzirmesinde de hiçbir sorun yoktur. Eğer anne Graves hastası ise anneden çocuğa plesenta aracılığı ile TRab antikorlarının geçmesi nedeniyle çocukta neonatal hipotroidi de görülebilir. Graves hastalığı genel olarak toplumda en sık hipertiroidi yapan neden olduğu gibi gebelerde de en sık hipertroidi nedenidir.

Subklinik Hipertroidi:

Bu terim tiroit hormonları yükselmeden yani hastanın ötroid kalarak değişik nedenlere bağlı olarak TSH normal değerinin altında görülmesine verilen isimdir. Bu duruma subklinik hipertiroidi denir. Genellikle hastalar asemptomatik olmakla beraber Subklinik hipertiroidisi olan yaşlı hastaların şikâyetleri olmasa bile tedavi edilmesi gerekir. Bunun nedeni ise tedavi edilmeyen hastalarda en sonunda tehlikeli bir aritmi olan atrial fibrilasyon gelişebilir.

Toksik Adenom (Plummer hastalığı):

Hemen her zaman soliter ve selim olan ve daima foliküler olan bir hastalıktır. Genel olarak hipertroidizm az olmakla beraber hastaların yarısında sade T3 yüksekliği yani T3 tiroksikozu bulunmaktadır. Tedavi prensibi diğer hipertroidizm olgularında olduğu gibi önce hastayı ötroid hale getirdikten sonra ya RAI tedavisi ya da cerrahi tedavidir. Yaşlılarda ve daha küçük nodüllü olgularda RAI tedavisi diğer hastalarda ve özellikle büyük nodüllü olgularda cerrahi tedavi seçilir. Hem cerrahi tedavi hem de RAI tedavisi sonrasında hipotroidi gelişmez. RAI tedavisi sonrasında nodül etrafında küçülmüş olarak bulunan troid hücrelerinin çok az miktarda radyasyona kalması bunun sebebidir.

Toksik multinoduler guatr (Marine – Henhart):

Toksik multnoduler guatr diğer adıyla marine – henhart genelde yaşlı kişilerde görülür. Troid sintigrafisinde çok sayıda sıcak yani fonksiyonel nodül bulunmaktadır. Hormon düzeyleri fazla yüksek bulunmaz ancak atriyal fibrilasyon ve diğer kalp problemleri özellikle yaşlı hastalarda ön planda olan problemlerdir. Jod –Basedow etkisi yani iyot alımının hipertroidiyi agreve etmesi görülebilir. Uzun süreli olarak antitroid ilaç tedavisi ilacın kesilmesinden sonra nüks olabileceğinden bu hastalar için uygun değildir.

Iod – Basedow Fenomeni (İyodun neden olduğu hipertroidi):

İyod yetmezliğine olan bazı bölgelerde koruma amaçlı iyotlama çalışmaları veya kontrast madde kullanıma baplı olarak iyodun kullanılması hipertroidi gelişmesine neden olabilir. Son zamanlarda antiaritmik bir ilaç olan amiodaron kullanılmasına bağlı olarak daha sık görülmektedir. Bu ilacın yağ dokusundan yavaş yavaş salınımı nedeniyle ilacın kullanımı sırasında değil de kesildikten yaklaşık olarak 6 ay sonra hipertroidi gelişmesi beklenir.

Tiroiditler (Troid iltihabi hastalıkları):

Tiroid bezinin iltihaplanması anlamına gelen ‘tiroidit’ pek çok nedenle ortaya çıkmaktadır. Rnfeksiyoz ya da non enfeksiyoz nedenlerden dolayı da olabilir. Bu başlık altında toplanan antitelerin asıl 2 kriteri vardır ve birbirlerinden bu şekilde ayırt edilebilirler.

1-Hastalığın başlama hızı ve süresi (Subakut, akut ya da kronik)
2-Baskın olan Enflamatuar yanıt (PNL, lenfositer, ya da granulomataoz)

Tiroiditler araında en sık görülen kronik lenfositik (Hashimoto tiroidit), subakut granulomatoz (de quervain) tiroidit ve subakut lenfositik tiroidit’tir.

Kronik Lenfositik (Hashimoto) Tiroiditi:

1912 tarif edilen otoimmun tiroidit veya diğer adıyla struma lymphomastosa (Hashimato tiroidit’i) tiroidde diffüz lenfositik infiltrasyon, fibroz, follikül hücrelerinde atrofi ve baz› folliküler hücrelerde eozinofilik değişiklik ile karakterize tiroidin iltihabi bir hastalığıdır. Hipotiroidinin (hafif) ve tiroiditlerin en sık nedenidir. Hashimoto tiroiditi vakalarında serum gamma globulin değerleri yüksek bulunur. Hastaların serumunda, anti TPO ve anti Tg antitiroid otoantikorların titresi de yüksektir.

Otoimmun tiroidit türleri:

• Lenfositik tiroidits (struma lymphomatosa)
• Hashimoto tiroidit’i (guatr otoimmun tiroidit)
• Kronik fibröz tiroidit
• Çocukluk ve ergenlik çağı lenfositik tiroidit
• Postpartum tiroidit
• Ağrısız veya sessiz tiroidit
• İdyopatik (primer) hipotiroidizm (atrofik autoimmun tiroidit)

Tiroid içinde rastlanan lenfoid hücrelerin büyük bir bölümü, T lenfositlerdir. Ayrıca CD8 supresor/sitotoksik hücreleri Graves hastaların tiroid glandında azaldığı halde, Hashimoto tiroidit vakalarında artmış bulunmaktadır. Ayrıca B lenfositlerinde de artış görülür. Bu hücrelerin birçoğu fonksiyoneldir interleukin salgılarlar. Erken dönemde tiroglobulin antikorları geç dönemde mikrozomal (peroksidaz) antikorlar saptanabilir. Nadiren graves hastalığına dönüşüm görülür.

Hipertiroidizm:

Tirotoksikozis, dolasımda bulunan serbest T3 ve T4 düzeylerinin artışına bağlı olarak görülen hipermetabolik bir durumdur. En sık da tiroid bezinin aşırı faaliyet göstermesine bağlı olarak gelişmesinden dolayı bu duruma sıklıkla hipertiroidizm denilmektedir. Hipertiroidizmli tirotoksikoz olabileceği gibi hipertiroidsiz tirotoksikoz da olabilmektedir. Diğer taraftan tiroid bezinin etkisne periferik resiztans gelişen durumlarda hipertiroidiye rağmen tirotoksikoz olmaz hatta hipotiroidi olabilir. Hipertiroidsiz tritoksikozda RAI uptake testi düşüktür. Hipertirodizmli Tirotoksikoz nedenleri arasında en sık görülen GRAVES (Toksik diffüz Guatr) hastalığıdır. Diğer nedenler ise Toksik adenom (Plummer hastalığı), Toksik multinoduler Guatr (Marine- Henhart), Jod – Basedow fenomeni ve TSH salgılayan adenomları örnek verebiliriz. Hipertiroidizmsiz tirotoksikoz nedenlerini saymak gerekirse struma Ovari, Tirotoksikoz faktisia, Subakut tirodit ve metastatik tiroid CA ‘mu sayabiliriz. Bu gerçeği gözardı etmeden genel olarak tıp alanında vr bu yazıda hipertiroidizm ve tirotoksikoz birbirinin yerine geçen kelimeler olarak kullanılacaktır. Tirotoksikozisin Klinik belirtileri aşırı tiroid hormonunu yarattığı hipermetabolik durumla ilgili değişiklikler ve sempatetik sinir sisteminin aşırı aktivasyonuyla ilgili değişikliklericript> içermektedir. Bunları sistemlere göre ayırmak gerekirse:

• Genel: Halsizlik, hiperaktivite, sinirlilik, sıcağa tahammülsüzlük, kilo kaybı.
• Kardiyovasküler: Çarpıntı, taşikardi, atrial fibrilasyon, nabız basıncında artma.
• Gastrointestinal: Hiperdefekasyon, motilitede artma, diyare, iştah artışı.
• Kas ve iskelet: Proksimal kas atrofisi, kemik döngüsünde artma, kemik kaybı.
• Sinir sistemi: Hiperkinezi, göz belirtileri, ince tremor, hioeraktif tendon refleksleri.
• Üreme: Oligomenore, amenore, jinekomasti.
• Cilt: Sıcak, nemli, yumuşak deri, fazla terleme, ince saç, saçlarda dökülme, onikolizis.
• Tiroid: Diffüz büyüme veya nodül(ler) saptanması gibi belirtileri sayabiliriz.

Hipertiroidizm tanısı hem klinik hem de labaratuvar verilerine dayanılarak konulur. Hassas TSH ölçümlerini kullanılarak Serum TSh değerlerinin ölçülmesi hipertiroidzm için en yararlı testtir. Bunu nedeni hastalığın daha klinik olarak belirti vermediği en erken dönemlerde dahi serum TSh değerlerinin azalmış olarak tespit edilmesidir. Ender olarak görülmekler beraber sekonder olarak görülen pitutier ve hipotalamusla ilişkili hipertiroidzmde TSh değerleri normal ya da yüksek olarak ölçülebilir. Serbest T4 tahmin edilebileceği gibi artmıştır. Bazı hastalarda ise aynı zamanda yüksek T3 değerlerini de bulmak mümkündür. Bu duruma Toksikozis denilir. TSH ve tiroid düzeylerinin ölçülmesinin ardından en yararlı üçüncü test radyoaktif iyot tutulumunun gösterilmesidir. Bu aynı zamanda etyolojiye yönelik yapılan bir testtir. Eğer tüm bezde diffuz yani yaygın olarak bir radyoakitf iyot tutulumu var ise bu bizi GRAVES hastalığı yönünden alarme etmelidir. Ya da tek bir nodülde artmış tutulum olabilir bu da bizi TOKSİK ADENOM’A götürebilecek faydalı bilgiler verir.

GRAVES HASTALIĞI:

Endojen hipertroidizmin en sık nedeni olarak Graves hastalığını göstermek mümkündür. Etyolojisi tam olarak bilinmemekle beraber dolaşında bulunan tiroid antikorlarının TSH reseptörlerini uyarması (TRab) patagonezinde önemlidir. Hastalığı 1835 yılında Robert Graves kadınlarda şiddetli ve uzun süren çarpıntıların genişlemiş olarak buluna tiroid bezi ile birlikteliğini göstererek açıklamıştır. Graves hastalığı en fazla 20 – 40 yaşları arasında olmakla beraber genç yetişkinlerde görülür. Kadınların bu hastalığa tutulma oranları şse erkeklere göre 7 kat daha fazladır. Ailesinde graves hastalığı bulunan kişini topluma göre insidansı artmıştır yani ailevi bir eğilimin de bulunma olasılığı fazladır.

Hastalığın genel olarak 4 ayrı komponenti bulunmaktadır. Bunlar:

• Tirotoksikoz
• Guatr
• Oftalmopati
• Dermopati

Klinik olarak Graves hastalığının diğer tirotoksikoz formlarında görülenlerden fazlaca bir farkı da bulunmamaktadır. Tabi Graves hastalığına özgü tirodin diffüz hiperplazisi, Oftalmopati dermopati özellikler bulunmaktadır. Tirotoksikozun derecesi olgudan olguya değişmektedir ve bazen bazı belirtiler diğerlerine göre daha az miktarda görülebilir. Tiroid bezi olgularda diffüz olarak genişlemiştir ve bu düzgün ve simetrik bir şekilde kendini gösterir. Fakat nadir de olsa bazen asimetrik de olabilir. Hiperaktif kan akımı bazen dışarıdan duyulabilecek derecede üfürüme de neden olabilir. Sempatik aktivitenin artışına bağlı olarak Göz kapaklarının tam kapanamaması ve dik başın nedenidir. Halsizlik, hiperaktivite, sinirlilik, sıcağa tahammülsüzlük, kilo kaybı, Çarpıntı, taşikardi, atrial fibrilasyon, nabız basıncında Hiperdefekasyon, motilitede artma, diyare, iştah artışı, Hiperkinezi, göz belirtileri, ince tremor, Sıcak nemli, yumuşak deri, fazla terleme, ince saç, oligomenore, amenore, jinekomasti. proksimal kas atrofisi, kemik döngüsünde artma, kemik kaybı diğer hipertiroidizm semptomları arasındadır. Tanısı bu klinik özellikler ve serbest T3 ve serbest T4 yüksekliği ve TSH düşüklüğü ile konulur. TSH reseptör antikorları saptanabilir. RIU testi yüksektir. Tedavisi tıbbi ya da cerrahidir. Bunlara ek olarak Radyoaktif iyot tedavisi (RIA) 3. bir metoddur. Antiroid ilaç olarak tiroid yapımını durdurmak için 8 saate bölünmüş olarak 5-7 mg/kg/24 saat propylthiouracil (PTU) başlanır. Diğer bir tedavi ise metimazoldur. Eğer semptomlar ağır ise kardiyak belirtileri kontrol altına alabilmek için propranolol başlanır. Antitroid ilaçlar aynı zamanda hastanın cerrahi girişim veya Raı tedavisi öncesi ötroid hale getirilmesi amacı ile de kullanılır. Cerrahi tedavi parsiyel ya da tam tiroidektomiden ibarettir. Anestezi ve troidin dokusunun fazlalaşmasına bağlı olarak hipotroidi gelişmesi riskler arasında olmakla beraber en iyi şekilde cerrahi tedavisi yapılmış olan hastalar dahi 10 yıl içinde hipotroidi olurlar. RAI tedavisinde radtoiyodun (I 131) kalıcı hipotiroidi gelişme riski uzun dönemde daha faala oldugundan genel olarak ytaşlı hastalarda tercih edilen bir tedavi metodur. Oftalmopati için dışarıdan X–Ray ya da prednilozon kullanılabilir.

Hipotroidi:

Genellikle otoimmun nedenlere mesela otoimmun hastalık, vücudun kendi dokularından birine bilinmeyen nedenlerle yabancılaşması ve bu “yabancı” dokuyu bağışıklık sistemiyle vücuttan uzaklaştırmaya yönelik girişimler yapması neticesinde oluşan hastalıktır. Bağışıklık sistemi vücudun aslında kendine ait olan bu dokusunu tahrip ettikçe dokunun işlevleri aksamakta ve buna bağlı sorunlar ortaya çıkmaktadır. Buna bağlı olarak ortaya çıkan bu durumda tiroid bezi tahribat görmüş olması nedeniyle işlevlerini daha az yapmaktadır. Guatr ile birlikte olması durumunda genellikle Hashimoto Tiroiditi ki tiroidit, tiroid bezinin otoimmun süreçle oluşan iltihabıdır (iltihap ile enfeksiyon karıştırılmamalıdır) adını alır. Sekonder olarak hipofiz bezi yetmezliği, tesiyer olarak da hipotalamus hastalıkları ve tiroid hormonunun etkisine periferik diren gelişmesi hipotroidi nedenleri arasındadır. Hipotiroidi gelişme riski her yaşta var olmasına karşın risk yaş ilerledikçe artar ve 60 yaşından sonra yüzde 2-4 oranında hipotiroidi görülür. Fazlaca görülmesi, kolay tanı konması, tarama yönteminin ucuz ve oldukça hassas olması ve durumun kolay tedavi edilebilir olması nedeniyle günümüzde hiçbir şikâyet olmasa dahi 35 yaşından itibaren 5 yılda bir, 60 yaşından sonra iki yılda bir hassas TSH (ultrasensitif TSH) kan ölçümüyle tarama yapılması önerilmektedir. Yine hemen her türlü endokrinolojik bozukluk şüphesinde yapılan incelemelere TSH ölçümünün de eklenmesi sık görülen bu durumun tanısı açısından oldukça değerlidir. Genç ve üreme çapında olan kadınlarda en sık görülen belirtiler adet düzensizliği şeklindedir. Geciken adet görme ya da uzun süreli adet görememe direkt olarak hipotiroidiye bağlı olabileceği gibi, hipotiroidi sonucunda artan TRH hormonunun prolaktin hormonu salgısını uyarmasıyla ortaya çıkan hiperprolaktineminin bir sonucu da olabilir. Hipotiroidide bazen hiçbir belirti görülmeyeceği gibi görülen belirti ve bulgular vücut metabolizmasının azalmasına bağlıdır ve hemen tüm organların işlevleri yavaşlamıştır. Bunun sonucunda konsipitasyon (kabızlık; bağırsak hareketlerinin yavaşlaması), soğuğa dayanıksızlık ve vücut ısısının düşmesi (metabolizma yavaşlamasıyla ısı üretiminin azalması), zihinsel işlevlerin yavaşlaması (unutkanlık, uykuya eğilim, sakarlık, yavaş konuşma), çabuk yorulma, nabzın yavaşlaması (kalbin az çalışmasına bağlı), anemi (kansızlık; kan üretiminin azalmasına bağlı), kolesterol seviyelerinin artması (kolesterolün daha az harcanmasına bağlı), ödemler (su tutulumuna bağlı olarak), ve yine su tutulumuna bağlı olarak bilek kanalından geçen sinirin sıkışmasına bağlı oluşan karpal tünel sendromu sık görülen klinik belirtiler arasında yer alırlar.

Fizik muayene bulguları arasında yukarıdakilere ek olarak kalp büyümesi, reflekslerin yavaşlaması, kas güçsüzlüğü, depresyon bulunabilir. Laboratuvar bulgularında TSH yüksekliği en önemlisidir. Serbest T4 ve serbest T3 düşük olarak beklenir. Ayrıca bunlara ek olarak karaciğer enzimlerinde yükselme söz konusu olabilir. Tedavisinde Levotiroksin (T4) preparatları kullanılır. Sekonder hipotiroidizmde tedaviye mutlaka steroidler de eklenmelidir.

SUBAKUT GRANÜLOMATÖZ TİROİDİT (De Quervain Troiditi):

Hastaların tiroidlerinde dev hücreleri ve granülomatöz ve dev hücreleri tipteki histopatolojik değişiklikler görülmüştür. Genel olarak tiroid bezinin unileteral (tek taraflı) olarak büyümesi ve şiddetli bir ağrı hastaların hekime başvurma nedenidir. Yalnız ağrı her hastada bulunmayabilir, ağrısız tiroidit olabilir ve bazı hastalarda tiroidin her iki lobu da tutulabilir. Bu hastalıkta süpürasyon gelişmez. Ağrılı tiroidin en sık nedeni De Quervain Troiditi ‘ dir. Kadınlarda erkeklerden daha sıklıkla görülür. De Quervain Troiditi nin kendine özgü klinik bulgusu tiroidde genellikle aniden başlayan veya bazen giderek belirginleşen ağrı oluşturmasıdır. Ağrı süreklidir ve çok şiddetlidir. Bu ağrı öksürük, yutkunma ve boyun hareketleri sırasında. Bazı hastalar yalnız yutkunma, boyun hareketleri ve boyun palpasyonu sırasında ağrı hissederler. Sıklıkla ateş, kas ağrısı, halsizlik, yorgunluk, iştahsızlık, tartı kaybı, boğaz ağrısı, öksürük nadiren de viral bir üst solunum yolu enfeksiyonunu düşündüren kuluçka süreci vardır. Tiroit hormonları artmış TSH ve Radyoaktif iyot alımı azalmıştır. Sedimentasyon çok yüksek olabilir. Tedavide Non steroid anti inflamatuar ilaçlar kullanılır ve gerekirse steroid eklenir. Bu hastaların bir kısmında kalıcı hipotiroidi gelişebilir.

SUBAKUT LENFOSİTİK TİROİDİT (Sessiz troidit):

Hastalığın diğer isimleri “ağrısız tiroidit”, “subakut lenfositik tiroidit”, “ağrısız tiroiditli tirotoksikozis”, “ağrısız, atipik veya okkült subakut tiroidit”, “spontan gerileyen tirotoksikozisli lenfositik tiroidit” ve “lenfositik tiroiditli geçici tirotoksikozis” dir. Hastaların büyük bir kısmına otoimmun tiroid hastalığı ile ilgili kişisel veya aile öyküsü vardır. Sinirlilik, Taşikardi, Yorgunluk, Hiperaktif refleksler, Sıcağa dayanıksızlık, Tremor, Artmış terleme, Tioidde büyüme (daha çok yaygın), Kaslarda güçsüzlük, Kilo kaybı gibi belirtiler subakut lenfositik tiroidit de görülen semptonlardır. Hastalığın önce hipertroidi sonra hipotiroidi ve ötroidi dönemleri bulunmaktadır. Glandda hassasiyet ve ağrı yoktur. Radyoaktif iyot alımı düşüktür. Eksojen hormon alımından ayırt etmek için tirogloilin seviyelerine bakılır. Sessiz troidit de düşük bulunur. Sedimantasyon fazla yükselmez. Hastalık pek iyi bilinmediğinden dolayı, sessiz tiroiditli hastalara antitiroid ilaç gibi uygun olmayan bir tedavi yapılabilir. Genelde tirotoksikozis hafiftir ve hastaya çok rahatsızlık vermez. Bu sebepten dolayı hastaya hastalığı hakkında bilgi vererek semptomların birkaç hafta içinde gerileyeceğini bildirmek yeterlidir.

KRONİK FİBRÖZ TİROİDİT (RIEDEL TİROİDİTİ):

Tiroid parenkim dokusunun yoğun olarak fibröz doku ile yer değiştirmesi ile gözlemlenen kronik fibröz tiroiditi, yani Riedel tiroiditini tanımlamak için “fibrosklerozis”, “invaziv fibröz tiroidit” ve Riedel struması gibi isimler de kullanılmıştır. Glandın taş gibi sert olduğu bir hastalıktır. Nadir görülür. Hipotroidi ve hipoparatroidiye neden olur. Eğer çevre dokulara bası varsa cerrahi girişim uygulanır.

Kış Turizmi

null

Dünya Turizm Örgütü verilerine göre, en çok turist çeken ülkeler arasında 9, en çok gelir elde eden ülkeler arasında 8. sırada yer alan Türkiye, coğrafyası, iklimi ve turizm alanındaki atakları ile kış turizminde de iyi bir potansiyel sunuyor.

Kış turizmi için Türkiye’ye gelen yabancılar arasında Rusların ilk sırada yer aldığı bildirildi. Otelciler, Rusların en çok ilgi gösterdiği kayak merkezlerinden Uludağ’a 5 bin, Palandöken’e ise 13 bin Rus turistin gelmesini bekliyor. Antalya’ya, Almanlardan sonra en çok yabancı turist girişinin Rus pazarından yapıldığını belirten Türkiye Otelciler Federasyonu (TÜROFED) Genel Sekreteri Işık Uğurtuğ, kış turizm merkezlerine gelen yabancı turistlerin neredeyse tamamının Rus olduğunu ifade etti. Uğurtuğ, Rusların Türkiye tercihinde, turizm işletmecilerinin Moskova ve Ukrayna’da düzenlenen fuarlara katılımının büyük etkisi bulunduğuna işaret etti.

Kültür ve Turizm Bakanlığı Yatırım ve İşletmeler Genel Müdürlüğünden alınan verilere göre, Türkiye’de şu anda Bakanlar Kurulu Kararı ile ilan edilmiş, “Kayseri Erciyes, Aksaray Hasan Dağı, Gümüşhane Zigana Dağı, Kocaeli Kartepe, Bayburt Kop Dağı, Erzurum Palandöken, Bitlis Sapgör, Antalya Alanya Akdağ, Isparta Davraz, Bolu Köroğlu Dağı, Kastamonu-Çankırı-Ilgaz, Bursa Uludağ (2 Gelişim Bölgesi), Kars Sarıkamış, Muğla Seki Erendağ, Samsun Ladik Akdağ, Çankırı Ilgaz Kadınçayırı, Antalya Akseki, Gümüşhane Çakırgöl ve Erzincan Ergan Dağı”nda olmak üzere 19 kış sporları turizm merkezi bulunuyor.

Türkiye, Alp - Himalaya Sıradağları üzerinde, yüz ölçümünün yaklaşık yarısının (%55′i) 1500 - 3000 m. yükseklikte dağlık alanların kapladığı bir ülke görünümündedir. Bu sıradağlarının ülkemizdeki uzantıları Beydağları, Toroslar, Bolkarlar, Aladağlar, Munzurlar, Cilo ve Sat Dağları ile Kaçkarlar, Alpler ile aynı zaman diliminde oluşmuşlar, aynı yükseltide ve aynı floraya sahiptirler. Ama büyüklükleri bakımından Alplerin 2 - 3 katıdırlar. Üstelik ülkemiz dağlarında Alplerde olmayan Nemrut, Süphan, Ağrı, Erciyes, Hasan Dağı gibi volkanlar vardır. Batı’daki dağlarımız tanrılar tanrısı Zeus’un otağı, doğudaki dağlarımız Nuh’un Gemisi’nin indiği yerlerdir. Yüzyılların birikimi kültürel değerlerle doludurlar. Ayrıca kış mevsimi boyunca kar yağışı alan bu yörelerimiz, 4-6 ay süre ile karlarla kaplı kalmaktadır.

Türkiye genelinde doğudan batıya, kuzeyden güneye yaz-kış üzerinde kar eksik olmayan yüksek dağlarıyla ve bu dağlarda kurulan kayak tesisleriyle Türkiye önemli bir kış turizmi merkezi konumunda. Türkiye’de bulunan kayak merkezlerinin başında Bursa-Uludağ, Erzurum-Palandöken, Kars-Sarıkamış, Ağrı-Bubi Dağı, Bolu-Kartalkaya, Antalya-Saklıkent, Ankara-Elmadağ, Erzincan-Bolkar, Bingöl-Yolaçtı, Bitlis-Merkez, Elazığ-Sivrice Hazarbaba, Gümüşhane-Zigana, Isparta-Davraz, İzmir-Ödemiş Bozdağ, Kastamonu-Ilgaz, Kayseri-Erciyes yer alıyor.

AĞRI-BUBİ DAĞI

Bubi Dağı’na kurulu kayak merkezi Ağrı şehir merkezine 18 kilometre uzaklıktadır. Kayak merkezinde kayak için en uygun sezon Aralık-Nisan aylarıdır.Kayak merkezinde 600 kişi/saat kapasiteli uzunluğu 1227 metre olan teleski hizmet vermektedir.Kayak merkezinde kar kalınlığı 1-2 metreyi buluyor.

ANKARA-ELMADAĞ

Kayak merkezi Elmadağ’ın kuzey yamaçlarında yer alıyor. Ankara’ya 18 kilometre uzaklıkta olan kayak merkezine ulaşım üniversite araçları ve özel araçlarla mümkün. Kayak merkezi Elmadağ’ın kuzey yamaçlarında, 1500-1850 metre yükseklikte , pistler ağaçsız ve alpin çayırlarla kaplıdır. Kar kalınlığı 30-60 santimetre arasında olan kayak merkezinde en uygun kayak sezonu Ocak-Mart arasındadır. Merkezde, 548 metre uzunluğunda saatte 720 kişi kapasiteli bir adet teleski bulunurken, pist kolay ve orta zorluk derecelerinde…

ANTALYA-SAKLIKENT

Antalya’nın batısında Beydağları üzerinde, Antalya kent merkezine 50 kilometre kuzeybatıda yer alır. Antalya’ya yakınlığı nedeni ile bir günde iki mevsimin birden yaşanabilen ender yerlerden biridir Saklıkent kayak merkezi. İki bin 747 metre yüksekliği olan Bakırlı Dağı’ndaki kayak merkezinde, kayak alanı 2300-2000 metre arasındadır. Kar yağışına bağlı olarak kayak mevsimi 2-3 ay sürüyor. Merkezde, 240 kişi/saat ve 340 kişi/saat kapasiteli 600 ve 800 metrelik 2 adet teleski hizmet veriyor.

BİNGÖL-YOLAÇTI

Bingöl şehir merkezine olan uzaklığı ise 25 kilometre olan kayak merkezinde ,karasal iklim görüldüğünden dolayı sezonu aralık ayında başlayıp, mart ayına kadar devam ediyor. Merkezde, uzunluğu 925 metre olan 500 kişi/saat kapasiteli, 499 teleski tesisi bulunuyor. Pist uzunluğu bin metre olan tesisin, acemi ve ileri düzey kayakçılar için güzergahlar bulunuyor.

BİTLİS-MERKEZ

Diyarbakır-Tatvan-Van karayolu üzerinde, Van Gölü’nün yaklaşık 25 kilometre güneydoğusunda yer alan merkezde kayak sezonu aralık ayında başlıyor ve nisan ayına kadar devam ediyor. Kayaktesisleri batıdaki Altınkalbur Dağları’nda yer alıyor. Uzunluğu 726 metre, kapasitesi 720 kişi/saat olan bir adet teleski tesisi bulunuyor. Pistler orta ve zor düzeyde zorluk derecelerinde.

BOLU-KARTALKAYA

Kayak alanı 1850-2200 metre yükseklik kuşağı üzerinde Kartalkaya, Bolu il merkezinin güneydoğusunda, Köroğlu Dağları üzerinde yer alıyor.Yöre, yarı ılıman iklime sahip.Kayak merkezi Alp kayağı, kayaklı koşu ve tur kayağı için çok uygun koşullara sahip.Kayak için en uygun zaman ise 20 Aralık-20 Mart tarihleri arasında. İki adet telesiej, 6 adet telesiki ve 3 adet baby lift olmak üzere toplam 11 mekanik tesiste toplam taşıma kapasitesi 6000 kişi/saat.

BURSA-ULUDAĞ

Uludağ kayak merkezi Bursa’nın 36 kilometre güneyindedir yer alan merkezde kayak alanı 1750-2543 metre yükseklik arasındadır.. Uludağ kayak merkezi Alp ve Kuzey disiplini ile “Tur kayağı” ve “Helikopterli kayak” uygulamaları bakımından uygun coğrafya şartlarına sahip. Tesislerde, snow board, big foot, buz pateni, kar motosikleti aktivitelerde de bulunabiliyor. Kayak için uygun zaman 20 Aralık-20 Mart tarihleri arasındaki dönem. Normal kış koşullarında üç metre dolayında kar yağışı alan yöre, mevsim başında toz kar, sonunda ise ıslak kar niteliği gösteriyor. Oteller bölgesinde 8 telesiyej, 7 telesiki olmak üzere 15 mekanik tesiste 11. bin kişi/saat kapasite mevcut.

Bursa’nın 36 km. güneyinde yer alan Uludağ, ülkenin en gözde kış sporları merkezidir. Flora ve faunasının zenginliği ile 1961 yılında Milli Park ilan edilmiştir. Sadece kış turizmine değil, yaz aylarında kampçılık, trekking ve günübirlik piknik etkinliklerine de olanak sağlamaktadır. Çevre, orman örtüleri ile kaplıdır. Kayak alanı 1750-2543 m. yükseklik arasındadır. 2543 metreye ulaşan doruğu (Kara Tepe) ile Batı Anadolu’nun en yüksek dağıdır.

null

Sezon

Kayak mevsimi normalde aralık-nisan arasıdır. Bu yıldan başlayarak suni karlama yapılacak, sezon uzatılacaktır.

Pistler

Dağdaki pistlerin toplam uzunluğu 20 km.yi bulmaktadır. Normal kış koşullarında kar yüksekliği 3 metreyi bulur. Mevsim başında toz kar, sonunda ise ıslak kar özelliği gösterir. Alp ve Kuzey Disiplini ile Tur Kayağı ve Helikopterli Kayak uygulamalarına elverişlidir. Kayak dışında snow board, big foot, buz pateni, kar motosikleti aktiviteleride bulunmaktadır. 8 telesiyej ve 7 teleski hizmet vermektedir.

Konaklama

Uludağ Kayak Merkezi I. ve II. Gelişim Bölgeleri olmak üzere iki ayrı bölgeden oluşmaktadır. I. Gelişim Bölgesi yatırımlarını tamamlamış durumdadır. Şu anda 16 tesis faaliyettedir. 1986 tarihinde turizm merkezi ilan II. Gelişim Bölgesinde 3300 yatak kapasiteli 11 adet turistik tesis parseli düzenlenmiş olup 3300 yatak kapasiteli 11 adet parsel yatırımcıya tahsis edilmiştir. İkisi faaliyettedir. Buradaki tesislerde akla gelebilecek her tür konforu ve eğlenceyi bulmak olasıdır. Yanısıra kamuya ait pekçok konaklama tesisi bulunmaktadır.

Ulaşım

Uludağ Milli parkına hem karayolu ile hem de teleferik ile ulaşım sağlanabilmektedir. Kayak Merkezi Bursa’ya 40, havaalanına 60 dakikadır. Uludağ yolu şehir merkezinden Milli Parkın girişine kadar 22 km., Milli Park Oteller Bölgesi arası 12 km.dir. Kış aylarında günün her saatinde Bursa kent merkezinden (Tophane-eski garajlar) minibüs bulunabilir. Teleferik, Bursa’nın Teleferik semtiyle Kadıyayla ve Sarıalan arasında karşılıklı çalışır. Sarıalan’a 20 dakikada çıkar. Dikkat: Kayak takımlarını teleferikle taşımak yasaktır.

ELAZIĞ-SİVRİCE HAZARBABA

Elazığ’a 25 kilometre uzaklıkta Sivrice İlçesi sınırlarında Hazarbaba Dağı’nda bulunan merkezde, iki bin 347 metre zirvesi bulunan Hazarbaba Dağı’nda normal kış koşullarında kar kalınlığı 100-200 santimetre civarındadır. Kayak sezonu aralık ayında başlıyor ve mart ayına kadar devam ediyor. Tesisin mevcut tele-ski tesisi, 1700 metreye çıkarılmış, kayak pisti geliştirilerek amatör ve profesyonel kayakçılara yararlanabileceği bir duruma getirilmiştir.

ERZİNCAN-BOLKAR

Bolkar dağlarında kurulu kayak merkezi Erzincan’a 40 kilometre mesafede ana yol güzergahındadır. Kayak mevsimi aralık ayında başlıyor ve nisan ayına kadar kayak sürüryor. Kayak merkezinde 1050 metre uzunluğunda, 1200 kişilik bir teleski tesisi ile300 metre uzunluğunda baby-lift tesisi bulunuyor.

ERZURUM-PALANDÖKEN

Erzurum’un güneyinde yer alan ve doğu-batı yönünde uzanan Palandöken Dağları üç bin 185 metre zirveye sahiptir. . Kayak alanı 2200-3176 metre yükseklik kuşağı üzerinde yer alırken, karasal iklim nedeniyle, mevsim boyunca “toz kar” üzerinde kayak yapılıyor. 10 Aralık-10 Mayıs arasındaki dönem kayak etkinlikleri için en uygun zaman. Kayak Merkezinde 5 adet telesiyej, 1 adet teleski, 2 adet baby lift ve 1 adet gondol lift hizmet veriyor.

GÜMÜŞHANE-ZİGANA

Kayak merkezi Gümüşhane’ye 40 kilometre, Trabzon’a ise 60 kilometre uzaklıktadır. Genellikle ormanlık alan ile kaplı olan kayak merkezinde kayak alanları 1900-2500 metre yüksekliklerinde ve çim ile kaplı. Kayak Merkezinde, kayak sezonu aralık ayında başlıyor ve nisan ayına kadar sürüyor. Kayak merkezinde bir adet teleski, bir adet Baby-Lift tesisi bulunmaktadır. tesisin uzunluğu 661 metre kapasite ise 843 kişi/saat.

ISPARTA-DAVRAZ

Kayak merkezi Isparta merkeze 26 kilometre uzaklıkta bulunuyor. Karasal İklimin hüküm sürdüğü merkezde, kayak mevsimi aralık-nisan ayları arası. Çıplak yapıya sahip olan dağda, çeşitli kış sporlarına imkan veren parkurlar bulunuyor. Uzunluğu 1155 metre olan, 1000 kişi/saat kapasiteli telesiyej tesisi mevcut.

İZMİR-ÖDEMİŞ BOZDAĞ

Bozdağı’nda kurulu teisi,Bozdağı Köyü sınırları içinde Ödemiş ilçesi, İzmir ili sınırları içerisindedir. İzmir’e 110 kilometre uzaklığında olan merkezde, aralık ayından mart ayına kadar kayak yapılabilmekte. Kayak alanları 1700-2157 metre yükseklikleri arasında.Özellikle dağın kuzeye bakan yamaçlarında Alp disiplini kayak uygulamaları yapmak için elverişli ortam bulunuyor.

KASTAMONU-ILGAZ

Kayak merkezi zirvesi 2850 metre olan Ilgaz Sıradağları üzerinde, Ilgaz Milli Parkı içerisinde, Kastamonu ve Çankırı illeri sınırında yer almaktadır. yer alıyor. Karasal İklime sahip bölgede hakim rüzgar yönü kuzey-kuzeybatı yönlerinde. Kayak mevsimi aralık ayında başlayıp nisanayına kadar sürüyor. Kayak merkezinde bir adet çift iskemleli telesiyej tesisi ile 1 adet teleski tesisi bulunuyor. 700 m. uzunluğundaki telesiyej tesisi 700 kişi/saat kapasitede, 950 m. uzunluğundaki teleski 1000 kişi/saat kapasitede. Kastamonu ve Çankırı illeri sınırında zirvesi 2850 m. olan Ilgaz Sıradağları üzerinde, Ilgaz Milli Parkı içinde yer almaktadır. Kış turizminin yanı sıra, sahip olduğu doğal güzellikleri ile dört mevsim turizme elverişlidir.

Sezon

Kayak mevsimi kasım ayında başlayıp nisan ayına kadar sürer.

Pistler

Kayak pistleri 1800-2000 m yükseklikleri arasındadır. Sezon içinde kar kalınlığı 50-200 cm. dir. Kayak merkezinde bir adet çift iskemleli telesiyej tesisi ile 1 adet teleski tesisi bulunmaktadır. 700 m. uzunluğundaki telesiyej tesisi 700 kişi/saat kapasitededir. 950 m. uzunluğundaki teleski 1000 kişi/saat kapasitededir. Merkezde bir otele ait bir babylift de bulunmaktadır.

Konaklama

Kayak merkezi ve çevresinde 3 otel bulunmaktadır. Ayrıca, 88 apart daireden oluşan bir tatil kompleksi yer almaktadır.

Ulaşım

Ilgaz’a 30, Kastamonu’ya 40, Çankırı’ya 73, Ankara’ya 203 km, İstanbul’a 475 km.dir. Ilgaz-Kastamonu yolunun orta noktalarında yer alır. Merkeze en yakın havaalanı 203 km. uzaklıktaki Ankara Esenboğa havaalanıdır. Kayak tesislerine özel araçlarla ulaşmak mümkündür.

KARS-SARIKAMIŞ

Kayak merkezi 2634 metre yükseklikte bulunuyor. Kars’a 55 kilometre mesafedeki merkez, kar kalitesi açısından önem kazanıyor. Çamlar arasında toplam 12 kilometreyi bulan 5 etaplı piste sahip 2500 rakımlı Cıbıltepe’nin muhteşem bir doğal güzelliği var. Cıbıltepe’nin kristal karla kaplı olması ise onu kayakçılar açısından daha cazip hale getiriyor. Sarıkamış’ta kayak için en uygun zaman 20 Aralık-20 Mart tarihleri arası. Sarıkamış ve çevresi, Alp disiplini, Kuzey disiplini ve tur kayağı etkinlikleri için çok uygun koşullara sahip. Merkezde 2 adet telesiyej, 1 adet teleski tesisi hizmet veriyor.

Sezon

Sarıkamış’ta kayak için en uygun zaman aralık-mart arasıdır. Kar kalımlığı, normal kış koşullarında 1.5 metre dolayındadır. Sadece Alp Dağları’na mahsus “kristal kar” özelliğine sahip karı, kayak sporu için son derece elverişlidir.

Pistler

Kayak alanı 2100 -2634 metre yükseklikleri arasında, sarıçam ormanları içerisinde yer almaktadır. Sarıkamış, Alp Disiplini, Kuzey Disiplini ve Tur Kayağı için çok uygun koşullara sahiptir. Çamlar arasında toplam 12 kilometreyi bulan 5 etaplı piste sahip 2500 rakımlı Cıbıltepe’nin muhteşem bir doğal güzelliği vardır. Kristal karı eşsizdir. Sarıkamış Kayak Merkezi’nde 2 adet telesiyej, 1 adet teleski tesisi hizmet vermektedir. Sarıçam Kayak Tesisleri 2400 kişi/saat kapasiteli, diğer telesiyej ise 800 kişi/saat kapasitelidir. Ayrıca Cıbıltepe’de 2 adet 4′lü teleski bulunmaktadır.

Konaklama

Kayak merkezinde çeşitli konaklama yerleri bulunmaktadır. Tesislerde kayak öğretmeni ve kiralık kayak malzemesi temini mümkündür. İlkyardım, güvenlik ve sağlık hizmetleri verilmektedir. Sarıkamış ilçesindeki konaklama yerlerinden de yararlanılabilmektedir.

Ulaşım

Sarıkamış Kayak Merkezi, Kars’a 60 km. uzaklıktadır. Kars havaalanı 40, Erzurum havaalanı 90 dakika sürmektedir. Şehir merkezinden kayak tesislerine ulaşım özel araçlarla mümkündür.

KAYSERİ-ERCİYES

Sönmüş bir volkan olan ve Orta Anadolu’nun en yüksek doruğu olan Erciyes Dağı yüksek kısımları her mevsim kalıcı kar ile kaplıdır.Erciyes Dağı Kayseri ilinin 25 kilometre güneyinde bulunuyor. Merkez, dağın kuzey yamaçlarında yer alan Tekir Yaylası üzerinde. Kayak için en uygun zaman 20 Kasım-20 Nisan tarihleri arası. Normal kış koşullarında kar kalınlığı 2 metre dolayında bulunuyor. Yaz kayağı, tur kayağı ve helikopterli kayak yapılması mümkün. Kayak merkezinde toplam 1905 kişi/saat 2 adet teleski ve 1 adet telesiyej olmak üzere 3 adet mekanik tesis mevcut.

null

Erciyes Kış Sporları ve Turizm Merkezi, Kayseri şehir merkezine 25 kilometre mesafededir. Yol asfalt olup, yıl boyunca sürekli ulaşıma açık tutulmaktadır. Erciyes Kayak Merkezi, ülke düzeyinde dağ Turizmi ve özellikle kış sporları turizmi açısından, geliştirilmesi gereken bir kaynak özelliği taşımaktadır. Kayseri şehri´nin güneyinde Erciyes Dağının doğu ve kuzeybatı yamaçlarında 1800 m. ile 3000 m. arasında yer alan kayak merkezimizden kayak mevsimi uzun, kar kalitesi olumlu, pist uzunlukları ve meyiller kitle sporu turizmi açısından elverişli olup, çeşitli disiplinlerde kayak yarışlarına olanak tanımaktadır. Kayak alanları yüzde 30 ile yüzde 10 arasında değişiklik gösteren eğime sahiptir. Kayak sezonu 15 Kasım - 1 Mayıs arasında yaklaşık 5 ay sürmektedir.

DÜNYADAN KIŞ MANZARALARI

kismanzarasi

24 Fotoğraflar

Miniatürk Resimleriyle Türkiye’nin Tarihi Eserleri

null

Miniatürk

Miniatürk veya Minyatür Türkiye Park, Türkiye’deki çeşitli eserlerin maketlerinin sergilendiği 60.000 metrekareyle dünyanın en geniş alana kurulmuş minyatür parkıdır. Miniatürk, Haliç kıyısında bulunan eski bir park alanına kurulmuştur. 30 Haziran 2001 tarihinde temeli atılan Türkiye’nin ilk minyatür parkı olan Miniatürk, 2 Mayıs 2003 tarihinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından ziyarete açılmıştır.

Miniatürk bir açık hava müzesi olarak kurulmuştur. Park, girişten biraz alçaktadır. Giriş, yüksek bir platform olarak bütün parkı yüksekten gözlemleme imkanı sağlar. Sağdan kıvrılan bir rampa yardımıyla giriş platformundan parka geçilir. Parkta şu anda 105 eser sergilenmektedir. Toplam 13 atölyede üretilen bütün eserler birbirinden muhteşemdir. Eserler Türkiye’den seçilmiş tarihi binalar veya yapı topluluklarıdır. Parkın (girişe göre) sol üstlerinde dünyadan birkaç yapıya yer verilmiştir. Günümüzde ayakta olmayan Artemis Tapınağı, Halikarnas Mozolesi gibi bazı yapılar o günkü tahmini görünümlerine göre tam yapılmışlardır. Daha sonra eser eklenebilmesi için boşluklar bırakılmıştır.
Su yolları ve göletler parka ayrı bir hava katmıştır ve bazı yapılar suyla güzel ilişkilendirilmiştir. Genel bir yürüyüş yolu sizi bütün parkta dolaştırır. Yol ara sıra ikiye ayrılır, ardından tekrar birleşir. Yolu takip ederken bir göletin ve ardından gelen bir amfitiyatronun üzerinden Boğaziçi Köprüsü yardımıyla geçerek gene parktan yüksekte bulunan kafeye ulaşılır. Kafenin görüşü de seyir tepesi gibidir, parkı tamamen görür. Parktan çıkmak için giriş platformuna geri dönmek gerekir, zaten yollar sizi ulaştırır oraya. Bir rampayla platforma çıkılır ve ardından hediyelik eşya dükkanına geçilir. Çıkış hediyelik eşya dükkanının içinden verilmiştir.

Createad by BiGoWNeR

Enigma

null

Müziği, çevresel pop veya yeni dalga olarak nitelendirilen Enigma’yı, Michael Cretu oluşturuyor. Belli dönemlerde Jens Gad, T.A.A.W., Andru Donalds, ilerde eşi olarak göreceğimiz Sandra ve Ruth Ann’ın da birlikte çalıştığı Cretu, 18 Mayıs 1957 tarihinde Romanya’nın Bükreş şehrinde dünyaya gelmiş, yüksek hedefler belirleme alışkanlığına çocukken başlamıştı. Konser piyanisti olmaya karar verdiğinde henüz 8 yaşında olan bu küçük adam, Bükreş’te klasik müzik dersleri aldıktan üç yıl sonra Fransa’ya gtti. Burada bir süre eğitimini sürdürdü ve henüz 21 yaşındayken, Almanya’nın Frankfurt kentinde okuduğu müzik akademisinde derece alma başarısını gösterdi. Genç müzisyen, birkaç yıl sonra tüm dünyanın ilgiyle takip ettiği ve büyülenerek dinlediği Enigma’yı yaratacaktı… Michael Cretu, kariyerine yapımcı olarak başladı ve 1980 yılında ilk altın kayıt ödülünü aldı. Birlikte çalıştığı sanatçılar arasında Hubert Kah, Peter Cornelius, Moti Special ve Sylvie Vartan gibi isimler bulunuyordu. Bir süre sonra tanıştığı şarkıcı Sandra Lauer ile birlikte yaşamaya başladı. Michael Cretu, Avrupa tarzı dans şarkıları seslendiren Sandra için 1985 yılından başlamak üzere tam 7 albüm düzenledi. Bu çalışmalar arasında, genç şarkıcının ilk uluslararası hit singleı olan ve otuzu aşkın ülkenin müzik listelerinde zirveyi kimseye kaptırmayan “Maria Magdalena” da yer alıyordu.

Yapımcılık kariyerindeki başarılı çalışmaların ardından ilk solo albümü olan “Legionare”i 1983 yılında müzikseverlerin beğenisine sundu. Virgin Kayıt Şirketi etiketiyle piyasaya çıkan “Legionare”, Amerika’da dağıtılamadı. Belki de bunun için Cretu’nun yeni bir kimliğe bürünmesi gerekiyordu. Art of Noise ve Pink Floyd gibi topluluklardan esinlenerek çalışmalarını Enigma’nın ilk albümü “MCMXC a.D.”de topladı. Adıyla Roma rakamlarında 1990’ı ifade eden çalışma, bu yılın 3 Aralık gününde piyasaya çıktı. Cretu, böylece Amerika pazarına da girmeyi başarmış ve albüm, 12 Şubat 1991’de bu ülkede de raflardaki yerini almıştı. Sanatçının başarıları, dünya çapında 12 milyonun üzerinde bir satış rakamına ulaşılması ve 25 ülkede altın ve platin kayıt ödüllerinin alınmasıyla daha da pekişti. “MCMXC a.D.” albümünde Enigma’yı, Cretu ve David Fairstein oluşturmuştu. Albümün başında ilginç bir giriş paragrafı vardı; “İyi akşamlar. Enigma’yı dinliyorsunuz. Önümüzdeki bir saatlik sürede sizi başka bir dünyaya; müziğin, ruhun ve meditasyonun dünyasına götüreceğiz. Işıkları söndürün, derin nefes alın ve rahatlayın…” Ve tempo: “Yavaşça hareket etmeye başlayın… Çok yavaş. Ritmin sizi alıp götürmesine, size yön vermesine izin verin.” Enigma müziğinin büyüsü, “”MCMXC a.D.”” ile müzikseverlere ulaşmıştı. Ancak bazı şarkıların erotik ve ’sakıncalı’ bulunan sözleri, çeşitli ülkelerde kiliseler tarafından tepkiyle karşılanmış ve katolik kesimin çoğunlukta olduğu dinleyici kitlelerine sahip radyo istasyonları, bu parçaların yayınını yasaklamıştı. Bu durumdan rahatsızlık duyan Cretu, inançsız biri olmadığını, şarkılarına gösterilen tepkileri ise anlayamadığını belirtmişti.

Bir yanda bu gelişmeler yaşanırken hayranları Enigma’yı bağırlarına basmış, 1991’in Ocak ayında “Sadeness Part I”, yedi Avrupa ülkesinde listebaşı olmuştu. Almanya’da tüm zamanların en çok satılan single çalışması durumuna gelen, Belçika, Hollanda, İsviçre, Avusturya, İngiltere ve Yunanistan’da da müthiş bir grafik çizen “Sadeness Part I”, Amerika’da da büyük ilgiyle karşılandı ve platin single sertifikasına layık görüldü. 1993 yılında film yapımcısı Robert Evans, Michael Cretu’ya “Sliver” isimli filminin müziğini yapması için teklif götürdü. Bunun üzerine Cretu, bir sonraki Enigma albümünde de “Age of Loneliness” adıyla yer alacak olan “Carly’s Song” ve “Carly’s Loneliness” adlı iki parça kaydetti. Bundan önce ilk albümden bazı şarkılar, “Single White Female” ve “Boxing Helena” isimli filmlerde kullanılmıştı. Ve Enigma’nın ikinci albümü “The Cross of Changes”, Aralık 1993’te Avrupa’da, birkaç ay sonra da Amerika’da piyasaya sunuldu. Cretu albüm için tam üç yıl çalışmıştı. Belki de bu, bir röportajında Larry Flick’e söylediği şu sözleri daha iyi anlamamızı sağlayacaktı; “Müzik ruhumun bir parçası ve her şeye o karar veriyor.” 9 şarkıdan oluşan “The Cross of Changes” albümünde ünlü klasik müzik bestecisi Richard Wagner’ın dehasından yararlanılmış ve Cretu, yine büyüleyici bir atmosfer yaratmayı başarmıştı. Amerika’da, çıktıktan sadece yedi hafta sonra platin ödüle layık görülen çalışma, ünlü müzisyene bir ay sonra “Return to Innocence” singleıyla da altın ödülü kazandırdı. Cretu, üstüste gelen başarıların üzerine yaptığı açıklamada “Enigma, bazı şeyleri kuralların dışında yapabilmek için bir araç… Ve ben Enigma ile kayıtlar yapmaya devam edeceğim, tüm yeni fikirlerim bitinceye kadar…” Cretu’nun yenilikçi düşünceleri gelişmeye devam ederken 26 Kasım 1996’da Enigma’nın üçüncü albümü olan “Le Roi Est Mort, Vive Le Roi!” müzikseverlerin beğenisine sunuldu. 12 şarkıdan oluşan albüm, Enigma’nın uluslararası başarısının arkasındaki yaratıcı güç olan Cretu’yu yeniden zirveye çıkardı. “Le Roi Est Mort, Vive Le Roi!”, diğer adıyla “Enigma 3″, ilk iki albümdeki tüm öğeleri bir araya getirmiş ve geçmiş Enigma çalışmalarının evrimsel sentezi olarak tanımlanmıştı.

Tematik açıdan bakıldığında, “MCMXC a.D.” albümünde seksüellik ve din arasında bir diyalog kurulduğu, “The Cross of Changes”te ise metafiziğe ağırlık verildiği görülüyor. “Le Roi Est Mort, Vive Le Roi!” ise varoluşçuluğu ön plana çıkaran bir anafikre sahip. Cretu, şöyle diyor: “Varlığımızdaki en büyük soru işareti şudur; ’olmak ya da olmamak’… Ama neden?” Ve albümden bir şarkı sözü… “There’s no teacher, who can teach anything new. He can just help us to remember the things we always knew.” (”Yeni olan her şeyi öğretebilen bir öğretmen yoktur. O sadece her zaman bildiğimiz şeyleri hatırlamamıza yardımcı olabilir.”) Bir sürelik sessizliğin ardından Enigma, dördüncü albümüyle dinleyenlerinin karşısına çıktı. 11 şarkıdan oluşan ve Virgin etiketiyle sunulan “The Screen Behind The Mirror” raflardaki yerini aldığında takvimler 2000 yılının Ocak ayını gösteriyordu. Enigma bu kez; vokallerde Michael Cretu’nun yanısıra Elisabeth Houghton, Sandra Cretu, Ruth-Ann ve Andru Donalds gibi isimleri barındırıyor, gitarda ise bu şarkıcılara Jens Gad eşlik ediyordu. İspanya’da A.R.T. Stüdyolarında kaydedilen albüm, klasik nakaratı ve dramatik yapısıyla dikkat çeken, konuşmalar ve ürkütücü seslerle beslenen “The Gate” adlı parçayla açılıyor… Modern bir pop şarkısı olarak nitelendirilebilen “Push The Limits”, güçlü orkestra sesleriyle dinleyiciyi kendinden geçiriyor. “Camera Obscura”, dans ritmleriyle rönesans döneminin ruhunu yansıtmayı başaran büyüleyici bir çalışma…

Birbirinden etkili şarkılar içeren “The Screen Behind The Mirror”, sözleriyle de dikkat çekiyor. Çelişkili metaforlara yer verilen ve doğu felsefesinin izlerini taşıyan sözler, Enigma’nın çok sayıda kültürü mükemmel bir uyumla birleştirdiğinin en güzel kanıtlarından birini oluşturuyor. Karakterini koruyan ancak yeniliklere de tümüyle açık olan Enigma müziği, 2003 sonbaharında yeniden dinleyicilerinin karşısına çıktı. Üç yıllık özlem, 11 şarkıdan oluşan ve yine Virgin etiketiyle karşımıza çıkan “Voyageur” ile sona erdi. Albümde sırasıyla şu parçalar yer alıyor; “From East To West”, “Voyageur”, “Incognito”, “Page Of Cups”, “Boum Boum”, “Total Eclipse Of The Moon”, “Look Of Today”, “In The Shadow, In The Light”, “Weightless”, “The Piano” ve “Following The Sun”. Gotik etkileşimlerle dans müziğinde yeni bir çığır açan Enigma, yeni albümü A Posteriori ile geri döndü. Temelde Michael Cretu ve eşi şarkıcı Sandra dan oluşan Enigma, 35 milyon satmış albümleri, kazandıkları ödüller ve “listebaşı” olan birçok single larıyla Almanya nın dünyaya armağan ettiği en başarılı topluluklardan biri. İlk albümleri Sadness Part:1 ile birlikte dinsel, mistik, gotik etkileşimlerle dans müziğinde yeni bir çığır açan Enigma, yeni albümü A Posteriori ile geri döndü. 12 yeni şarkıdan oluşan A Posteriori den yayımlanan ilk single ise Goodbye Milky Way.

Videolar

BMW (Bayerische Motoren Werke AG)

null

Alman otomobil ve motosiklet üreticisi. BMW ayrıca, Mini ve Rolls-Royce, otomobil şirketlerinin sahibidir.

Şirket, 1913 yılında Karl Friedrich Rapp tarafından Almanya’nın Münih kentinde kurulmuştur ve mimari olarak meşhur merkezi halen oradadır. İlk zamanlarda sadece uçak motoru üreten şirket, 1928 yılında satın aldığı Fahrzeugtechnik Eisenach A.G. otomobil şirketinden sonra otomobil üretiminine girmiştir. BMW ilk otomobil seri üretimini 1929′da 3/15 PS ismindeki otomobil ile başlamıştır.

BMW ilk olarak uçak motoru üretimi yapan bir firmaydı. Bu yüzden parçalı amblemin mavi kısmı gökyüzünü beyaz kısmıda uçak pervanesini temsil etmektedir.

Model Açılımları şunlardır:

  • 000 i = İnjection(Benzinli)
  • 000 x = 4 Çeker
  • 000 ti = Compact
  • 000 ci = Cabriolet, Coupe
  • 000 d = Dizel
  • 000 xd = Dizel + 4 Çeker
  • 000 Li = Long (Uzatılmış karoser)
  • 000 Ld = Long + Dizel
  • Z0 = Z Series (Sport Roadster Serisi)
  • X0 = X Series (Arazi Serisi)
  • 1xx = 1 Serisi Kompakt Sınıf
  • 3xx = 3 Serisi Orta Sınıf
  • 5xx = 5 Serisi Orta Üst Sınıf
  • 6xx = 6 Serisi Sport Coupe Sınıfı
  • 7xx = 7 Serisi Üst Sınıf
  • Mx = M Serisi (Performans ve Sportif Araçlar)
  • Bx = Alpine Serisi
  • Dynamic Drive

Dynamic Drive aktif bir süspansiyon sistemidir. Bu sistem ile ön ve arka akslarda bulunan aktif stabilizatörler (’anti-roll bar’lar) sayesinde yatay araç dinamiğinde çok yüksek bir denge sağlanır. Mekanik stabilizatörler içinde dönen hidrolik elemanlar (aktive edici elemanlar), ön ve arka aksta iki adet basınç kontrol valfi üzerinden, sadece virajlar sırasında stabilizasyonu sağlar. Böylece virajlarda oluşan yana yatmalar minimuma indirgenirken, aracın geneldeki seyir konforu en üst düzeyde tutulmuş olur. Dynamic Drive her hızda maksimum ataklığı, optimum direksiyon kontrolünü sağlar. Özellikle arkada oturan yolcular bunun avantajlarını çok net hisseder: Otomobilin arkasında okuma ve çalışma, yanal hareketlerin azalmasından dolayı çok daha keyifli olur. En önemlisi Dynamic Drive, sürücüye direksiyon hakimiyetinde yepyeni bir boyut getirir.

Elektro-Mekanik Park Freni

Elektro-mekanik park freni, hiçbir güç sarf edilmeksizin, kokpite yerleştirilmiş bir düğme vasıtası ile kontrol edilen otomatik bir el frenidir. Aracı park konumunda sabitlemenin dışında iki fonksiyonu daha vardır: “Autohold” ve “Hillhold”. Autohold, otomobilin hareket etmediği anlarda otomatik olarak el freninin devreye girmesini sağlar. Sürücü, diğer tüm otomatik şanzımanlı araçlarda olduğu gibi, durduğu anlarda ayağını devamlı frende tutmak zorunda kalmaz. Harekete geçilmek istendiğinde gaz pedalına basıldığı anda fren kendini otomatik olarak çözer. Hillhold fonksiyonuyla ise otomobilin yokuş yukarı kalkışlarında, otomatik frenleme ve fren çözülmesi sayesinde geri kaymasını önlenir. Motorun çalıştığı anlarda tüm frenleme hidrolik olarak DSC pompası üzerinden yapılır. Ancak motorun çalışmadığı durumlarda frenleme mekanik olarak geleneksel el freni mekanizması üzerinden arka akslarda yapılır. Güvenliğin sağlanması için otomobilin motor çalışırken terk edilmesi durumunda, gaz pedalına basılarak frenin çözülmesi önlenmiştir.

Elektronik Süspansiyon Sertlik Kontrolü “EDC”

Elektronik süspansiyon sertlik kontrolü, sürüş konforunu olabilecek en iyi sürüş güvenliği ile birleştirir. Ek olarak bu sistem sayesinde otomobilin yük durumuna bağlı kalmaksızın her zaman aynı kalan süspansiyon özellikleri sağlanır. Ayrıca otomobilin sürüşünü etkileyecek her türlü hareketi sezicilerle sürekli gözlenir. Tüm değerler bir mikroişlemci tarafından değerlendirilir ve çıkan sonuçlara göre amortisörlere komutlar gönderilir. Amortisörlerde bulunan valfler sayesinde sertlik kademesiz olarak ayarlanır ve değişen yol, yük ve sürüş şartlarına göre uyum sağlanır. Frenlemelerde, yol sathından veya virajlı yollarda kullanımdan ya da hızlanmalar sonucunda oluşan gövde hareketleri hissedilir derecede azalır. Ayrıca sürücü, Controller vasıtası ile “Sport” programı yani daha sportif bir süspansiyon ayarını seçebilir.

iDrive

iDrive, sürücünün otomobili sezgisel ve interaktif olarak kullanmasını sağlayan, yenilikçi bir kavramdır. Sayıları azaltılmış düğmeler ve kumanda elemanları sayesinde, sürücü gözünü yoldan neredeyse hiç ayırmaz ve otomobilin iç mekanı sadeleşir. Böylece sürüş ve konfor alanları birbirinden ayrılır. Sürücünün yola konsantre olabilmesi için, Start/Stop kontrol düğmesi gibi önemli tuşlar sürücünün etrafındaki alana yerleştirilmiştir. Ayrıca otomatik klima tuşları gibi konfor fonksiyonlarına yönelik elemanlar ise hem sürücü hem de ön yolcunun ulaşabileceği şekilde ortadadır. Kontrol Ekranı ve bu ekrana giriş yapmayı sağlayan ve sezgisel olarak tek el ile kullanılabilen Controller da bu bölgededir. Controller, sekiz yöne hareket ettirilebilir. Menüler ise bir rüzgar gülü mantığında yerleştirilmiştir. Tüm fonksiyonlar hiyerarşik bir şekilde birincil ve ikincil olmak üzere sıralanmıştır. Radyo ses seviyesi, silecekler, ısı ayarı veya arka cam rezistanı gibi birincil fonksiyonlar alışıldığı gibi birer kontrol düğmesi vasıtası ile kullanılır. Anlık tüketim gibi ikincil fonksiyonlar ise Kontrol Ekranı üzerinden Controller ile kumanda edilir. Böylece sürücü gerçekten dikkat etmesi gereken şeylere konsantre olur.

Aktif Hız Kontrolü

Aktif hız kontrolü, klasik hız kontrolünün (cruise control) geliştirilmiş bir fonksiyonudur. Bu sistemle radar vasıtası ile önceden seçilmiş bir hızın sabit tutulması sağlanır. Radar sezici ve kontrol ünitesi birleştirilmiş ve ön tamponun altında bulunan bir bölgeye yerleştirilmiştir. Bu donanım sayesinde BMW’niz önde giden bir araca yaklaştığında, sistem aracı otomatik olarak farkeder ve önceden belirlenmiş bir mesafeyi (üç değişik ayar mümkün) sabit tutar. Otomobilin önü açıldığında, hafızada bulunan hıza ulaşmak için otomatik olarak hızlanır. Fren pedalına yapılacak küçük bir dokunuş, sistemin devre dışı kalması için yeterlidir. Bu sistem ile sürücü tamamen trafiğe konsantre olabilir ve böylece sürüş konforu artar. Ancak trafik durumuna göre sürüş şekli doğal olarak sürücünün sorumluluk alanı içindedir.

Hi-Fi Professional LOGIC7

Bu Hifi sistemi, tüm bilinen ses formatlarının 13 hoparlör üzerinden çok kaliteli bir şekilde verilmesini sağlar. 7 mid-range, 4 tweeter ve 2 adet merkezi yerleştirilmiş subwoofer ile hiçbir sistemle kıyaslanamayacak bir ses elde edilir. Tweeter’lar ve orta frekans hoparlörleri (100 mm çaplı) aluminyum membranlara sahip olup, subwoofer’lar seramik alaşımlıdır. 6 orta frekans hoparlörü dört kapıya ve arka cam önüne yerleştirilmiştir. Bu hopörlerlerin sonuncusu ise kokpitin tam ortasına monte edilmiştir. Subwoofer’lar (217 mm çaplı) ise ön koltukların altında bulunmaktadır. Bu merkezi bas kavramı ile bas seslerin tüm iç mekana eşit dağılımı sağlanmıştır. Bunu sağlamak için yüksek performanslı hoparlörler aracın tabanına yerleştirilmiştir. Böylece eşiklerde bulunan tüm boşluklar hacimli ses üretimi için kullanılmıştır. Bu düzenleme ile bagaj hacmi daraltılmamış, arka cam önünde oluşan titreşimler önlenmiş ve bas seslerin çok net bir şekilde elde edilmesi sağlanmıştır.

Adaptif Farlar

Adaptif far çalışma sisteminde, virajlar alınırken, sensörler araç hızını, savrulma oranını ve direksiyon açısını tespit ederler. Daha sonra elektro-mekanik bir sistem, virajın yerleşimine uygun bir biçimde xenon farların yönünü ayarlayarak yolun ileri kısımlarında azami düzeyde aydınlanma sağlar. Sizin açınızdan bunun anlamı, gece yolculuklarında güvenliğinizin belirgin bir biçimde artmasıdır.

Aktif Direksiyon

Nasıl Servotronic, klasik hidrolik direksiyon yumuşaklığını hıza göre ayarlayarak konfor ve güvenliği birleştiriyorsa, Aktif Direksiyon (active steering) da direksiyonun tur sayısını hıza göre ayarlar. Bu olağanüstü özelliğe sahip bir otomobilde, düşük hızlarda çok kısa turlu bir direksiyona sahip olur ve hafif direksiyonunuzu çok az çevirerek park ve manevra kolaylığı yaşarsınız; yüksek hızlarda ise tur sayısı artarak otomobilin yön tutuş dengesini artırılmış, güvenli ve rahat kullanımı garantiye alınmış olur.

ASC + T ( Automatic Stability Control + Traction)

Kalkışlarda veya buzlu ‘kaygan’ yollarda viraj dönüşlerinde, tahrik tekerleklerinde ambelaj (birinde veya her ikisinde, farklı oranlarda dönüş sayısı artışı) oluşur. Sistem ABS sensörlerinden devir uyarısı alarak ‘tahrik tekerlekleri’ serbest tekerleklerden gelen devir sinyaliyle karşılaştırır. Belli bir değerin üzerinde ambelaj söz konusu olursa ambele olmuş tekerlekleri bu durumdan kurtarmak için DME (Digital Motor Electronic) ile haberleşerek motordan gelen torku azaltma yoluna gider. DME, bu talebi yerine getirmek için: ateşleme zamanını geciktirir, enjökterlerdeki yakıt miktarını azaltır, gaz kelebeğini kısma işlemlerini yapar. Buna ek olarak sistem ambelaj oranları arasında sağ ve solda fark varsa, sağ ve/veya sol tekerlekleri ABS sistemine komut verilerek frenler; bu arada boylamasına kararlılık da kaybolmaz.

ABS (Antilock Braking System)

Aracın frenlenmesi sırasında, yol yüzeyinde lastiklerin tutunabilme gücüne göre belirli bir fren dozajı aşıldığında tekerlekler bloke olurlar. Frenlenen tekerlekte oluşan blokaj sorununu çözebilmek için ABS sistemi fren hidrolik sıvı basıncını belirli bir aralıkta azaltır veya çoğaltır. Bunun için ABS sistemi 4 tekerlekte de bulunan tekerlek devir sensörlerinden uyarı alır ve fren hidroliği basıncını düzenler. Bu durum frenleme sırasında aracın savrulmasını engeller ve kararlığı artırır. Aracın frenlenmesi sırasında boylamasına kararlılık kaybolmaz; tekerlekler bloke olmazlar, maksimum frenleme sırasında bile direksiyon hakimiyeti kaybolmaz, düşük sürtünme katsayılı yollarda frenleme sırasında tekerleklerde blokaj oluşumu engellenir.

Servotronic

Klasik hidrolik direksiyon sistemine sahip araçlarda düşük hızlarda sürüş kolaylığı ve konfor sağlanırken yüksek hızlarda direksiyon cevabının yumuşak olması nedeniyle aktif güvenlik azaltır. Bu yüzden servotronic sistem hidrolik direksiyon sisteminin güç desteğini araç hızına bağımlı kılar. Park manevralarında maksimum konfor, yüksek hızda aktif güvenlik standardizasyonu ve direksiyon cevabının daha net hissedilmesini sağlar.

DSC (Dynamic Stability Control)

Otomotiv literatüründe ESP (Elektronik Stabilite Programı) olarak bilinen donanımın BMW uyarlamasıdır. Belli bir hızın üzerinde viraja girildiğinde araçta oluşan oversteer ‘aşırı dönme’ ve understeer ‘az dönme’ problemlerini algılayarak ASC+T ve ABS sistemlerini kullanarak problemi fiziksel limitler dahilinde çözen üst hiyerarşide bir sistemdir.

CBC (Cornering Braking Control)(Köşe Frenleme Kontrolü)

Otomobil viraj içinde iken hızla frene basıldığında eğer arkadan tahrikli ise genellikle aracın burnu viraj içine, arkası viraj dışına kayma eğiliminde olur (oversteering). Önden tahrikli ise genellikle burnu viraj dışına kayar (understeering). Böyle bir durumda frenleme esnasında arka tekerleklere, klasik sistemlerdeki eşit basınçta fren etkisi uygulandığından bloke olabilirler. CBC sistemi burada devreye girerek bu tekerlekteki fren gücünü limitler. Normal şartlarda ilerleyen araç sağa doğru bir virajda iken sol arka tekerlek; sola doğru virajda iken sağ arka tekerlekteki devir sayısının daha fazla olması gereklidir. Viraj esnasındaki ani frenleme ile yukarıda bahsedilen dengenin bozulması durumunda CBC sistemi, sadece viraj içi arka tekerleğin devrinin yükselmesini, diğer tekerleklere oranla engelleyecektir. Bu durumda olası spin tepkisi engellenmiş olacaktır. Aynı zamanda bu sistem, fren ile viraj dışında kalan max.yükteki ön tekerleğe daha fazla fren gücü kullandırma yetkisine sahiptir.

DBC (Dynamic Braking Control)

Bu sistem tamamen sürücünün panik durumlarda frenlemesine yardımcı olacak şekilde programlanmıştır. DBC fren pedalı basıncını ve ayağın gaz pedalından çekiliş hızını parametre olarak kullanır. Sürücü aniden ayağını gazdan çekip frene bastığında, sistem bunu panik durum olarak algılar ve bir insanın yapamayacağından daha hızlı ve etkili bir frenaj sağlar. Kısacası tehlikeli durumu algılayıp sürücüden daha önce fren sistemini gerekli basınçla harekete geçirir bunu hidrolik etki ile yapar. Daha önce bir rezervuarda toplanan yüksek hidrolik basınç böyle bir durumda serbest bırakılarak çok hızlı bir şekilde tekerleklere dağıtılır.

SMG (Sequential Manual Gearbox)

SMG teknolojisi BMW tarafından Formula yarış arabaları için geliştirilen ve sonradan günlük kullanım için üretilen BMW’lere adapte edilen bir şanzımandır. SMG şanzıman otomatik bir düz vites sistemi olarak düşünülebilir. SMG şanzımanlı BMW’lerde debriyaj vitesi yoktur, şanzımanın kendi içinde otomatik debriyaj sistemi vardır. Vites orta konsoldaki vites kolunun ileri ve geri itilmesiyle ve direksiyonın sağ ve solundaki pedalların geriye çekilmesiyle değiştirilir. BMW mühendisleri aynı zamanda vitesin ne kadar çabuk değiştirilmesini kontrol etmek amacıyla orta konsola vites değiştirme hızını ayarlamak için bir düğme koymuşlardır. En hızlı konuma getirildiğinde vites saniyenin çok altında değiştirilmekte fakat bu hızlı değişimler arabayı sarsmaktadır. Yeni bir kullanıcının SMG şanzımana alışması bir ay kadar alabilmektedir. Bunun en büyük nedeni ise diğer arabalardaki otomatik vitesten farklı olarak vites geçişleri sırasında ayağın gazdan kaldırılmasının gerekliliğidir. SMG şanzıman en çok M serisi arabalarda tercih edilmektedir, hatta 2006 yılında çıkan M5 serisinde ve 2008 yılında çıkacak olan yeni M3 serisinde SMG şanzıman standart olacaktır.

VANOS

Motor alt ve üst devir aralıklarında gezinirken, kam millerinin(sübapların hareketini sağlayan miller, egzantrik mili) sübap açılma-kapanma avansını değiştirebilen sistemdir.Sonuç olarak daha şişkin bir tork eğrisi elde edilir. Temelde emme ve egzoz subaplarının kesişme zamanlamasını arttırıp azaltma prensibi ile çalışır.

Valvetronic

Seri motor üretiminde benzersiz bir teknolojidir.Valvetronic sayesinde hava emme valflerinin sürekli değişken hareketleri sağlanarak motorda gaz kelebeğine ihtiyaç duyulmaz. Daha az tüketim, daha düşük egzoz emisyonu, bununla beraber daha dinamik ve anında tepkili bir sürüş avantajı elde edilir.

Model Gelişimi

  • BMW E3 — (1968–1977) 2.5, 2.8, 3.0, 3.3 “New Six” sedans
  • BMW E9 — (1969–1975) 2800CS, 3.0CS, 3.0CSL “New Six” coupés
  • BMW E12 — (1972–1981)
  • BMW E21 — (1975–1983) 3 Series
  • BMW E23 — (1977–1986) 7 Series
  • BMW E24 — (1976–1989) 6 Series
  • BMW E26 — (1978–1981) M1
  • BMW E28 — (1981–1988) 5 Series
  • BMW E30 — (1982–1991) 3 Series
  • BMW E31 — (1990–1999) 8 Series
  • BMW E32 — (1986–1994) 7 Series
  • BMW E34 — (1988–1995) 5 Series
  • BMW E36 — (1991–1999) 3 Series
  • BMW E36/5 — (1995–1998) 3 Series Compact (US market known as “318ti”)
  • BMW E36/7 — (1996-2002) Z3 Series Roadster
  • BMW E36/8 — (1998-2002) Z3 Series Coupé
  • BMW E38 — (1994–2001) 7 Series
  • BMW E39 — (1996–2003) 5 Series
  • BMW E46/5 — (2000–2004) 3 Series Compact
  • BMW E46/4 — (1998–2005) 3 Series Sedan
  • BMW E46/3 — (1999–2005) 3 Series Touring/Sports Wagon
  • BMW E46/2 — (1999–2006) 3 Series Coupé
  • BMW E46/C — (1999–2006) 3 Series Convertible
  • BMW E52 — (2000–2003) Z8
  • BMW E53 — (2000–2006) X5
  • BMW E60 — (2004–present) 5 Series
  • BMW E61 — (2004–2007) 5 Series Touring/Sports Wagon
  • BMW E63 — (2004–present) 6 Series coupé
  • BMW E64 — (2004–present) 6 Series convertible
  • BMW E65 — (2002–2007) 7 Series short wheelbase
  • BMW E66 — (2002–2007) 7 Series long wheelbase
  • BMW E67 — (2002–2007) 7 Series Protection
  • BMW E70 — (2007-present) X5
  • BMW E83 — (2004–present) X3
  • BMW E85 — (2003–present) Z4
  • BMW E86 — (2006–present) Z4 Coupé
  • BMW E87 — (2004–present) 1 Series
  • BMW E88 — (2008) 1 Series Convertible
  • BMW E89 — (2009) Z4 roadster
  • BMW E90 — (2005–present) 3 Series
  • BMW E91 — (2005–present) 3 Series Touring/Sports Wagon
  • BMW E92 — (2006–present) 3 Series Coupé
  • BMW E93 — (2007–present) 3 Series Convertible
  • BMW F01 — (2008) 7 Series
  • BMW F02 — (2009) 7 Series long wheelbase
  • BMW F03 — (2008) 7 Series Protection
  • BMW F04 — (2009) 8 Series Light Base
  • BMW F10 — (2010) 5 Series
  • BMW F11 — (2012) 5 Series Touring/Sports Wagon
  • BMW F12 — (2011) 6 Series Coupé
  • BMW F13 — (2011) 6 Series Convertible
  • BMW F14 — (2011) LC5

BMW Model Yılları ve Teknik Verileri

http://tr.wikipedia.org/wiki/BMW_Model_Y%C4%B1llar%C4%B1_ve_Teknik_Verileri

BMW History

http://www.usautoparts.net/bmw/bmw/history/index.htm

bmw

18 Fotoğraflar

Pelé (Edson Arantes do Nascimento)

null

Edson Arantes do Nascimento (Pelé), (d. 23 Ekim 1940 Três Corações, Brezilya) Brezilyalı futbolcu olan Pele dünya’nın gelmiş geçmiş en iyi futbolcusu olarak gösterilmektedir. 3 kere Dünya Kupası kazanan kadroda yer almıştır. İlk dünya şampiyonluğunu 1958 yılında tattı. Futbolculuk kariyerinde 1281 gol atarak kırılması çok güç olan bir rekora imza atmıştır. Nijerya’da Pele’nin futbolunu izlemek için biafra ile yapılan savaşta 2 günlük ateşkes ilan edilmiştir. Brezilya hükümeti Pele’yi “Ulusal Hazine” olarak ilan etti. Bunun sebebi, 1962 yılında Şili dünya kupasına harikalar yapmış olmasından dolayı Avrupa’nın zengin kulüplerinin kendisine talip olmasıydı. “Siyah inci” lakaplı Pele 1977 yılında jübilesini yaptı. Ve gazeteler “gökyüzü bile dayanamadı ağladı” diye yazdılar. 1978 yılında ulusal barış ödülüne layık görüldü. 1994-98 yılları arasında brezilya spor bakanlığı yapmıştır. 1999 yılında uluslararası olimpiyat komitesi tarafından, (olimpiyatlara katılmamış olmasına rağmen) 100 yılın Atleti ödülüne layık görüldü.

Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük futbolcularından biri, kimilerince en büyüğü, futbolun siyah incisi. 4 kez katıldığı Dünya Kupası’nda 12 gol atan, 17 yaşında Brezilya milli formasını sırtına geçiren oyuncu. 1958 Dünya Kupası finallerinde tüm dünyaya adını duyuran futbol sihirbazı, Edson Arantes do Nascimento, nam-ı diğer Pele…

null23 Ekim 1940 yılında Brazilya’nın Minas Gerais eyaletine bağlı Três Corações köyünde dünyaya gelen Pele, tüm futbol cambazlarının ilk durağı olan sokak aralarında oynanan maçlarda çalımlarını atmaya başlıyor. Aile tarafından “Dico” şeklinde çağrılırken futbolcu arkadaşları tarafından da “Pele” takma adını alıyor, 16 yaşına geldiğinde Santos’a transfer olan Pele, aynı yıl içerisinde Brezilya Milli Takımı forması ile Arjantin’e karşı oynuyor. (Santos’a 1958-1969 yılları arasında 9 şampiyonluk kazandırıyor.)

1958′deki Dünya Kupası Finalleri’nde ilk 2 maçta forma şansı bulamayan Pele, ilk dünya kupası tecrübesini Rusya’ya karşı oynanan maçta kazanıyor. 17 yaşında Dünya Kupası finallerinde yedek kulübesinde otururken, çeyrek final karşılaşmasında İskoçya’yla yapılan karşılaşmada yakaladığı forma şansını iyi değerlendiren Pele, attığı golle takımını yarı finale taşıyan isim oluyor. Yarı final karşılaşmasında da Fransa’ya üç gol atan ve takımının 5-0’lık galibiyetinin altına büyük harflerle imzasını atan genç yetenek spor severlerin kalbinde yer edinmeye başlıyor. Brezilya’nın, finalde rakibi ev sahibi İsveç’i 5-2 yenerek, kupayı müzesine götürdüğü maçta, 2 gol de İsveç ağlarına gönderince artık dünya Pele gerçeği ile yakından tanışıyor ve artık O tüm dünyanın yakından tanıdığı bir futbol yıldızı oluyor. Şili’nin ev sahipliği yaptığı 62. Dünya Kupası finallerinde gözler Pele’de… Ama Pele daha turnuvanın başında yaşadığı sakatlık nedeniyle maçların büyük çoğunluğunda takımdaki yerini alamıyor. Bu sakatlık Pele’nin peşini 1966 finallerinde de bırakmıyor.

1970 finallerinde futbolunun zirvesinde bir dönüş yapıyor. Finallerde Rivelino, Jairzinho ve Tostao ile futbola unutulmaz üçleme bilincini yerleştiren futbolcu (bizdeki Metin, Ali, Feyyaz gibi) Brezilya’ya üçüncü şampiyonluğu getiren isimlerin en başında yer alıyor.

Gol atmak denildiği zaman akla ilk gelen isim Pele. 92 kez giydiği Brezilya forması ile 77 muhteşem gol kaydederek erişilmez bir rekora da imzasını atıyor. 1956-1974 arasında toplam 1220 gol atıyor! 12 yılda Brezilya’ya 3 kere Dünya Kupası kazandıran “Siyah İnci”, oynadığı 6 maçta 90 dakikaya 5 golü, 30 maçta 4 golü, 90 maçta ise 3 golü rakip ağlara bırakıyor. 30 yaşındayken 1000. resmi golünü atıyor. 17 yaşında keşfedilen ve ellerinden kaçmasın diye Brezilya Hükümeti tarafından milli servet ilan edilerek ülke dışına transferi yasaklanan oyuncu bir dönem de Brezilya Spor Bakanlığı yapıyor.

Pele’nin Unutulan Rövaşatası

nullBir dönem savaş durduracak saygınlığa sahip olan Pele, bugünlerde UEFA’nın ve futbol kuruluşlarının onur üyeliklerinde boy gösteriyor. Futboluyla olduğu kadar duyarlı yanıyla da gönüllerde taht kuran Pele, Maradona’nın Castro ve H. Chavez’in yanında Bush ve savaş karşıtı eylemlerde yer alması gibi, Inter’in kadrosunda yer alan Javier Zanetti’nin Zapatistalar’a destek olması gibi, Lucarelli’nin Kızıl Tugaylar’a attığı her golün ardından selam çakması gibi, Robbie Fowler gibi, ilginçtir kendi ülkesinde ve dünyada, bugün olup bitenlere dair bir misyon üstlenmiyor.

Futbolun Kralı

Futbol sahasında kırılmadık rekor bırakmadı! Sadece O’nu izlemek için savaşa ara verildi. Hakem oyundan attığında olay çıkmaması için maça geri alındı. Yetenekleriyle dünyayı fethetti. “Siyah İnci” Pele’nin çok özel hikâyesi.

“Eğer mükemmel kelimesini kullanmak isterseniz, Pele neredeyse o kelimenin tam ortasındadır. O, futbol tarihinin gelmiş geçmiş en iyi oyuncusudur,” sözleri Batı Almanya’nın eski yıldızı ve futbol adamı Franz Beckenbauer’a ait.

“Efsaneler yalnız yürürler, ama başardıkları ile birer masal kahramanı olurlar ve yaptıklarıyla da kalbimize ulaşırlar,” sözleri Pele’yi anlatmaya çalışan Amerika Birleşik Devletleri eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’a ait. Kissinger’ın sözü ise şu şekilde devam ediyor, “Futbolu sevenler için ise Edson Arantes do Nascimento ya da bilindiği adıyla Pele laflarımı tamamlayan bir kahramandır.”

“Pele.” Kısa bir isim ama çok uzun bir anlam içeren Edson Arantes do Nascimento’nun dünya üzerinde herkes tarafından bilinen adı. İsmin nereden geldiğini anlatan yüzlerce hikâye var ama hiçbiri bu fenomenliğin boyutunu izah etmeye yetmiyor.

nullHerşey Brezilya’nın ufak köylerinden birinde başladı, Dico takma adını taşıyan genç, en çok sevdiği şeyi yani futbolu, mahalledeki her çocuktan daha iyi oynarken! Bir gün diğer çolcuklar O’nu Pele diye çağırmaya başladılar. O bu “yeni” ve Portekizcede bir anlamı olmayan takma adın nereden geldiğini bilmiyordu ve beğenmedi de. Dico uzun süre diğer çolcuklarla bu konuda kavgalar etti ve bu takma adın kendisine yapılan bir hakaret olabileceğini düşündü ama “Pele” takma adı yapışmıştı bir kere.

Bir atlet olan Pele, Dünya’da da bir anda tanındı. 1958’de insanlar televizyondan yayınlanan ilk Dünya Kupası’nı izlerken, siyah beyaz ve çok da iyi göstermeyen ekranlarda 17 yaşındaki sıska çocuğun, birçok tecrübeli isim arasında yaptıklarına şahit olmaya başladılar. Pele çelimsiz yapısıyla herkesin etrafında dairiler çizerken, rakibi ters ayakta yere mıhlarken, birbirinden estetik çalımlarla ilerlerken görüntülendi sayısız defa. O Dünya Kupası’nın sonunda da Pele adı bir anda bütün Dünya’ya mıhlandı!

1960 ve 70’lerde, Pele kulübü Santos ve Brezilya Milli Takımı’yla Dünya’yı dolaştı. 22 yıllık futbol kariyerinde 1.281 gol kaydetti. Pele adı öyle bir hal aldı ki dönemin insanları görmeden de hakkında söylenen herşeye inanmaya başladı. O’nun fanatikleri O nereye giderse O’nunla seyehat etti. O dönemde Pele’nin yarattığı etki ancak Muhammad Ali’de görülebiliyordu!

Nijerya’da sadece O’nun futbolunu izleyebilmek için Biafra ile yapılan savaşta iki günlük ateşkes ilan edildi.

İran Şahı sadece 2 dakika konuşabilmek için üç saat Pele’yi havaalanında bekledi.

1970’lerde yapılan bir ankette Pele’nin adı Avrupa’nın en çok tanın markaları listesinde sadece Coca Cola’nın arkasında kalarak ikinci sırada yer aldı.

Pele’nin yetenekleri ve golleri O’nun sahadaki ateşi oldu. Pele 19 Kasım 1969’da 1.000. kez rakip fileleri havalandırırken Brezilya’nın tamamında kutlamalar yapıldı. Ama O bile ertesi gün manşetleri paylaşmak zorunda kaldı, çünkü ne de olsa Amerikalıkların Conrad ve Bean’i Aya adım atmıştı.

Edson Arantes do Nascimento 23 Ekim 1940’da Dondinho ve Dona Celeste’nin çocukları olarak, oldukça fakir bir bölge olan Tres Coracoes kasabasında Brezilya’nın güneydoğusundaki Minas Gerais eyaletinde doğdu. Pele’nin babası yerel ama profesyonel bir futbolcuydu. Ayrıca bir maçta kafasıyla 5 gol attığı da kayıtlarda yer alan bir yetenekti.

Pele ise iyi bir futbolcu olduğunu Bauru Athletic Club’da göstermeye başladı. Yetenekleri Dünya Kupası’nda oynamış olan eski yıldızlardan Valdemar de Brito tarafından farkına varıldı. O da bu genci Santos’a götürdü. O dönemde Brezilya’nın orta sınıf takımlarından olan Santos, Pele’li kadrosuyla Brezilya devlerinden biri olmanın neye benzediğini öğrenmeye başladı. Pele Santos’taki ilk tam sezonunda gol kralı olurken rakiplere 32 gol kaydetti. Kısa süre sonra da bu genç adam henüz 17 yaşındayken 1958 Dünya Kupası için Brezilya Milli Takımı’nın kadrosuna alındı.

Pele İsveç’teki turnuvada ilk iki maçı dizindeki sakatlık sebebiyle kaçırdı. Ama kaybettiği zamanı çeyrek finalde maçı kazandıran golü kaydederek telafi etti ve yarı finalde de hat-trick yaptı. Finalde de iki gol kaydeden Pele bir anda kendisini takım arkadaşlarının omuzlarında bulurken, ülkesinin kazandığı ilk Jules Rimet Kupası’nı havaya kaldırdı. Brezilyalı yazar Nelson Rodrigues Pele için “Kral” dedi. Gazeteci Joao Luiz de Albuquerque Pele gerçeğini anlatırken, “O tünelin ucundaki ışıktı. Bütün fakirler, “Hey bu adam yaptı, başardı, ben de başarabilirim” dedi. O Brezilya’nın tamamını arkasında sürüklemeyi başardı” ifadelerini kullandı.

nullFutbol Kralı’na Avrupa’dan gelen her teklif yeni bir rekordu. Özellikle İtalyan devi Inter’in o dönem kimsenin cesaret dahi edemediği milyonlarca doları Pele için hazırladığını açıklaması, herkesi “Pele gidecek” diye korkutuyordu. Ama Pele kaldı ve Brezilya Başkanı Janio Quadros da Pele’yi “Ulusal Hazine” olarak ilan etti.

Yeniden yapılanan Santos da Pele ve diğer yeni oyuncuları sayesinde hızla yükselişe geçerken, uluslararası arenada “Futbolun Harlemi” takma adıyla anılmaya başladı. Santos’da yapılan ödemelerin yarısı Pele’ye giderken O da Dünya’nın En Çok Kazanan futbolcusu oldu. O dönemde Pele’nin futboldan kazandığı yıllık geliri 150.000 doları geçiyordu.

1960’larda Santos ile harikalar yaratan Pele, 1962 ve 66 Dünya Kupaları’nda zor anlar yaşadı. 62’de sakatlıklarla boğuşan Pele Meksika’yı 2-0 yendikleri maçta golünü kaydetti ve bir de asist yaptı ama Çekoslovakya maçında uzun mesafeden şut çekerken sakatlandı ve turnuvayı da o şekilde tamamladı. Pele’nin yedeği olarak Amarildo takımda kendine yer bulurken Amrildo ve Garrincha’nın performansları ile Brezilya ikinci kez Dünya Kupası’nın kazanmayı başardı.

Pele 1966 Dünya Kupası’nda yeninden sahne aldı ama Brezilya’nın peşe peşe üçüncü Dünya Kupası’nı kazanarak beklenmeyeni yapma hayalleri Pele’nin sakatlığına takıldı ve Portekiz maçında aldığı darebelerin ardından turnuvayı yarım bırakmak zorunda kaldı. Pele ülkesinin 3. Dünya Kupası’nı kazanmasını o sene sağlayamadı ama 3 Dünya Kupası’nda da gol kaydeden ilk isim oldu. Brezilya o sene 3 maçından 2’sini kaybederek halay kırıklığı yaşadı. Meksika’daki 1970 Dünya Kupası ise Pele ve Brezilya için farklı bir hikâye oldu. Pele’nin yetenekleri zaman zaman sorgulanırken, Pele, “Bir Dünya Kupası’nda da tekme yemeden devam edebilmek istiyorum. O zaman beni sorgulayabilirsiniz” açıklamasını yaptı.

Pele o turnuvada da tekmeler almaya devam etti ama “Futbolun Kralı” 3 haftalık turnuvada, 4 gol kaydetti ve 6 da asist yaptı. Brezilya final maçında İtalya’yı 4-1 yenerken Pele’nin kaydettiği ilk gol ülkesinin Dünya Kupası’ndaki 100. golü oldu.

Bir süre sonra final maçında Pele’yi savunan Tarcisio Burgnich bir açıklama yaptı, “Maçtan önce kendime şunu dedim, “O da bizler gibi etten ve kemikten biri” ama yanılmışım.” Pele üç Dünya Kupası kazanan ilk isim olurken, Brezilya da Jules Rimet Kupası’nın tamamıyla sahibi olmayı başardı.

1974’te “Siyah İnci” lakaplı futbolcu Santos ile son maçına çıktı. Futbolu bırakmayı planlayan Pele yaptığı kötü bir iş anlaşmasından dolayı 1 milyon dolarlık bir borca girdi ve bir süre daha sahada kalmaya karar verdi. Avrupa’nın devleri yine atağa geçtiler ama o Kuzey Amerika Ligi’ni tercih etti ve Amerika’ya futbolu sevdirmek adına New York Cosmos’a transfer oldu.

“Pele’nin, Kral’ın Kuzey Amerika’da sadece 1.500 kişiye top oynayan ufak bir takıma gelmesini düşünmek sadece bir hayaldi,” diyen Cosmos Müdürü Clive Toye, Pele’nin neden Cosmos’u tercih ettiğini açıklamasının sonuna sakladı, “O’na İspanya’ya gitme, İtalya’ya gitme, oralarda sadece şampiyonluk kupası kazanırsın ama buraya gelirsen bir ülkeyi kazanırsın.”

null1975’te Pele 3 yıllığına 2.8 milyon dolarlık bir anlaşma ile Cosmos’a transfer oldu. O’nun bu lige gelmesiyle taraftar sayısında 75 ile 77 yılları arasında yaklaşık %80’lik bir artış oldu. 1975 (7,597) - 1977 (13,584). 1977’de Cosmos’u lig şampiyonluğuna taşıyan Pele son maçını da o sene bir ülkeyi kazanmış olmanın verdiği gururla oynadı.

“Dev” Giants Stadyumu’ndaki kasvetli günde, Pele bir 45 dakikayı Cosmos ile diğer 45 dakikayı da Santos formasıyla tamamladı ve son golünü de kaydetti. Brezilya gazetelerinden birinde çıkan manşet, atmosferi açıklamak için fazlasıyla yeterliydi, “Gökyüzü dahi dayanamadı ve ağladı.”

Pele profesyonel futboldan emekli olduktan sonra atlet olduğu zamanki enerjisini bu sefer de futbol elçisi olarak kullanmaya başladı. Yayınlara katıldı, köşe yazıları yazdı, Coca Cola, Master Card ve Viagra’nın projelerinde yer aldı. Hatta 1994’de Brezilya’nın Spor Bakanı olarak politikaya dahi karıştı.

Pele futbolu bırakalı 30 yıl oldu ama O hala bir ülkeye gittiğinde caddeler tıkanıyor ve sokaklar “Kral” için yeterli olmuyor, ya da katıldığı bir yayın istisnasız bir şekilde reyting rekorlarını kırıyor.

Kısa Kısa

  • Pele 1956’da 15 yaşındayken ilk kontratını Santos ile imzaladı. Aylık 10 dolara…
  • Pele ilk kazandığı parayla annesine gazla çalışan bir fırın aldı, annesi Pele’ye çok teşekkür etti ama herkese bu fırını kullanamadıklarını bir sır olarak saklamalarını söyledi. Çünkü bulundukları bölgeye gaz hizmeti çok sonraları gelecekti.
  • 1959’da Pele kendi rekorunu kırarak bir sezonda 129 gol kaydetti.
  • 5 Mart 1961’de Pele “Gollerin Golü’nü” kaydetti, topu kendi ceza sahasında alan “Siyan İnci” bütün Fluminense takımını tek tek çalımladı ve hiç pas vermeden girdiği Flumimnense ceza sahasında golünü de kaydetti. Bu golün ardından yapılan özel plaket Pele’yi onurlandırmak amacıyla Rio de Janeiro’daki tarihi Maracana Stadyumu’nun girişine asıldı.
  • Pele, Santos’u iki kez 1962 ve 63’te FIFA Kıtalararası Kulüpler Şampiyonası’na taşıdı. 1962’deki finalde Portekiz ekibi Benfica’yı 5-2 yenen Santos’ta Pele hat-trick yaptı.
  • 1969’da Kolombiya’da yapılan maçta Pele hakemle girdiği tartışmanın ardından oyundan atıldı. Ancak Pele oyuna hemen geri alındı çünkü polis olayların çıkmasından korkmuştu.
  • Pele 6 kez bir maçta 5’er gol kaytdetti. 30 maçta da 4’er gol kaydeden “Siyah İnci” tam 92 maçta da hat-trick yaptı.
  • 1994-98 yıllarında Brezilya Spor Bakanlığı’ni üstlenen Pele, Pele Kuralı’nı hayata geçirmeye çalıştı ve Brezilyalı oyuncuların haklarını koruyan bu yasa 2001’de yürürlüğe girdi.
  • Amatör bir müsizyen olan Pele, gitar çalıyor ve kendi yaptığı müzikleri kaydediyor.
  • 1999’da Uluslararası Olimpiyat Komitesi, hiçbir Olimpiyat’ta yer almamış olmasına rağmen Pele’yi “Yüzyılın Atleti” seçti.
  • Fransa’nın ünlü spor dergisi L’Equipe de Pele’yi “Yüzyılın Sporadamı” seçti.
  • 1966’da Pele, Rose Cholby ile evlendi, ikili 1978’de boşandı, üç çocukları bulunuyor.
  • Pele’nin çocuklarından Edinho babasının ayak izlerini takip etti ve Santos’da profesyonel olarak futbol oynadı ama tek bir farkla, Edinho kaleciydi.
  • Pele 1994’te yeniden evlendi ve eşi Assiria Seixas Lemeos ile birlikte Joshua adından erkek ve Celeste adında kız ikizleri oldu.
  • Pele’nin evlilik dışında da iki kızı bulunuyor.

Kaynak

http://tr.wikipedia.org/wiki/Pel%C3%A9
http://www.ntvspor.net/pages/6477.asp
http://www.ajansspor.com/ajansspor/yildizlar%C4%B1naltinda/h/20070420/pele_futbolun_krali.html

Abba

ABBA grubunu anımsamayanınız yoktur. 1970 - 1980′li yıllara gerçekten de kalıcı bir damga vuran ender müzik gruplarından biriydi. 1976 yılında Fernando (Single)’nın ardından grup, 1978 yılında Chiquitita, 1979 yılında Voulez Vous adlı ünlü parçalarına imza atmışlardı.

ABBA, 1972-1982 yılları arasında popüler olmuş İsveçli bir pop müzik grubudur. 1966 yılında bir müzik grubu kurmaya karar veren Björn Ulvaeus ve Benny Andersson, 1969 ilkbaharında ABBA’nın diğer yarısını oluşturacak olan Agnetha Fältskog ve Anni-Frid Lyngstad’in katılımı ile grubu tamamladılar ve üyelerinin isimlerinin ilk harflerinden oluşan ABBA ismini aldılar. “People Need Love” kırkbeşliğini kaydettikleri 1972 ilkbaharında kendilerini Björn & Benny, Agnetha & Anni Frid olarak adlandırıyorlardı. 1973′te İsveç’i, Eurovision Şarkı Yarışması’nda “Ring Ring” adlı parçayla temsil ettiler ve üçüncü oldular.

Grup 1974 yılında “Waterloo” ile tekrar Eurovision Şarkı Yarışması`na katıldı. Bu sırada grup ABBA adını aldı. 6 Nisan 1974′teki Eurovision Şarkı Yarışması’nda ABBA “Waterloo” ile birinci oldu. Bu başarı ABBA`nın tüm Avrupa ülkelerinin yanısıra ABD`de de ünlü olmasını sağladı. Abba, “SOS” adlı üçüncü albümüyle ününü pekiştirdi. 1976 yılında “Greatest Hits” ve “The Best of ABBA Respectively”, İngiltere ve Avustralya’da piyasaya sürüldü. Tüm dünyada büyük ilgi gören “Fernando” ve “Dancing Queen” gibi single çalışmaları, kısa sürede klasikler arasına girdi. “Dancing Queen” İngiltere listelerinde bir numaraya yükselen ilk ABBA şarkısı oldu. 1976 sonunda dördüncü albümleri olan “Arrival”ı piyasa çıktı. “Money Money Money” ve “Knowing Me, Knowing You” başta olmak üzere tüm parçalar büyük başarı kazandı. Ardından 1977 yılının başlarında Avrupa ve Avustralya turnesine çıktılar. Yıl sonunda ABBA için bir film çevrildi. Grup elemanlarının tamamı filmde rol aldı. Filmin vizyona girişini, “The Album” isimli yeni albümün piyasaya çıkışı izledi. 1979`da “Voulez-Vous” albümü piyasaya çıktı. Bu yılın son çeyreğine girilirken “Gimme! Gimme! Gimme! (A Man After Midnight)” adlı single çalışma piyasaya sürüldü. ABBA’nın en çok beğenilen parçalarını içeren toplama albümün ikincisi, “Greatest Hits Vol. 2″ de, aynı yıl uluslararası başarı yakaladı.

1980 yılının Mart ayında Abba, Japonya’da bir konser verdi. Birkaç ay sonra, “The Winner Takes It All”u da içeren “Super Trouper” adlı albüm piyasaya çıktı. Yıl sonunda Abba’nın sekizinci albümü olan “The Visitors” piyasaya sürüldü. Öne çıkan parçaların başında “One of Us” geliyordu. 1982′de grup dışı çalışmalara başladılar. Björn ve Benny çeşitli müzikal denemelere yönelirken Agnetha ve Frida da solo kariyerlerini sürdürdüler. Bu dönemde tek çıkan albüm “ABBA LP” grubun ilk on yılında kaydettiği en iyi şarkıları içeriyordu. Aynı yılın sonunda ABBA, müzikal çalışmalarını bir süreliğine askıya alma kararı aldı ve dinlenmeye çekildi. Birkaç yıl sonra yeniden bir araya gelseler de kayıt yapmadan ayrılarak ABBA’nın aktif yaşamına son vermiş oldular.

1992′de sunulan “Abba Gold”, büyük ilgi gördü. 1993′te “More Abba Gold” ile devam eden serinin üçüncü albümü “The Box Set: Thank You For The Music” oldu. Sonrasında gelen ve çeşitli kayıt şirketleri tarafından düzenlenen bir dizi toplamayı 2003′ün başlarında Universal Special Products etiketiyle sunulan “On and On” izledi. Eurovision Şarkı Yarışması’nın 50. yıl kutlamaları kapsamında düzenlenen, 50 yılın başarılı şarkıları arasında yapılan seçim sonucuyla ilk 14’e giren şarkıların yarışacağı yarışmada “Waterloo” ile 1974’deki yarışmada birinciliği elde eden İsveçli grubun şarkısı, 2005 yılında “Eurovision tarihinin en iyisi” seçildi.

ABBA - Hasta Mañana

ABBA - Mamma Mia

ABBA - I Do, I Do, I Do, I Do, I Do